Önceleri küçük bir ahır ve ağılın(1) bir bölümüydü evimiz, içinde kışın donduğumuz, yazın yandığımız.
Ve evimiz köyden oldukça uzaktaydı. Özellikle kışın kurtların uluyuşları, tilki ve andıkların(1) sessiz ayak sesleri ürkütürdü beni, hatta hepimizi. Çevremizde kadrolu(!) ayımız var mıydı, bilmiyor, hatırlayamıyorum.
Sığır ve danaların huzursuzlukları(1) koyun ve keçilerin huysuzlukla(1) tepinişleri, kısaca davarın(1) ürküşü, tavukları gıdaklamaları dikkatimizi çeker, babam el yordamıyla, bazen el feneriyle etrafı aydınlatmaya çalışarak tüfeğiyle seslerin geldiği yöne değil, havaya doğru bir el ateş eder, kaçırmaya çalışırdı mahlûkatı(1).
“Onlarınki de can!” diyerek. Bu havaya ateş açışta belki onları bize yaklaştırmak istemeyen köpeklerimizi vurma endişesi de yer etmiş olabilirdi.
Bu nedenle uyumaz, uyuyamaz, özellikle kış aylarında herkesin dinlenip yanakları al al olduğunda onun gözleri yorgunluktan kan çanağı gibi olurdu(2).
“Bir el!” dedim, çünkü mal sahibi Patron Baba daha fazlasına cevaz vermez(3), gerekirse tencere-tava çalarak ürkütüp kaçırmaya çalışırdık onları. Kış gündüzlerinde de, yaz aylarının gündüz-gece her anında da sorun yoktu hayvanlarımız için, yedikleri önlerinde, yemedikleri yanlarında idi.
Hatta öyle ki, annem aynı zamanda buzdolabımız olan kuyudan çektiği suyu yazın güneşten, kışın kuzineden(1) ılıştırarak koyardı hayvanlarının önlerine.
Mal Sahibi, yani Patron Baba her sabah kamyonetiyle gelir, ekmek ve yanında gönlünden her ne, ne kadar koptuysa getirir, bırakır, sütleri alır giderdi. Allah’a şükür ki tavuklar, yumurta ve civcivliklerinden beri anneme ait olduğundan Patron Babanın çok zaman yumurta ya da tavuk dileği olmazdı.
Yahut da şöyle söylemem daha doğru olur. Patron Baba; artık bir kilo pirinç, bulgur, şeker, tuz, ya da 250 gr kıyma mı olur, karşılığı olarak “Çocuklarım için!” diyerek rica ederek aldığı 5-10 yumurtayı özel viyoluna özenle yerleştirirdi.
Çocuklarının üçünün de kız olduğunu o yaşlarda bilemezdim, ama öğrenecektim zamanı gelince...
Bazı, bazen vakit ayırır, ertesi gün geleceği vakitte, anneme yine “İkiz kızları için” kendisine “Ayıklanmış bir köy tavuğu verip veremeyeceğini” sorardı. Konu insan, hele ki çocuklar olunca “Hayır!” der miydi annem?
Başlangıcın nasıl olduğunu bilmiyorum, hatırımda kalmaması doğaldı tabii, yoktum ki! Cahildiler, okumamış, belki de okuyamamışlardı annem de, babam da. Aklımın erdiği ana kadar, babam ve annem boğaz tokluğuna çalışıyorlar(3) gibiydiler, Patron Babanın emrinde. Yahut da evde hiçbir şeyin eksikliğini hissetmememe rağmen ben öyle sanıyordum.
Annem, ahırın yanındaki kaya kenarına bir seki yapmış, bir evlek(1) kadar bile olmayan oraya funda toprağı(2) taşımıştı. Sonra bir şeyler dikmişti. Taşıma suyla da olsa sulayarak bizlere taze sebze yedirmek gayesi idi.
Ne de olsa insan devamlı olarak kuru fasulye, mercimek, nohut, bulgur pilâvı, yoğurt, peynir, yumurta ve sütle doymuyordu.
Bazen tavuklardan biri girerdi midemize, annemin kıyamadığı için hakkından gelmek istemediği, ancak yaşlılığı nedeniyle kesmesinin yararlı olacağı kart tavuk, ya da kart horozu babam keserdi, annemin sırtını dönerek höykürüşlerine aldırmaksızın. Midemiz hazmetmek için zahmete girse de bayram yaptığını fark ederdim, özellikle de ben.
Elektriği olmayan evimizde buzdolabımız olacak değildi ya, özellikle yazları böyle yemekleri çabuk tüketmemiz farzdı. Tel dolap ve “Soğukluk” dediğimiz kara kuyumuzun ilk basamağı, ya da sallandırdığımız kovanın çıkrığının ölçülü urganı buzdolabı ihtiyacımız için yetiyordu.
Bazı bazen tepişen, anlanan(3) hayvanların boynuzları, bacakları kırılırdı, bir yerleri yaralanırdı, tedavisi olmayacak, ya da tedavisi gerekmeyen. İşte o zamanlar bizim de, köpeklerimizin de bayramı olurdu.
Sosyete miydik ki, telefonumuz olsun da Patron Babaya haber verelim? Hayvan küçükse hemen kesmeyip hayvancağızı acısıyla, iniltisiyle baş başa bırakıp Patron Babayı beklerdik. Buna özellikle yaz aylarında mecburduk da, o hayvanı kesip de bütünüyle kuyuya sallandıramazdık, parçalayıp saklamaya kalkışsak da zalimlere musallat olan(3) şüphe duygusunu(4) Patron Babaya yaşatmamamız gerekliydi, daha ziyade önemli olan içme suyumuzu riske atmamaktı.
Ancak hayvanın acılarının ayyuka çıkması(3) durumunda muhtarın nezaretinde(3) babam hayvanı keser, tümünü muhtar odasındaki buzdolabına koyardık, sakatatlar hariç.
Annem sakatatları da bir-bir elden geçirir, soyar, yıkar, onları da muhtara teslim ederdi. Patron Babanın canı belki Arnavut ciğeri(2), jöle olmayan işkembe(2) isterdi, ya da paça çorbası için muhtar el koyardı.
Küçük hayvanı eğer kesmemişsek, Patron Baba geldiğinde hayvanı görür “Kesin!” der, bekler, böbreklerini, karaciğerini, bir kol ile budunu kendi alır, diğer kısmını olduğu gibi bize bırakırdı.
Hemen yemezdik hepsini, annem kavurma yapar, bir teneke içinde kuyuya saklar, gerektikçe meydana çıkarırdı, çünkü gerçek bir Osmanlı Kadınıydı(5).
Özrü yaşayan hayvan büyük baş olursa baş edemeyeceğimizden dolayı mutlaka beklerdik Patron Babayı.
Patron Baba bir traktör ve konunun uzmanı saydığı kasap niteliğindeki bir adamı yanında getirir, bonfilesini, karaciğerini ve biftek niteliğindeki iki budundan parçaları alır, “Şunları sen al!” diyerek getirdiği kasaba verir, kalanını da bize bırakırdı, tümüyle.
Küçükbaş hayvan için yapılanları annem aynen büyükbaş hayvan için de uygulardı, tek farkla. Köpeklerin küçük hayvan kemiklerini yemeleri kolay olsa da, büyük hayvanın kemiklerini kırmayı yeğlerdi.
Ve belki garip gelebilir, annem hayvanların gereğinden fazla olduğu yağları ayırır ve kemikleri onlarla pişirip öyle ikram ederdi köpeklerimize!
Karabaş ve Çomar çok zaman memnun ve mutlu olsalar da, kesim için aradan uzun zaman geçtikten sonra, Allah’ın inayetiyle(13) kesim gerçekleştiyse babam özlemiş olarak o kemikleri öylesine sıyırır, iliklerini öylesine çekerdi ki kemiklerin içinden, köpekçiklere sanki hiçbir şey kalmazdı!
Doğal olarak annemin “Cık! Çık!” gibi sesler çıkararak kemikleri kırıp, pişirirken babamı ayıplamasını söylemek içimden gelmese de, söylemek mecburiyetindeyim gibime geliyor.
Çocukluğumda özellikle kış aylarında çok üşürdüm. Bu nedenle de bazen köpeklerimizle, bazen de davarla birlikte olurdum samanlar üzerinde. Sonrasında da tabiidir ki, annemin tabiriyle “Leş” anlamında “İleş gibi kokardım(3)!”
Taşıma suyla değirmen dönmezdi, ama yıkanmamın mahzuru yoktu.
Yaz aylarında yıkanmaktan daha çok hoşlanırdım. Çünkü varilden yapılmış duş sisteminde(!) sıcak değilse de ılık su daima hazırdı. Kuyu yanındaki emme-basma tulumba su ihtiyacımızı karşılardı. Her ne kadar varilin taşıma su ile doldurulması, ağır kapağının kuşların şerlerinden(1) korunması için kapatılması zor gibi gözükse de her nimetin bir külfeti (musibeti)(6) olduğuna göre bu külfete katlanmamıza değerdi.
Yaz aylarında bıkmadan, usanmadan her gün yıkanırdım, ya da duş yapardım dört bir yanı açık, sadece direkleri olan banyoda(!). Üstümdeki tişörtü çıkartmam zor değildi, diğerlerini de. Saçlarım da kısaydı zaten.
Duş yapmam genelde köyden okunacak akşam ezanının ulaşmasına çeyrek kala olurdu yani uzayan günleri dikkate aldığımda her gün 2-3 dakika sonra gibi. Gene de ezanın bana yetiştiği anlar olurdu tabii!
Bazen babam da, kendini doğadan ve hayvanlardan sakınmakta sıkıntı çeken annem de banyonun etrafını o dört direkle kabin gibi siyah çarşaflarla dolayarak duştan sebeplenirlerdi, iznime başvurmaksızın!
Kış aylarında bu imkânı ancak ocakta kütüklerle, ya da özellikle ve çok zaman kuzine üstünde kazan kaynatarak yapardık. Çünkü bizim buralarda kış ve yaz; tüm yılı altışar ay olarak aralarında üleşmişlerdi, baharlar yoktu, ya da yok gibiydi.
Ocağa fazla yüklenmememizin nedeni stoktaki kütüklerin çabuk tükenmemesi içindi. Şunu söylemeden geçmemem gerekli ocağın yakılmasına sebep; genelde ben idim. Çünkü kese yapılması gereken kadar nasıl kirlendiğime başlangıç olarak ben, sonra da babam hayret etme haklarımızı kullanırdık!
Kış aylarında duş varilimizi dolu olarak tutmazdık, suyunun donması ve varilin patlaması ihtimalinden dolayı çekinirdik. Bu konuda tecrübeliydik, çünkü birkaç kez tesadüfen dışarılarda unuttuğumuz testilerimizi sabahları çatlamış, parçalanmış, dağılmış olarak bulmuştuk. Bu nedenle emme-basma tulumbamızı donma ihtimali yaşamamak için her gün hem ihtiyaçlarımız için, hem de resmen çalıştırırdık ve bu görev her sabah benim asli görevimdi(2). Annem, öncemde de dediğim gibi bu suları kuzine üstünde ılıklaştırmadan asla ikram etmezdi(!) hayvanlarımıza.
Annem sayesinde sayıları öğrenmiştim. Babam kaç büyükbaş, kaç küçükbaş hayvanı olduğunu biliyordu, tavukların sayısı ise annemin hükmündeydi.
Yaşım yedi olmuştu, gün yüzü görmemiş olan ben, belki de Patron Babanın attığı gazete resimlerinin altlarındaki yazıları okuyamamaktan dolayı etkilenmiş ve “Okuyacağım!” demiştim.
“Köy ırak oğul, karda-kışta-kıyamette, nasıl gitcen-gelcen, hem paramız yok, nasıl defter-kitap-kalem-silgi alcan?” dedi annem arzumu kilitlemek istercesine.
Bu bir sorundu, ama her annenin olduğu gibi benim annemin de yüreği, gizli çıkınında(1) da benim için umurunda olmayıp(3) gözden çıkaracağı parası(3) vardı, ölümlük dirimlik(2) diye ayrıca ziynetleri de… Ben bilmezden gelip söyledim sadece;
“Kesip ayıklarsın, öğretmene tavuk, yumurta götürürüm, Patron Babaya danışır, süt, tereyağı, peynir, yoğurt götürür, odununu kırar, sobasını yakar, o da beni bedava okutur, hemhâl(1)!”
“O zaman hazırlan oğul, beraber gidek örtmene!”
Babam pek taraftar olmadı okumama. Ne de olsa memnun olduğu benim yaptığım getir-götür, yap-et işleri için yardım ediyor olmam imkânı olmayacak, bütün o işleri kendisi yüklenmek mecburiyetinde kalacaktı bizzat(1). Gene de annemle konuşup rıza gösterdi;
“Oku! Adam ol(7)! Benim gibi olma!” dedi.
Ben, aşağı-yukarı hemen denilecek bir süratle annemle beraber köye doğru yayan-yapıldak(2) yönelmeye çalıştık babamın sözü üzerine.
Unutmadan söylemem gerekli ki, Patron Baba iyi bir adamdı. Ara sıra erzak getirmesi dışında, kendinin, eskilerini de (Aslında “Eski” demekle haksızlık ettiğime inanıp güceniyorum kendime! “Kullanmadıklarını” ya da “Kullanamadıklarını” demem gerek!) babama, hanımının kızlarının sosyetik olmayan giysilerini anneme, getirirdi.
Getirdiklerinin çoğu bol ve şatafatlı(1) gelirdi anneme de babama da. Eee! Babam gibi cıbıl, kikirik, bakımsız, yemesi-içmesi kısıtlı ve düzensiz olan birinin Patron Babayla aşık atacak(3) hali mi olurdu ki?
Babamla aşağı-yukarı benzeşen fiziksel yapımız dolaysıyla babama getirilenler pek uymazdı babamın bedenine, dediğim gibi. Ancak annem sağ olsun bir terzi gibi uydururdu onları üstüne, üstelik uzmanlık isteyen el dikişi, hamaratlık(1) ve maharetiyle(1).
Patron babanın ayakkabıları bana da uyardı, az biraz bol gibi görünse de. Bu nedenle bana zor gelen annemin ördüğü yün çoraplarla giydiğim çarıklardan vazgeçmekti. Ne davar güderken, ne iş yaparken, ne de dolaşırken.
Oysa aklımdan geçmeliydi, her ne kadar bol olsa da ve öyle görünse de. Çünkü şimdi öğretmene gidiyordum, düzenli-tertipli, hatta adama benzer gibi, adam gibi olmalıydım.
Öğretmen sevgiyle karşıladı beni, bizi. Yaşından önce beyazlaşmış saçları, yarısından baktığı gözlükleriyle, annesinden başkasını görmemiş benim için o güzel bir anneydi, öğretmenim. Hem öylesine çakırdı ki gözleri, davarımın ve köyümdeki eşeklerin(8) hiçbirinde böyle gözlere rastlamamıştım! Burnu ıslak değildi, Çomar’ın burnuyla da kıyas edilmezdi(3), daha güzel ve ufacıktı! Dudakları ise Karagöz adını verdiğim kuzumun dudakları ile eşdeğerdi(1)!!!
Ve o dudaklar(9) tüm mevsimlerin özeti gibiydi.
Onu daha ilk gördüğüm anda bir sıcaklık kaplamıştı içimi, sevmiştim. Hatta dediğim gibi ilk bakışta annem gibi görmüş, yaşamımda bildiklerimle tarif etmeye çalışmıştım onu kendime! Hani insan neyi, neleri görmüşse, neyi kendine yakın hissetmişse ona benzetirdi ya sevdiğini, ya da sevmek istediğini, ben de Öğretmen Anneyi öyle tarif etme düşüncesini yaşamıştım herhalde.
İlerleyen yıllarda Öğretmen Anne ile bir sohbet anımızda, onu bu şekilde tarif edişime kendim gülmüş, gülmemin sebebini anlatınca öğretmenim de neredeyse karnını tutarak gülmüş, bir nebze(2) de, az bir süre için de olsa onun hüznünü yok etmeye muvaffak olmuştum.
Öğretmen Annemin tebessümü de, gülümsemesi de, gülmesi de şahane idi, anlatacağım.
Önce Öğretmen Annemi mi anlatayım, kendimden mi bahsedeyim? Kararsızlık içindeyim, hani derler ya; “Sus küçüğün, söz büyüğün(10)!” diye, o halde söze de hüznü çok büyük olan Öğretmen Annemden başlamalıyım.
Mezun olur olmaz evlenmiş sevdiği ile öğretmenim. Çünkü farklı tayinlerle ve yerlerde öğretime katılmaktansa aynı havayı beraber solumak istemişler, atamaları o doğu illerinden birine yapılmış, oradaki çocukların hemen aydınlanmaya başlamalarının gerektiğine devletin inandığı.
Kader insanların alınlarına gelecekleri olarak; “Ayrılık” olarak yazmışsa o mutlaka gerçekleşiyordu. Bir yıllık eğitim döneminden sonra öğretmenimin kocası askere gitmiş ve kendi deyişiyle teröristler tarafından kahpece(1) şehit edilmişti, daha çocukları bile olmadan.
O, bir şehit eşiydi, bir sevmiş, pir sevmişti(11) ve onu unutmamak için kendini tamamen eğitime vermişti.
Bu nedenledir ki Öğretmen Annem cesurca ve arzuyla eğilmişti üstüme. Hele ki yürümekte zorluk çekmesine rağmen, annemin okumam konusundaki davranış ve fedakârlığını, yaşamak zorunda kaldığım imkânsızlıkları anlatınca davranışı daha da sevecen bir şekil almıştı sanki.
Okula başlamıştım, yazın sonlarına, havaların iyi olduğu günlerde, gelip-gitmek şeklinde. Gün aydınlanınca okula gidiyor, gün kararmadan da okuldan dönüyordum.
Yaşadığım yeri görmek için bir gün bana katıldı öğretmenim, anneminkine göre daha değişik yürüyüş zorluluklarıyla. Gelip dikildi babamın karşısına, annemi de dinlemeye zorlayarak. Dobra dobra(2) iletti dileklerini, mırın-kırın etmelerine(3) aldırmaksızın.
Özetlemem gerekirse şöyleydi, dilekleri, ya da istekleri öğretmenimin; “Kışta-kıyamette, gel-git hasta olabilirmişim, zaman yitirirmişim, kurda-kuşa yem olabilirmişim, sosyal kısıtlıklar nedeniyle okuyup adam olmam gecikebilirmiş.”
Ve en önemlisi; kendisine can yoldaşı(2) olmam, onunla beraber yaşamam yanında, istediğim her an ailemin yanına gidip, onları görebileceğim, tüm yaz tatilimi ailemle birlikte geçirmem için verdiği söz idi.
Annem ve babam da istedikleri anlarda beni görmek için köye indiklerinde beni görebilecekler, hatta Öğretmen Annemin evinde kalabileceklerdi.
Şunu da itiraf etmem gerekli ki; sosyal adalete inanan bir insan olan Öğretmen Annem, Patron Babayla konuşmuş, anne ve babamın boğaz tokluğuna değil, iyi bir maaşla ve tüm sosyal imkânlarla çalışmalarına imkân sağlamıştı, doğal olarak geçmiş zamanlar, geçmiş zamanda kalmış olarak.
Patron Baba, ahırın yanındaki arsada, ahırdan ayrı olarak briketten bir ev yaptırmış ve annemi babamı oraya yerleştirmişti belirli bir zaman içinde.
Evet, elektrikler ve benzeri imkânlar yoktu ama LPG(12) ile tüm kullandıkları ocakları, banyoları, mutfakları, ısınmaları vardı ve bu nedenle huzur içindeydi ailem, doğal olarak Patron Babanın sağlamış olduğu imkânlar nedeniyle.
Ya ben? Öğretmenimin beni torpilli öğrenci olarak kayırmasını bırak, en çok haşladığı öğrenci bendim, okulda, sınıfımda, öğrenci arkadaşlarımın yer aldığı her alanda. Sanırım öğretmenimin dileği; beni her konuda lider görmek isteği olsa gerekti.
Öğretmenim köydeki kendisine tahsis edilen(3) lojmanın bir bölümünü bana ayırmış, elektrik, su, televizyon, radyo ve buzdolabı gibi şeylerle tanıştırmıştı beni! Tüm bunların karşılığında benden istediği tek şey vardı; okuyup adam gibi adam olmam!
Okuyup adam gibi adam olacaktım, adam olmaya çalışacaktım değil, gerçekten adam, gibi adam olacaktım. Söz verdim…
Öğretmenimin tavuk, yumurta, süt, yoğurt ve peynire ihtiyacı yoktu. Her hafta sonu yağış veya kar durumuna göre ihtiyacı olanları ona ben getiriyordum, o da fazla ağırlık olmayacak bir şeyleri anneme, babama gönderiyordu. Bir bakıma; çam sakızı, çoban armağanı gibi.
Ve tek dileğini seslendiriyordu, daima, her zaman;
“Oku! Bu kutsal kitabımızın ilk emri(13) ve seni kutlama şansını bana ver ki, rahmetli kocam da mezarında seninle övünsün!”
Günlerden bir günün hafta sonunda, anne ve babama gitmek üzere yola çıkarken;
“Anne ve babana gelecek hafta gelemeyeceğini söyle. Ufak bir gezi yapacağız seninle şehre. Ailemle ve onunla tanıştıracağım seni!” dedi.
“Başüstüne Öğretmen Anne! Emriniz olarak ileteceğim dileğinizi…”
“Emir değil oğlum! Bir dilek sadece, ‘Gitmem!’ dersen de ısrar etmem.”
“O ne demek Öğretmen Annem? Bana bu değeri vermeniz, Öğretmen Şehit Babama beni göstermek istemeniz, gururum benim.”
Bir yıla varmadan anne, baba ve oğul olarak Türkçemizi de, dilimizi de geliştirmiştik. Böyle yüce bir insana uymakta, hürmet etmekte nasıl kusur ederdim ki?
“Öğretmenim” sadece okulda, sınıfta, derste, törenlerde öğretmenimdi. Onun dışında her anımızda benim, annemin ve babamın da Öğretmen Annesiydi. O halde rahmetli şehit kocasının da “Öğretmen Şehit Babamız” olmasında sakınca olmasa gerekti.
Öğretmen Annem o gün ilk defa tüm albümleri açtı; kendisinin, onun, onunla birlikteliğinin ve ailesinin fotoğraflarını gösterdi, gözlerindeki yaşlara engel olamayarak. Belki de karşısında gerçek bir evlât gibi duruşumun mutluluğu ile duygularını zapt etmek gereğini hissetmemiş olabilirdi.
Öğretmen Annemin ilerilerde, yaşım on sekizi geçince yasaların öngördüğü şekilde beni nüfusuna aldıracağını çocukluğumu yaşadığım o günlerde bilmem mümkün değildi.
Üstelik öldüğünde ölümüyle ilgili şartları yerine getirdikten sonra malının-mülkünün tek vârisi(1) olacağımı da ilerleyen zamanda ancak Öğretmen Annemi yitirdiğimde öğreneceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.
Zamana hükmetmek mümkün değil, hele ki oluşmasını düşündüğümüz bazı şeylerin gerçekleşmesi, öğrenilmesi gereken bazı gerçekler için. Kocasının şehadetinden(13) sonra devletin yardımını da inkâr etmiyordu, atama dilekçesinde ailesinin yaşadığı, doğup büyüdüğü şehre, ancak şehirde değil bir köyde görevlendirilmesini istemişti.
Satır atlamadan söylemem gerekli ki, “Kadronun uygun olduğu zamanda isteğinin yerine getirileceği, atamasının yapılacağı” söylenmesine, hatta söz verilmiş olmasına rağmen verilen sözler uzunca bir süre tutulmamış, unutulmuş, ancak bir yaz tatilinde “Geçerken bakanlığa uğradığında” verilen söz yerine getirilmiş…
Şehit eşini, eşinin ailesinin rızasını alarak kendi şehrinin Şehir Mezarlığına defnetmişti, diğer mezarlardan farklı olarak, metal bir direk ucunda her ay yıkayıp, temizleyip, ütüleyip değiştirdiği bayrakla.
Ve Öğretmen Annemin atandığı o şanslı köy bizim köyümüz olmuştu.
Öğretmen Annemin hiçbir şey umurunda değildi. Kız-oğlan ayrımı olmaksızın eserlerini, eğer anne ve babalarını ikna edebilirse(3), daha da ilerlemeleri için şehirde okumaları sırasında elinden ne gelirse yapıyor hiçbir şeyi esirgemiyordu; paraysa para, pul, dilekçe, velilik, koruma, gözetme, kontrol… Akla ne gelirse…
“Benim için para önemsiz(14)! Allah’a şükür kazancım yetiyor da, artıyor bile!” gibi sözleri sakınmadan ve çok zaman kendi kendine söylüyordu, hissediyordum. Henüz doktor, subay, profesör falan olan öğrencisi yoktu, ama olacaktı, bir gün mutlaka
Örneğin ben onun önderliği, yetiştiriciliği, öğretisi, desteği ve yol göstermesi ile mutlaka ve mutlaka onun beklediğinden önce “Adam olacak” ömrümce ve ömrümün sonuna kadar onu koruyacak, gözetecek, minnettarlığımı ödeyemeyecek olmamı bilmeme rağmen, ödemek için gayretli olacaktım, hiç olmazsa bir kısmını…
Bir taksi tutup mezarlığa ulaştık. Bu vesile ile şunu da söylemeden geçmem uygun olmayacak. Şehit eşinin kendi şehrine defni için kocasının ailesi önce rıza göstermek istememiş. Sonradan izin vermişler.
Ancak mezarını da yaptırmak istemişse de ailesi; “İşte orda durun bakalım hanım kızımız!” deyip mezarı şehit mezarı olarak görkemli(1) bir şekilde yaptırmışlar, akıl edemedikleri bayrağı ise Öğretmen Annem diktirmiş, üstelik dualarla.
Mezarın yanındaki ayrılmış boş mezar yeri dikkatimi çekmişti, anlama gayretinde yüzüne bakınca, sormak istediğimi anlamıştı Öğretmen Annem;
“Orası da bana ait. Hiç olmazsa çürüyecek bedenim onun yakınında olsun istedim. Ahrette(13) nasıl olsa görüşeceğiz. Eğer ben öldüğümde başımda, yanımda, ya da yakınımda olursan beni al ve buraya göm oğlum, vasiyetim(1) olsun!”
“Allah geciğinden versin, ağzınızdan yel alsın(3) Öğretmen Annem.”
Bayrak; rüzgâr, güneş ve ayazdan biraz kirlenmiş, lekelenmiş, rengi solmuş ve yıpranmıştı. Çantasından özenle çıkardı, pırıl pırıl ütülü, katlanmış, tertemiz bayrağımızı ve elindeki çakıyı bana uzattı ve hafifçe eğildi;
“Bin omzuma seni kaldırayım, bayrağın iplerini çözebiliyorsan çöz, çözemiyorsan bayrağa zarar gelmeksizin iplerini kesmeye çalış ve bayrağı yere düşürmeden bana ver! Sonrasında çantamda ayrıca ip var, aynı düzende bağlayıp yerine yenisini asarız, aynı şekilde.”
“Nasıl olur Öğretmen Annem? Ben seni başımın üstünde taşımak isterken, nasıl omuzunuzda yükselirim ki? (15)”
“Başka çare var mı, söyle? Bir tabure getirmeyi akıl edemedim bu kez, telâştan. Bu nedenle gereğini yapmalıyız. Bu gördüğün bayrak mı dalgalansın Şehit Öğretmen Babanın toprağı üzerinde?”
Cevap vermeme fırsat kalmadı, bir kamyonet yanaştı yanımıza, sanırım mezarlığın görevlileri olsalar gerekti. Önce “Başınız sağ olsun!” dediler, oldukça büyük ve gösterişli bir şekilde yapılmış mezarın kitabesindeki(13) yazıyı kim bilir kaçıncı kez dikkatle süzerek.
Ve sonra;
“Bizden yapmamızı istediğiniz bir şey var mı, yardımcı olmamızı ister misiniz?” dedi içlerinden biri.
Sözleri nimetti.
Bayrağı astılar. Sormadan, dinlemeden mezar üstündeki ayrıkları(1) temizleyip bir mahzun mor menekşeyi(16) kamyonetten alıp, saksından çıkartıp, tam mezarın ortasına dikip mezarı sulayıp, ellerini açıp birinin seslendirdiği duaları okuyup “Âmin!” dedikten sonra sırtlarını döndüler, arabalarına binmek üzere.
Öğretmen Annemin; “Durun çocuklar, harçlık vereyim, birer çay içersiniz!” sözlerini duymazdan gelip yanımızdan ayrıldılar.
Ülkemde böyle insanlar vardı, karşılık beklemeksizin yardımını esirgemeyen, yardım eden, sağ elinin yaptığından sol elinin haberinin olmadığı(13). Mutlu oldum, gurur duydum, şükran hislerimi seferber ettim(3) arkalarından.
Ve eksikliğimin farkına vardım, Öğretmen Annemin kimselere göstermeksizin yapmaya çalıştığı şeyleri düşünerek. Dinimle ilgili hiçbir şey bilmiyordum; “Elhamdülillâh Müslümanım(13)” demek dışında.
Öğretmen Annem elindeki Mushaf’tan(13) sesliye yakın, sessizce okuyordu bir şeyler. O kargacık-burgacık(2) yazıları öğrenmem için herhalde birkaç fırın ekmek yemem yeterli olmazdı!
Öğle ezanı okunmaya başlamıştı, yakın minarelerden birinden kulağımıza ulaşan. Okumasını, dualarını bitirdi Öğretmen Annem; “Âmin!” katkılarımla ve ayrılmak istemezcesine arkamıza bakarak da olsa ayrıldık şehidimizin başından.
“Bu vakitte babamlara, akrabalara ‘Bizi doyurun!’ der gibi uğramak olmaz. Karnın açsa şuralardan tost-most gibi bir şeylerle nefislerimizi köreltelim(3), sonra ziyaretlerimizi yapalım ve son minibüsle de köye geri dönmeye çalışalım!”
Doğrudan sapmam, yalan söylemem gerekli miydi, bilmiyorum;
“Acıkmadım, ama siz ne derseniz, o olsun!”
İstemem, ama yan cebime koy(17)! Ya da; “Hayır” dersem, “Belki” demek “Belki” dersem “Evet!” anla!(17)” şeklinde bir cevaptı ve Öğretmen Annemin anlamasının asla zor olmadığı bir cümle idi, bu!
Fazla teferruata gerek yok, yalnızlığı yaşayan Öğretmen Annemin annesi, babası ve bir kısım akrabaları ile tanıştım. Beni “Manevi Oğlum(13)!” diye tanıttı hepsine.
Daha sonra bir mağazadan hatırlayamadığım kaçıncı kez takım elbise, gömlek falanla, bir çift pabuç aldı bana.
“Boyasını artık kendin yaparsın!” diyerek birer kutu da boya ve cilâ aldı. Tüm ısrarlarıma karşın;
“Bunlar hediye falan değil, borç! Büyüyünce maaş almaya, ya da para kazanmaya başladığında ödersin!” demekte gecikmedi. Büyüyünce benden geri alacağını da sanmıyordum ya, hadi şimdilik “Neyse!” diyeyim!
Son sınıfa geçmiştim. Bir yıl sonrası için benim dışımdaki öğrenciler bırak kara kara düşünmeyi, gri gri bile düşünmezlerken, benim düşüncelerim simsiyahtı. Ne yapacaktım, nasıl yapacaktım, ya da okumam için ne yapmalıydım?
Öğretmen Annemden de hiçbir işaret alamıyordum. Ancak öğretmenimin anlayamadığım telaşlı davranışları da dikkatimi çekmiyor değildi. Görevini sık sık arkadaşına devrediyor ve şehre iniyordu.
Bir keresinde iki-üç gün kadar gözükmedi ortalıklarda; “Bakanlığa gidiyorum!” diyerek. Sonrası sessizliğiydi, sadece sessizliği…
O sessizliğin bir gün gürültü olarak şekilleneceğini tahmin ediyordum.
Kış-kıyamette, neredeyse yayan yapıldak ve çıplak bir şekilde okulun son zil sesine ulaşmak üzereyken okula geldi babam, devamlı olarak aynı cümleyi tekrarlıyordu;
“Gitti hatunum! Gitti canpârem(1)! Gitti her şeyim!”
Annemi yitirmiştik. Babam bu ayrılığa bensizliğin neden olduğu iddiası ile beni suçluyordu.
Oysa asla bensiz değillerdi, yazları yanlarındaydım; “Çoban Mehmet” olarak. Çok zaman Öğretmen Annemle, bazı-bazen Patron Baba ile yanlarındaydım, üstelik her hafta sonu gene.
Okulda arkadaşlarım arasında da ismim; kısaca Çoban, bazen de Çoban Mehmet idi, her ne kadar Tanrı; “İnsanlara kendi isimlerinden başka isim, lâkap takmayın! (13)” demişse de.
“Aslını inkâr eden ‘haramzâde(18)’ derler!” Ben de aslımı inkâr etmediğim gibi, hoşlanırdım da ismimden. Bir tek Öğretmen Annem “Mehmet” derdi bana okulda, evde biz bizeysek ya “Memo” derdi, ya da “Memocan”.
Öğretmen Annemin bir müftü kızı olduğunu eklemeliyim. Dinimizle ilgili her şeyi değil, ama çok şeyi biliyordu; oruç, fitre, fidye, zekât, beş vakit namaz gibi gereklilikler demek istediğim.
İlerleyen zaman da Arap harflerini ve Kur’an okumayı bana da öğretti Öğretmen Annem.
“İçinden ne geliyorsa yap, gelmiyorsa ertele, mecburiyet hissederek değil, sevgiyle, hürmetle yönel Tanrına, Allah’ı aldatmaya(13), kandırmaya çalışma, o her şeyi bilir, her yerdedir, din sömürüsü yapma, menfaat edinmeye, gösteriş yapmaya, din ile dünyaya ait kavramları birbirine karıştırma, laik ol! (19)” demişti çok zaman nasihatleri arasına bu sözleri de sıkıştırarak.
Bunu şunun için belirtmek gereğini hissettim. Annem bir vesile ile bir ağaç göstermişti bana, “Öldüğümde o ağacın altına(20) gömün beni” demişti.
Öğretmen annem;
“Kıble(13) şu yönde!” diyerek mezarı o şekilde kazdırmıştı. Öğretmen Annem, ölünün yıkanması gereği su ısınması için ocağı yakıp sanki fayraplamış(3), herkesi çevresinden uzaklaştırdıktan ve etrafı beyaz kalın çarşaflarla örttükten sonra, o tarihlerde köyde teneşir olmadığından, âdet üzerine evindeki sediri getirttirerek rahmetli annemi onun üzerinde yıkamıştı, hem de tek başına…
O sediri daha sonra cami imamı çok zaman olduğu gibi musalla olarak da kullanmış, tabut olmadığı için annemin üstüne battaniye örtülmüş, daha öncelerden olduğu gibi tahtaların yan yana çakılması ile oluşturulmuş tabut gibi bir şeyle taşınmıştı annem mezarlığa kadar.
O şeyle cenaze taşımanın zorluğunu o yaşlarda bilmem mümkün değildi. Sonralarda tabutların dört kişi tarafından değil, sıra ve yer değiştirerek herkes tarafından taşındığını görmüştüm. Bu da Öğretmen Annemden öğrenmem gereken geniş kapsamlı sorulardan biri olacaktı.
Köyde salâ verilmiş(13), hoca ve birkaç insan gelmişti Çoban Mustafa’nın ayali(1) Çoban Hatça’yı kim bilir, kim tanırdı ki zaten? Belki Çoban Mustafa’yı yani babamı bilen bile o kadar çok azdı ki köyde.
Yaşamımda ilk kez bir mezarın kazılmasına, ölünün kıble yönündeki derin boşluğa yüzü kıbleyi görecek şekilde nasıl yerleştirildiğine, kefeninin(13) bağlarının çözüldüğüne şahit olmuş, ancak çalı, saman, testiyle su dökülmesinin, toprak atılırken insanların kürekleri birbirinin eline vermek yerine toprak üstüne bırakmalarının nedenini anlayamamıştım.
Bir de hoca hepimizi uzaklaştırdıktan sonra; babama “Annemin annesinin adını” sorup öğrendikten sonra mezarın bir kenarına çekilip talkın(13) mı ne her neyse ondan vermiş, bu ahret sualleri(13) için kolaylıkmış.
Öğretmen Anneme sorup hepsinin nedenini, zorunluluk mu, âdet mi, dini bir gereklilik mi, Kur’an’da yazılı olup olmadığını sorup öğrenecektim, sonra, daha sonra tabii. Ölüm sırayla değildi, ama eğer babamı önce yitirirsem tüm bu âdet, alışkanlık, dini kural veya zorunlulukları ben kendi başıma gerçekleştirecektim.
“Her canlının vadesi gelince ölümü tadacağını(13) ve Allah’a döneceğimizi(13), ölülerimizi rahmetle anmamız gerektiğini(13) biliyordum. Ancak ölüm sonrasında çeşitli günlerde yapılan mevlitleri(13) de anlayamamıştım.
Peygamberimiz ne zaman yaşamıştı, Süleyman Çelebi mevlidi ne zaman yazmıştı, bir yanlışlık var gibime geliyordu.
Tabut, tabut örtüsü(13), teneşir, musalla, kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı beşer kefen takımı gibi olması gereken tüm eksiklikleri annemin ölümünden sonra hepsini bir günde tamamladı Öğretmen Annem.
Öğretmen Annemin desteği, benim katkılarıma rağmen yalnız yaşamayı, tek başına işlerin ve yaşamının gereklerini bilmeyen ve belki de yaşadığı gerçek aşk nedeniyle annemin yokluğuna dayanamayan babam da peşinden gitmişti annemin.
Bir ay içinde hem, belki de annemi yitirdiğimiz otuz gün bile dolmadan.
Bu kez aynı seremoniyi, öğretmenimin aldıklarıyla, daha rahat bir şekilde ben başıma gerçekleştirdim, öğretmenimin katkılarıyla. Aynı ağacın altı bu kez cami hocasının ve fahri müezzinlik(13) yapan sakallı bir hacı amcanın katkısıyla gerçekleşti.
Dımdızlak(1) ben başıma ortada kalmıştım. Aynı, hatta benzer koşullarda çoban bulamayan Patron Baba yok bahasına(2) hayvanları elinden çıkartmış, bir kaçını hibe etmiş, ahır ve ağıla kilit vurmuş, o akıllı, fazla yaşlı olmayan cesur ve cengâver(1) köpekleri de isteyenlere vermişti.
Tavukları ben dağıttım komşulara canlı olarak, bir teki hariç. Ona karton kutudan bir ev yaptım, Öğretmen Annemin izniyle, iki katlı lojmanının üst kat balkonunda.
Okul bitiyordu, ben de cascavlak(1) ortalıklarda kalacaktım, “Gork! Gork!” adını verdiğim, peşimden ayrılmayan tavuğumla.
Bu arka arkaya yitirişler derslerimi de etkilemişti, Öğretmen Annemin tüm çabalarına karşın. Artık sınıfın birincisi, lideri değil, sondan bir kaçıncısı idim.
Yoğun düşüncelerim nedeniyle beynim, benim olmamakta direniyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Öğretmenlerimin ders anlatışları, Öğretmen Annemin teselli edici sözleri sanki bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkıyordu.
Öğretmen Annem benimle uğraşmaktan değil, didişmekten(3) bıkmış, boğulmuştu herhalde. Hani “Osmanlı Kadınının, Osmanlı Tokadı(5)” denen bir şey var ya, onu yedim günlerden bir gün, kıç üstü otururken(3) gözümde çakan şimşekleri engelleyemedim. Bana gerekmişti.
Öğretmen Annemin bakışlarını hazmedip yerimden kalkıp elini öptüm Öğretmen Annemin;
“Öğretmen Annem! Annem benim!” dedim ve ekledim;
“İyi ki aklımı başıma getirdin!”
“O zaman eski Memocan ol, oku, adam olman için önünde daha çok zaman ve yol var! Sen okulu bitirince şehre şöyle, ya da böyle beraber gideceğiz. Benim sana can yoldaşı, can olarak ihtiyacım var, beni yalnız bırakmanı istemiyorum evlât!”
“Benim sizden başka kimim kaldı ki Öğretmen Annem? Beni kabul edip, kollarınla sarmana nasıl ‘Hayır!’ diyebilirim ki?”
“Gün doğmadan neler doğar, bir kapıyı kapatan Tanrı diğer kapıyı açar!”
“Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(21), demek istediğinizi anladım da, şehre gidişimizin nedeni ne, Öğretmen Annem? Sadece ben miyim? Eğer öyle ise bu fedakârlığınıza rıza göstermem mümkün değil, hem kendi adıma, hem de benim dışımdaki öğrenci kardeşlerim adlarına. Köyde kalır, iç güveysi(2) olur, rençper yaşarım. Başkaları adam olur, benim yerime!”
“Dur! Hemen delilenme(3)! Canın bir Osmanlı Tokadı daha istiyor herhalde. Bir şehit eşi olarak verdikleri sözü hatırlatarak şehre atanmamı istedim. Oldu, oldu! Olmadıysa utanması gerekenler utansın! Yapacak bir şeyim yok, o zaman!..
Senin geleceğin benden önemli, bir evlât gibi bağrıma bastım seni, senden ayrı kalmaktansa, böyle bir yaşama tahammül etmektense, ölüm daha evlâ(1) bana. İşte o zaman delilenirsin. Ölürsem seni yalnız bırakacağım için içim acır, gözlerim açık giderim, sen de o zaman köye döner, dediklerini yapar, bir Fatiha’yı bile esirgersin benden…
Ama ya göl maya tutarsa(22)? O zaman değme keyfime Memocan!”
Devam ettik yaşamımıza; okul-ev, öğretmen-öğrenci, Öğretmen Anne-Memocan olarak…
Son sınavlara hazırlanırken, şehre giden Öğretmen Annem dönüşünde elindeki kâğıdı sallayarak girdi kendisinin olup da bana verdiği odama. Kucakladı, ellerimi, avuçlarımı, başımda neresi rastladıysa koklayarak, öptü;
“Müjde Memocan! Şehirli olduk. Artık rahat rahat okumaya devam edeceksin, ben de başında olacağım senin!”
Mutlu, huzurlu, senin için her imkânı elinin altına yerleştirme gayretinde olan bir anne sevgisi ve şefkati ile seni seven önemseyen, kucaklayan biri varsa öğretim, ya da okul hayatı neydi ki? Adam olmak için başka ne gerekirdi ki?
Lisedeki yaşantımda beni derinden etkileyen üç olay yaşadım;
Birincisi; annelik vasfını(1) hep önde tuttuğum Öğretmen Annem, başka küçük çocukların öğretmeniydi gündüzleri, akşamları ise sabahlara kadar benimdi, benim Öğretmen Annemdi. Eşşek kadar olmama rağmen, hâlâ yavru bir kuş gibi koynuna hapsetmeye, sığdırmaya çalışırdı göğsüne beni, geceleri defalarca gelip saçlarımı okşayan, ellerimi, avuçlarımı öpüp koklayan, açıksa üstüm, örten bir melekti o.
Buna karşın benim yaptığım şey ise; verdiği liste ve paraya göre okul dönüşümde çarşıdan-pazardan-marketlerden istediklerini alıp eve getirmek, balkondaki kutudaki “Gork! Gork!” ile ilgilenmek hatta belki espri gibi düşünülse de, ara sıra; “Hava alsın garibim!” tavrında “Gork! Gork!” arkadaşı(!) gezdirmekti!
İkincisi; Patron Babanın ortağının oğlu adaşım Mehmet’le daha doğrusu Mehmet Özcan’la aynı sınıfta olup, tanışıp arkadaş olmamızdı. Ben ne kadar uzun boylu, kikirik denilen bir tip isem, o da o kadar yapılı, ancak varlıklı oluşundan kibir(1) duymayan, bence gurur nedir bilmeyen tevazuu(1) sahibi bir çocuktu.
Mehmet Özcan’ın tek yanlışlığı babasının ortağı Patron Babanın biri sevgilisi olan ikiz kız kardeşleri her zaman değilse de çok zaman ve sık sık birbirine karıştırması idi; Seçil ve Sevil…
Seçil onun sevdiği idi, ama ara sıra, farklılığı hâlâ fark edip öğrenemediği için Sevil’e de “Sevgilim!” demesi, sevgilisiymiş gibi davranması sonucu “Özür dilemesi” eksik olmuyordu. Akıl verdim;
“Bir mavi boncuk al, ya da küpe, kolye, niyetin çok ciddiyse bir yüzük, saç tarağı onun her zaman üstünde taşıyacağı bir şey olsun. Şaşırmaksızın fark ettiğin bir zamanda onu Seçil’e ver, ikilem(1) içindeysen, içinden de olsa ‘Mavi boncuk kimdeyse(23), benim sevdiğim odur!’ dersin!”
Önerimi uyguladı ve tekrar yanlışlığı olmadı.
Oysa ikizleri ya da beni olanla kendisinin olmasını istediğini birbirinden ayırması o kadar kolaydı ki. Gıdığı diyeceğim, çenesinin biraz altında bir ben vardı Sevil’in kendisi söylemese de, bakışlarını yönlendirdiğini hemen gördüğüm idi o!
Çayın şekerini karıştırırken kaşığı ters yönde çevirmesi, çayı hep sol eliyle tutup içmesi, herhangi bir neden ya da şekilde ezilmeden dolayı olsa gerek sol el serçe parmağındaki tırnağın kütlenmiş(3) olduğunu saymakla vakit geçirmeyi kendime yasakladığım nice güzellikler gibi.
Üçüncü konu işte bu Sevil’di, Öğretmen Annemin hoş görmediği, “Şimdi zamanı değil!” diye azarladığı, hatta Mehmet Özcan’ı bilip tanıması yanında, onun hareket ve davranışlarını, uzaktan da olsa hoş görmesine rağmen, benim Sevil’le yakınlaşma dilek ve hareketlerimi umursamıyor gibiydi.
Öğretmen Annem yaşam içinde yer almasına rağmen belki de yaşadığımız bugünün koşulları nedeniyle ateş ile barutun yan yana olamayacağı(24) kanısında olsa gerekti, eski toprak(2) olarak.
Oysa Sevil’le ben bir mıknatısın artı-eksi kutupları gibi birbirimizin etkisi altındaydık, hilafsız, belki de başlangıçta benim hüsnü kuruntum(2) olarak. Daha değişik bir deyimle; uzak olmaksızın bir pusulanın kuzeyi gösteren kırmızı ucu o ise, güneyindeki mavi ucu bendim, tam ortada Ekvator’da el ele birleşmiş olarak, bu dileği, bu isteği yaşayarak.
Aslında şair olmalıymışım, ancak atamdan öğrendiğim, meslek olarak seçmeyi düşündüğüm şey; zooteknist(1) ya da veteriner(1) olmaktı. Ülkeme böyle daha yararlı olacağıma inanıyordum, okuduklarımla, yaşadıklarımı ve beynimdeki birikintileri yaşayarak.
Beni etkisi altına alan, ya da benim etkilediğimi sandığım Sevil ise ya çocuk doktoru yahut da diş doktoru olmayı düşlüyor, düşünüyordu, mezun olup da sınavı kazanırsa eğer…
Bir gün Mehmet Özcan, Seçil, sevgilim, hatta bağlılığım nedeniyle eşim olmasını dilediğim kardeşi Sevil ve ben beraberce sohbet ederken;
“Nakit sıkıntısı çekmeyeceği için baba mesleğini devam ettirmek, köydeki ahır ve ağılı, mandıra(1) katkısı ile yıkıp, yerine modern olarak yenisini inşa ederek besi ve süt hayvancılığı ve kuluçka tavukçuluğu yapmak istediğini dile getirdi…
Bunun için de Veteriner Fakültesine gitme isteğini, tüm tercihleri için Türkiye’nin neresi olursa olsun gitmek üzere sadece Veteriner Fakültesi tercihlerini yapacağını” söyledi. Seçil onu yalnız bırakmadı;
“Sevgin, bana yakınlığın bugünkü gibi devam ederse ben de hep yanında olmak isterim, hatta meslektaşın olmayı bile düşüncelerime iliştirebilirim!” diye bağladı sözlerini.
“Senden başka ne umudum, ne arzum olabilir ki bir tanem, Seçil’im?”
Yanlarında bizim olduğumuzu umursamaksızın yahut da unutmuş olarak, ortamın uygunsuzluğuna bakmaksızın birbirine sarılıp öpüştüler hatta ama bu sanırım galiba kıyas edilmesi mümkün olmayacak bir şekilde masumane(1) idi.
“Ben de zooteknist olayım bari babam, annem o ağıl arkasındaki bayırda o ağacın altında yatıyorlar. İyi bir maaş verirsen ben de seninle çalışmayı dilerim.”
“Ne istediğini, belimizi doğrulttuktan(3) sonra muhasebecimize söylersin, o da tahakkuk ettirir. Ama beni dinlersen, tek kuruşun olmasa bile seninle ortak olmayı, tesisi ortak olarak yönetip yürütmeyi isterim.”
Seçil söze karışmak gereğini hissetti herhalde;
“Peki, okuyamazsam, ben?”
“Bana nikâh masasında ‘Evet!’ dediğin gün patron sensin ve tesis senindir, biz sadece hamallığını yapacağız senin emrinde Mehmet’ler olarak.”
Sevil hem bana karşı tavrı, hem de kulağına herhangi bir nedenle ulaşan Öğretmenimin soğukluğu nedeniyle durgundu. Artistlik yapmam, duygularını ve meslek seçimini etkilemem için ona doğru yönelmem şart olmuştu;
“Sen de şu doktorluğu, dişçiliği bırak. Gıda Mühendisi ya da yönetici, plânlayıcı, organize edici bir meslek sahibi ol! İstersen Seçil ile bir araya gel, hangisi hanginiz için uygunsa ona göre seçiminizi gerçekleştirin...
Yok, ikiniz de benim teklifime sıcak bakmazsanız; mecburen dışarıdan yardımcı edinmek zorunda kalacağız. Bunu belki bugünlerden bir, ya da iki sınıf arkadaşımızı yönlendirerek başarabiliriz, ya da bir ihtimal küçük kardeşimiz Serpil bugünden birinden birine talip olabilir, eğer ona da bugünlerden hak tanıyıp yönlendirebilirsek…”
“Sen düşünürsen, ben neden düşünmeyeyim ki Gıda Mühendisliğini?”
İlk ışık, duygularıma ilk yöneliş sözüydü bu Sevil’in, benim için, mutlu olduğumu saklamayacağım.
Mehmet Özcan;
“Oldu arkadaşlar, ortaklığımız şerefine, ortaklığımıza katılmasını düşündüğümüz Serpil’e de sonra haber vermek kaydıyla haydi bunu kantine inip kutlayalım, çaylar benden!” dediğinde Mehmet’in gerçekten istikbalimizin gereğini ve geleceğini açıkladığının farkında değil gibiydik, tüm gençlik hayallerimizin özlemleri ve süsleriyle.
Lise bitti özetle, bitirdik liseyi alnımızın akıyla.
Mehmet Özcan’la Seçil Veteriner Fakültesine girdiler, biri Orta Anadolu’da, biri batısında yurdumun. Birbirinden ayrılmaksızın her imkânlarında bir araya geldiklerini sadece hissetmiyor, biliyor ve inanıyorduk, arta kalanlar olarak.
Biz Seçil’le şanslıydık, aynı üniversitenin iki ayrı fakültesini kazanmıştık, koca şehirde Gıda Mühendisliği ve Zootekni olarak, hem özenerek söylemek isterim ki; ayrılmaksızın. Bu durumda Serpil’in çabuk büyümesi, yaşından beklenmeyecek gibi görünse de idareciliği ele alıp, yüklenmesi gerekecekti.
Üniversiteden mezun olup, yatırıma başladığımızda bu idareciliği, Serpil’in aramıza katılacağı ana kadar Sevil’in yüklenmesi iki çarpı iki eşittir dört kadar gerçekti, kurul kararı, söz ve vaatlere benim asla katkım ve müdahalem yok(tu)!
Burada bir saplantı yapmam gerek! Öğretmen Annem emekliliğini istemiş, emekli olmuş, duygularıma saygı göstermişti. Öğretmen Annemin dileği, Sevil’in büyüklerinin hoşgörüsü ile nikâhlanmıştık, başımızda Öğretmen Annemiz olmasına karşın “El, ne der?” çekincesiyle. Nikâhlıydık, ama evli değildik, her şeyin bir zamanı vardı!
Sene dediğin, ömür dediğin, yaşam kurallarına uygun olarak yürüyor, her nefesini yaşamak için alan insan, her nefesini alışında ahiretine bir nefes yaklaştığını fark etmiyordu(25). Ama mutlu olduktan sonra yarını bugünde düşünmek(26) doğru muydu?
Üniversite bitti, yaşamımda ilk kez Öğretmen Annemden ayrı olarak, hatta himayesini bile hissetmeden Trakya’da bir yerlerde yaptım askerliğimi. Mehmet Özcan aynı bayrak dalgalanmasına rağmen Seçil’den kilometrelerce uzakta, uçakla bile, eğer uçağa öncesinde bilet bulma şansını yakalamışsa, doğudan batıya en aşağı iki saatte, batıdan doğuya dört saatte ulaşabiliyordu.
Mektuplar üç-dört gün rötarlı ulaşıyordu, manyetolu telefon devri sona ermiş, ankesörlü telefonlar da çok zaman “Sayım-suyum yok(2)!” diyorlardı.
Her neyse! İnsan murat edince kavuşma zamanının ne kadar çabuk geldiğini, vatan borcunun ne zaman tükendiğinin farkına varmıyordu, özlemler katmerleşmiş olsa da…
Dönüşümüzde, liseyi bitirdiğimiz şehirde, büyüklerimizin dayayıp döşediği geçici mekânlarımıza yerleştik, esas mekânlarımıza yerleşmemizin umut ve özlemleriyle, o yer benim annemin babamın mezarlarının olduğu yer olacaktı.
Bizim Sevil’le benim sadece düğünümüz oldu, nikâhlıydık, ya! Mehmet Özcan’ın neden olduğunu bilemediğim bir şekilde nikâhı da, düğünü de bizimle beraber oldu. Yani nikâhta ileri olsak da, düğünde, ya da karı-koca olmakta berabere idik Mehmet Özcan’la…
Serpil bugünlerimize katılamadı, üniversitede idi, beyaz atlı prensi var mıydı, onu bilmemiz mümkün değildi. Ümit ve arzumuz; eğer o prens eniştemiz olarak varsa, Serpil’i engellemeyip o eniştenin de bizimle beraber olması isteğimiz olacaktı.
Ve tüm telkin(1), kapris(3), öcü olma(3) ve ısrarlarımıza karşın Öğretmen Anne olarak bizimle beraber olmayı istememişti annem; mazereti; “Taş, taş üstüne olur, ev, ev üstüne olmaz!” idi.
Öğretmendi ya, karımın ve benim duygularımızı bile biliyordu! Bu nedenledir ki bizlerden ayrılıp ailesinden kalan kardeşlerine ait bir yerlere sığınmıştı.
Gerçekten onun yıllar ötesinden bana tahammülüne, yetişmeme katkısına, hatta gerçek ve doğru anlamda “Adam olmama” sebep olmasına rağmen hareketine “Sığınma” dışında bir başka söz bulamıyordum.
Daha doğrusu karım onun önceki tavırlarını unutmamış olmasına rağmen doğruluğu nedeniyle ısrarlarıma katılmış, duygu sömürüsü(2) yapmış, buna rağmen başarılı olamamış “Bizim dışımızda kalıp ailesine sığınmasına” istemeyerek de olsa rıza göstermişti.
El ele verdik, zamana karşı yarışıyorduk. Mehmet Özcan’ın ve kızların babalarının birikmiş destekleri, kredi imkânları ile bir süreliğine aç kalmaya da katlanarak önce ahır ve ağılların yıkılmasını sağlayıp, subasman(1) bölümü çıkıncaya kadar önce yol, su ve elektrik işlerini hallettik.
Sonra yine kredi ile makinelerimizi, devletin ithal ettiği gebe düve(1) ve damızlıklarından aldık. Bu aldıklarımız için de makinelerimizi ve tesisin tamamlanmış kadar olan inşaatımızı ipotek ettirdik(3).
Yapacak çok işimiz vardı iki Mehmet olarak, kızların, yani eşlerimizin katkılarının olmasını isteyecek durumda değildik henüz. Onlar şehirde, biz Mehmet’le anne ve babamın son demlerini tükettikleri derme çatma(2), henüz sığınak olarak kullanılabilir haldeki evde kalıyorduk, nöbetleşerek rahmetli anneme Fatiha ile rahmet okuyarak.
Demek istemem o ki, “İleş” gibi olmamıza sabrımızın yettiği kadar, her ne kadar varil ve kuzine yerinde duruyorduysa da evimize yöneliyorduk. Makinelerden önce ikinci el bir pikap aldığımızı söylemem gerekliydi, öncemizde.
Bizim elimiz-ayağımız gibiydi, malzeme taşımada, evlerimize gitmede, sosyal gerekliliklerde, hastalıkta ve kazalarda, ayrıca yemek ihtiyaçları için işçi ve ustalarımıza dışarıdan getirttirmek zorunda olduğumuz yemekler için.
Tesis için çalışan işçi, makine operatörü ve uzmanlar için iki ev tutmuştuk, onları getirip-götürmek için ayrıca ikinci el bir minibüsümüz de vardı. Başlangıç olarak giderimiz çoktu, üstelik Patron Baba sermayeyi tüketmişti!
Eğer ayakta kalacaksak, Patron Baba da, onunla çok zaman tesisi ziyaret için Öğretmen Anne de, Cici Baba da memnun olmalarına karşın diğer şanslarımızı da denemek zorundaydık, finansman(1) için.
Fikirlerini aldık eşlerimizin. İki depoya yığıldı ev eşyalarımız, kira bedelleri cebimizde kaldı, kızlardan benimki babasının, Mehmet’in ki ise, Cici Babasının evine taşındı.
Yetmedi yeni kaynaklar için her iki babanın da evlerini ipotek ettirdik, çünkü işçilerimiz evlerine harçlık göndermeliydi, bu ise kredilerin taksitlerini ve gereken malzeme bedellerini ödememizde zorluklar içinde bırakıyordu bizleri.
“Anne gibi yâr olmazdı, cennet annelerin ayağı altındaydı!(27)” Öğretmen Annem de desteğini eksik etmemişti, tıpkı Mehmet Özcan’ın annesi, babası gibi.
Öğretmen annem, artık “Tesis” deme gayretini yaşadığımız tesise her geldiğinde, evvellerinde olduğu gibi, yani hep çocuk kalmışım gibi elimden tutup beni büyüklerimin mezarlarına götürüyor, okuyor, üflüyor, gerekliymişçesine;
“Zamanı gelince sen de dini gerekliliklerini yerine getirmeye, yapmaya, seni bugünlere ulaştıran Tanrıya şükranlarını ulaştırmaya çalış!” şeklinde tembihliyor ve sonrasında da hemen ekliyordu;
“Annen, baban yaşamlarında olduğu gibi ölümlerinde de nasıl ayrılmadılarsa birbirinden, sen de söz verdin bana, beni de o dalgalanan bayrak altındakinin yanına götürmeyi unutma oğlum, orası da benim yuvam olacak!”
Bu dönemde bizi en çok üzen şey, hep beraber çalışıyor olmamıza, belimizi doğrultmaya çalışmamıza rağmen, eşlerimizin bebek sahibi olma istekleriyle ilgilenmiyor, hatta ara sıra da olsa Mehmet Özcan’la dertleşiyor olmamız ve eşlerimizle tatlı-sert sohbetlerimizin olmasıydı!
Çalışmalarımızda mezun olan ve destek için gece gündüz demeden tulum ve postallarıyla bize destek olan Serpil’in ve ara sıra gelip dualarıyla bize umut ve moral veren Öğretmen Annemizin katkılarını inkâr etmemiz mümkün değildi.
Üstelik gönlünde ne sultan vardı Serpil’in, ne de rastladığı beyaz atlı bir prens, kendi halinde, kendi havasındaydı.
İnsanlar, hele ki Mehmet Özcan ve benim gibi; Tencere yuvarlanmış da kapağını bulmuş gibi patron olma hevesli insanlar ihtiraslı gibiydiler; “Şu da olsun! Bu da olsun! İnşallah! Maşallah!” şeklinde. Bu sözlerin ertesinde “Tövbe(13), estağfurullah!(13)” dememiz gerekiyordu. Bu son sözü eşlerimizin söylemiş olduğunu düşünüyorduk (Hani meselâ)!
Serpil çok iyi organizatördü, belki de Seçil ve Sevil ablalarının gayri resmi(2) katkılarıyla! Aydınlanma, aydınlatma, ısıtma, ısınma, yalıtım sistemlerini, saha ve iç dizayn(1), depo gibi gerekliliklerin bütün plân ve projelerini milimetre şaşırmaksızın aslına uygun olarak ikmal ettirmişti(3).
Başlangıçta harçlık dışında hiçbir istek ve dilekleri olmayan plânları yapan mimar ve inşaat mühendisinin katkılarıyla işçi ve ustalara bizler adına emir modunda ileterek.
Derinkuyu pompası(2), özellikle kuluçka makinesi(2) için jeneratör(1) konveyör(1) ve elevatörler(1), yürüyen bantlar(2), 45-52 gün içinde elden çıkarılması gereken piliçler ile yumurtalar, bir kısım süt ürünleri için pazar araştırması, küçük ya da büyükbaş besi hayvanları için pazar araştırması yapmıştı.
Kurban bayramları için satış ve kesim organizasyonlarını araştırmıştı gece-gündüz demeden, kısacık boyuna, gençliğine bakmaksızın, kendinin varlığının gerekliliğini hissettirmek için Serpil.
İlerilerde belimizi doğrulttuğumuza inandığımızda sucuk, sosis, salam, yoğurt, kaşar peyniri gibi üretim konularına girmek de plânları arasındaydı Serpil’in.
Kasaplık hayvanların seçimi başlangıç ve zorunluluklar dışında (Örneğin doğum gibi) sonuç olarak Sevil’in görevleri arasındaydı.
Ek olarak tavukların özel makinelerle şoklanıp(3) kesilmeleri, ayıklanması, bölümler halinde poşetlenmeleri, yumurtaların ölçülerine göre viyol ve kutulara yerleştirilmeleri ise Sevil’in görevi idi.
Bunlar için malzeme temini, görev yapacak yetenekli, tahsilli ve çalışkan işçi ve ustaların seçimi de Gıda Mühendisi olan eşim Sevil’in görevleri içinde idi. Pazarlamaya başlangıç olarak Patron Baba destek olacak, sonra emeklilik talebiyle tüm görevi Serpil kızına bırakacaktı.
Unutmamam gereken konulardan birincisi; sakatatlar için çevredeki balık çiftliklerinin, gübreler için önce köyün ihtiyaçları olmak üzere çevre köylerin, ot, sap, saman, yem konularında ilgili kurum ve kuruluşlarla anlaşmalar yapmak Seçil’in görevi idi. Anonim Şirket olarak öyle bir görev taksimi yapmıştık aramızda şimdilik.
Belimiz doğrulunca forklift(2) almak, tarla almak, silaj yapmak(3), balya makinesiyle kendi samanımızı, yemimizi kendimiz yapmak, yeteri kadar traktör, binek ve taşıma arabası, hatta gezinmemiz, piknik yapmamız için arabalar almak ve gereken konuları da düşünmemiz mecburiyetti tabii, şimdilerde herkesin çalışmasına ve gayretlerine ihtiyaçlarımız vardı, ayrı ayrı.
Ancak ve özellikle eşlerimizin “Bebek sahibi olma” kurgularına önem ve kulak vermeliydik(3). Bu arada enişteler ve ablalar olarak Serpil’in gönül sultanına ulaşmak için de çabamız olmalıydı, ancak “Evlenmek için evlenmek!” şeklinde değil, gerçekten ona kul-köle olacak birine rastlamak, rastlatmak gibi bir gönlünün sultanı olarak.
Hani bu sultan bir Ziraat Mühendisi olsa fena mı olurdu ki?
Benim inanç ve düşüncelerimle Serpil’in baş-göz olması imkânsız gibiydi, öylesine vermişti ki kendini işlere, öylesine yoğun ve gayretli çalışıyordu ki, sadece çevreyi, insanları, kendisine yaklaşabilecek insanları değil, dünyayı umursamaksızın.
Soruyor, araştırıyor, öğreniyor, gece yarılarına kadar kitaplar arasında fink atıyor(3) ve öğrenmesi, uygulaması gereken konular için canını dişine takarak gayretli oluyordu.
Bir örnek vermem gerekirse; geceleri bir süreliğine de olsa ışıkları yakmanın tavukların sabah olmuşçasına şaşkınlıklarında yem kaybına karşın yumurta veriminin, klâsik müzik yayının küçük ve büyükbaş hayvanların et ve süt verimlerine etkisinin olduğunu öğrenmişti ve bizlere de anlatmıştı, iftiharla, hatta övünerek.
Daha önce de dediğim gibi en büyük sıkıntımız başlangıç olarak finansmandı; birikimlerin, kredilerin, ipoteklerin katkısını inkâr etmeksizin. Büyük bir gelecek yatırımı idi yaşamak istediğimiz, Türkiye’nin markası olacak, bebe ve torunlarımızın bizleri hayırla yâd edecekleri(3).
Bunun için köyün adının anılacağı yöreden, civardan, şehirden değil sadece köyümüzün insanları (köylülerimiz) ile anlaşmıştık işçi ve birkaç ay dişimizi sıkmamızın(3) gerekliliği konusunda, tek vücut olarak, konularının uzmanı olan usta ve işçilerimiz dışında.
Bu; onlar için istikbal, yatırım, geçim katkısını sağlayacak seçim yatırımı, köyün her şeyinin iyileştirilmesi, ilçe değilse bile başlangıç olarak köyün nahiye, hatta ilerilerde ilçe olmasını sağlayacak bir girişimdi.
Sonunda içimizden birilerinin çoluk-çocuk, torun topalak olarak politik yaşama(2) geçip köyümün ilçe olacağından kuşkum yok gibiydi
Köylümüz kemerlerini sıkacaktı(3), birkaç ay dişimizi sıkacaktık, sonrasında faiz neymiş, kur, parite(1) neymiş önemsemeksizin ödeme yapacağımızı vaat etmiş, isteyenlere senet imzalayarak günün ve günlerin, ilerleyen zamanın ekonomik koşullarına göre vaat ettiklerimizi yerine getireceğimize dair söz vermiştik.
Bunun için bilâbedel(2) hiçbir çiftçimizin ek bir gideri olmayacaktı, hepsi tarafımızdan ödenecekti, kendimize o kadar güveniyorduk, deyim yerindeyse…
Daha tamamlanması gereken çok az bir kısım gereklilikler olmasına rağmen, ailelerimizin ısrarı ile yönetimin oluşmasına çeyrek kala ailelerimiz için bir açılış yapmayı arzuladık, içimizden geçen karamsarlığı(1) önlemek aşkına.
Ve bu başlangıçta, eşlerimizle yaptığımız en önemli konu; bebek sahibi olmak konusunda eşlerimize söz vermemizdi, Mehmet ve Mehmet olarak kardeş gibi, eşlerimizle konuşarak.
Bize bu konuda destek olan, ışığı ile bize beni, bizi yönlendiren öğretmenimizi ve aile efradını tesisimiz açılışı için onları davet etmeyi unutmadık. Çünkü tesisimizin adını tam öğretmen annemizin istediği gibi yazdırdığımızdan emindim, pano üzerinde; “Öğretmen Tesisi.”
Üstüne de bezden bir afiş yaptırmıştım, ortak ailemin izniyle; “Şehit Babamız ve Öğretmen Annemizin Hayır Dualarıyla” şeklinde.
Aslında tesisimize de Öğretmen Annemin karı koca olarak eşinin ismini de eklemeyi isterdim.
Daha da tamamlanması için bir kısım gereklilikler olmasına rağmen, ailelerimize bir açılış yapmayı diledik, tüm çiftçiler ve çalışanlarımızla.
Önce eşlerimiz ve ailelerimiz geldi tesisimize, gecikmeksizin daha önce bilgilendirmiş olmamıza, tesisin başlangıcından sonuna geldiğimiz şu anına kadar her şeyi bilip görmelerine rağmen daha ilerilerde yapmayı istediklerimizi yeniden Mehmet’ler ve Serpil olarak tekrar fısıldadık kulaklarına. Söylediklerimiz ilerisi için düşündüğümüz sürpriz niteliği olmayan tasavvurlar(1) idi.
İlerilerde yapmamız gerekenler fazla değildi. Mehmet’ler ya da Seçil, Sevil aileleri ve muhtemel Serpil ailesi için lojman niteliğinde, bir bölümünü ofis olarak kullanmayı düşlediğimiz bir bina idi.
Şimdilik ağıl köşesindeki tek kişilik nöbetleşe kullanacağımız, devamlı sahibinin Serpil olacağı büro yeterli olacaktı bizim için.
Yolumuz tamamlanmıştı, hatta asfalt şeklinde, köyden ağıla kadar bizim tarafımızdan, yol ayrımından köye kadar da devlet tarafından.
Elektrik ve su bağlantılarımız ve ilgili teferruatların hepsi Serpil sayesinde gerçekleşmişti. Damızlık, besi ve süt hayvanlarımız aklımıza gelen ve gelebilecek olanların hepsini yeni mezun, postallı şahin(2) Serpil’imiz gerçekleştirmişti.
Özellikle finansman konusunda sıfırları tüketen Patron Baba, desteklerini maddi olamasa da eksik etmeyen Mehmet Özcan’ın ailesi, maddi ve manevi yardımlarını sonuna kadar eksiltmeden yerine getiren Öğretmen Annemiz sayesinde hiçbir sıkıntımız yoktu.
Muntazam bir ödeme plânı ile borçlarımızı kısa bir zaman için ödemek üzere planlamıştık.
Neşeliydik, neden olmamalıydık ki. Bu nedenle yine Serpil kardeşimiz bir teyp almış ve devamlı olarak aynı şarkıyı sarmasını gerçekleştirmişti, “Neşeli Günler…(28)”
Hem orijinalini hem de Türkçesini arka arkaya.
Müziğe katkısı gibi bir araba sesi kendimize getirdi bizi ve Patron Babanın handiyse(1) o; o zaman fark ettik eksikliğini. Aslında cümleyi böyle kurmamam gerekti, bu da haberimiz olan bir beklentiydi, plânlarımız içinde.
Gelen Öğretmen Annemdi. Arabadan inerken koşup ellerine sarılıp öptüm.
Bezden afişi gördü, heyecanlandı;
“Adamsın! Artık gözlerim arkada değil evlât!” deyip sendeledi.
Düşmesini ancak önleyebildim.
Öğretmen Annem son nefesini kollarımda verdi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Başlangıçtan sona kadar ne Öğretmen Annemin, ne de Öğretmen Babamın adlarını yazmamak için sabırlı oldum. Terör nedeniyle şehit olan öğretmen annelerimizi ve babalarımızla, rezil bir atama kurgusuyla öğretmenlerimizin intiharlarına sebep olanları lânetle bile anmak istemiyorum. Şehit Öğretmenime ve Öğretmen Anneme kim hangi ismi yakıştırırsa yakıştırsın, kabulüm.
(1) Ağıl; Sığır, koyun, keçi gibi hayvanların gecelemesi için yapılmış, çit ya da duvarla çevrili üstü açık yer. Kimi yıldızların ve özellikle ayın çevresinde görülen aydınlık çember (Ahır; Evcil büyükbaş hayvanların barındığı kapalı yer, hayvan damı).
Andık; Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.
Ayal (Iyal); Erkeğin eşi, karı, zevce. Aile, soy.
Ayrık; Sözün “Ayrık Otu” şeklinde söylenmesi gerekirdi, ancak yöresel olarak kısaca “Ayrık” denilmekte. Buğdaygillerden kökleri hekimlikte idrar söktürücü olarak kullanılan yabani bir bitki (Ayrık; Düzgün ve uygun olmayan, kural dışı, istisnai, ayrılmış).
Bizzat; Kendi, kendisi, şahsen.
Canpâre (Canpare, Can Pare); Can parçası, can kadar değer verilen, candan, candan ayrı tutulmayan.
Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
Cengâver; Savaşta kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, savaşkan, silahşor.
Çıkın, ya da Çikin, veya Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Davar; Koyun ve keçiye verilen ortak ad. Böyle ayrı veya karışık bir sürü. Bazı köy ortamlarında, yöresel olarak büyükbaş hayvanlar da bu grup içine dâhil edilir.
Dımdızlak; Elindeki her şeylerini kaybetmiş, imkânlarını yitirmiş. Çırılçıplak. Tepesinde hiç saçı kalmamış.
Dizayn; Bir ürünün, örneğin broşürün ilk taslağı anlamında olup, İngilizce “design” kelimesinden oluşturulmuş bu söz yerine, ikilem gibi görülen “tasarım” kelimesinin kullanılması daha doğrudur.
Düve; Henüz doğurmamış genç inek, dişi dana.
Elevatör; Kaldırıcı, yükseltici araç, herhangi bir şeyi yukarı kaldırmada kullanılan alet.
Eşdeğer; Nesne ya da nicelik bakımından değerce birbirine eşit olan
Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ, başta gelmesi lâzım gelen.
Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.
Finansman; Bir girişime işleyebilmesi, gelişebilmesi için gereken para, ya da krediyi sağlama.
Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.
Görkemli; Muhteşem. İhtişamlı. (Türkiye’de uzun süre, kendisiyle beraber görev yaptığım Türkçeyi öğrenme gayretinde olan yabancı bir arkadaşımın sözü. (Aynı şekilde “korkunçlu” dediği de aklımdan çıkmış değil).
Hamaratlık; Elinden iyi iş gelme, beceriklilik.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hemhal (Hemhâl); Aynı durumda olan.
Huysuzluk; Huyu iyi olmama, şirretlik, geçimsizlik, rahatsızlık.
Huzursuzluk; Huzursuz olma durumu. Tedirginlik, rahatsızlık. Huzursuzca davranış.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Jeneratör; Dinamo. Üreteç. Mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren makine.
Kahpece; Kahpe gibi, kahpeye (döneğe) yakışır biçimde, şeytanlıkla, pusu kurarak, arkadan vurarak.
Karamsarlık; Bedbinleşmek, kötümserlik yaşamak.
Kibir; Gurur. Kendini herkesten üstün tutma, büyüklenme.
Konveyör; Yükleri ve gereçleri havadan veya yerden taşımaya yarayan, ayrıca kapalı devreçalışan devamlı aktarma mekanizması.
Kuzine; Hem ısınmaya, hem de üzerinde yemek pişirmeye yarayan büyük soba. Gemi mutfağı.
Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.
Mahlûkat; Yaratıklar.
Mandıra; Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların süt elde etmek amacıyla beslenip barındırıldığı, süt ve süt ürünlerinin üretildiği, çiftlik ya da üreticiden alınan sütlerle süt ürünleri üreten işletme, bu ürünlerin satıldığı yer.
Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz, saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.
Parite; “Değer Eşitliği” Bir ülkenin para biriminin bir başka ülke para birimine karşı değeri.
Subasman; Yapıda zemin kotunun (sıfır kotu, giriş kotu) altonda kalan, ancak toprağa gömülü olmayan bölüm. Bu bölüm yapının üzerine oturtulmuş olduğu bir döşeme, bir kaide olabileceği gibi, basitçe bodrum katının yüzeyde kalan kısmı da olabilir.
Şatafatlı; Gösterişli, fazla şık, cafcaflı.
Şer; Kötü eylem, kötülük, fenalık, fena iş. Dince kötü sayılan, ceza ve kınamaya uygun davranışlar ve yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.
Tasavvur; Zihinde canlandırma, düşünme.
Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma, belleğe sokma (Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören olan talkın ile karıştırılmamalı).
Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.
Vasıf; Bir kimse veya bir şeyi başkalarından ayıran kendine has hâl, nitelik, özellik. Bir şeyin özellikleri, tabiatı, sıfatı, karakteri ile bunların tarifi.
Vasiyet; Bir kimsenin, kendisinin ölümünden sonra yapılmasını istediği ve yerine getirilmesi gereken şey, ya da şeyler
Veteriner; Baytar. Genellikle evcil hayvanların hastalıklarına bakan hekim.
Zooteknist; Zootekni alanında yetişen Ziraat Mühendisi. Ürünlerinden yararlanılan hayvanların verimliliklerinin artırılması yönünde araştırmalar yapan, hayvanların verimliliklerinin artırılması için nasıl barındırılmaları, beslenmeleri yönünde üreticileri aydınlatan kişi.
(2) Arnavut Ciğeri; Una bulanıp, yanına bolca kıyılmış (özellikle sumak başta olmak üzere baharat eklenmiş) kuru soğan konularak, üzerine limon sıkılarak yenen karaciğer yemeği.
Asli Görevli; Birincil, esas, tanınan, bilinen görevli.
Bilâ Bedel; Bedelsiz, ücretsiz, meccanen.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Can Yoldaşı; Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, ya da benzeri.
Derin Kuyu Pompası (Deep Well Pump); Derin kuyulardan su almak için kullanılan Dalgıç Tip ve Dik Meyilli Tip olarak iki çeşidi vardır.
Derme Çatma; Değersiz gereçler kullanılarak özenilmeksizin yapılmış. Rastgele bir araya getirilmiş, aralarında uygunluk bulunmayan, şuradan buradan toplanmış.
Dobra Dobra; (Yöresel olarak) Açık açık, aleni.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
Funda Toprağı; Süpürgeotu yapraklarının çürümesiyle oluşan ve genellikle gübre olarak yararlanılan toprak.
Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
Jöle İşkembe; Sağlıklı kesimlik büyük ya da küçükbaş hayvan işkembelerinin temizlenip tuzlu suda pişirildikten sonra kılıflara doldurularak elde edilen ürün.
Kan Çanağı Gibi Gözler; Gözlerin uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle çok kızarmış olması.
Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
Kuluçka Makinesi; Bir yumurtanın civcive dönüşmesi için belirli oranlarda ısı ve rutubet gerekmektedir ve doğal kuluçka yapımında ise bu değerler anne kuş veya kümes hayvanı tarafından temin edilmektedir. Bu ortamı sağlamay çalışan makineye verilen ad.
Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
Politik Yaşam; Politika ile ilgili bir yaşam biçimi. (İnsan, politik bir hayvandır. ARISTOTELES)
Postal (lı Şahin); Daha ziyade çatışma ve eğitim için askerlere yapılan konçlu ve kaba ayakkabı, kaba potin (Öyküde Postallı Şahin; giyim kuşam ve çalışma enerjisi nedeniyle benzetilmiştir).
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.
Yok Bahasına (Pahasına); Son derecede ucuz.
Yürüyen Bant (Konveyör Bant); Çeşitli maddeleri bir yerden bir yere taşımada kullanılan kauçuk esaslı, kort bezli vb. esaslı taşıyıcı bant.
(3) Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.
Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Belini Doğrultmak; Bozulmuş olan işini yoluna koyarak güçlülüğünü devam ettirmek. Birinin bozulan işlerini toparlamasını, iyi duruma gelmesini sağlamak.
Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.
Cevaz Vermemek; İzin, müsaade vermemek. Yasaklamak. Uygun görmemek.
Delilenmek; Delice davranışlarda bulunmak, deli gibi davranmak.
Dellenmek; Hiddetlenmek, kızmak, delirmek, yaramazlık etmek. Yöresel olarak; delilenmek, delirir duruma gelmek.
Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak. Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.
Dişini Sıkmak; Darlığa, sıkıntıya katlanma çabası içinde olmak, sabır göstermek, dayanmak.
Fayrap Yapmak; Bir istim kazanında, istim oluşturacak şekilde yanmasını sağlamak (Argoda; Herhangi bir şeyi, ya da işi hızlandırma anlamında da kullanılmaktadır).
Fink Atmak; Şurada burada gönlünün istediğince gezip eğlenmek.
Gözden Çıkarmak; Mal veya paranın elinden çıkarılmasına katlanmak, bir şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak.
İkmal Etmek; Eksik olan bir şeyi tamamlamak, bitirmek, bütünlemek.
İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.
İpotek Etmek; Bir borcun ödenmesini güvence olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla, borçlunun ortaya koyduğu bir taşınmaz üzerinde alacaklı lehine tapu siciline kayıt işlemek.
Kapris Yapmak; Değişken, geçici, gereksiz isteklerde bulunarak huysuzca davranmak, huysuzluk etmek.
Kemer Sıkmak; Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak.
Kıç Üstü Düşmek (Oturmak); Kıçı yere gelecek şekilde düşmek. Yenilmek umduğunu elde edememek.
Kıyas Etmek; Karşılaştırmak.
Kulak Vermek; İyice anlamak amacıyla dinlemek, işitmeye çalışmak.
Kütleşmek; Sert ve duygusuz bir duruma gelmek.
Leş Gibi Kokmak; Çok pis, çok kötü, ağır, rahatsız edici bir şekilde kokmak.
Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.
Musallat Olmak; Birini sürekli rahatsız etmek, birine sataşmak, hiç peşini bırakmamak.
Nefsi Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
Nezaret (Etmek); Denetlemek, bakmak.
Öcü Olmak; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık olmak, umacı, mömücü olmak.
Seferber Olmak; Savaşa hazırlanmış ya da savaşa girmiş askeri birlik olmak, öyküdeki anlamı bu şekilde hazırlık yapmış olmak, herhangi bir şekilde hazırlanmış insanlar olmak.
Silaj Yapmak; Silo yemi yapmak (Su bakımından zengin yemlerin havasız bir ortamda süt asidi bakterilerinin etkisiyle fermantasyona uğratılması (ekşitilmesiyle) elde edilen yemin yapılması).
Şoklamak; Ani olarak dondurmak. Kesim hayvanlarını kısa süreliğine bayıltmak.
Tahsis Edilmek; Bir şey, başka bir şey için ayırmak, kullanma hakkı vermek.
Umurunda Olmamak; Onu hiç ilgilendirmemek, ona hiç önem vermemek, aldırış etmemek;
Yâd Etmek; Anmak, anımsamak. Hatırlamak.
(4) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydur ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. (AKHILLEUS) şeklindedir.
Kur’an’ı Kerim’de Enam, Nur ve İsra Sureleri içinde şüphe ve zulüm konularında ayetler bulunmaktadır.
Zulüm konusunda Mevlâna’nın şu sözü dikkatten kaçmamalıdır; “Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. / Zulüm nedir? Dikeni sulamak.”
Şu sözü de eklemek gerekli gibime gelir. “Şüphe bazen bilinen yolu sislendirir, fakat bazen de meçhul kapısının anahtarı olur.” Cenap ŞAHABETTİN
(5) Osmanlı (Kızı) Kadını; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.
Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
(6) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ
Her şeyin bir âfeti, her nimetin de bir musibeti vardır. Hazreti OSMAN
(7) Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş.
Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
(8) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. “Eşek” deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki? Ve “Eşek bir çamura bir defa düşer” deyimi neden oluşsundu ki? Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’nın dizinlediği “Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu unvan ya da mevkie sahip olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.
(9) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER daha sonra da Umut AKYÜREK’tir.
(10) Sus Küçüğün, Söz Büyüğün; Bu söz genelde yanlış olarak “Su küçüğün”' şekilde söylenmekte olup yanlıştır.
(11) Bir Sevmek, Pir Sevmek; Başlangıçta duygular ne ise, şu anda ve sonuna kadar o şekilde sevme dileğinin ifadesi.
Bir sevmek, bin defa ölmek demekmiş; Rahmetli Barış AKARSU’ya ait “AYRILIK ZAMANSIZ GELİR” şarkısından bir bölüm.
(12) LPG, Sıkıştırılmış Petrol Gazı (Liquified Petroleum Gas); Bütan ve propan gazlarının karışımıdır. Petrolün rafinerilerde işlenmesiyle ve doğal gaz yataklarından elde edilir.
(13) Dinimiz İle İlgili Sözler, Hususlar;
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
Allah İle Aldatmak; “O yaman aldatıcı sakın sizi Allah ile aldatmasın!” derken şeytanı kastetmektedir. (Kur’an; Lokman Suresi, 33. Ayeti) (“Allah ile aldatmak” Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün çok değerli bir kitabının ismidir de…)
Allah’a Dön, El rızk ı al’allah; E’r rızku al’allah; şeklinde de söylenen bu deyim; “Rızk Allah’ın üzeredir, rızkı veren Allah’tır” anlamındadır. Rızk kelimesine Türkçemize “Rızık” olarak yerleşmiştir. Ayrıca tevekkeltü al’allah şeklinde söyleyiş; “Allah’a dayan!” anlamındadır.
Allah’ın İnayeti; Allah’ın iyilik, ihsan, lütuf yardımlarına mazhar olmak.
Elhamdülillâh Müslümanım; Tanrıya şükürler olsun Müslümanım.
Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Hucurat Suresi’nin 11. Ayeti (Lâkap; Takma ad. Bir kimseye, bir aileye kendi adından ayrı olarak sonradan takılan, o kimsenin veya o ailenin bir özelliğinden kaynaklanan ad).
Fahri Müezzinlik; Genelde mescitlerde, ufak camilerde, köylerde devletin görevlendirmesine gerek kalmaksızın o yöreden bilen insanların yüklendiği görev.
Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.
Kefen; Ölülerin kaplanması için patiska ve Amerikan olarak kullanılan bez, kadınlar için 8 metre, 5 parçadan, erkekler için 7 metre, 3 parçadan ibarettir.
Kıble (İstikbal-i Kıble); Namazın şartlarından biri olup, namazı kıbleye yönelerek kılmak demektir ki, Müslümanlar için bu Mekke’deki Kâbe’ye yönelmektir.
Kitabe; Yazıt. Bir tarihi eserin, yapılış tarihi, eseri yapan, yaptıran hakkındaki bilgilerin o eserin herhangi bir yerine konulan taş. Binaların iç ve dış duvarlarında, camilerde, mezar başlarında mermer, taş, ahşap, çini, maden gibi maddelerin üzerine oymak ya da kazımak şeklinde işlenmiş yazı.
Manevi Oğul; Görülmeyen, ancak duyularla sezinlenebilen, soyut, ruhani, tinsel, insanın iç dünyası, maddi, somut karşıtı olarak oğul gibi hissedilen.
Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.
Mushaf; Türlü sayfalardan oluşan kitap anlamında olmakla beraber, Kur’an’ı Kerim’in sayfalarının bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekli. Kur’an anlamında da kullanılmakta.
Oku Emri; Kur’an’ı Kerim’le gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.
Ölülerinizi hayırla yâd ediniz. Peygamberimize mal edilen HADİS
Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Namaz, dua.
Şahadet; Tanıklık, şahitlik.
Şehadet; Şehit olma. Vatan uğruna ölme.
Tabut Üzerine Örtülen Örtü; Bu örtünün özel bir ismi, herhangi bir hikmeti veya özelliği yoktur. Sadece üzerinde Arap harfleriyle ölümü hatırlatan ayet yazılıdır. Örf ile âdet ile ilgili bir uygulama olup dini bir zorunluluğu yoktur.
Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
(14) Paranın Ne Önemi Var, Mühim Olan İnsanlık; Özdemir ERDOĞAN şarkısı.
(15) Vatan gayur (pek gayretli, çalışkan) insanların omuzlarında yükselir; Tevfik FİKRET (FERDA)
(16) Akşam oldu penceremde, Yorgun rüzgâr esiyor geçiyor renkler suskun, Bir mahzun mor menekşe, Ağlıyor mu ne? Kayahan AÇAR
(17) İstemem, Ama Yan Cebime Koy; Rüşvet konusunda alay yollu söylenen söz.
Gel seninle bir yere… Yok, yok I-ıh, I-ıh!” diye başlayan “Cici Kızlar” grubuna ait şarkının bir yerlerinde; “Hayır!” dersem “Belki!” demek, “Belki!” dersem “Evet!” anla, çok söz söyler kadınlar, “Evet!” demezler asla” sözü geçer.
(18) Aslını İnkâr Eden (Saklayan) Haramzadedir (Kâfirdir); Hazreti Ali’ye mal edilen sözle; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır” kastedilmektedir veya “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır (Haramzâde (Haramzade); Kalleş, kurnaz, kötü niyetli kimse. Anası ile babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen yahut babası belli olmayan çocuk, veledizina, piç. Her şeyin küçüğü, büyüğü ile aynı nitelikte olmayan. Terbiyesiz, arsız çocuk. Bir bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filizler, bir önceki yıl biçilirken tarlaya dökülenlerden kendiliğinden yetişen filiz).
(19) Laik; Din işleriyle, dünya işlerini ayıran, dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimi.
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. Mustafa Kemal ATATÜRK
(20) Öyküyle pek ilgili görünmese de çağrışım yaptığı için alıntıladım. O ağacın altını anmaz olur muyum hiç? Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Karcığar Makamındadır.
(21) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(22) Göle Maya Çalmak; Nasrettin Hoca Fıkrası. Gölü mayalarken, “Ya tutarsa?” demesi. İmkânsızı denemenin cesaretini anlatan, “İmkânsız” diyerek bazı girişimlerden vazgeçmenin, engellerden peşinen yılmak yerine aşılmasına çalışmak anlamında bir fıkra.
(23) Şu dünyada sevmek bir ihtiyaç… şeklinde başlayan Güfte ve Bestesi; Hulki SANER’e ait Dilkeşhaveran Makamındaki (Özellikle Sabah ezanı okuma makamı) Türk Sanat Müziği eserinin nakarat kısmında; “Onda, bunda şundadır, Şunda, bunda ondadır Mavi boncuk kimdeyse, Benim gönlüm ondadır…” sözleri yer almaktadır.
(24) Ateşle Barut Bir Arada (Yan Yana) Olmaz; Cinsel tehlikelerin göz ardı edilmemesi anlamında bir kızla bir erkeğin bir arada bulunmaması anlamında kullanılan bir söz.
(25) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(26) Dale CARNEGIE; “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” diyerek, dünü ve yarını düşünmememizi, bugünün önemli olduğunu” belirtmektedir. Bu konuda Abraham COWLEY’in sözü de şöyledir, “Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir ‘şimdi’ vardır!” Sir William OSLER ise Dale CARNEIGE’in dediklerine benzer şekilde; “Mâzi ile istikbal üzerine demir kapıları kapayın. Gün geçmez bölmelerde yaşayın!” demiş. Bu konuda son olarak bir de Ömer HAYYAM’ın rubaisinden bahsetmem gerek; yazılmazsa olmaz düşüncesindeyim, “Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti, / Derede akan su, ovada esen yel gibi / İki gün var ki dünyada, bence ha var, ha yok / Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.”
(27) Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Âne; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum). Ülkemizde her şeye bir güzellik yakıştıran insanlarımız sözü “Ana gibi yâr olmaz!” haline getirmişler. Ancak ikinci cümlenin de “Bağdat” yerine Örneğin; “İstanbul, Ankara, İzmir…” gibi olması gerektiği kanaatindeyim. Bazı yakıştırmaların da Türkçemize uygulanmasında gerçekten Türk karakterinin açıkgözlülüğü yadsınamaz. Örnek; “Güzele bakmak sevap (Güzel bakmak sevap yerine), Eşek hoşaftan ne anlar? (Eşek hoş lâftan ne anlar? yerine), Su küçüğün, söz büyüğün (Sus küçüğün, söz büyüğün yerine) gibi. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
(28) Neşeli Günler (The Sound of Music); Musiki dolu Howard LINDSAY ve Russel CROUSE kitabına bağlı, Julia ANDREWS, Christopher PLUMMER Richard HAYDN, Elaonar PARKER’in başrollerini paylaştığı 1965 yapımı film. (Öykünün; Adile NAŞİT ve Münir ÖZKUL’un başrollerde yer aldığı 1978 yılı “NEŞELİ GÜNLER” filmi ile ilgisi yoktur).