Babamın güzel diyebileceğim bir huyu vardı. Her Cumartesi günü asarı atika(1)  diyebileceğim cüzdanını çıkartır, içinden daima hazır ettiği kırk, çok zaman da elli lirayı çıkartır ve “Tekrarında fayda var!” diye başlayıp daima;

“Torunlarıma iki tane on, bir tane de yirmi liralık ceviz al, toptan kırk liralık olmasın, ayrı ayrı lütfen! Unutma ha! Sor! Yerli mi, ithal mi, taze mi, geçen seneden mi, şu yörenin mi, bu yörenin mi?” derdi.

Bazı günler bu nasihat, öneri, ya da emir kendi için de on liralık olurdu. Elli lira verdiğinde kalan on liralık cevizin kimin için olduğunu asla şaşırmazdım. Çünkü bana göre, benim başım keldi(2), o nedenle de sebeplenmem pek akıl kârı(1) değildi.

Titizliğinin sebebini sorduğumda;

“Bildiğimden değil, alışkanlıktan, duyumlardan; şu yöre, bu yöre, taze, geçen yıllardan asla tercihim değil. Yeter ki ağır, dolgun ince kabuk olsun, çekice gerek kalmaksızın avucuna alıp sıktığında kırılabilirsin. Eh ceviz kelebek(1) şeklinde çıkarsa o da tercihimdir, meselâ…” gibi doğru, doğru, dosdoğru tamamlamaya çalışırdı düşüncelerini.

Sözlerim biraz uzayacak, ama söylemem gerekli mutlaka. Annemin ya da babamın “Çin” düşkünlüğü nedendi, bilemiyorum, ancak hepsi evli-barklı, çoluk-çocuklu olan Elçin Ablamın üç, Nurçin Ablamın yedi ve sonuncu ablam olan Gülçin’in dört çocuğu vardı ve (bence) her ne kadar bir kısmı abi-abla olmuş olsalar da tüm bebeklerin isimleri de birbiri ile uyumluydu.

Örneğin Tayfur, Taylan, Tayyar, Tayyibe vb. gibi…

Ya da aç parantez; Gül başlangıcıyla; deniz, bahar, dehan(3), seven, deren, veren, tekin, alp vb. gibi. Hepsinin anlamını, manasını, sebebini ayrı ayrı anlatmaya gerek yok.

Bir alışkanlık, ya da anane olsa gerek, babadan-oğula, anadan-kızlara geçmiş gibi.

Ben ise kızlardan, yani ablalardan sonra dünyaya bir bakıma tekne kazıntısı (kalıntısı)(1) geldiğim gibi terk etme niyetli (gibi) beraber yaşıyordum, anne ve babamla. Adım; Burçin.

İlk ablamın ikinci kızdan sonra oğlu, ikinci ablamın altıncı kızdan sonra oğlu olmuş ve enişteler; “Harç bitti, inşaat paydos!” demişlerdi, o yaşlarda ne anlama geldiğini bilemediğim, akıl erdiremediğim.

Son ablamın durumu ise farklıydı, o; üç oğlandan sonra kızına kavuşmuştu ve ilerisi belli değildi, harç ve inşaatın durumu hakkında hiçbir bilgim yoktu onların sözlerinde. Ancak enişteme göre; “Hep Allah veriyordu bebeleri!” Bu yaşlarımda tövbe-tövbe(3) demem gereken! Tövbe!

Babam, ablalarımdan ve öncelikle ve özellikle torunlarından uzak kalmamak için mahallenin sağında-solunda-ortasında, ya da diğer bir deyişle güneyinde, doğusunda, batısında (özellikle ve asla kuzeyinde değil) eniştelerimin hoşnut olduğu, ablalarımın arzularına uygun daireler satın almıştı.

Muhtelif apartmanlardan, bir kısmının kredi borçlarını; “Az yiyin, için, siz ödeyin!” talimatlarıyla, damatlarına yükleyerek.

Tapuların tümü kızlarının adına, peşinatlar kendine ve borçlar taksitler halinde damatlar adına idi, nasıl olduysa akıl erdiremediğim. Bu nedenle elde, avuçta ne var, kızlar için sarf ettiğinden cıbıldı(3) babam.

Herhalde olacak şey değil ya, ben evlenirsem meselâ, yatacak yerim yoktu(4), anne ve babamın evinden başka, deyim tam olarak yerine oturmamış gibi görünse de. Bu nedenledir ki, tüm aile fertlerimin borçları bitinceye kadar evlenmem hakkındaki dilekleri gerçekten ve gayri resmi ve içten olarak yarım ağızla idi (kişisel ve bencil düşünmeme göre).

Aslında konum bu değil. Cevizleri eve getirdiğimde babam poşetleri açar, “Haksızlık olmasın!” sözünün eşliğinde poşetlerden birinden diğerine, diğerinden birine aktarmalar yapardı, artık neyi, nasıl ve ne şekilde hesap edip ayarlıyorduysa?

İşi bu kadarla da bitmiyor sonrasında üleştirdiği cevizleri (nasıl olsa vakti uygun olduğundan) o kerpeten gibi aletle ayrı ayrı kırıp yeniden poşetliyordu. İşte bu sırada kendi için aldığı cevizler devreye giriyordu.

Birinden birinde çürük, paslı, kararmış, kurtlanıp boşalmış ceviz varsa hemen kendi cevizlerinden biri ile yer değiştiriyordu.

Kalan cevizler mi? Kabuklarıyla birlikte kendi torbasında muhafaza ediyor, birikintisi, böyle üleştirmeler sonunda artıp fazlalaşırsa yine “Kardeş payı, eşit olarak” üleştiriyordu torunlara. Daha sonraki üleştirmelerde artı, artı, artı olarak…

Her Pazar günü torunların hepsi, yıkandıktan sonra devlet memurları gibi, babamın deyişiyle “Misler gibi kokarak!” babamın ve annemin ellerini öpmeye, harçlık ve cevizlerini almaya gelirlerdi, ben de kontenjandan onları sevme ve öpme hakkımı kullanırdım!

Torunlar derslerine çalışmak için fazla eğlenmezlerdi babamın yanında, her hafta ki olağan durum gerçekleştikten sonra kalıp eğlenmelerine de gerek yoktu zaten. Birer bardak meyve suyu içtikten sonra, annemin hakkı olan öpücüklerini sunup portmantodaki üstünde isimleri yazılı olan poşetlerini alıp evlerine dönerlerdi.

Poşetlerin alınmasındaki, bana göre ayırım gibi çok yanlış bir tutum olarak görünen, torunların evdeki tek olan cinsiyetinin egemen olmasıydı. Yani iki büyük ablamın oğlanları, en küçük ablamın kızının hakkıydı poşetleri almak. Babamın kuralıydı bu, her nedense, ya da niyeti bu yönde neden gerektiriyor ve gerçekleşiyorduysa?

İlk başlangıçtan, yani ilk torunun ele-avuca gelmeye başlamasından, ya da ceviz prensibini evimizde oluşturduktan sonra mahallede dolaşmadığım ceviz satan dükkân kalmamıştı, sadece büyük marketler hariç.

Babam, birkaç sefer aynı yerden aldığım cevizleri zaman geliyor beğenmiyor, sözünü; “Değiştir!” kelimesiyle tek seferde dile getiriyordu.

Çarşıdaki baharatçı, pazardaki poşetçi, büyük marketin yanındaki kahveci, gözlükçünün yanındaki çerezci, tekelci amca ve ana caddedeki bilmem ne hekim isimli dükkân. En son bu hekim yazan dükkândan aldığıma, ona da “Eh!” diyerek rıza göstermişti!

Aksi takdirde benim yeni ceviz satıcılar için mahalle çevresinin çok ve daha çok dışına çıkmam gerekecekti. Cevizi aldığım en son dükkânda tonton diyebileceğim bir amca vardı başlangıçta.

Daha sonraki tarihlerde abone oldum bu dükkâna. Dükkân sahibi üç kişiydi; O tonton amca, genç bir adam ve onun tıpkısının aynısı benzeyen, yani bir bakıma-ağabey kardeş olduklarını tahmin ettiğim güzeller ötesi bir genç kız.

O tonton amca, babaları olsa gerekti (belki). Sonraları bir vesile ile “Belki” tahminim “Babacığım!” sözünü duymamla gerçekleşmişti.

Her hafta sonu belki de kişiliğimi etkileyen bir nedenle hep aynı yerden almıştım babam için cevizleri, babamın memnuniyetini de hissederek belki, bir tek defa hariç. “Bitti!” ya da “”Kalmadı!” demişti o güzel kız.

İlgimin boyutunu anlayamadığım ve onun da anlamadığı, anlamak istemediği, belki de kasten anlamamakta direndiği, anlamak zorunda olmadığı idi.

Oysa her seferinde söylememe gerek kalmaksızın, aynı saatlerde iki tane on, bir tane yirmi liralık ceviz poşeti hemen hazırlanıyordu. Bazen tek ikazım; “Bugün torunlarının dedelerinin hakkını eklemeyi de unutmayalım!” şeklinde oluyordu.

Ama sadece o genç kıza değil, oğul, tonton baba, hangisi işbaşında ise. Dükkândan içeri girdiğimde hepsi de babamın ne istediğini ve ne amaçla geldiğimi bilir olmuşlardı, zorlanarak da olsa seferlerin birini gerçekleştirip anlattığımda.

Belki Karadeniz Fıkrası gibi olacak, bu alışverişlerimde yapılan zamlardan hiç etkilenmezdim Çünkü hep iki tane on liralık, bir tane yirmi liralık, bazı bazen de dedelerinin hakkıyla toplamda elli liralık ceviz alırdım!

İnsanların yaşamlarında bazı şeyler alışkanlık, bazı alışkanlıklar da, daha doğrusu olumsuz düşünceler de olumlu düşünceler haline dönüşebiliyor.

Yaşamımda gönlüme etkinliğini hissettiğim, gönül bağımın olduğunu söyleyeceğim biri yoktu, olacağını da sanmıyordum, her nedense. “Olsun!” diye istemeye başlayacağım da aklıma gelmiyor, aklımdan geçmiyordu.

Yoo! Yoo! Öyle yıldırım aşk, bir görüşte aşk gibi düşünceler yoktu içimde. Hem nasıl olabilirdi ki? Bazı güzellikler, örneğin; “Kahveci Güzeli” gibi adlandırılıyordu da, o halde beni etkileyenin de “Ceviz Güzeli” ya da “Cevizci Güzeli” olmasında mahzur olabilir miydi?

Hem benimkisi masum bir bakıştı; “Ceviz Oynamak(4)” asla aklımın ucundan bile geçmiyordu, geçmemeliydi de.

Ama şimdilik…

Çünkü güneşin doğuşunu beklercesine Cumartesilerin gelmesini, tesadüfen(!) çok zaman yolumun onun dükkânının önünden geçtiğini, onu göremediğim zamanlarda hüzünlendiğimi saklayamam.

Gördüğümde mi? Kalbim düpür düpür çarpıyordu(2). Hele ki bir keresinde tesadüfün ötesinde bir tesadüfle dükkân içindeki rafları düzeltirken göz göze geldiğimizde gülümsemesi aklımı başımdan almıştı.

Saklamam gerek yok, devamlı bir müşteri olarak hatırlayıp da selâm vermek anlamında gülümsemiş olsa da benim için değerliydi bu tebessüm. Ama ismi neydi, bilmiyordum. Ne babası, ne de ağabeyi ismini söylerlerken rastlayamamıştım. Bu nedenle onun haylimdeki güzelliğini ismiyle şekillendirip bütünleştiremiyordum.

Ta ki…

Evet, ta ki…

Bir Cumartesi günü onun genç ve yakışıklı biriyle dükkândan çıkmaya yöneldiği ana kadar;

“Hadi Yağmur! Gecikiyoruz!” demişti genç adam. O da;

“Bir saniye Güneş! Montumu alayım, babamdan da iznimi tazeleyeyim, hemen!” demişti.

Güneş kimdi? Sahiplenişinin anlamı neydi? Samimiyetlerinin ölçüsü?

Ve hemen söylemeliyim ki; bu hezeyanı(3) kullanma hakkına sahip olduğunu zanneden zavallı, ben kimdim? Hem ismini bile daha yeni öğrenmişken kıskançlık gösterisi yapmama hakkım var mıydı, içimden de olsa?

Ve de şairin dizeleri geçiyordu soluklanmaya çalışırken dilimin ucundan;

“Düşmanımdır seni kim, Bulursa cana yakın, Annen bile okşasa, Benim bağrım kan olur!ve;

“Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,/Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!(5)

Bazen talih, bazen kader, bazen şans dediğimiz, bazen de kendiliğinden oluşan tesadüfler yardımcı oluyordu insanlara...

Büyük ablam Elçin ve eniştemin zorunlu olarak katılmaları gereken bir nikâh ve düğün için o Cumartesi günü çocukları hava aldırma görevi bana düşmüş, ayrıyeten ceviz almam gerekliliğini unutmamıştım. Dolaysıyla da adımlarımız bizi o cevizci dükkânına yönlendirircesine sürüklemişti.

Genç kız önce hayretle baktı hepimize. Hani derler ya; “Soy soya, bulgur suya çeker!” diye, yeğenlerimin hepsi de “Hıh! Demiş! Burnumdan düşmüşler!” örneği bana o kadar benziyorlardı ki, kopya gibi olmasa da.

Sanırım her ne ise merak etmişti Yağmur;

“Hepsi sizin mi?”

“Evet, hepsi benim yeğenlerim büyük ablamdan dolayı. Yani ben onların dayılarıyım. Cevizleri nereden aldığımı öğrensinler istedim.

Ve lütfen dedelerini de unutmaksızın aynı ayarda dört poşet ceviz, lütfen!”

“Kabuklu” demem gereksizdi. Elindeki yüzük ilk defa dikkatimi çekmiş, midem guruldamış, bakışlarımı eğmek zorunda kalmıştım. Bir başkasının malı, benim için tabu(3) idi ve herhalde umutlarım için de avucumu yalamam(2) gerekti.

Gülçin Ablamın çocuklarının adları Berkay, Berknur ve Berker idi. Babaları, yani eniştem rüyasında aksakallı bir dedenin bu isimleri kendisine önerdiğini söylemişmiş. Dükkândan çıktıktan sonra Berker;

“Dayıcıyım, bu kız çok güzel. Üstelik ona bakışların da gözümden kaçmadı, hatta ablalarım ben böylesine fark ettiğime göre benden pek daha güzel anladılar, sanıyorum. Gene de sen bilirsin, ama hani şöyle, alıcı gözüyle baksan fena mı olur ki?”

“Elindeki yüzüğü fark etmedin mi oğlum? Kızcağız ya nişanlı, ya da evli! Elin hanımına, yan yan, ya da yanlış bir gözle bak, bana, size, bize yakışır mı?”

“Yakışmaz tabii! Haklısın dayı!” demelerinin haklılığıma, umutlarımı yitirmeme ne katkısı olacaktıysa. Bir bakıma kazanırken kaybetmek, yitirmek olabilirdi(2), bu!

Zor, kısıtlı, ne yapacağımı bilmez günlerim başlamıştı, üstelik ceviz almaya gidişlerimin her seferinde çekinik olarak. Neredeyse babama; “Cevizleri -bundan sonra- sen al!” diyesim geliyordu.

Ceviz almaya gittiğimde içimden silemediğim onunla karşılaşmamak, karşılaşırsam yanlış yapmamak, hatalı davranmamak endişelerini yaşıyordum.

Ne kadar bir süreyi, yani ne kadar bir Cumartesi geçirdiğimin farkında değilim. Sair zamanlar Cevizci Dükkânının semtine, sokağına, çevresine bile uğramaksızın tükettiğim hatırımda değil.

Bir başka Cumartesilerden bir gün, nasıl olsa boş gezenin boş kalfasıyım(1) ya; Nurçin Ablam, arabalarının, daha doğrusu o nüfusa uygun olan minibüslerinin anahtarını uzatmıştı bana;

“Kayınvalidem, kayınbabam gelecekler bayrama. Bayram temizliği yapacağım köşe-bucak(2)! Çocukları gezdiriver, yedir, doyur, içir, akşama kadar gözükmeyin gözüme!” deyiverdi.

“Hepsini mi?”

“Ne varmış yani? Ben onları doğurup, yedirip, içirip, yatırırken, okuturken ses etmiyorum da, sen; ‘Üç-beş saat gezdireceğim, ilgileneceğim!’ diye mi söyleniyorsun?” diye diklenirken, çocukları da sırasıyla isimleri ile çağırmayı unutmamıştı;

“Damla, Nehir, Pınar, Deniz, Derya, Ceren, Eren! Hepiniz gelin bakalım! Dayınız sizleri gezmeye götürecek, onu üzmeyin, sıkmayın, kavga etmeyin, yanlışlık yapmayın, dayınızı gereksiz olarak masrafa sokmayın, gelirken de dedeniz hazırlamışsa ceviz haklarınızı ve harçlıklarınızı almayı unutmayın, lütfen!”

“Lütfen!” derken “e” harfini öyle bir uzatmıştı ki, Sağır Sultan(2) bile duyabilirdi, ya da şöyle söylemek gayretinde bulunayım; “Domates, biber, patlıcan…(6) diye, canı alınacak sığır gibi böğüren sokak satıcıları, pazarcıları gibi desem, abarttığım düşünülmesin!

Denize, daha doğrusu suya düşkün eniştem, bir kısım yarışlarda derecelere ve madalyalara sahipti. Onun için çocuklarına bu isimleri vermişti. Son ikisine de herhalde Irmak, Su, Çay, Dere gibi isimler verir miydi bilinmez, ama ultrason görüntüsündeki yanlışlık nedeniyle “Murada erdik!” anlamında Eren gözüken görüntü gene kız olunca, ona Ceren ismini verip, oğlanı bekleyip, sonunda muratlarına erip oğluna kavuşunca ona da hazır olan Eren ismini koymuştu babası.

Bir dayının, bir minibüs dolusu yeğeniyle, bilmem kaçıncı kez gününe yahut da ablasının deyişiyle birkaç saatine yaşamını sığdırması mümkün mü? Günün nasıl geçeceğini, gününü nasıl geçirebileceğini düşünmesi bile zor.

Ancak her geçen gün bebelerin büyümeleri, büyüklerin küçüklerin bir kısım yanlışlıklarına engel olma gayretini de inkâr etmemeliyim.

Zorla, hatta ısrarımla önce yemek yemeğe, sonrasında da dondurmacıya götürdüm onları. Tüm yeğenlerim için, ayırımsız olarak sadece kesem değil, canım bile feda idi, dedelerinin ikramı olan cevizler haricinde.

Evet! Ceviz almak için minibüsü park edip dükkâna doğru yöneldiğimde çocuklar da merak ettikleri için benimle birlikte dükkâna gelmek istediler. Onların bu istek ve dileklerini kırmaktansa, bayat bir espri, ama dişimi, kolumu, bacağımı kırmayı yeğlerdim, kalp kırmak hariç, hem de çekinmeksizin!

Yağmur’un sadece iki buçuk kilo ceviz almak için, tüm mevcutla kalabalık olarak dükkâna girdiğimizi görünce dudaklarının kıpırdamasını; “Neuzibillah!(7)”, Suphanallah!(7), Maşallah(7) Maazallah!(7)” demek olduğundan şüphelendim, hayret dolu bakışlarını önemseyerek.

Çocuklardan Eren dışındaki hepsi, belki de yaşamlarında ilk defa bir baharatçı dükkânına girmenin merakı ile olsa gerek, vitrinlere, raflara, kavanozlara bakıyorlar ve bazı isimleri okuyup gülüyordu bile. Örneğin karabiber, Hindistan cevizi, pudra şekeri gibi bildikleri dışında kalan; kakule(8), darıfülfülü(8), kardeşkanı(8), pim pinel(8), zerdeçal(8), zencefil(8) vb. gibi…

Eren ise Yağmur’un hareketlerini izliyordu. Sonunda dayanamadı herhalde, güzelliğine hayran olarak;

“Büyüyünce benimle evlenir misin?” dedi.

Şaşırdı, şaşaladı Yağmur, ama karşısındakini de gücendirmek istemiyordu (herhalde);

“Seninle evlenmek için seni beklemek benim için büyür bir şans olurdu küçük abi. Ama herhalde parmağımdaki yüzüğü fark etmedin, dikkatini çekmedi yahut. Bu benim birine söz verdiğim anlamında nişan yüzüğü. Ben nişanlıyım yani. Ama çok istersen büyüyünce bana gel, seni mutlu edeceğine inanacağım birilerinin çevremde olacağından eminim…”

Bilgiçti Eren;

“Mademki ısrar ediyorsun, peki!”

“Israr etmedim ki!” diyemezdi, gözleri gerçekten hayret edercesine açılmış olan Yağmur. Bana döndü;

“Zamane çocukları, hem çok akıllı, hem de cüretkâr, Tıpkı; ‘Şimdiki çocuklar harika! (9)’ der gibi…”

Vermek istediği bir mesaj mı vardı, anlayamamıştım.

 Eve döndük…

Kaç Cumartesi yaşadım küskün? Bilemiyorum, hem zaten gerekli de değildi. Yaşamımda bir kere gönül vermek istemiş, hatta ablamlar gibi çoluk-çocuğa karışmak istemiştim, ama onda da birileri benden önce davranıp sahiplenmişti, benim olsun dilediğimi.

Bundan öyle gönül defterimde bir başka sayfanın açılacağı düşüncelerimde yer almaz, gönül defterim bir daha asla açılamazdı.

İnsanların, yani benim gibilerin, farkında olmasalar da Cumartesileri tükenmiyordu. Tükenmesi de gerekli miydi, işte bilmediğim buydu, oysa o ünlü filozofun(10) dediği gibi “Bilmediğini bilmek” bile başarı değil miydi?

Yine bir Cumartesi günü dedelerinin emri olarak yeğenlerimin cevizlerini almak üzere mahzun bir şekilde ceviz almaya yöneldim. Her şeye rağmen umudum olmasa da onun gülen gözlerini görmek bana yetiyordu.

Onu ilk defa hareketsiz bir şekilde, mahzun ve durgun olarak kasasının önünde durduğunu görünce meraklandım. Dişi ağrıyormuşçasına yanağını sağ avucunun içine hapsetmişti.

Yüzüğü yoktu parmağında, görmemiştim. Sol elini tuttum, hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın;

“Hayrola Yağmur…” deyip tepkisini bekledikten ve sesinin çıkmamasından cesaret alarak “Hanım!” diye ekledim ve devam ettim;

“Sizi üzecek bir şey mi oldu?”

“Size ne?” dedi hışımla.

“Özür dilerim!”

“Dilemeyin, bir şey söylemeyin, bir şey sormayın!” dedikten sonra o da bir süre hareketsiz durdu, benim gibi ve sözünün sonuna ancak gelmişçesine ekledi; “Lütfen!”

Ve yerinden doğrularak sordu, gelmemin gereği olarak;

“Aynı mı?”

“Evet! Yalnız bu sefer biraz da en acısından bir liralık kırmızıbiber rica edeceğim, birinin ağzına yakışmayan kırıcı sözler sarf etmesi nedeniyle, o birinin diline, dudaklarına sürmek için…”

Gülümsedi, gene de şımarmamam gerektiği kanısındaydım. Hissediyor ve içtenlikle umut ediyordum ki; herhangi bir nedenle nişanlısından ayrılmış olabilirdi. Öylesine saftirik(3) bir düşünceydi ki bu, sanki doğada bir insanın hüznüne neden olacak başka sebepler yokmuş gibi.

Dediğim gibi; umudum olarak kesin olan bir şey olmamış gibi görünüyorsa da, onun eskisinden ve etkisinden uzaklaşması dileğimdi…

Tükenmeyen, ya da tüketmemekte ısrarlı olduğum yeni bir Cumartesinin gelmesini ve dükkânda -her nedense-onunla yalnız karşılaşmak dileğindeydim.

Ancak her şey insanların, hele ki benim gibi yaşını-başını almış(2), aşk-meşk konusunda sadece okuduklarıyla, ara sıra da olsa seyrettiği dizi filmleriyle bilgisi olanların düşündükleri gibi gerçekleşmiyordu.

Okulların açılacak olması dolaysıyla, bir başka benzetme olarak günah keçisi, ya da şamar oğlanı(1) olarak Gülçin Ablam; kitap, defter, kalem-silgi konularını “Sen iyi bilirsin dayıları!” diyerek onları okul malzemeleri satın almam servisine çıkarmam gerekmişti.

Almamız gereken alacaklarımızı aldıktan, gerekli masrafları yaptıktan, yani bir bakıma okul malzemeleri temin etme servisi sona erdikten sonra cevizciye uğramamak ve dedelerinin emri olan cevizleri almamak olur muydu? Olmazdı tabii.

Bu kez Türkay, Türknur, Türkü ve Türker’le tanıştırdım Yağmur’u.

“Çocuk bakımından sülâle bir hayli zengin galiba. Bunlar da yeğenleriniz sanırım. Peki, sizinkilerle ne zaman tanışacağım?”

“Evli değilim ki?”

“Aman! Aman! Sizin de en aşağı üç-beş çocuğunuz olur muhakkak. Eşiniz olacak kadıncağıza şimdiden acıyorum!”

“Kimseye acımayın! Çünkü evlenmeye hiç mi hiç niyetim yok!”

“Olur mu ya? Futbol takımı gibi maşallah!  Maçta kontrolsüz güç, ya da sportmenlik dışı faul olur da oynamayacaklar yerine sizin çocuklarınızın da takıma katkısı olsa fena mı olur?”

Türker söze karışmak gereğini hissetmişti galiba. Boyundan, yaşından umulmayacak bir çeviklikle, sandalye üstüne çıkmış, onun kulağına eğilmiş, duyulmasını istemezmiş gibi, ancak sesini yükselterek;

“Dayım yakışıklı bir memur, maaşı da var! Onunla evlensene!” demişti, hepimizin bakışları şaşkınca idi herhalde bir önceki gibi;

“Aman! Aman!” dedikten sonra kendini ayıplamış gibi;

“Bak bu hiç aklımdan geçmemişti delikanlı, evde kalmış bir kız kurusu gibi düşünüyordum kendimi. Ama önerini düşüneceğim genç adam. Ama bakalım, yakışıklı, maaşlı dayın beni kabul edecek mi?” derken gözlerime baktı, sorarcasına gibi, bu sohbet sırasında tartıp hazırladığı ceviz poşetlerini uzatırken.

Ne diyeceğimi bilemez durumdaydım, kızların hınzırca gülüşleri de sadece yutkunmama ve dükkândan alelacele ayrılmamıza neden olmuştu.

Kızların, oğlanı da aralarına alarak anlamlı gülüşleri yol boyu devam etti, aldıklarımızla evimize dönüşümüze kadar. Cevizleri doğal olarak öncelikle babamın teftiş(3) ve görüşlerine sunmalıydım.

Çocukları annelerine teslim ederken belki çekincelerinden, belki de düşünceli tepkisizliğimden dolayı gülüşleri tebessüm haline dönüşmüştü, ama sinsi, sinsice, hep beraber.

Akşamın ilerleyen vakitlerinde cep telefonum çaldı; “Hayırdır inşallah!” diyerek telefonu açmak isterken numaranın Gülçin Ablama ait olduğunu gördüm. Daha “Alo!” bile demeden;

“Çocuklar bir şeyler gevelediler(11) dillerinin uçlarında. Yardım gerekiyorsa araya girelim. Gerçi yüksek mevki ve makamlarda akrabalarımız, adamlarımız, tanıdıklarımız yok, ama herhalde ablamlarla birlikte murat edersek(2) sanırım sonuç almakta başarılı oluruz!”

“O yeğenlerimin ilk karşılaşmamızda kulaklarını yiyip, yanaklarını ısıracağım, dillerini de ne yapmam gerektiğini düşüneceğim. Konuya gelince ortada fol yok, yumurta yok(1), sadece Türker’in içinden geçen bir dilek. Yağmur güzel bir kız. Üstelik de bir nişanlısı var, bildiğim…

Evet, çirkin değilim, maaşım var Türker’in dediği gibi, ama ona ulaşmam mümkün değil! Çok zor! Hatta nişanlısını gördükten, karşılıklı bakışlarını ve bir yerlere beraber gittiklerini gördüğümde, beğensem, ilgi duysam, sevsem, âşık olmuş olsam bile imkânsız abla!”

Gün doğmadan neler doğar(12) aslanım? Hele şu kızı bana bir göster, arayıp sorayım, sorup soruşturayım, sonra…”

“Abla biliyorsun; insan hayal ettiği müddetçe yaşar(13), benim öylesine güzel bir kızı hayal etmeye bile hakkım yok! Bu nedenle kendini gereksiz yere yorma!”

“Öyle diyorsan, peki! Ama konuyu kapatmıyorum hemen, mülâhazat hanesi(1) açık!”

“Allah hepinize rahatlık versin, abla!”

Başka ne diyebilirdim ki? “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı!(14) Atalarımız, bu sözü boşuna mı sarf etmişlerdi ki? Biliyordum ki, ertesi gün, ya da günlerde ablalarım arasında geniş bir telefon irtibatı oluşacak, bir araya gelerek bilgi ve fikir alışverişinde bulunacaklardı. Muhtemelen çocukları topluca sorgulayacak, onların dillerinden bir ipucu yakalamaya çalışacaklar, sonra da benim ağzıma arayacaklardı(2).

Oysa bilmezler miydi ki bu onların zararına olacak? Tüm angaryalar kimin omuzlarındaydı, bir şamar oğlanı gibi? “Al, yap, getir, götür, bebeleri gezdir!” benim başım bağlanırsa tüm bu yükü kendilerinin çekeceğinin, çekmek zorunda kalacaklarının farkında değiller miydi?

Yani beni kazandırırlarsa, kendilerinin yitireceğini düşünmüyorlar mıydı?

 Yıllardır, ablamların baskısı altındaydım, malûm, yani şimdiki ellerine geçen fırsatı kaçırmamak gibi nedenle. Bugünlere kadar önerdikleri aday adaylarından, adaylardan gına gelmişti. Onları o taraklarda bezim olmadığına inandıramamış, ikna edememiştim.

Anne ve babamın “Gözleri açık gitmek(2)” tehditlerini de umursamıyordum. Bu; benim hayatımdı ve yeğenlerim tüm özlemlerim için yeterliydi.

Mi, acaba?

Cumartesileri ceviz alımlarına devam ediyor, ama bir adım bile ilerleyemiyor, ileri gidemiyordum, onun hüzün dolu yaşam şeklinde, benim baygın, şaşkın, umutsuz, anlamsız bakışlarımın hiç önemi yoktu.

Bir Cumartesi günü cesaretlendim; bir beyaz gül alıp kasasının yanına koymayı, o güle karşı davranışına göre ya karşısına geçmeyi, ya da temelli kaybolmayı plânladım.

Cevizleri aldıktan sonra parayı ve gülü kasanın yanına bıraktım. Anlamsızca baktı yüzüme, hem gülümsemeden, hem sessizce, hem ses çıkarmadan.

“İstemezsen çöp kutusuna at, ben de haddimi bilir(2), bir daha gözükmem gözlerine, cehenneme kadar uzayacak bir yolculuğum da umurumda olmaz!” dediğim anda fark ettim, arkamdaki günün daha bu erken saatlerinde içki kokan soluğu. Belki de Yağmur’un aniden büyüyen göz bebekleri beni yönlendirdi.

Bir adam, ağzından neredeyse salyalar akan, tükürük zerreleri sıçratan, elindeki silâhla sırtımdaydı. O; belki bir-bir buçuk kadar yıl önce, fazlası var, eksiği yok; Yağmur’un yanında gördüğüm genç adam, yani Güneş’ti.

“Sen nasıl terk edersin beni, nasıl atarsın nişan yüzüğünü, bu zibidi sümüklü için mi?” derken silâhını Yağmur’u tehdit edercesine sallıyordu. Yağmur’un önüne geçtim, boş olan hayatımdan endişem yoktu;

“Eğer niyetlenip silâh çektiysen, ateş etmeden onu elinden bırakmayacak, yerine koymayacaksın! Konunuzu bilmiyorum, öğrenmek konusunda da meraklı değilim. Buranın sadece müşterisiyim ve tanıdığım kadarıyla bu genç kız iyi, tertemiz bir insan. Meleklerin eğer cinsiyetleri olsaydı, ona melek de diyebilirdim…

Gene diyorum; o; melek gibi bir kız. Terkedilmenin nedenini bu genç kıza, ya da benim gibi bir sümüklüye değil, şu andaki durumun, tavrın ve kokun sebebiyle kendine sorman gerek!”

“Sus, lan! Sana fikrini soran oldu mu? Benim olmayanın hakkı ancak kara topraktır. Ben; seni de, onu da oraya göndereceğim. Sonrası umurumda değil!”

“Terbiyeni bozma! Burada bir hanımefendi var, edepli konuş. Vuracaksan beni vur! Ne kaybedecek, ne de kazanacak bir şeyim var. Ama bu genç kız yaşayacak ve mutlu olacak!”

“Diyorsun?”

Bir an için dikkati dağılmış olsa gerekti. Eline vurdum, silâh elinden düştü, ama enli-boylu, güçlü-kuvvetli ve içkiden aldığı cesaret vardı üstünde. Sanırım fiziksel güç olarak onunla baş edemezdim.

Onun başına büyükçe bir kavanozun çarptığını, kırılan kavanoz nedeniyle, susam tanelerinin yerlere saçıldığını ve o efendi(!) kaba bir tabirle içi boş, havalı bir çuval gibi yere yığıldı.

Kavanozu kullanan Yağmur’du. Hiçbir şey olmamış gibi dükkân telefonunun tuşlarına dokundu. Başlangıç cümlesi; “Alo polis mi?” idi ve devamından sonra dönüp bana adeta emretti;

“Silâh dâhil, sakın bir şeye dokunma!”

Güvenlik kamerası her şeyi kaydetmişti Güneş’in itiraz ve inkâr edecek hiçbir hakkı yoktu. Benim o anda aklıma gelmeyen şey, birilerinin de yani Yağmur’un babası ile ağabeyinin de o görüntüleri izleyişleri sonunda beni tanımış olmaları idi. Bunu düşünememem gafletti, sonrasında ise…

Her neyse!

Sanırım anlatmak hiç önemli değil, Güneş Yağmur’un yaşamından çekildi, çekilmese de bir süreliğine de olsa çekilmesi gereken yerde idi çünkü. Özeti bu kadar…

Bu cesurca davranışımdan dolayı(!) ödüllendirilmeyi beklemem, şımarmam hakkımdı, hem galiba etkilendiğim kadar, tevatür(3), kendini beğenmişlik, bir bitki gibi kendini nimetten saymak olarak yorumlansa da, Yağmur’u etkilediğimi de hissetmiştim!

Hayal işte! “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar!” demiştim ya, bilgisizliğim; hayalimin esaretini kabul edip, ancak sınırının olduğunu bilmememdi!

Ertesi gün Pazar olduğu için kapalıydı dükkân. Ancak bağlasalar bile duramazdım yerimde. Hem bir şeyler sıcağı-sıcağına gerçekleşmezse, umutlarım da yeşermez, yeşeremezdi.

Pazartesi günü dükkânda o yoktu, ağabeyi ve babası vardı. Dükkâna girdiğimde boş çıkmam olmazdı ya, hem esprisi vardı; “Bir liralık pul biber, lütfen!” dedim. Eğer dükkânda Yağmur olsaydı, sanırım bayat kaçmış olsa da yaşadığı olayın gönül yorgunluğunu(1) üstünden atmış olabilirdi!

Ancak babasının ve ağabeyinin bu gönül yorgunluğunu atlatması, dinlenmesi, üstündeki stresi atması, düşüncelerini, hatta duygularını gözden geçirmesi için ona süre verdiklerini, bir-iki günlüğüne de olsa bir yerlere, belki de akrabalarının yanına gönderdiklerini bilmemem doğaldı. Hem Cumartesiye, bugün hariç dört gün vardı!

Beklediğim Cumartesi geldi, cesurdum, eğer hayatımı renklendirmek, eğer mutlu olmayı, onun öncesinde onun mutlu olmasını düşünüyorduysam, buna mecburdum.

Dükkâna girdiğimde o kasada, babası ve ağabeyi tezgâhların arkalarındaydı. Ceviz düşüncemden önce kasaya yöneldim;

“Bir çay ısmarlayayım Yağmur Hanım, anlatmak, rahatlamak, derdinizi dökmek isterseniz sizi dinlerim. Söz veriyorum, kendimle ilgili tek söz, tek satır bile etmeyecek, sadece sizi dinleyeceğim, beni dinleyeceğinizi izin vereceğiniz vakte kadar. Üstelik uzak duracağım, yakınlaşmam için elinizi uzatacağınız ana kadar!”

“Adım Yağmur…

Hanım olacak kadar da yaşlı olmadığımı sanıyorum!”

Bu bir ışık, bir işaret miydi, yoksa ben bu yaşlara gelmiş, tahsilli olduğumu düşünmeme rağmen gerzek(3) miydim?

“Ne dememi isterdin ki?”

Ne de çabuk samimi olmuştum; “Sen” diyecek kadar.

“Size kalmış!” dedikten sonra, hissettiğim kadarıyla tezgâhların arkasına babasının yanına gitti;

“Baba! İzninizle Burçin Beyle bir çay içip döneceğim!” dedi. “İzin verirsen, müsaadenizle!” demek gibi bir izin talebi değil de sanki bir süreliğine uzaklaşmak zorunda kalacak olmak gibiydi sözleri.

Zannımca bilmediğim, ancak bilinen bir şeyler olsa gerekti aralarında.

İsmimi ona söylemiş miydim, hatırlayamıyorum. Bir yerlerden öğrenmiş olabilir miydi, nasıl olabilirdi ki? Ancak kapıdan arka arkaya çıkarken ben de taşı gediğine yerleştirme gayretindeydim.

“Ben de ‘Bey’ denecek kadar yaşlı değilim Yağmur!”

“Anladım Burçin!”

Pastanede bir çay içimi zaman içinde yakınlaşmadık, yakınlaşamadık, ben çayımı içtim, bitirdim, o içmedi, soğudu. O anlattı ben dinledim, sadece ve sadece, evet! Benim içimi dökmemin sırası değildi, ya da hissettiğim…

Kimdi, neydi, dünleri nasıldı, bugünleri nasıldı? Önemli olan nişanlısı ile ilgili sözleriydi; makul ancak mantıklı olmayan istek, dilek ve arzuları, yanlış, manasız, davranış, huy ve özellikle alışkanlıkları onu bezdirmiş, kendinden uzaklaştırmış, bu nedenle iade etmiş nişan yüzüğünü.

Güneş’in başlangıçlardaki gülümseyen maskeli sahte yüzü; ilerleyen dönemde özelliğini yitirmiş, kısa zaman içinde kendine has gerçeğine dönmüş, sadece sahiplenme, ya da mal edinme şeklinde meydana gelmişti Yağmur’un kendisine göre. Zaten bu kadarını söylemese de ben olaya şahit olmuştum ya!

Bir sonraki Cumartesi günü için sanki sözleşmemişçesine dükkâna geri döndük, cevizlerimi aldım, babasına gülümseyerek ayrıldım. Ağabeyini görmedim, göremedim, belki de raflar arasında görüş alanım dışında olsa gerekti.

Dükkândan çıkıp da biraz yürüdükten sonra arkamda hissettiğim ayak sesleriyle ister istemez irkildim. Omzuma dokunan ayak seslerinin sahibi;

“Ben Nisan, Yağmur’un ağabeyi…

Onun benim bu davranışımdan haberi yok! Kulağına gitsin de istemem! Ama hak verin, her ağabey kardeşinin mutlu olmasını istemez mi? O halde, bir çay da beraber içelim mi, ne dersin?”

“Olur efendim, tabii, neden olmasın?”

“Efendim, diye bana sadece sekreterim der, bilmem biliyor musun, baharatçılık baba mesleği, benim ayrı bir işim var, hobi olarak arada sırada dükkâna takılırım(11). Bu nedenle ‘Efendim!’ yerine bir başka şey söyleyebilirsin!”

“Peki ağabey!”

“Şimdi oldu işte!” derken bir kapıdan içeri girmek üzereydik, kapısında Doktor Nisan, Dâhiliye Uzmanı yazan. Sekreter kız, saygıyla ayağa kalktı, muhtemeldi ki doktor beklenilen vakitten önce gelmiş ve genç kız belki de bilgisayarda oyun oynarken yakalanmıştı.

“Bize iki çay al, kızım!” dedikten sonra bir süre durakladı.

“Şimdi iyi çay yoktur, bu kız da sallama çay getirir ki, ben hiç zevk almam.”

Sesini yükseltti;

“Sen en iyisi birer bardak sıcak su, yanında neskafe, süt tozu, şeker kavanozlarını getir bana, olur mu?”

“Olur efendim!” sesi yankılandı sanki koridorda ve o başlamak gereğini hissetti…

“Güvenlik Kameraları bantlarını izledim, hem daha gerilere giderek de. Yağmur’un sizin o bakışlarınıza neden değer vermediğini anlayamadım. O kadar içten ve duygusaldı ki. Sanırım, merak edip bir kere bile, geriye sarıp da izlememiştir…

Şimdi lütfen bana gerçek niyetinizi söyleyin. Kardeşimin başından nahoş(3), istenmeyecek bir olay geçti, tekrarına gönlüm razı değil, tekrar üzülmesini istemem. Ciddi misin Burçin?”

“Size şöyle cevap vereyim ağabey! Benimle ilgili sonuç ne olursa olsun, yaşamımda onun üzülmesine neden olmaktansa canımı heba ederim. Onun üzülmesi, ya da bir damlacık gözyaşı, bir nebze(1) kahrı bile yaşamımda düşünebileceğim en son şey…

Oysa elimi bile uzatmaya çekinirken, ciddiyetsizliğim nasıl geçer ki aklınızdan?”

“Anladım! Bundan sonrası senin elinde...

Ben seni görmedim, çay içmedik beraberce, konuşmadık hatta. Ama şu kartımı al, cebine koy, istemem gerekmesini, ama hani bir söz vardır; ‘Ne doktora muhtaç et, ne de eksikliğini göster!’ diye. O tertip işte, söylemek istediğim…”

Gelen neskafenin sıcaklığıyla sohbetimiz, daha doğrusu sorgulanmam bitmişti!

Yeni bir Cumartesiye ulaşmak tükenmeyecek bir arzuydu ve bu kez aldığım istihbaratla(3)(!) değerlendirme umudundaydım.

Dükkâna yaklaşmak üzereyken kesif bir duman kokusu hissettim. Dükkân neredeyse yok gibiydi, yangın çıkmış, ya da bir şeyler olmuştu. Sönmeye ya da yok olmaya başlamış dükkân içinde bir kısım insanlar bir şeyler yapma çabası içindeydiler.

Önce muayenehanesine telefon etmeyi, hatta gitmeyi düşündüm Nisan Ağabeyin. Kapı duvardı(83). Cevap verilmediğine göre Sekreter Kız da yoktu, parmaklarım titreyerek bastım cep telefonumun tuşlarına.

“Ağabey?” diye sorgulamaya çalışmak istememle birlikte makineli tüfeğin şarjörü boşaldı sanki sesiyle;

“Hepimiz iyiyiz, merak etme! Yağmur’un ufak tefek(1) bir-iki yanığı var, o kadar, görmek istersen biz hastanedeyiz. Hemen ekleyeyim ki, dükkân sigortalıydı, zararımız yok diyebilirim. Hem ne olacak, önemli mi, cana geleceğine mala gelsin!”

Sözlerinin beni yumuşatma, telâş ve tedirginliğimi önleme amacına yönelik olduğunu bilemez, kestiremezdim.

“Merak etmem mi? Hemen…”

Sonrasında neler eklediğim, neler dediğim hatırımda değil. Deli gibi bir taksiye binip, yaşlı şoföre;

“Ağabey biraz hızlı, MOBESE(87) falan her neyse boş ver, cezanı ben öderim!” dediğimde hayal-meyal beyin sınırlarımın içine hapsolmuştu Yağmur.

Hastaneye ulaştığımda manzara; hiç de Nisan Ağabeyin anlattığı gibi değil, korkunçtu. Anne ağlamaklı, baba ve ağabey hüzünlü, sekreter kız şaşkındı. Yağmur sargılar içinde, utanarak da olsa inildiyordu(11), ya da ben öyle hissediyor gibiydim, her ne şekilde denirse…

Dükkânda önce bir patlama olmuş, sonra yangın çıkmış ve Yağmur bunlardan oldukça ötesinde etkilenmişti, ilk bakışta yüzündeki ve kollarındaki sargılardan ne anlayabiliyorsam, o kadardı anlayabildiğim. Yağmurun ıstırabı benim kahroluşumla eşdeğerde(3), eşit seviyedeydi.

Yağmur’un yanına oturduğumda, annesi-babası-ağabeyi belki hüsnü kuruntum(1) olsa gerek, bir şeyler, belki de onu teselli etmem için dışarıya çıktılar. Bir hemşire geldi, orasına-burasına, oraya-buraya baktı, dudaklarındaki sargı bezini aralayıp;

“İyi misin? Acın var mı? Bir şey istiyor musun?” diye sordu. Belli-belirsiz iki ses çıkarma gayretinde oldu Yağmur;

“Hayır! Sağ ol!”

Hemşire çıktıktan sonra kafasını sallayarak; “Hı! Hığk!” gibi sesler çıkarma gayretinde oldu ve söylemek isteğinde olduğunu hissedince, hemşirenin hareketlerinden öğrendiğim gibi dudaklarını örten sargı bezini incitmemeye dikkat ederek araladım, hissetmişti varlığımı;

“Acıma!”

Gücü bu tek kelimeye yetmiş gibiydi, oysa benim söylemek istediklerim kısıtlı değildi, her ne kadar karşımdakine göre doğru-dürüst konuşma avantajına sahipsem de;

“Ben sana acımıyorum, acımam da asla. Sadece üzülürüm rahatsızlığına. Çünkü senin için başlangıcımda ne idiysem şimdi de oyum. Seni seviyorum ve seni istiyorum…”

Kafasını iki yana salladı, aynı sesleri çıkararak. Sargı bezini araladım.

“Hayır!” diye seslendi bu kez bağırır gibi.

Duygu sömürüsü(16) yapmamın sırası değildi,

“Ben senin durumunda olsaydım, eğer beni istemek gibi bir düşüncen vardıysa, benden uzaklaşır mıydın?” demek gibi.

“Evet! Çünkü ben senin etini, bedenini değil, seni seviyorum, hatta seviyorum değil, sana aşığım, sensiz kalıp da ölmeme izin verme lütfen, bana kayıtsız değilsin, inanıyorum bu nedenle seninle her ne şekilde ve nasıl olursa olsun tüm ömrümü tüketmek istiyorum.”

Hareketsizdi, hareketlendirmeliydim;

“Aman! Aman! Demeden beni dinle! Ablamın çocuklarına alışkınım. Hani, ‘Yedek sporcular olsun!’ diyordun ya, bizim de çocuklarımız olsa, hani meselâ Nurçin Ablamı geçsek, sekiz çocuk olarak gururlansak, ya da bakıp, yetiştirip, eğitip iyi çocuklar yetiştireceğimiz kadar.

Artık konuyu sen yoğunlaştır beyninde, vaktin nasıl olsa müsait. Gene de her şey senin kararınla. Evlen benimle!”

Gülümsediğini hissettim, sargılarının hareketinden, ıstırap çekiyor gibi olsa da. Sanıyorum ki; dünyada hiç kimse eşi olmasını dilediğine böyle bir durumda, böyle bir anda ve bu şekilde evlenme teklif etmemiş olsa gerekti.

Son sözlerim sırasında ailesi girdi odasına, anne, baba, ağabey olarak. Karşılarına geçip diz çöktüm;

“Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızınız Yağmur’u kendime eş olarak istiyorum!” dedim. 

Gülümsediler…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1)

Akıl Kârı Değil; Akla uygun ve yatkın olmayan.

Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar, şeyler.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.

Gönül Yorgunluğu; Depresyon. Kronik beyin yorgunluğu. Bir şeyler yapmama, bitkinlik hali.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Kelebek Ceviz; Kelebek görünümü nedeniyle kabuk içindeki cevizin iki parça halinde elde edilmesi nedeniyle aldığı şekil ve isim.

Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(2) Ağız Aramak; Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz almak, istediğini öğrenmek.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Başı Kel Olmak; Suçlu, kusurlu, önemsenmeyen kişi olmak.

Gözleri Açık Gitmek; Gözleri görürken isteklerine ulaşamamak, bir başarıyı görememek, bir isteği, arzuyu  gerçekleştirememek şeklinde oluşan eylem için söylenen söz dizisi.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Kalbin Düpür Düpür Atması; Türkçemizde böyle bir kelime dizisi yoktur. Yöresel olarak; kalbin heyecandan, bunaltıdan, telâştan olağan öte (nabzı yükselmiş olarak) atması ifade edilmektedir.

Kazanırken Kaybetmek; Kazanmanın bazen kayıplara neden olduğunun anlamı. Örneğin bir fikri savunan dost grubun karşısına çıkıp, o fikrin yanlışlığını ispat etmenin karşılığı o dost grubu kendinden soğutmak, hatta yitirmek gibi. Deizm ve kutsal inanç, kitap, peygamber gibi.

Köşe Bucak Temizlik Yapmak; Göz önünde olan, olmayan her yerin temizliğinin yapılması.

Murat Etmek; Dilemek, istemek, istek duymak.

Sağır Sultan Duydu; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmadı.

Yaşını Başını Almış Olmak; Yaşı oldukça ilerlemiş, deneyimce olgunlaşmış olmak.

(3) Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.

Eşdeğer; Nesne, ya da nicelik bakımından değerce birbirine eşit olan.

Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.

Güldehan (Güldehen); Ağzı gül gibi olan, gül ağızlı.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

İstihbarat; Haber alma. Yeni öğrenilen haberler, bilgiler.

Nahoş; Güzel olmayan, hoşa gitmeyen, çirkin, kötü.

Saftirik; Kolayca kandırılabilen çok saf kimse.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Teftiş; Denetleme. Bir görevin yerinde yürütülüp yürütülmediğini anlamak için yapılan araştırma.

Tevatür; Çok yaygın söylenti.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

(4) Ceviz Oynamak; Yöresel bir oyun çeşidi. Bir bakıma misket, bilye oyunlarının cevizli olarak tatbiki gibidir. Cevizler oyuncu sayısına göre ve adedi belirlenerek dizilir, belirlenen tarafa göre atılan cevizle dizideki cevizler kazanılmaya çalışılır. Ayrıca iki farklı cinsin köy ortamında, çeşme başında, bir kütük üstünde sohbet etme anlamı da vardır.

Ceviz oynamaya geldim odana… Kayseri yöresi türküsü.

Yatacak Yeri Olmamak; Gaddar, hain, Çok kötülük yapan kötü kalpli veya günah işleyen günahkârlara yönelik niteleme. Ciddi öfke, kin ve nefreti oluşturan ya da yargılama, hatta övme maksatlı bile söylenebilen deyim.

Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder… GAZALİ

(5) Kıskanç; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!” şeklindeki şiiri İntizar adıyla ünlenmiş bir Türk Sanat Müziği eseri olup Suat SAYIN tarafından Muhayyerkürdî Makamında bestelenmiştir.

(6) Domates, biber, patlıcan… Rahmetli Barış MANÇO şarkısı.

(7) Neuzibillah; Allah’a sığınırım, Allah korusun (İnsanların anlamını bilmeksizin yanlış kullandığı söz).

Fesuphanallah; Allah’ı tenzih ederim. (İnsanların anlamını bilmeksizin yanlış kullandığı söz). Erkin KORAY’ın bir şarkısının ismidir de.

Maşallah; Allah ne güzel dilemiş.

Maazallah; Allah korusun.

(8) Baharatlardan Birkaçı; Kakule, Darıfülfülü, Kardeşkanı, Pim pinel, Zerdeçal, Zencefil… Hepsinin ayrı ayrı yararı olan, baharat çeşitlerinden birkaçı.

Darıfülfülü; Ak biber olarak da söylenen bir baharat.

Kakule; Baharat ve ilâç olarak kullanılan aynı isimli bitki tohumu.

Kardeşkanı (Ejderha Kanı); Bir ağaca ait reçine, toz halinde kullanılmakta.

Pim pinel; Bir anason türü.

Zencefil; Meşrubat ve likör yapımında kullanılan baharat.

Zerdeçal; yemek ve bal içinde kullanılan sarı renkli bir bitki.

(9) Şimdiki Çocuklar Harika; Aziz Nesin’in kaleminden yazılı bu kitapta 8 kız çocuklu Hikmet ve Suat’tan bahsedilmektedir.

(10) Ben onlardan daha bilginim, çünkü onlar bir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar, ben ise bilmiyorum, ama bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben onlardan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum. SOKRATES

(11) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.

İnildemek; Acı, üzüntü belirten kesik sesler çıkararak inlemek. Gür, uğultulu, yankılı sesler çıkarmak.

Takılmak; Bir yerde bir süre kalmak. Takma işi yapılmak. Denge bozulacak bir biçimde bir yere dokunup aksaklık ortaya çıkmak. Olumsuz, ya da aksayan bir yer yan ya da yeri görerek üstünde durmak. Kızdırmak, üzmek, şaşırtmak amacıyla şaka yollu konuşmak. Karşı cinsle arkadaş olmayı istemek. Bir yere ilişerek ya da dokunarak oradan kurtulamamak.

(12) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…

(13) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(14) Çeşmi insaf kadar kâmile mizan olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. Talib-i KADİM. “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz.” Haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlarını görmemek anlamlarını taşır. Bence bir benzeri atasözü; “Ayinesi (Aynası) iştir kişinin lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir.

(15) MOBESE Kameraları; Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu kelimelerinin kısaltılmışı olan bölgesel görüntü izleme sistemi denilebilir (Daha fazla bilginin yeri biliniyordur, herhalde).

(16) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.