Yıllar öncesindendi eşimle başlangıcımız. Hani bugünler için içimden diyesim gelmiyor, ama “Başımızda kavak yellerinin estiği(1) günlerden beri. Büyümüş, okumuş, iş-güç, mal-mülk sahibi olmuş, yıllarca devam eden mutlu yaşantımızı iki kızımız perçinlemişti.

Biz bize yetiyorduk, eğer felek müsaade etseydi. “Sakınılan göze çöp batar!(2)örneği malın-mülkün, işin-gücün, rahatın-huzurun varken bir çırpıda bitiyor, bitiveriyordu her şey, ama her şey yahut da ummadığım çok şey diyeyim…

Başlangıcımızdan bugünlere kadarki yaşantımızı anlatmam, hatta bölümler halinde bile aktarmam çok zor. Kenarlardan, köşelerden, ortalardan bir yerlerden başlamam gerekirse olağan gecelerimizden birinin gecesinde karımın memelerinden birinde olağan dışı birkaç sertlik hissettim.

“Farkında değil misin?” diye sorduğumda karımın cevabı; “Yoo!” oldu.

“Lâmı cimi yok(2)! Yarın hemen kontrole gideceğiz!” dediğimde dünyamın kararmak üzere olduğunu hisseder gibiydim. Dereyi görmeden paçaları sıvamak gibi değil de, okuduklarımı, işittiklerimi, yaşamımda çevremdekilerden yaşadıklarımı üst üste koyunca bu düşüncemi ileriyi görmek, yaşama tereddüdü içinde olmak gibi yorumlamıştım.

Doktora kontrole gittiğimizde, o malûm harfler soru şeklinde şekillendi, yapılan biyopsi(3) sonucunda, birkaç gün sonrası raporda; C/A ya da CA 15-3(3) şeklinde anlamadığımız işaretleri görünce karım;

“Ölecek miyim yoksa doktor, ne kadar sürem var ve eki birçok soru yanında “Allah’ım, Allah’ım!” şeklinde belki de kadere lânet edercesine devamını getirmek istemediği seslenişler hâlâ kulaklarımda.

Yaşlı doktorun cevabı gayet açık, net ve yatıştırıcıydı (bana göre), eğer karım da aynı şekilde anladıysa;

“Ağzından yel alsın kızım, ufak bir operasyonla ‘Ne varmış, ne yokmuş!” hastanede yatmadan bile evine dönersin inşallah! Üstelik şu andaki görünüşünüze, hareketlerinize ve öğürmelerinize göre, belki de henüz farkında olmadığınızı sandığım müjdeli bir haberi de diğer doktor arkadaşımın vereceğini sanıyorum!”

“Ne gibi doktor?”

“Yanılmış olabilirim, sizi yanlış yönlendirmek istemem. Gebelik testi için ultrasona(3) bir girin, önerimi dikkate alın lütfen! Bu nedenle sizi röntgene falan yönlendirmemiz sakıncalı olabilecektir. Ultrason sonucunu gerçi bilgisayardan da okuyabilirim, ama alınca mutlaka bana getirip gösterin!"

Bebeğimiz Ayşecan’a kardeş geleceğini, daha sonra onun da kız olduğunu öğrenip ona da Neşecan ismini yakıştırmıştık.

Karım Ayşe o kadar mükemmel, sevecen ve bana sahip olmanın kıvancı ile yüklüydü ki (Belki abartarak söylüyorum, ama bence) kızlarımızın her ikisinin de sonuna benim ismim olan Can’ı eklemişti. İlk kızımızın ismini de kendinin ve benim isimlerimizden türetmişti zaten.

Hastaneye yatış, gebelik ve hastalık kurallarına uygun olarak ufaktan büyük, büyükten küçük bir operasyonla sıkıntı yaratması muhtemel olan o memesi alındı karımın. Eş-dost yardımıyla da ötekine uygun protez(3) bir meme bulduk karıma, sağlığı yerine gelince.

Tüm iyi görünen gelişmelere karşın karım önceleri vasiyet gibi diyeceklerini söylemekten çekinmiyordu. Bunlardan en önemlisi;

“Ölecek olursam, yani ikinci bebeğimizi de doğurduktan sonra ölüverirsem, evlen, adam başına bebelerimize bakamazsın, bebelerimiz bakımsız, annesiz kalmasınlar. Onlara iyi bak, yeni eşin de iyi baksın, öyle birini arayıp bulmaya çalış, aç-susuz kalmasınlar!” sözleri idi ki, sağlığına kavuştuğuna inandığında bu sözlerini unutması, hatta hatırlamaması mutluluğumdu.

Geçen zaman sonrasında bebeğimiz Neşecan katıldı dünyamıza. Evimizin de, eşimin de doğum sonrasındaki zamanlar için yükü arttı tabii. Söylemek güç mü, ayıp mı, yoksa benim adıma menfaatperestlik, egoistlik demekte gerçekten dürüst davranmadığıma inandığım bir olayı gerçekleştirdik Ayşe ile.

Yan kapı komşumuz Candan Bacı, bir iş kazasında eşini yitirmiş ve Ayşecan’dan önce okula başlamış olan Nurcan’la ortalıkta kalmıştı. Kocasından kalan dul, yetim aylığı; evin kirasına, suyuna, elektriğine ve diğer giderlerine yetmeyince evlere temizliğe gider olmuştu.

Ayrıca mahalle bakkalına erişte, tarhana, mantı yaptığını da duymuştuk. Hatta yaptığı tarhana ve erişteleri karım; “Temiz Kadın” diye hem ev ihtiyaçlarımız için alır, hem de yardım amaçlı olarak, eşe-dosta dağıtır, karşılıklı-yemin billâh etmelerine karşın her seferinde “Bu da Nurcan’ın okul harçlığı olarak kalsın!” diyerek asla verdiği paranın üstünü almazdı. Örneğin on-iki lira tutmuşsa aldıkları, onun hakkı geri dönüşsüz yirmi liraydı.

Karımın en çok sevdiği şeylerden ikisi torba yoğurdu ve mevsiminde ev salçasıydı. Yaz-kış market salçalarına para ayırmaz, vermezdik. Karım da Ayşecan da salça içine aygıt(3) diye kattıkları baharat ve cevizlerle donattıkları salçaları ekmeklerinin üstüne sürerek yemeye bayılırlardı.

Tek farklılık tatil günleri salçalarının eser miktarda(2) da olsa sarımsakla desteklenmiş olmasıydı, sair günlere göre.

Başarısızlıkları bu karışımı yemeye mecbur etmelerine rağmen benim benimseyememiş olmamdı. Bakalım büyüyünce Neşecan’ın hevesi nasıl şekillenecekti? Ancak hemen eklemeliyim ki, ilerleyen tarihlerde Neşecan’ın büyümesiyle, okul dönüşlerinde torba yoğurdu sürülmüş ekmeğe abone olması, hatta bir bakıma bayılması(!) anne ve ablasından azıcık da olsa farklı ve ilerideydi. Çünkü o da sabahları mutlaka anne ve ablası gibi aygıtlı, salçalı ekmeğe düşkündü. Sinameki(3) olan bir tek bendim, bu konuda, evimizde.

Karım Candan Bacıyı daha önce birkaç kez bayram-seyran, dip-köşe-bucak temizliği için öncesinde kendi çağırmış, hatta el bir veriyorsa direnmesine rağmen iki ödemiş, kullanmadığı elbise, çamaşır ve ayakkabıları, yıkayıp, ütüleyip, boyatıp ona vermişti.

Sözü uzatmakta gerek yok, karım Neşecan için ağırlaşınca, yani gebeliğine tahammül edemiyor gibi olunca, onun yardımını devamlı olarak istemiş ve Neşecan’ın doğumundan sonra da evimizin gedikli(3) hizmetlisi olmuştu, hizmetçisi değil. Nurcan da okul dışı zamanlarda; “Getir-götür, al-yap-yaptır!” işlerinde yardımcı olmuştu devamlı olarak.

Nurcan, Ayşecan’la çok iyi anlaşıyor, ders çalışmasında yardımcı oluyor, salçalı ekmeğini sabahları evinde yemekle birlikte, akşamüzerleri eve döndüklerinde Nurcan’ın akıl etmesiyle Neşecan derslerine başlamadan evvel onlar yoğurtlu ekmeğe bayılır olmuşlar, mutfakta yer sofrasında özellikle ağızlarını şapırdatarak yemeleri adeta haz duymalarının(4) göstergesi olmuştu.

İlerleyen zamanda eşim işinin başına dönmüş olsa da Candan Bacı, eşimi kıramadığı için evimizin bir ferdi olmuştu. Candan Bacının rahmetli eşinin ismi Nurettin’miş, bu nedenle tıpkı bizim gibi oğlunun ismini aynı düşünceyle kendisinin ve karısının ilk üç harfinden birleştirerek, hissederek, arzulayarak koymuş.

Belki de karım Ayşecan’ın ismini onlardan hiç haberi olmasa da onların çocuklarına koyması gibi bir nedenle bize göre oluşturmuş olabilirdi, bilemezdim, soramazdım, sormam da hiçbir şeye yaramazdı zaten.

Karım bir gün oldukça yorgun ve bitkin bir şekilde döndü işyerinden; “Kendimi hiç iyi hissetmiyorum!” diyerek.

Endişelendim, doğal olarak. Kontroller, tahliller, tetkikler ve sonuç; Metastaz(3).

Doktorların iyimser olmayan bakışlarını Ayşe de hissetmişti. Önce;

“Hayat arkadaşın elden gidiyor Can! Çocuklarımı ortada bırakma! Candan ve oğlu Nurcan bize alıştılar, eğer Candan da kabul ederse evlen onunla!” dedi. Yutkundu biraz, söylemek istediğinin, “Beni de unutma!” demek olduğunu düşündüm.

Sonrasında aynı sözleri sağlıklı bir şekilde hastaneden çıkıp eve döndüğümüzde; “Her ihtimale karşı” bir müsait zamanda(!) Candan’a da ilettiğini bilemezdim. Kanserden öleceğine öylesine inanmıştı ki, vasiyetlerini aklına geldikçe sıralıyor, söylüyor, dizüstü bilgisayarına not ediyor, ama işine de arabasıyla gidip geliyordu, sanki hiçbir şey yokmuş, olmamışçasına.

Ayşe’nin kötümserliği aşırı boyuttaydı, sanki kanser bulaşıcı bir rahatsızlıkmış gibi, odasını, yatağını, cismini ayırmıştı benden.

Oysa doktorlar herhangi bir terapiye(3), saçlarının dökülmesine neden olacak bir tedaviye ihtiyacının olmadığını ısrarla belirtmişlerdi ona. Eşim buna rağmen Candan’a;

“Geceleri yanımda, başımda kal mahzuru yoksa ihtiyacım olursa sana ulaşabileyim. Nurcan da burada kalsın!” deyince garip Candan’ın;

“Olur, peki hanımım, sen nasıl istersen!” demekten başka çaresi var mıydı?

O Ayşe’nin başında kalmaya başlayınca Nurcan’la ben de salondaki iki ayrı kanepeyi paylaşır olmuştuk.

Ve bir ilerleme; Anaokulunu başarıyla bitiren(!) Ayşecan da okula başlamış, Nurcan Ağabeyiyle el ele okula gidip gelir olmuştu, üstelik okula da kaydını biz onun için gerekli vakti ayıramadığımız için, nereden esinlendiğini bilemediğimiz şekilde “Cicianne” dediği Candan Ablası gerçekleştirmişti velisi olarak.

“Cicianne” sözünü ilerleyen zamanda Neşecan da benimsemişti. O da Ciciannesinin nezaretinde hemen yakındaki daha önce Ayşecan Ablasının devam edip başarıyla mezun olduğu(!) Anaokuluna başlamıştı, servis derdimiz yoktu, onu okula Ciciannesi götürüp getiriyordu.

Neşecan’ın tek yaşam şekli şimdilik Anaokuluna gidip gelmeseydi, biraz daha büyüyünce de “Babaokuluna”  gidecekti! Yalancı Ağabeyi(2)(!) ve öz ablası gibi o da onların okuluna gidecekti, ilerleyen zamanda.

Düşüncelerini anlatıyordu içtenlikle boş zamanlarında, hem fesatlanmadan(4). Acaba efkârlanmadan(4) demeye de çalışsam fazlalık mı olurdu sözlerimde?

Günlerden bir gün -bana göre- yanlış bir haber aldım hastane polisinden. Cep telefonuma ulaşan hüzünlü seste hastaneye gelmem rica değil, emrediliyordu âdeta(3), hiçbir soruma cevap verilmeksizin…

Morgda yarı yarıya yanmış cansız bedeni vardı karımın. Kullandığı, üstüme kayıtlı arabanın plâka numarasından ulaşmışlardı bana.

İşten eve dönmekte olan karım, kanserden ölme korkusu ve tereddüdünde, belki de dalgınlığında bir cahilin arabasını sıkıştırması ve direksiyon hâkimiyetini yitirmesi nedeniyle bariyerlere çarpmış, LPG depolu(2) araba, birden alev alıp yanmaya başlamış, belki de Ayşe diri diri yanarak veda etmişti yaşamına.

Yetişenler, söndürücülerle ancak bir bölümünü kurtarabilmişlerdi, yanarak yaşamı sönen karımın cansız bedeninin. Yanmaktan kurtulamayan her şeyin arta kalanında elindeki alyans onun, o olduğunun kesin belgesiydi!

MOBESE(2) kameralarında her şey saniye-saniye ve ayan beyan(2) belliydi. Zikzaklar çizerek, makas atarak, slalom yaparak gelen lüks bir araba onu bile bile bariyerlere iteklemişti sanki. O arabanın direksiyonundaki kişi hayal meyal(2) de olsa seçilebiliyordu. Arabanın kaydı şehirdeki zenginlerden birinin adı üstüneydi.

Ve bundan sonrası bir Türk filminde bile rastlanamayacak özelliklerle doluydu. Suçun o zengin kişinin oğlu yerine bir başkasına yüklenme çabası, kan bedeli istenmemesi için baskı yapılması, davacı olmamam yönünde önce ricalar, telkinler(3), sonrası tehditler…

Benim canım, ömrümü adadığım, çocuklarımın anası, beklenen son ilerilerimizde görünüyor gibi olsa da bir anda uçup gitmişti elimizden.

Dünyalıkların ne önemi vardı benim için? Feleğin sillesine uğramak(4) ya da sillesini yemek(4), feleğimi şaşırmak(4), yetmişti bana. Feleğe küsmek(4) dışında o aileye, hele ki gözyaşı döken o anneye ilenmek de içimden geçmiyordu.

Sadece; “Önce Allah’tan, sonra yasalardan bulun, bulmanız gerekeni!” dedim, yüzlerine bakmadan, çünkü bazen susmak, şiir yazmak şeklinde bir sesleniş gibi gelirdi bana, şu an için hiç önemi yok gibi görünse de, artık “Rahmetli” dememde sakınca olmayan Ayşe’ye sayfalar, dizeler, beyitler, kıtalar donatmıştım hissettiklerimi iletmek için sessizliğimde…

Her şey böyle bitmiyordu tabiatıyla. Yaşarken ve özellikle rahatsızlığı sırasında defalarca söz vermiştik birbirimize; “Hangimiz önce ölürsek?” diye. Çünkü her canlı ölümü tadacaktı bir gün(5). Bu söylemi ve benzerlerini dizüstü bilgisayarına da kaydetmişti karım.

Mecbur gibi görünsem de; ona “Rahmetli” demekten çekinir gibiydim. Oysa gerçeği yalanlamak, yadsımak mümkün müydü?

Dindardı, dini bütündü(2) Ayşe. Cuma geceleri okur, beş vakit olmasa da kendince bir kısım namazlar kılardı. Köyünde annesinin ayakucuna gömülmesini, başına bir selvi veya çam ağacı dikilmesini, gösterişli mezar yapılmamasını istemişti.

Diğer dilekleri ise; mevlit(6) gibi bidat(7) yerine hayır(3) yapılmasını, ziyaret edilip bir Fatiha’nın esirgenmemesi gibi şeylerdi, belki de hepsini aklımda tutamadığım, yazılmış olan.

Ve ben yalnız, yapayalnız kalmıştım çocuklarımla, onlardan ayrı görmediğim Nurcan diye bir evlât ve kardeş gözüyle baktığım için “Bacım!” dediğim, bana “Ağabey!” diyen bir kadın çevremde olmasına rağmen.

Ben ne yapardım şimdi, beni böylesine bırakan karımdan sonra? Candan’a yalvardım;

“Bizi yalnız bırakma!”

“El ne der abi! Sen dul, ben dul! Bu yaştan sonra tahammülüm zor olur, her tür söze.”

“Peki! Biraz sabırlı ol! Sana ‘Bacım!’ dedim, bana ‘Ağabey!’ dedin. Yaşantımızda hiçbir değişiklik olmaksızın, karı-koca ilişkisi yaşamaksızın nikâhıma alayım(4) seni. Kocandan aldığın maaşın kesilir, Nurcan’ınki devam eder, ama ne seni, ne de Nurcan’ı eksikli bırakmam asla, ne isterseniz yaparım, veririm…

Hem ben ölünce de gözüm arkada kalmaz, her şeyim sizin olur. Ayrı oda, ayrı yer, geniş salon, istersen başka yerde, daha geniş bir ev…

Biliyorsun durumum müsait. Yeter ki çocuklarım başsız kalmasınlar, onlara ister annelik, ister ciciannelik, istersen ablalık yap…”

“Bana elleşmeyeceğine söz verdikten sonra, ben cahilim, ne dersen, ne dilersen ben ona uyarım! Ne benimkini, yani oğlumun babasını unutur, vazgeçerim, ne de sen çocuklarının anası olan seninkini…

Çocuklara bakmakla kazanacağım sevap bana dünyamda da ahretimde de yeter. Allah senden razı olsun!”

Biz, bizim, birbirimizin olmayacağımıza göre imam nikâhına gerek yoktu. Sadece resmi nikâhla Nikâh Cüzdanına sahip oldu Candan. Resmi nikâhta da düğüne-derneğe gerek yoktu, iki şahit yeterdi ve şahitlerimiz bu görevi içtenlikle yüklenmişlerdi.

Ve Candan’ın iki dileği oldu nikâhtan sonra. Ara sıra vakit geçirmeksizin ayda en az birer kere çocuklarla beraber Ayşe’nin ve kocasının mezarlarını gidip okuyup-üflemek için…

Aklıma gelmeyen bir jestti bu, benim ve çocuklarımız için. Nasıl “Hayır!” derdim ki! Rahmetli karımın arabası kendinindi, küle dönerek pert olan(4).

Yaşadığım olaydan sonra hatıralarla yüklü, eski olan arabamı değiştirdim. Yeni araba ile her ayın ilk ve üçüncü pazarlarında ailece, yani kâğıt üzerinde karım ve çocuklarımla birlikte rahmetli eşlerimizi ziyaret etmeğe başladık…

Zaman durmuyor, kararında kararınca(2) yürüyor, çocuklar büyüyordu. Nurcan yedinci, Ayşecan beşinci ve Neşecan ikinci sınıfa devam ediyorlardı.

İstediğim tek gözdü, Allah vermişti iki göz, daha ne isterdim ki Allah’tan? Şükretmek dualarımdaydı.

Bazı gereklilikler mi? Hiç önemli değildi! Önemli olan çocuklar ve karımın vefatından sonra çocuklarımın ağız birliği etmişçesine(4) hepsinin “Cicianne” dediği Candan’dı.

Ve benim ne dünyadan, ne de ahretten hiçbir talebim yoktu, ta ki felek kustuğu mundarlığı(3) bana gösterene kadar…

Günlerden bir gün yoğun bir iş temposundayken cep telefonum çaldı. Nurcan’dı arayan. Her ihtimale karşı en büyük olduğundan, kardeşleri devamlı himayesi altında olduğundan ona ve annesine birer cep telefonu almıştım, gerekebilir diyerek…

“Cicibaba! Kapıda kaldık! Annem cebine bakmıyor, ya da çalıyor, ama cevap vermiyor!”

“Hemen geliyorum, bir yerlere ayrılmayın, sakın!”

İş-güç umurumda değildi!

Eve geldiğimde hepsi üşümüş, burunları kızarmış, belki derslerini yapamamaktan, belki okul dönüşü meyve salatalarına kavuşamamış olmaktan, belki de meraklarından dolayı hüzünlü gibiydiler.

Kapıyı açtım, dikkatimi dağıtan şeyler; evde uçuşan güvercinler, kalorifer yanıyor olmasına rağmen evin içinin soğukluğu, yerdeki salon halısının olmayışı, balkonlu odanın kapısının açık ve Candan’ın telefonunun masa üzerinde duruşu oldu.

Güvercinler balkonlu odanın açık kapısından evin içine doluşmuş olmalıydılar. Peki, Candan neredeydi? Teker teker dolaştım tüm odaları. Çeşitli tereddütler vardı içimde ve en önemlisi bilmeden, istemeden bir yanlışlık mı yaptığım şeklindeydi.

Markete gitmiş de gecikmiş olabileceği geçti aklımdan, belki acil bir ihtiyaç için. Mümkün değildi, iki eli kanda olsa(2) bile çocukların geliş vakitlerini bilir, meyve salatalarını ona göre hazırlar, hepsini kucaklar, derslerinin başına oturtturur, ondan sonra başlar, ya da devam ederdi yapması gereken işlere.

Oysa masa üstünde meyve salatalarına ait tabaklar bile görünmüyordu.

Ve de aklımın almadığı önemli konu; salon halısının yokluğu idi.

Güvercinleri kovaladım balkonun açık kapısından dışarıya doğru. Çocuklara evin içi ısınıncaya kadar paltolarını çıkarmamalarını tembihledikten sonra, yığılmış güvercin tüylerini süpürdüm el süpürgesiyle ve sonra güvercin kokularının kaybolması için açık bıraktığım balkon kapısını kapatmaya yöneldim.

Dikkatimi çeken şey, balkondaki oldukça kavi kınnaptan(3) yapılmış ipin kopmuş olduğu idi. Merak ettim, aşağıya eğildiğimde aşağılardaki boşlukta duran salonun halısı çarptı gözlerime.

“Halıyı asarken ip kopmuş herhalde, onu almak için aşağıya inmiş olmalı!” diye düşünerek aşağıyı halının bulunduğu yere indiğimde gördüğüm manzara korkunçtu. Candan bir et yığını halinde halının altındaydı. Telâşıma, bağırışıma, çırpınışıma şahit olan, en alt, bahçe katı daire sahibi komşumuz Özcan Ağabeyin hanımı Cangül Abla açtı penceresini;

“Hayrola Can! Bu telâş, bu çırpınış niye?”

“Karım… Karım… Ölmüş…” diyebildim ancak.

“Dur Can! Hiçbir şeye dokunma! Ben karakola telefon edeyim. Bugün halı silkeleyeceğini, açık pencerelerimiz varsa kapatmamızı söylemişti. Bir-iki defa, pat-pat sesi duydum, sonra kesildi sesler. Hatta bilemiyorum komşular da hissettiler mi, ani bir gürültü oldu, ben deprem oldu zannettim!”

Meseleyi anlamıştım…

“Ah be Candan! Gerek var mıydı?” diye gözlerimdeki yaşları zapt etmeye çalışarak söylenirken savcının;

“Halı silkelerken dengesini kaybedip düşmüş olmalı, gene de otopsi(55) için kaldırın!” demesi ve halı ile birlikte onu götürmeleri canımı acıtmıştı bir kez daha.

Yaşama tutunmaya çalışırken bir gafletle onu da yitirmiş, üç çocukla ben başıma kalmakla neredeyse aklımı yitirmeme ramak kalmıştı(4). Ne yapardım, nasıl yapardım ve kimi, nereden bulurdum?

Çocuklarımı sosyal bir kuruma aktarmak, onlar olmadan yaşamayı denemek, düşünmek aklımın ucundan geçmiyordu. O halde çözüm, ya da çare?

Bunalmak üzereydim. Üstelik bazı gereklilikleri birkaç saat için yerine getirmiş olmakla beraber çocuklarımı ne teselli(4), ne teskin edebiliyordum(4). Bir ağızdan ağlayışları, bağırışları, çığırışları kesilmiyordu, kesilemezdi de, annelerini de, ciciannelerini de yitirmişlerdi.

Alt bahçe kat komşum yetişti tekrar beyi Özcan’la birlikte.

Ölenle ölünmez! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(8)! Bir kapıyı kapatan Allah diğer kapıyı açar. Akacak kan damarda durmaz! Takdiri ilâhi(2) öyleymiş Yaradan’ın. Sen inan, Allah’ına itikat et!”

Şüphesiz teselli etmek bazında idi söylemleri, beni tevekkülle(3) sabretmeye yönlendirmekti düşünceleri. Eksikliğim olan bir şekilde çocukların karınlarını doyurdular karı-koca, duş yaptırdılar ayrı ayrı, onları yataklarına da yatırdıktan sonra; “Bize müsaade!” deyip evlerine yöneldiler.

Ben nasıl küskün olmazdım ki feleğe(4)? Bula bula beni mi buluyordu hep? Tanrıya isyan değil, ama içimden geliyordu haykırmak; “Keşke ben geberseydim!” diye.

Hangisi olursa olsun, iki karım da çocuklarımıza çok güzel bakarlardı, onlardan birinden biri yerine ben ölsem değil, geberseydim, daha uygun olmaz mıydı?

Şimdi ise yaşamak zorundaydım, çocuklarım için. Onları ortada bırakmamak, her dertlerine, her şeylerine ilâç, merhem olmak için. Ancak onlara tek başıma yetmem mümkün değildi. Onlar için acilen birini, ya da birilerini bulmalıydım, zararı yok, karı-koca, yaşlı-başlı da olabilirlerdi, çocuklarımın başında durmaları, yemeleri, içmeleri, giymeleri gibi ne ihtiyaçları olursa yerine getirmeleri için.

Yanımızdaki eve yerleşirlerdi kira ile. Sabah gelip akşam gitmeleri de gelirdi işime. Ben bakardım çocuklarıma akşamları, geceleri, ne ya da neleri feda etmem gerekiyorsa feda ederek. Hatta çocuklarımla meşgul olacak gelene, ya da gelenlere de ne, neler gerekiyorsa, ben öderdim. Yeter ki çocuklarım…

Cümlemi nasıl tamamlayabilirdim ki? Onlar için idarecilikten vazgeçer, pasif(2) ve hatta evime yakın bir kurum ya da kuruluşta görev yapmak için mazeretimi belirterek atanmamı bile ister ve bekleyebilirdim.

Adli Tabiplikten iade edilmediğinden dolayı karımın cenazesini defnedememiştik henüz ve çocuklarımın aç-açıkta kalmamaları için mutlaka bir yardıma ihtiyacım olduğunu biliyordum.

Arayıp taramaya, sorup soruşturmaya komşulardan ve özellikle ilgileri ve yakınlıkları nedeniyle “Bahçe katındaki Komşu Cangül Abla ve Özcan Ağabeyden başlamalıyım!” diye düşünüyordum.

Abla, ağabey dediğime bakılmasın, üç-beş yaş farkımız ancak vardı, ancak arka arkaya yitirdiğim her iki karım da onlara “Abla” ve “Ağabey” derlerdi. Aslında gizlemeden söylemem gerek ki; ikinci nikâhımızdaki (sıradan) iki şahit onlardı, evliliğimizin gerçeği olan bilinmesi gerekeni de   bilmeleri kadar bilenler de…

“Öncelikle karının akrabalarına haber verdin mi? Hem belki karın defnedilmek için memleketindeki bir yerleri istemiş olabilir. Biliyor musun?”

Sözler gerçekten akıllı ablama aitti.

“Yoo! Hayır! Hem aklıma gelmedi, hem de böyle bir dileği var mıydı, vesile olup da sormadım bile!”

“Belki oğlu bir şeyler biliyordur, ama sorularla üzmeyelim onu. Yarın onları okullarına gönderdikten sonra Candan’ın odasına teferruatlıca, köşe-bucak bakıp araştıralım. Olmadı, eski komşularının ağızlarını yoklayalım bakalım!”

“Olur!” derken evlendikten sonra evini boşaltıp benim evime nasıl yerleştiği geçti aklımdan ve gözlerimin önünden.

“Sat! Paranı da cebine koy!” demiştim.

O ise yokluklar içinde yaşamasına rağmen evi satış bedelini, birikmişlerini de katarak, bir kamyonet tutup köyündeki muhtaçlara dağıtılması için muhtara göndermişti.

Öylesine mükemmel bir insandı Candan. O halde mutlaka köyü, akrabaları için notları, hini hacette(2) kullanmak, danışmak üzere telefon numaraları, adresleri, bu konuda da artık yetişkin sayılacak oğlunun bilgisi olmalıydı.

Hem vefatında da bildirmek üzere, eşine, dostuna, rast geldiği zaman vasiyet mahiyetinde(3) sözleri de olabilirdi. Hem neden olmasındı ki?

Çocukları okula gönderir göndermez Can Ağabey de işe gittiğinden Candan’ın ve ek olarak aldıklarımızı aynen yerlerine koymak üzere işaretleyerek Nurcan’ın odasının altını üstüne getirdik(4) Cangül Ablayla.

Kocası ve oğlu ile fotoğrafları, birkaç soluk fotoğraf ve arkasında köyüm yazılı toplu çekilmiş bir fotoğraf vardı.

Evlenme Cüzdanlarının özellikle Nurcan’ın babasına ait olanı yıpranmış olarak, bizimkisi ise hiç ellenmemiş gibi muhafaza edilmişti Candan tarafından. Her şeyi yıpranmış olan Nikâh Cüzdanına göre halletmemiz mümkündü, Nüfus Cüzdanının ve bazı şeylerin de Candan’ın kendisi ile birlikte yandığını hatırlayarak. Nikâh Cüzdanındaki yazılı olan köy şehre çok yakındı.

“Bana arkadaş olur musun abla? Ağabeyimden izin al, çocuklar okuldan dönünceye kadar köye gidip-dönelim!”

Özcan ağabey makul ve mantıklı gene de ilkelerine sadık, ancak bazı konularda eşinin başında olmasının gerektiği inancında olan bir adamdı. Bu nedenledir ki;

“Ben de katılayım size, geçerken beni de alın!” dedi cep telefonundan.

Mankafa(3), sosyal yaşamla ilgili bilgisi kıt, hatta olmayan, içinde beyin olduğu varsayılan bir baş ve kendince iyi bir insan olduğunu sanan benim gibiler yanında, böylesine müstesna(3) ağabey, abla ve insanların dünyamızda yaşıyor olmaları büyük bir nimetti.

Onlar gibi; bilgili, görgülü, anlayışlı ve iyilik dolu insanların yeryüzünde sayılarının fazla olmadığı kanaatindeyim.

Fotoğraflar ve Nikâh Cüzdanıyla köye ulaştık. Onları tanıdı yaşlı muhtar Nüfus Cüzdanındaki fotoğraflardan, hatta ana-babalarını bile. Köyünün insanlarıydı hepsi de ve muhtar tek kelimeyle özetledi onların duruşlarını;

“Hepsi de iyi insanlardı!”

Sorular üzerine adı Canan olan bir genç kız çıktı ortaya;

“Evet! Bana, ondan küçük olmama rağmen; ‘Ahretlik(3), zamansız ve senden önce ölürsem köyde annemin yanına gömün beni!’ demiş ve eklemişti;

“Eğer ağabey güç durumdaysa, çocuklarına bakarım, ama beni okutabilir, çocuklarının ele gelmesinden sonra beni akıllı-uslu biriyle evlendirmeye söz verirse!”

Ben razıydım, boğazını doyurmakta güçlük çeken dul annesi dünden razıydı onu elinden çıkarmaya. Uzakmış, yakınmış, akrabaymış, değilmiş, umurumda değildi.

“Peki! Söz veriyorum! Senin okuman için ne gerekiyorsa ve çocuklarım büyüyüp de sana ihtiyaçlarının olmadığına inandığım anda kısmetin ne ise onunla da evlendireceğim seni. Zahmet olacak, sen Candan Ablanın mezarını kazdır, tahtalarını, çalılarını, samanını, testisini hazır et!

Masrafları düşünme. İstediğin kadar parayı hemen şimdi bırakayım sana. Cenazeyi getirip defnedip dini gereklilikleri de beraber yaparız ve çocuklarıma bakacağın evimize beraber döneriz! Olur mu?”

Yaşamımda yıllar sonra bu kıza karşı içimde şefkat(3) ötesinde bir şeyler oluştu, hemen farkına vardığım. Neredeyse aklım başımda değildi. Ama şair frenledi beni; “Başımla gönlümü edemedim eş, / Biri yüz yaşında, biri yirmi beş! (9)

Şair sözleri sadece kendi yaşamı için kaleme almışsa da, benim de, Canan ve kendim için yaşlarımızı kıyasladığımda bir yanlışlık olmadığı görüşündeydim, aramızda şekillenen yaşlar yüz ile yirmi beş değilse de.

Çocuklarıma bakacak kişi bu kadar genç ve de dahi “Cicianne” hatta “Cicianne Adayı” olabilir miydi?

Köyden ayrılırken, ne kadar dikkat ediyor olsam da, bu konuda çaba gösterdiğimi zannediyorduysam da Cangül Abla ve Özcan Ağabey farkında idiler (galiba) yaşadığım değişikliğin.

Bu değişikliğin farklı bir farkındalık olduğunun farkındaydılar, benim gibi. Cangül arka kanepeden sözüm ona duyulmasın istercesine ama seslice;

“Ne dersin Özcan? Adı Canan olan bu kız Can’ın istediği gibi çocuklarının başına gelse, Can onu okutsa, komşumuz olsa, çocuklara ablalık, ciciannelik yapsa fena mı olur?”

“Yahu Cangül, sen benim aklıma geleni benden önce dile getirdin, ben de aynı şeyi düşünüyordum, demek ki sen benden daha çok yaşayacaksın, batıl itikat(2) olsa da. Ama bu konuda karar önce Can’ın, sonra Canan’ın ve Ayşecan, Neşecan ve Nurcan hazretlerinin…”

“Bence sıralamada hata var. Öncelik Canan Hanımda. Sözlerimi kabullenirse mesele yok. Sonrası ise çocuklarımda, benim fikrim en sonra, eğer alınmak istenirse.”

“Diyorsun ve buna bizim de inanmamızı bekliyorsun?”

“Tamam, kestim sesimi. Siz ne düşünürseniz kabulüm!”

Sükût ikrardan gelir(2), derler, gene de sorayım düşüncelerimizi yazılı mı istersin, yoksa sözlü mü?”

“Bu sözler için, hele ki şu anda hiç hazır değilim. Düşüncelerimi yoğunlaştırmam için Canan’ın gelişine kadar çocuklarımın doyumları, giyinip kuşanmaları, okula gidip gelmeleri konusunda Özcan Ağabeyim izin verse de bana yardımcı ve destek olursan mutlu olurum abla!”

“Doğru tabii! Ne dedi bizimki; kızcağız sanki dünden razıymış gibi? ‘Cenazeyi defnederiz, sonra beraber döneriz!’ O karşılıklı bakışlar, o göz süzüşler, o heyecanlar…

Ondan sonra da söylediklerine bizim inanmamızı bekliyor arkadaş! Oğlum, biz dünlerde yaşadık bu günleri. Çok nikâhta, baş göz olunmasında ön adımlarımız var, kısaca ‘Kaçın kurayız(2)!’ demek geçiyor içimden…

Bu saçların değirmende ağarmadığını demek ki bugüne kadar komşuluk ilişkimizde anlatamamışız sana. Bakışların, sözlerin ne anlama(10) geldiğini biliriz…”

“Abla hissettiklerin, ya da yakıştırmak istediklerinin hepsi doğru mu ya? Aramızdaki yaş farkını nasıl göz ardı edersin ki? O daha çocuk!”

“Ne varmış yani? Ağabeyinle benim aramda da on bir yaş fark var, üstelik ben on altı yaşımda gelin olup geldim ona. Hiç geldi mi kulağınıza; kavgamız, gürültümüz, patırtımız, şikâyetimiz? Biz mutluyuz, bebelerimiz, torunlarımız da mutlu. Çevremizin de mutlu olması dileğimiz…

‘Alır, büyütürsün kızcağızı, sonrası onun da, senin de bileceğiniz bir konu. Ancak yoğunlaşacağına inandığım bir sevginin, ilerilerdeki yaşamınıza etkili olacağına inandığımı’ şimdiden söylememe izin vermeyi dene, demek isterim.”

Eve ulaşmıştık. Ben arabayı park ederken, abla kocasına seslenme gereğini hissetti;

“Ben çocuklara bir şeyler hazırlayayım, yedirip doyurup öyle geleyim, sen de sevabına yemekleri ocağa, masaya koyar, şöyle paşa salatası(2) gibi bir salata yaparsın artık. Canının çektiği bir şeyler ararsan, o da buzdolabında var!”

“Gecikme, ama özlerim çünkü!”

“Bir şey diyeceğim ama ayıp kaçacak, kırk yıldır beraberiz, hâlâ 5-10 dakika bile benden ayrı kalmak istemiyorsun yahu?”

Sevmek seni bir suç ise(11), affet o zaman!”

“Yoo! Yoo! Sakın vazgeçme! Ama özenenler olur, vardır belki de. ‘Kıskandıracak davranışlar sergileme!’ demek istedim sadece, üstelik normal bir yaşam düzeni içinde değiliz, acımız var, cenazemiz var, yapmamız, yardımcı olmamız gereken çok şey var!”

Çocukların dönmelerine yakın cep telefonum çaldı;

“Savcı izin verdi, cenazenizi alabilirsiniz!” Bir bayan sesiydi, tok, duygusuz, görevini yapma mecburiyetinde, işini kanıksamış(4) biri gibi.

“Abla, destek ol, ne yapayım şimdi!”

“Telâşlanma! Önce sakin ol! Okullar dağılmadan çocukların okullarına telefon et, her birine yarın için ayrı ayrı izin al! Ben hemen iner, Özcan’a defin ile ilgili sorunları halledip, bir cenaze arabası ve mevtayı taşıma izni almasını rica ederim…

Sonra köye muhtara haber salalım; salâ(3) vermek, cenazeyi gerekiyorsa tekrar yıkamak, mezarının açılıp açılmadığından emin olmak için. Bir de apartmandan, rahmetli Candan’ı tanıyan komşulardan cenazeye katılmak isteyenler olabilir, onun için bir minibüs, midibüs, hatta gelecek sayısına göre bir otobüs hazırlanmasında yarar var. Bunu da katılıma göre Özcan Ağabeyin halleder…”

Abla daha önceden de bazı şeyleri yaşamış olsa gerekti ki, yaşadıklarının katkısı ile her şeyi düşünmüş, tasarlamış, hazırlanmış gibiydi. Düzenli, tertipli, tafsilâtlı üstelik nefes almadan konuşmuştu. Yutkundu, belki unuttuğunu söylemek için.

“Cenazeye gelen olmasa bile bir minibüs, midibüs mutlaka gerekecek. Dönüşte Canan’ı da arabaya alacağımız için, hiç birimiz senin arabana sığamayız. Ben ve Nurcan cenaze aracıyla köye gitsek bile dönüşümüz mümkün olmaz, çünkü sanırım cenaze arabası mevtayı bırakır, bırakmaz döner ve kurallarında cenazesiz arabada yolcu taşımak da olmasa gerek diye düşünürüm! Hem Canan’ın her ne kadar olursa olsun getirmek istediği eşyaları da olacak, bunun için minibüs şart!”

Önce morgdan Özcan Ağabeyin katkılarıyla yapılacak her şeyi yaparak Candan’ın cenazesini aldık, cenaze arabasına bindirerek.

Alt katlardaki komşulardan iki komşu ile eski oturduğu sokaktan Nurcan’ın iletimiyle haberdar olan bir komşu katıldı, Candan’ın cenazesine minibüse binerek. İş günüydü, beyler ve iş-güç sahiplerinin, benimkiler dışındaki okula gidenlerin katılamamaları doğaldı…

Köyde muhtarın hanımı ve uzak akrabalardan bir kaçının yardımıyla “Tüh! Tuh! Vah! Vah! Garibim!” sözlerinin gasılhane yerine hamamda yeniden yıkandı Nurcan’ın yanık bedeni.

İstediği yere defnettik, pilâvını, helvasını yedik, muhtarın katkısıyla, toprağına suları döktük, sırayla. Tüm gereklilikler için borçlarımı ödedim, helâlleşerek(4) ve yola çıkmak üzere hazırlandık!

Dönüşte teessürden, belki de farklı beklentilerden dolayı arabamı kullanasım yoktu. Anahtarı Özcan Ağabeye verdim;

“Sen kullan ben minibüsle geleceğim!” Çocuklarım ve Canan da minibüsle gitmek için bana katıldılar, belki de yeni bakıcıları, cicianneleri ile tanışmak için. Özcan Ağabey, eşini ve cenazeye katılan misafirleri sığdırdı, kullanacağı benim arabama.

Canan’ın fazla eşyası yoktu; bir tahta bavul, bir kafeste iki mavi muhabbet kuşu…

O kadar. Bir de bıraktığı arkasından ağlamaya çalışan annesi vardı.

“Duruma göre, Can Ağabey izin verirse seni de alırız anne!” dediğinde içimden vurulmuş gibiydim;

“Önceden haberim olsa şimdi beraber dönüyor olurduk, özlem içinde ayrı bırakmaksızın. Şimdi ise izin almana gerek yok, annene hemen söyle, evde gerekli düzenlemeyi yapalım, haftaya gelir, anneni de alır döneriz. Evim müsait. Rahmetli Candan’ın odası her daim sizin, annenle birlikte sığarsınız oraya!”

Minnetle baktı gözlerime…

Eve geldiğimizde Cangül Abla gösterip anlattı evimi, neyin, nerde olduğunu, neyi, ne zaman ve nasıl yapması gerektiğini, alet-edevat(2), bozuk ve bütün para kutularının yerlerini, kileri, ecza dolabını gösterdi, bakkalı, manavı, fırını ve kasabı tarif etti, sanki ben orada yokmuşum gibi kulağına eğilip fısıldayarak;

“Alışkanlıklarını da öğrenirsin artık, hem Can Ağabeyinin, hem de çocukların. Bugün bir pike ile kanepede yat. Ben yarın tekrar geleceğim, sana banyo yaptırayım, temizlik yapmayı biliyorsundur muhakkak, ama ben gene de öğretmeye çalışayım sana.”

Herhalde utandı, şaşkınlaştı devrik bir cümleyle(2) sözü değiştirmek zorunda kaldı;

“Çocukları nasıl yıkaman gerektiğini yani, demek istediğim. Çamaşır, bulaşık makinelerinin kullanılışını, sigorta panosunu(2), su, elektrik ve doğalgaz saatlerinin yerlerini gösteririm sana. Evde herhangi bir ısıtıcı yok; kombi, şofben, termosifon gibi. Herhangi bir arıza olmazsa yirmi dört saat sıcak su var.”

Eksik bıraktıklarının olduğu kanısındaydı, bakışlarını tavana çevirip hatırladığını sandığı;

“Televizyonu nasıl kullanacağını yeniçağın mükemmel insanları olan bebeler öğretir sana. Acil durumlar için Nurcan’ın cep telefonu var, Candan’ın cep telefonunu da Can Ağabeyin sana verir, nasıl kullanıldığını da öğretir sana herhalde!”

Abla o kadar uzun süre, belki de sıralı-sekili(2) fısıldamıştı ki Canan değil, ben bile anlamakta zorluk çekmiştim. Evet, Canan da Candan gibi yoksuldu, imkânsızlıklar içindeydi, ama okumayı isteyecek kadar da akıllıydı, cahil değildi.

O gece öyle ve sakin geçti. Evde güvenebileceğim bir soluk, bir nefes, bir ses mutluluk vermişti bana. Abla ve Ağabeyimin sözleri de kulaklarımda çınlarken onun o can yakıcı, hatta can alıcı gözleri, bakımlarını yapmakta sıkıntı çektiği kaşları, saçları, elleri gözümün önünden gitmiyordu.

İhtiyaçtı sanki onun varlığı bana. Hemen bugünün öncesinde içimdeki düşünceyi, açıktan açığa beynime yerleştiren abla ve ağabeyimin masumiyetlerini inkâr etmem mümkün değil.

Ertesi gün ben işimdeyken abla tüm vaktini Canan’ın güzelleşmesine ayırmıştı sanki. Saçları kesilip kınalanmıştı. Artık kendisi mi yapmıştı, berbere mi götürmüştü, bilemem, “Masrafın şu kadar!” deyip de karşılığını istememişti.

Zaten çoluk-çocuğu da, dolaysıyla torunları da kendisinden uzakta olduğundan özellikle benim çocukların, genelde apartmandaki tüm çocukların “Cangül Teyzeleri” idi o, verdi mi karşılıksız verirdi, üstelik sağ elinin sol elinden haberi olmazdı.

İşten döndüğümde kapının zilini çaldığımda beni karşılayan çocuk, hatta biraz bencilleştireyim karşıma çıkan bir başka genç kızdı, hayallerimi süsleyecek, gönlümün kapısını anahtar olmaksızın ardına kadar açacak!

İlk iki karım, daha doğrusu sadece ilk karım, iki kızımın anneleri de güzel, beni etkileyen ve mutlu eden tarifi içindeydi, ancak itiraf etmeliyim ki Canan bu tarifin içine sığmayıp dışarıya taşıyordu.

Bu yaşta onun için “Muhteşem” kelimesini kullanmak bana zor gelebilirdi, fakat gerçeği inkâr mı etseydim, hiç olmazsa kendime karşı dürüst olmalıydım. Dün bir, bugün iki…

Onsuz olmayacağım, yaşayamayacağım hissini yaşıyordum. Dürüst olmalıyım, kaba anlamda; onu sadece çocuklarım için değil, kendim için de istiyordum, saklamamam, hem saklanmamam gerek.

Hafta sonunda ona şehri tanıtmak için beraberce dolaştık, çocuklarla. Bu arada onun okula kaydı, annesini alacağımız günü de paylaştık sözlerimizde. Arabada o yanımdaydı, çocuklarım ise arkada, ama duyurmak istediklerini rahatça duyuruyor, gülüşüyorlardı da.

Canan’ın nefesi etkiliyordu beni, hele ki bazı sözlerimi anlamak istercesine gözlerini yüzüme, gözlerime yönlendirdiğini hissedince kendime hâkim olma sınırlarımın zorlandığını anlıyor ve ben çocuklarımdan utanıyordum, bu gelişmeler karşısında içimden. Ancak şairin dizelerini de yadsımam mümkün değildi; “Sevgiyle yuğrulmuşsa yüreğin / Tekkede, manastırda eremezsin, / Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada / Cennetin, cehennemin üstündesin. (12)

Ben kendimin nerelerde olduğumun farkında değildim, bunun belki yanlışlığı; nerede ve niçin olduğumu da bilmek, öğrenmek istemediğimdi.

Akşam olup da evimize döndüğümüzde çocuklar yorgundular. Yeni cici anneleri hepsinin duşlarını ayrı ayrı yaptırdı, en küçük Neşecan da dâhil olmak üzere. Kapılarından, su seslerinden, şarkılarından kontrol edip dikkatli bir şekilde;

“Babaları sen odanda, ya da başka bir yerlerde otur, oku gazeteni, bunlar artık kocaman kızlar, sadece sırtlarını keselemem için kabul ettiler beni, oğlanı da sen keselersin artık.”

Hemen bir parantez açmam gerek; “Şarkı söylüyorlardı!” dedim, malûm insanların sesinin en güzel, bestecisi saçını başını yolsa(4) da en makamlı çıktığı yer hamam ya da banyo idi, sesi güzel olsun olmasın, musiki bilgisi olsun ya da olmasın...

Biraz televizyon seyrettikten sonra o nankör(3) balkona attım kendimi. Üniversitedeyken sigara içerdim, herkesin aksine askerlik yaparken terk etmiştim bu illeti. İçki içmek ise; bu balkonda hele ki Candan’ın acısı yüreğimdeyken içimden gelmiyordu.

Lâmbalar kapalı, gökteki yıldızlarla aydınlanıyordum, ay yoktu, ya da saklamıştı kendini kendine, nedenini bilmem mümkün değil.

Oysa ben de, Tanrı da, ay ve yıldızlar da biliyorlardı aydınlık için aç olduğumu…

Ayak sesleri ilişti kulağıma. Bunlar onun ayak sesleri idi, muhtemelen balkonun açık kapısından odalara sürüklenen hava bilgilendirmiş olabilirdi onu. Boş bulundum, belki de heyecanlandım, hareketliliğimde sandalyenin gıcırtısından anladı orada olduğumu.

“Hayrola?” dedikten sonra durakladı bir süre, ne demesi gerektiğini bilmezmiş gibi, düşünür gibi. Sonra;

“Can…” dedi durakladı.

“Bu kadarı yeter ikimize de…”

“Anlamadım!”

“Anlatamam ki Canan! Sen gül dalında gonca, ben dağda bir ahlat(13)…”

“Ben o kadarını anlamam, cahilim, anlayamadım ne söylemek istediğini.”

“Daha bir hafta oldu karşılaşmamız, belki de fark etmediğim zamanda aylar geçmiş de seni görememişim gibi. Sensiz olamayacağımı hissediyorum, çocuklarım gibi…”

“Benim sana ne demem gerek Can?”

“Hiçbir şey, sadece içinden geliyorsa beni hisset, fazlasına hakkım yok çünkü…”

“Olabilir, peki!” deyip odasına çekildi anlamsızca.

O değil, cahil olan bendim. Ne dediğimi, ya da ne demek istediğimi ben anlatamamıştım.

Uyku tutmadı, kapısını çaldım, parmak uçlarımla, cevap gelmedi. Kapıyı açıp yatağının kenarına çömeldim, elini tuttum, öptüm. Öteki eliyle önce yüzümü okşayıp, boynuma sarılırken, okumayı, okula gitmeyi unutmuş gibiydi;

“Seninim!” dedi sessizce.

Bana göre o, geleceğe özlem dolu olarak muhtaçtı, ben dünlere özlem dolu muhtaç…

Mutluydum, mutluyduk da, ben onun için ilk, o benim için son idi. Yasalar önünde değil, ama Tanrı huzurunda bir, birbirimizin idik.

Hafta sonunda köye gidip annemizi alacak, geleceğimizi paylaşıp; “İzin ver!” diyecektik. Felek bir kere daha yüzünü göstermiş, Canan muhtardan aldığı telefonla yıkılmıştı. Yalnızlığına, kızının yokluğuna, uzaklığına, gidişine dayanamayan, ya da tahammül edemeyen annesi emanetini Rabbine teslim etmişti.

Köye gittik çocuklarla beraber, abla ve ağabey gene yalnız bırakmadılar bizi, komşularından rica ettikleri bir arabayla katıldılar bize.

Defnettik Canan’ın annesini. “Ara sıra geliriz belki!” diyerek evi, kapısı açık olarak muhtara teslim ettik. Canan, Candan’dı nazarımda, ya da bu köyde yaşayan insanların, diğer insanlardan oldukça yüce farkları vardı; fakirliğin zekât gibi önlenmesi gibi. Muhtar gereğini yapacaktı,

Canan hiçbir şeye dokunmamış, bir tek bardak bile almamıştı annesinin evinden, sadece yarım-yırtık bir iki fotoğraf…

Acılar, acılar üstüne geliyordu, tahammül etmekte zorlandığım. Ben ne etmiştim ki feleğe, çevreme kim yanaşırsa Azrail’e emanetini teslim ediyordu. Korkum, endişem; Canan’a da bir şey olmasındandı.

Ben her şeye razı idim, kendim için.

İşten döndüğüm bir gün Canan’ı kapıda beni bekler, şekilde gördüm.  Birbirimizindik, ama annemizin acısı dinsin, dileğindeydik. İnanmasak bile çevremizin telkiniyle kırk mevlidini köyde okutalı birkaç gün olmuştu ancak. Sessize yakın fısıldadı;

“Değişikliklerim var Can, bilmem gerek, ama bilemiyorum. Ablaya da sormaya danışmadan seni bekleyeyim, istedim. Bir doktora görünelim.”

Çocukları evde bırakıp, doktora gittik. Doktor; “Müjde!” dedi.

Doktordan döndük, bu nikâhımızı hemen kıydırmamızın gereği idi. Şahitlerimiz gene Özcan Ağabey ve Cangül Abla olacaktı. Resmi nikâhımızı kıydırdık Canan’ın durumunun gereği, masummuşum gibi. Bunun için çocukların rızalarını aldık…

Mutluyduk, çekinmeksizin beraberdik, zaman geçince bir oğlumuzun olacağını öğrenmiştik. Canan oğlumuzun adının her neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde “Cantekin(3)” olmasını istemişti, cinsiyeti belli olur olmaz.

Nedenini bilmiyordum, ama devamlı olarak kitap okumasından bir şeyleri sezinlemeye çalışıyordum.

Zaman inkıta vermeden(4), dur-durak bilmeden geçmiş ve o güne ulaşmıştık, arzularımızca. Hepimizde ayrı bir heyecan vardı. Canan ilk bebeği, ben kızlardan sonra bir erkek evlâdım olacağından, kızlarım bir erkek kardeşe, Nurcan ise evdeki evlât sayısının kız erkek olarak eşitliğe ulaşmasından dolayı sevinmek üzereydiler.

Bir tam gün bekledik, işe-güce, okula-derslere önem vermeksizin.

Ertesi gün hastane kanepelerinde uyuklarken canhıraş bir feryat(2) duydum; “Hayır!” diye beni kendime getiren. Çocukları Özcan Ağabey götürmüştü eve. Cangül Abla her zaman olduğu gibi, beni, bizi bırakmamış, önder bir refakatçı gibi Canan’ın başında beklemişti ve bu feryat ona aitti,  ondan gelmişti.

İflâh olmasını(4) bilmeyen ve bunu ondan hiç beklemediğim felek, üçüncü karımın da canına kastetmiş(109), onu benden, bizlerden almış, Tanrı oğlumuz Cantekin’i bize bağışlamıştı.

Nereden aklımda kalmıştı, bilemiyorum “Tanrı hakkı üçtür!(14)” diye. Evlendiğim üç karım da beni bırakıp ahretlerine göçmüşlerdi.

Beni bir kez daha evliliğe kimse zorlayamazdı, bir garibin daha, hele ki tüm sevgimi ve sevdamı yönlendirdiğim üçüncü karımdan sonra tükenen sevgim nedeniyle yokluğa erişmişken.

Bundan böyle dünyadaki tüm kızlar ve kadınlar benim dünyada ve ahrette bacılarımdı artık.

Borçlanıp erken emekliliğimi istedim.

Kısa zaman içinde Cangül Abla’nın ve paşa salatası ve keyfi olduğu zamanlarda karısının hoşuna gidecek yemekler yapmakta üstat (!) olan Özcan Ağabeyin inkâr edemeyeceğim katkı ve yardımları ve Ayşecan’ın yeterli olması gereken zamanlarının desteği ile bebek bakımı konusu dâhil her bir şeyi öğrendim.

Artık büyümekte olan tüm çocuklarımın hem anneleri, hem de babaları idim, hem sonsuza kadar…

Yok! Yok! O kadar uzun değil, sadece “Karılarıma kavuşuncaya kadar!” diyeyim…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Felek; Arapça; Gökyüzü, acun, evren demektir. Ancak öyküde; “Tarih, yazgı” gibi şeyleri belirlediğine inanılan doğaüstü güçtür.

(1) Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği.

(2) Alet Edevat; Marangozluk, demircilik vb. gibi bir uğraşta, bir el işinde gereken gereçlerin tümü.

Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan,  gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.

Batıl İtikat (Batıl İnanç); Hurafe. Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

Canhıraş Feryat, Çığlık; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici, acı, keskin bir biçimde haykırma, feryat, çığlık.

Devrik Cümle; Türkçede cümleyi oluşturan öğeler genelde; Özne+tümleç+yüklem şeklindedir. Bu sıralanışa uymayan, ya da zaman konusunda şaşırma olursa bu tip cümlelere verilen addır.

Dini Bütün; Bağlı olduğu dinin bütün buyruklarını yerine noksansız olarak getiren, dinine çok bağlı, dinsel inancı sağlam kimse.

Eser Miktarda; Belli belirsiz bir miktarda, çok az, önemsenmeyecek ölçüde.

Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.

Hini Hacette; Gerektiğinde.

İki Eli Kanda Olsa; Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılmayacak olsa bile.

İlâhi Takdir; Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. Alın yazısı.

Kaçın Kurası; Kolay kolay aldanmayacak kadar görmüş geçirmiş kimse.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

LPG Tank (Deposu)ı; Maksimum 15 atmosfer basınca dayanıklı, basınca ve dış etkilere karşı korumalı bir yakıt tankı olup, araçların bagaj ya da stepne bölmelerine monte edilen, silindirik ya da tirodal (stepne şeklinde) depolardır.

MOBESE Kameraları; Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu kelimelerinin kısaltılmışı olan bölgesel görüntü izleme sistemi denilebilir. Ancak sistemi kuran mühendis ve polis gibi kişilerin adlarının baş harflerinden oluşturulmuş (Murat, Osman, Basri, Erin, Süleyman, Erdoğan isimlerinden oluşturulmuş) bir şifre gibi de düşünülebilir. (Daha fazla bilginin yeri biliniyordur, herhalde).

Pasif Görev; Bir kısım özür ya da mazeretler dolaysıyla aktif göreve göre daha hafif, zayıf, sorumluluk hissettirilmeyen, tepkisiz, etkinliği olmayan, eylemsiz görevler.

Paşa Salatası; Yöresel bir salata çeşidi olmakla beraber öyküde özenerek yapılmış salata anlamında kullanılmıştır.

Sakınılan Göze Çöp Batar; Üzerine çok düşülen, çok korunan, çok esirgenen şeylerin daha çok kazaya uğradığını belirten bir söz dizisi.

Sıralı-Sekili; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi oturmak, kalmak, herhangi bir işi yapmak.

Sigorta Panosu; Sigorta kutusu. Elektrik çevrimi ile ilgili tüm sigorta vb. bulunduğu kutu.

Sükût İkrardan Gelir; Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir.

Yalancı Ağabey; Çocuğun “Üvey Ağabey” demeyi bilmeyen sözü.

(3) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse. (Sporda; olağan yürüyüşle)

Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.

Aygıt; (Yöresel olarak öyküdeki anlamı) Herhangi bir şeye eklenen baharat vb. gibi şeylerle yiyeceğin çeşnili hale getirilmesi, öyküdeki gibi salçaya bir şeyler, haşhaşlı lokum dediğimiz unlu çöreğin yanında peynir, salça ya da hoşaf vb. gibi katkının yapılması. Birkaç aletin uygun bir biçimde eklenmesinden oluşturulan ve bazı belli deneylerin yapılmasına yarayan takım. Alet. Cihaz.

Aygıtlamak; (Yöresel olarak) Salçayı yemelik hâle getirmek için içine; öncelik ve özellikle has zeytinyağı, baharat ve ceviz kırıkları koymak vb.

Biyopsi; Yapısını mikroskopla incelemek üzere camlıdan bir doku parçası alma.

C/A (C-A veya CA) 15-3 Kanser Antijeni; Kadınlarda en çok görülen meme kanseri (Meme Adenokarsinomiu) tedavisinde ve takibinde kullanılan belirleyici bir faktördür (Nüks ve metastaz önemlidir).

Cantekin;  Tek can. Eşsiz can (Sanırım ki öyküdeki Canan isimli son eş muhtemelen hissi kabl el vuku ile hissederek çocuğunun cinsiyetini öğrendikten sonra bu ismin konulmasını önermiş olabilir).

Gedikli; Bir yere sürekli giden, oranın sürekli müşterisi olan, o yere sürekli gidip gelen, ya da orada sürekli kalan.

Hayır (Hayr); Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iş, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.

Kınnap (Kırnap); Sicim. Kenevirden yapılmış, kalınca ve sağlam iplik.

Mahiyet; Nitelik, vasıf, öz, asıl, esas, içyüz.

Mankafa; Anlayışsız, aptal, kendi isteği ile kendisini dışarıdan gelecek olan bilgilere kapatmış, tekdüze yaşayan ve bildiğini okuyan, cahil, düşüncesi kıt, ahmak insan tipi.

Metastaz; Kanserli dokuların kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı olsa gerek.

Mundarlık; Murdarlık. Kirlilik, pislik.

Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.

Nüks; Hastalık belirtisinin yeniden ve vücudun  aynı ya da bir başka yerinde görülmesi. Bir durumun veya olayın yeniden ortaya çıkması. Depreşme.

Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ

Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Namaz, dua.

Sinameki; Mızmız, sevimsiz, başkalarıyla ilişki kuramayan kimse (Baklagillerden sıcak bölgelerde yetişen birçok türü olan bitki ve meyvesi ve tıpta yapılan bir ilâcın ana maddesi).

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Terapi; İnsanların duygusal olarak rahatlamalarını sağlayan tedavi şekli olup çeşitleri vardır.

Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme.  Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.

(4) Ağız Birliği Etmek; Söz birliği etmek. Aynı konuda konuşmak, fikir beyan etmek. Uyuşmak.

Altını Üstüne Getirmek; Aramadık yer bırakmamak, her yeri aramak, her yeri düzene sokmak, başarı için tüm çözümleri başarmak. Karmakarışık etmek, dağıtmak.

Efkâr Basmak (Efkârlanmak); Tasalanmak, kaygılanmak (Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım!.. Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir).

Feleğe Küsmek; Hiç şansı olmadığını düşünüp herhangi bir girişimde bulunmamak, talihten umudunu kesmek (Ben küskünüm feleğe… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Baki DUYARLAR’a ait olup eser Rast Makamındadır).

Feleğin Sillesine Uğramak (Feleğin Sillesini Yemek); Büyük bir zarara, felâkete, yıkıma uğramak.

Feleğini Şaşırmak; Başına gelen bir zarar, ya da kötü bir iş sonucu şaşkınlığa uğramak ve hiçbir iş yapamaz olmak.

Fesatlanmak; Karıştırıcılık, ara bozuculuk yapmak.. Denge ve ılımlıktan uzaklaşmak (bozukluk), karışıklık, kargaşalık çıkarmak. İyi yerine kötülüğü ortaya sermek, hile yapmak.

Haz Etmek (Haz Almak, Haz Duymak, Hazzetmek); Hoşa giden duygulanma, hoşlanmak, keyif, tat ve zevk almak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.

Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.

İflâh Olmak; Kendine gelmek, düzelmek, iyileşmek, onmak. Kendini, yapacaklarını akıl etmek.

İnkıta Vermemek (Olmamak); Kesilme, kesinti olmamak.

Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.

Nikâhına Almak; Herhangi bir şekil ve sebeple, bir erkeğin bir kadınla nikâhlanması, evlenmesi.

Pert Olmak; Taşıtın hurdaya çıkması.

Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

Saçını Başını Yolmak; Üzüntüsünden dövünmek, çok üzülmek.

Teselli Etmek; Avundurmak, acısını gidermeye, rahatlatmaya çalışmak.

Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.

(5) Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!”

(6) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.

(7) Bidat; Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir.

(8) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(9) Başımla gönlümü edemedim eş; / Biri yüz yaşında, biri yirmi beş. / En sonunda sardı saçağı ateş / Varlığım arada kaynadı gitti. Celâl Sahir EROZAN

(10) Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO

(11) Sevmek seni bir suç ise… diye başlayan Türk Sanat Müziği eseri Rast Makamında olup Güfte ve Bestesi; Neveser KÖKDEŞ’e aittir.

(12) Sevgiyle yuğrulmuşsa yüreğin / Tekkede, manastırda eremezsin, / Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada / Cennetin, cehennemin üstündesin. Ömer  HAYYAM

(13) Sözün aslı; Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca… şeklindedir.  Bu şekilde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır.

(14) Tanrı Hakkı Üçtür; Genelde İslâm’da abdest alırken, guslederken, ibadete bağlı bir kısım işleri yaparken üçer kez tekrarlamak âdet halindedir. Hatta sevap bile umulur. Ancak bazı müfessirler bunun yanlış hatta şirk olduğundan bahsederler. Cahiliye devrinde Lat, Manat ve Uzza’nın Allah’ın kızları olduğu varsayılarak (Kur’an, Necm Suresi 19,20,21)  Oysa Türkçemizde çekirgenin bile üç defa zıpladığı söylenirken bu sözdeki yanlışlığı anlayabilmiş değilim.