Bu şehrin sinsi(1) bir havası vardı, şehre hiç yakışmayan. Nisan Yağmuru(2) desem değil! Yazın ortasında Nisan’ın ne işi vardı ki?
Önce çisenti(1) şeklinde çiselemiş(1) gene de prova yaptığım, çalıştığım yerin korunaklı pencerelerine ve çatı altlarına sığınan kumrulara, güvercinlere, hatta serçelere gösteriş yaparcasına esip gürlemeden gereğini yapıvermişti bu yağmur.
Penceremden kuşları ürkütmeksizin baktığımda bir kısım insanların çisentiye aldırmaksızın, ritimlerini bozmaksızın yürümeye devam etmeleri, ister istemez gülümsememe neden olmuştu. Çünkü memlekette biz bu yağmurlara; “Ahmak(2)” ya da “Enayi Islatan Yağmur(2)” derdik!
Ve çok zaman bu yağmurlar bana ilham verirdi(11), şiir niteliğinde denemeler, şiirler yazar, enstrümanım olan kanunumla işim gereği besteler yapmağa, hobim eseri kara kalemle, ya da yağlı, sulu boyalarımla resimler çizmeye çalışırdım.
En basitinden hiçbir şey yapamasam bile yağmurla ilgili besteleri seslendirmeye çalışırdım, aklıma zorlayarak da olsa gelen, geliveren;
“Yağmurun sesine bak(3)!”
“Singin’in on the rain(4)!”
“Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar(5)!” vb. gibi.
Şiirler deyince örnek birkaç tanesini söylememde mahzur olmayacak gibime gelir;
“Yağmur birikmiş avuçlarımda
yudum yudum
cismim kana kana
Tapınmak arzusu içinde
iken
azat ettim kendimi
gönlümce…(6)”
Bir diğerini şöyle dize haline getirmeye çalışmıştım “Her insan ölecek yaştadır!(7) (Şems-i Tebrizi)” bağlantısıyla.
Ne seherin yeli sabah ezanlarında
ne akşamın meltemi vitir ertesinde
beni
-yorgun, yoksun bedenimi-
bir ikindi yağmuru sonunda
saklayıverin yerime
olsun, bitsin!
Çünkü;
‘Ölüm diye bir şey yoktur!’,
sadece dünya değiştirir insan!(8)”
Yağmur üstüne dize haline getirmeye çalıştığım birçok şiir olmasına rağmen son bir örnek daha eklemek isterim;
“Bir söz, bir kelime
veya
bir çizgi, bir resim, bir nota
veyahut da
bir bakış
-ne bir vapur güvertesine
ne bir yağmur sesine
ihtiyaç duymadan,
akşamın
ya da sabahın gelmesini beklemeden-
yükler duyguları...
Dizeler kendiliğinden
akıııp gider!(9)”
Bir diğeri, “Yağmadı da zaten” ekiyle.
Dilimde tarifi imkânsız buruk bir tat,
gök kurşuni,
yer siyah...
gözlerimde perde,
kulaklarımda sessizlik
ve günah...
ve haram...
ve cehennem düşüncesi...
Yaşamaktan sıkıldım
(mı ne?)(10)”
Henüz ismi duyulmamış biriydim, sanatkârdım demiyorum, onu karşımdakilerin söylemesinin gerektiğinin farkındaydım. Belki konservatuarı fena olmayan, ancak yeterli de olmayan bir derece ile bitirişimin bu sözümde etkisi olsa gerek, asla tevazuu(1) değil.
Sadece radyolarda çalıp, bazen de çığırıyordum, televizyona çıkmak için herhalde bir fırın ekmek yemem(11) gerekti. Çünkü hiç bilmediğim şeyleri yaşamam gibi zorunluluklar görünüyordu, aynı çanaktan yemek yememin mümkün olmayanlarla.
Örneğin elinin öpülmesini bekleyenleri umursamamak, başka ad söylemeyi uygun görmediğim için “Harçlık” kelimesi içine sığdırmamın gerektiği beklentileri karşılayamamak gibi!
Yaşam kurallarıma, düşüncelerime ve felsefeme aykırı idi hissettirilen, hatta istenen bu tür davranışlar. Yükselirsem, ya da kaba tabirle; “Adam olur, adam olabilirsem(12)!” kendi ayaklarımın üstünde bu suretle ben başıma başarılı olmalıydım. Olurdum da…
Bu koca şehirde bazen bu kadar çisenti bile yanlışlıklara sebep olabiliyordu, özellikle de kaldırımlarda, caddelerde. Yıkanmaya mecali olmayan caddelerdeki tozlar bu çisenti ile feleklerini şaşırıp(11) çamur olmaya fırsat kalmadan Arap Sabunu gibi bir hale gelip bir sürü hata ve kazalara neden olabiliyordu.
Ehliyet, ya da Sürücü Belgesine sahip olmakla, araba kullanmanın aynı olmadığını bilmeyenler, can kayıpları pek olmasa da maddi hasarlı, zararlı kazalara çanak tutuyorlardı(11).
Aralarında anlaşabilenler anlaşıyor, anlaşamayanlar trafikle ilgili ekipler gelinceye kadar, kaza anındaki gibi yerinde bıraktıkları arabaları nedeniyle trafiğin canına okuyorlardı(11).
Korna çalmakla yolun açılacağını sana sümsük(1), gerzek, snop(1), kakavan(1), gabi, hödük(1) tavırlı direksiyon başındaki başka türlü söylemimin yanlış olduğunu düşündüğüm montofon beyinli(2) zavallılar ellerini o korna denilen aletlerde tutmaktan vazgeçmiyorlar, bilakis birbirlerini destekliyorlardı sanki.
Korna çalmak meziyetti(1) çünkü, hele ki hastane önlerinde, hasta, çocuğu uyuyan ya da çeşitli nedenlerle istirahat etme mecburiyeti olan özellikle yaşlı ve hasta insanlara değer vermeksizin.
Sigara yakıp, dumanını sinirli bir şekilde ufka ya da yere doğru üfleyen, birbirleriyle el işaretleri ile konuşanları görmemek gerekti.
Kapılarını açıp ileride neler olup da trafiğin durduğunu merak ederek gözleriyle tarama arzusundaki özellikle taksi şoförlerini saymamak olmazdı.
Ve bu arabaların arasından slalom çizerek(11) geçmeye çalışan yayalar, motosikletliler ve motosikletli kuryeler vardı, hiçbir şeyi, hiçbir şekilde umursamayan. Bu yayalardan arabaların oralarına-buralarına, özellikle aynalarına çarpanlarla, yayalar arasındaki tatlı sohbetleri(!) es geçmemek(11) gerekti.
Çalışmam bitmişti. Haftanın bu son gününde, yalnız benim olan, babamın birikmişleri, annemin ziynetlerinin katkısı ile tapusunu üzerime yaptıkları evime gidip, ayaklarımı uzatarak haftanın yorgunluğunu dinlendirmek dışında bir arzum yoktu. Çünkü bu hafta sonuna sıkıştırılmış, uvertür(1) gibi olsa da bir program yoktu.
Eee! Bunun için de ikinci bir ahmakıslatan, ya da coşup kinini kusmak isteyen sulu sepken(2), hınçlı bir yağmura yakalanmamam için sıkı ve seri adımlarla halk otobüsü durağına doğru yürüyordum.
Dediğim gibi bir yağmur yağarsa duraklardan birinin altına sığınır, sonrasında ayakta gitmem gerekse de, ıslanmadan otobüse binerdim. Menzile ulaşınca mı? Tanrı insanlara iki ayak vermişti, koşan bir insan mantıken(1) yürüyen insana göre daha çok ıslanırdı, hem düşme çabasında olan, hem düşen, hem düşmekte geciken yağmur damlalarını memnuniyetle kabul ettiğinden dolayı!
Ancak angut gibi(11), ehlen ve sehlen(2), salına-salına, sağına-soluna ağzı açık(11) bir şekilde bakınarak yürümek de bana yakışmazdı (sanırım).
İnsanlar ne kadar yaşarsalar yaşasınlar, ne kadar çok okuyup gezip öğrendiklerini, bildiklerini düşünürlerse düşünsünler ve tüm dikkatlerini verir şekilde ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar bazı olmaması gereken gerçeklerden kendilerini ayırt edemiyorlardı.
Nasıl mı? Belediyenin işi bilmeyen ucuz tarifli, belki de asgari ücretli işçileri kaldırımlardaki parkeleri yalap şalap(2) yerleştirip düzenlediklerini sanıyorlardı. Ufak bir çisentide yerlerinden oynayan bu dört köşe parke şeklindeki kaldırım taşlarının altına biriken zifoslu sular da benim gibi aceleci avanakların(1) ahenksiz basmaları ile sıçrayıp kendilerinin de, yanına kadar yanaşıp haberi olmadıklarının da üzerine sıçrayıp üstlerini başlarını berbat ediyordu(11).
Ben de böyle bir kaldırım taşına basmış, ağzıma geleni kusmaktan çekinmemiştim, sessize yakın seslice. Kendini bir şey sananın “Şeyine şey ettiğimin şeyi(13)!” şeklinde değil, kibarca, terbiye sınırları içinde, ama ağzımı doldurarak.
Ancak kusmakta haksız gibiydim, ya da acele etmiştim diyeyim. O kaldırım taşından fışkıran zifoslu suyun, hemen yanımdan geçmekte olan genç kızın pantolonuna da pas geçmediğini(11) gecikerek de olsa fark ettim.
O genç kızın; “Tüh! Tuh! Cık! Çık!” gibi Türkçemizde yazılması mümkün olmayan seslerini duyduğumda öfkesini hissettirme gayretindeki yağmur, gereğinin başlangıcı olan şimşekleri çaktırmaya başlamış, sinirini sanki belediyeye değil, ortama yerleştirme moduna girmişti.
Hatta ilk ve iri damlalar, o genç kızın da benim de başlarımızdaki yerlerini alma arzusunu gerçekleştirmeye başlamıştı. Bu iri damlalar benim Sürücü Kursunda aldığım İlk Yardım Kursları ve şimdi rahmetli olan hocamdan üniversitede aldığım Meteoroloji Derslerinde bir kısım sınavları başarıyla vermişsem bu iri damlaların geleceğinin de dolu olacağını düşündürüyordu.
Bu mevsimde kar olmasa da Pearl Harbour(24) başarısını hatırlamıştım.
Yanımdaki genç kıza;
“Belediyenin yanlışlığına göre hiçbir kastım olmadığı halde sizden özür dilememe fırsat, şans ya da izin vermeniz için size bir çay ikram edeyim. Belki lâvaboda utanmayacak kadar üstünüzü-başınızı temizlersiniz de. Mümkün mü, haydi ıslanmamak için koşalım.” derken sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi koluna girmiştim.
Oysa genç kız 18-20, bilemedin taş çatlasa(2) en fazla 25 yaşlarında idi.
Ve ağır olduğu belli olan ağzı yarı yarıya açık sırt çantasındaki kitaplarını düşürmeden taşımak zahmetini yaşıyordu.
Birer çay söyledikten ve boğazımı temizledikten(!) sonra söze başlamak gereğini hissettim;
“Tanışmamız gereksiz sanırım. Üstünüze o zifoslu suyu sıçrattığım için özür dilerim. Ama kulaklarınızı kapatırsanız belediyeye, başkanına, kaldırımların yapımından sorumlu kimlerse, ustabaşı, işçiler hepsine kaba anlamda “Hal-hatır sormak” değil, kaldırımları üstünkörü(1) yaptıkları için küfür değilse bile ona yakın şekilde ağır söz söylemek isterim!”
Genç kız usulca ve tepkisiz olarak çayını içmeye devam ediyordu, belki de dinlemiyordu bile beni, belki aklında olan bir şeyleri çözümleme gayretindeydi, belki de ilk teklifim ile şu andaki cümlemin iticiliğini yorumlama uğraşı içindeydi.
Özeleştiri(1) yapmama bile gerek yoktu. Zaten başlangıçta da bunu hissettirmemiş miydim kendisine? Üstelik aramızda en aşağı on yaş, hatta belki de daha fazla fark vardı, ne ummam, ne de umması mümkün olacak…
Düşüncelerim, meteoroloji bilgim beni gerçek anlamda yanıltmıştı. Yağmurdan doluya döner gibi yapan damlalar uslanmışçasına yavaşlamış, sonrasında yaz akşamının güneşi, mavi gökyüzünden; “Hadi gene iyisiniz insanlar!” dercesine gülümsemenin ötesinde sırıtmaya başlamıştı (sanki).
Genç kız ayağa kalktı, gözlüklerindeki buğuyu sildi, bir şeyler olup olmadığını anlamak istercesine, lavaboda üstesinden gelmeye çalıştığı pantolonuna baktı, temizlendiğine kanaat getirmiş gibi birikmiş ve sonlanmamış bir duyarsızlık tepkisiyle;
“Teşekkür ederim!” dedi.
Cevap vermemi istemiyor, beklemiyor gibiydi, sırtını hemen dönüşünden anladığım. Hareketinden utanmış olsa gerekti ki, geriye döndü yeniden ve sadece ismini söyledi;
“Filiz!”
Filiz, makyaj gerektirmeyecek kadar, hem öğrenci olarak güzel, boylu-boslu-endamlı bir genç kızdı. Gözleri kapkara, ya da simsiyahtı. Hiç de benimsenecek bir tavrım olmaması gerekirken “Zeytin gözlüm…(15)” diyen sanatkârı ve müziği aklımdan nasıl geçirmezdim ki?
Genç kız, boyuna göre oldukça zayıf sayılırdı, çiroz gibi de değil ama. Bir bakıma söylemek istediğim, daha önce de söylediğim gibi hiç de hakkım olmadığı halde alıcı gözüyle baktığımda(11) enli ve şişman değildi, diyebilirdim.
Tertipli, düzenli, titiz olduğunu düşünüyordum, lâvaboda oldukça fazla eylenmesinden, ayağa kalktığında pantolonuna dikkatle bakmasından anladığım kadarıyla. Kendine yakışan, yakıştırdığı narçiçeği görünümlü bir gömlek vardı üzerinde, ilk düğmesi açık.
O tek kelime söylemişti, ben de tek kelime sarf ettim;
“Fikret!”
Herhalde ne o ne de ben, bir yağmur ve zifos serüveninde tanımadığım birine soyadımı, işyerimi, unvanlarımı, arkadaşlarımın bana taktıkları adları söylememek en doğal hakkım olsa gerekti.
Kur’an’da ilgili ayette ne deniyordu; “Birbirinizi ayıplamayın, kötü lâkaplarla çağırmayın!”(16) Kendi adıma düşündüklerim, soyadına ek olarak okuyorsa okulunu falan bilip öğrenmem de hem fuzuli, hem de haksızlık ve yanlışlıktı, ne işime yarayacaktıysa.
Nasıl olsa önünde sonunda öğrenilecek, en iyisi ben efendice unvanlarımı sıralamaya çalışayım;
Birinci adım, ya da unvanım; Fil Fikret. Yok öyle, şişman, tombul, tombalak, toraman, mobidik(17) biri değildim. Karşılaştığım kızla, yani Filiz’le fiziksel olarak pek farkımız var sayılmazdı; Boy aynı gibi, kilom biraz artı, hani en fazla 20-25 kilo kadar(!) vb.
İsmime ek yapılmasının nedeni; zıpır(1), soytarıca, umulmadık, sinir bozucu bilmecelere(2) ve aynı oranda bayat esprilere(2) düşkünlüğümdendi. Örneğin; “Dört fil bir Volkswagen’e nasıl?” El cevap(2); “Kapıları açarak, ikisi öne, ikisi arkaya…” gibi. Ya da “Çiçekleri en çok seven file ne denir?” El cevap; “KaranFİL”.
Bilmecelerin çoğu fillerle ilgili olduğu için, üretebildiğim kadar üretebiliyordum. Eh! Bu durumda “Fil” lâkabını hak etmemden doğal ne olabilirdi ki? Ancak bu konuda ciddi bir araştırmamın olduğunu söylemeliyim; “Fil Mezarlığı” olarak, kendimden.
“Öleceklerine yakın
öleceklerini hisseden
(diğer bir deyişle;
yaşamlarının sonuna geldiğini hisseden)
filler
mezarlarını -arar- bulurlarmış
(en kısa zamanda)
Ve sükun içinde ölmek için
(orada)
beklerlermiş, sonlarını…
Hepsi tamam (da)
ben önce sükûn bekliyorum,
gerisi kolay!(18)”
Diğer konu bayat herhangi bir anda ve konuda verdiğim cevaplar; “Şuram ağrıyor?” El cevap; “Geçenlerde dişim ağrıyordu, çektirdim, geçti!” vb. gibi.
İkinci adım, lâkabım, ya da unvanım; Ördek Fikret idi. Saçmalayan, yalan söyleyen, yalan söylediğine inandığım arkadaşlarıma; “Hadi canım sen de! Ağır ol da molla desinler! Amma da attın ha! Atma kardeş, din kardeşiyiz!” gibi uzun cümlelerle cevap vermek yerine ellerimi bilek kısımlarından avuçlarımı açıp-kapama şeklinde “Vak! Vak! Vak! Vak!” dememden dolayı idi ki, isimlenmek bana nasip olmuştu, oysa sınıfta herkes çok zaman, birbirine karşı “Vak! Vak! Ördek”ti.
Sevdiğim hoşlandığım ismim ise; “Âşık Fikret” idi. Bazı, bazen “Aptal(1)” ile “Abdal(1)” kelimelerinin anlamlarını karıştıran hatta bunu özellikle “Aptal” olarak terennüm etme(11) hevesinde olan arkadaşlarım olup da “Aptal Âşık(2)” ya da “Aptal Âşık Fikret” deseler de hoşlanma skalamın(1) göstergesinde asla değişiklik olmuyordu.
Daha ilkokulda müsamerelerde, sonrasında ortaokul ve lise yıllarımda şiir, öykü, şarkı, türkü, kompozisyon(1) ve özellikle çeşitli enstrümanları seslendirmede başarılı olmuştum. Hatta şiirlerimden biri aylık bir dergide, kompozisyonlarımdan biri de günlük bir gazetede yayınlanmıştı lise yıllarımda.
Öyle ödüllü bir yarışma falan değildi. Belki de bu günkü mesleğimi seçimimde üçüncü unvanım olan “Aptal Âşık” sözünün etkisi olmuştu. Öyle bedensel aşk değil, musiki aşkı olarak!
Ayrıca eklemem gerekli ki; sınıfta tek kız arkadaşımız vardı. Ona; “Sınıfımızın En Güzel Kızı” demiştik. Liseden sonra okumayıp evlendi. Düğünde fotoğrafçının çektiği fotoğrafın arkasına, düğün daha sona ermeden hemen o anda; “Bir tanemizi, sınıfımızın en güzel kızını everirken” diye yazmam ve sonrasında damat dâhil, düğüne katılan tüm lise sınıf arkadaşlarıma imzalatmam güzel bir espri konusu ve genç evlilere hatıra olmuştu (sanırım).
Aradan çok zaman geçti, adını unutmuşum. Gerçekten güzel miydi? Zaten benim için önemli de değil. “Gönül kimi severse güzel o” olduğuna ve kocası da onu sevdiğine göre güzel olmalıydı herhalde. Nedense bu durumda şairin mısralarını o sınıfımız en güzel kızı için yakıştırmak bana zahmet olmayacak gibiydi; “Güzel bir kızdı, ama adı neydi, unuttum! (19)”
Filiz tekrar görünmedi, yani geri dönmedi. Bunu ondan beklemem yanlıştı; eşşek kadar bir adam ve bir minik serçe örneği. Üstelik ve hele ki yalana başvurmam…
O da yanlıştı. Bu nedenle ben geri dönmesinin gerçekleşeceği hayale dönmek istedim, eve gitmek yerine “Tek tekçi(2)” dediğimiz bir meyhaneye gidip tek bardak kırmızı şarap istedim. Genç arkadaşın ısrarına rağmen yanında bir şey istemedim.
Birinci bardağı, ikincisinin ve diğerlerinin takip edeceği kanaatinde değildim. Ancak gerçek kanaatin törpüsüydü. Çünkü “Canım doya doya sarhoş olmak istiyordum…(20)” diğer bardaklar birinciyi takip ederken. Genç arkadaş;
“Abi, dördüncü bardak, hem aç karnına, yanında eklenti, meze olmaksızın, dokunmasın!” deyince kendime geldim.
O genç arkadaşa sonradan tekrar rastladım, üniversitede okuduğunu ve boş zamanlarını para kazanmak için orada değerlendirdiğini öğrenerek.
Ve kendi kendime söylendim; “Madem şarap bana dokunuyordu, o halde benim de ona dokunma hakkım olmalıydı?” değil mi? Basit ve bayat bir espri. Aslında üzüldüğüm nokta, beni ikaz eden o genç arkadaşı o gece niye dolgun bir bahşişle neşelendirmeyişimdi.
İkinci karşılaşmamızda “Al şunu!” demem onu rencide ederdi(11), demedim.
Geri dönersem; genç arkadaşın ikazı üzerine durdum ve kendime geldikten sonra kalemim peçete üzerinde gezindi ahenkle, belki de duygularımın özeti gibi;
“Bir rüzgârdı esti geçti, ya da bir serap,
O gözler bırakmadı beni, etti harap,
Ya rastlamasaydım yahut da görmeseydim
Teselli aradığım şey olmazdı şarap…(21)”
Aradan geçen zamanın farkında değilim. Her ne kadar zaman; unutmak için merhem, ilâç denmişse de. Eskilerin deyişiyle “Hafıza-i beşer nisyan ile malûl(2)” ise de, hafızaya yerleşeni gerçek olarak unutmak mümkün değildi, eşşek kadar olsan da, karşındaki serçe olsa da.
Tüm menfi unsurlara rağmen değil unutmak, unutmayı unutmak düşüncesi bile geçmiyordu aklımın ucundan. Ve samanlıkta iğne aramak, bir çuval pirinç içinde taş parçasını bulmak kadar bile umutsuzdum.
Unutulmuyordu, unutamıyordum da. Bir hafta mı, bir ay mı, yoksa yıllar mı geçmişti aradan? Hiçbir demini(1) unutmamıştım, sonrasında da görememiştim(22) yaşadığımız o kısacık, küçücük anın, ne kadarı bana hak idiyse?
Olağan bir günün akşamüzeriydi galiba, ya da ben yoksulluğumla olağan günlerden biri olarak düşünüyordum günün bu saatlerini. “İnsanın hayal ettiği müddetçe yaşadığını(23)” bilmeme rağmen, umutlanma hakkım olmasa da hayal ettiğimi göreceğimi, görebileceğimi düşünüyordum, hem de sık sık…
Gözlerime inanamadım, ovuşturdum. Yanılmadığıma kesinkes inanmak istiyordum. Geçenlerde, yağmurda küfrettiğim kaldırım taşı, anılarıma egemen olmuşçasına bu sefer de karşılaşma sebebini yaratandı. “Geçenlerde” dememin nedeni zaman kavramını unutmuş olmamdan ötürü idi.
O gün canlanmıştı, tesadüfen o kaldırım taşı gözümde şekillendiğinde. Hava kuru, o günden beri bir damla bile yağmur yağmamasına karşın o taştan gene de bir yanlışlığa neden olmamak için sakınmam, dikkat etmem gerektiğini düşünmüştüm.
Bu hareketimle, genelde yaşlıların oturduğu bankta oturan ve sigara içen onu görmüştüm. O oydu, dalgın ve uyuşuk gibi. Sigarasından oldukça büyük bir nefes çekip dumanını gökyüzüne doğru üflerken göz göze geldik.
Şaşkıncasına, tuvalette sigara içerken öğretmen, okul müdürü ya da babası tarafından yakalanan bir çocuk telâşıyla sigarasını saklamak ya da bir yerlere atmak gayretini yaşadı, hafif de olsa rüzgârın etkinliğini unutarak.
Sigara izmariti kucağına düştü, sanki karşısında fark etmediği bir engel; pencere, pencere teli varmışçasına. Silkeleyerek ayağa kalktı.
Oysa ben kimdim ki, onu böylesine telâşlandıracak? Gülümseyerek selâmlamam mecburiyetti;
“Merhaba Filiz!”
Hayretle gibi açıldı gözleri, bir öncesine göre daha kocaman ve sadece “Merhaba!” dedi o da. Gizem dolu hayretinin sebebini anlamam zor değildi. Ben onu hatırlamıştım, daha doğrusu hatırımda asla eskitmemiştim onu, o ise sadece simamı hatırlamış olsa gerekti, unutkanlığıyla.
Yanılmışım. Belki saniyeler sonrasında, aklımdan geçmesi mümkün olmayacak, eklentisini hazmetmekte zorlandığım bir şekilde ismimi hecelemişti;
“Merhaba Fikret Ağabey!”
“Geçen sefer fark edemezliğim ve Tanrının gazabıyla suçlu olan bendim. Bu kere suçlu olan sensin, sana hiç yakışmadığı halde sigara içerken yakalandığın için. Hadi bu sefer sen bana çay ısmarla ve kahrının, hüznünün, üzüntünün sebebini söyle ki, yaşımın gereği sana yol gösterme gayretini yaşayayım!”
Gözden ırak olan, hiçbir zaman gönülden ırak olma zorunluluğunu yaşamazdı, bana göre de yaşamamalıydı zaten. Yaşlı ve dört karılı(24) softa hacıymışım(2) gibi ardıma düştü, sessizce, uysalca.
“Beni üzme de, yanımda yürü!”
Dinledi, yanıma geldi, suskun, hüzünlü, hatta üzüntülü, çantasında aynı ağırlıkta kitaplar yüklü.
Çayları söyledikten sonra gereken şey çenemin düşmesi idi, adından başka hiçbir şeyini bilmediğim ve üzerinde hiçbir hakkımın olmadığı ve olmaması gereken genç kıza emir verircesine hödük gibi höykürdüm(11) (galiba ya da sanki);
“Anlat neden sigara içtiğini, ama en başından, ilk karşılaşmamızdaki ahenksiz ve durgun bakışlarının sebebini! Sanırım ki, o bakışların nedeni, pantolonunun ya da paçalarının kirlenmiş olması değildi, değil mi?”
Bayağı edebi ve anlaşılır konuşuyordum, aksi takdirde duygularımı nasıl gizler, nasıl zapt edebilirdim ki?
“Geçen karşılaşmamızda, tam olarak hatırımda değil, ama fark ettiğinize ve gerçekten unutamadığınıza göre bir dersimde sıkıntı yaşadığım gerçeği olabilir…”
“Unutamadığınıza göre” derken sesini mi yükseltmişti, yoksa bana mı öyle gelmişti? Olurdu, olabilirdi de ve bence sakıncası, sıkıntısı değil, memnuniyetim olabilirdi ancak.
Hem bundan sonraki sorumun ipucunu da yakalamıştım; öğrenciydi, ama hangi fakülte? Ne? Nerede? Kaçıncı sınıf? O ise devam ediyordu;
“Bugün ise…”
Durakladı, dudağını ısırırcasına hareketiyle ne ya da nasıl söyleyeceğinin tereddüdünü(11) yaşıyor gibiydi;
“Aslında sigara içme alışkanlığım yok! Arkadaşlarımdan birinden bir adet olarak almıştım, beni gördüğünüzde, yanımda oturan ve dertleştiğim arkadaşımdan…”
Otururken, yani onu gördüğümde diğer bir dünya için kördüm, yanında arkadaşı mı vardı? Hiç farkında değildim; mertçe, erkekçe itiraf etmeliyim, ben sadece Filiz’i görmüştüm.
Filiz, cümlelerini kurarken söylemesi gerekenlerin muhasebesini yapmış olmalıydı, ben kendim kendime düşünürken, ya da farkında olmadığım bir şekilde, ne söylediğimi bilmeksizin kendi kendime, kendimle konuşurken.
“Bugün uzun zamandır beraber olduğum arkadaşımdan ayrıldım Fikret Ağabey. Bir kızla bilârdo oynuyordu, neşeliydi ve benim farkıma varmamak arzusunu yaşadı.
Ne sorduğumu, ne söylediğimi anlamaksızın yüzüme bile bakmadı, ilgisiz kaldı, yanıtlamadı. Ya da ben hatırlamıyor, hatırlayamıyorum. Üstelik ne yapacağımı, ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum!”
Yüce bir egoist olarak; “Oh! Oh! Ne âlâ!” demek geçiyordu içimden, ama karşımdaki ıstırap çekerken(11) böylesine zalim, nankör(1) ve sadist olamazdım!
Görmüş(!), geçirmiş(!), yaşamış(!), konunun uzmanı(!) olarak tam benim konumdu, başlangıç düşüncelerimi utanarak kenara koymam gerekliliği ile…
Ancak Filiz’le o oğlan arasında bir aşk varsa, kendime karşı dürüst olmam gerekti, Filiz’in mutluluğu, saadeti her şeyden üstün, her şeyin önünde idi. Bence sigara içecek kadar teselli aradığına(11) göre aşk vardı, ama tek yönlü mü, bilmemin mümkün olmadığı. Aşk emek isterdi(25), fedakârlık isterdi.
Ben ise şu anda karanlıkta göz kırpma, ya da aynı ortamda esnerken ağzımı kapatma halindeydim ki bunu karşımdaki bilemezdi, bilmemesi gerekliydi, ben de fark ettirmemek için çaba göstermeliydim, hem vazgeçmem gerekenlerin tümünü, namazda “Allahüekber!” diyerek tekbir alırken ellerimi kaldırdığımda bilinmesini istemediklerimi arkama atar gibi. Yol göstermek zorundaydım;
“Bak güzel kız! Hemen suskunluğa ve teessüre kapılman, hele ki sigara dumanında teselli araman hoş bir davranış değil. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış! Arkadaşını serbest bırak, ama azat etme. Klâsik söz; ‘Geri dönerse senindir, yaşadığı geçici bir hevestir belki, dönmezse zaten senin olmamış demektir, hem de hiç! (26)’ Takip etme, peşinden gitme…
Sakın! Sakın ha! Sakın ola! Kendini de fazla naza çekme. Bilirsin; ‘Çok naz, âşık usandırır! Tanrının hakkı da, çekirgenin zıplaması da üçtür(27)!’ Sırtını dönüşün üçü geçmesin! Senin gibi cici bir kızın mutlu olması haktır, zamanı gelince tabii, okurken, ders çalışırken, sınıf geçmeden, mezun olamadan değil!”
Sanırım beni dikkatli bir şekilde dinledi;
“Sağ ol ağabey!” dediğinde gülümseme ötesinde gülüyordu.
“Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi ondan alamıyordum!(28)” Uzatmamalıydım, ona yasaklar gibi olduğum şey için neredeyse ayaklarına kapanmak, ona onu sevdiğimi söyleme riskinin önüne geçmeliydim.
Çay parasını ödedim, verilen fişin arkasına cep telefon numaramı yazıp kendisine verdim ve rica ederek, belki de içimden sinsice dua ederek;
“Sonuçtan unutmayıp bilgilendirirsen sevinirim, adından, okullu ve sevgilisi olduğundan başka hakkında hiçbir şey bilmediğim güzel kız!”
“Geri dönmesi gereken dönerse ki, onu sevdiğimden bile emin değilim artık, ancak beni hak edip etmediği konusunda tereddüt ediyorum, ama gerçek sanıyorum, o zaman ben de sizi tanır, öğrenir ve nikâhımıza şahit olarak yazarım!”
Yıkılmak üzereydim, belki de yıkılmıştım da haberim yoktu. Elimi yüreğime bastırıp kendi dünyama dönmeliydim, ama nasıl? Hiçbir fikrim yoktu. Acaba “Aptal Âşık” tarifini şimdi mi hak etmeye başlamıştım?
Yanlışın, ya da hatanın neresinden dönülse kârken telefon numaramı vermem, bencillik, bir hak ediş umudunun şekillendirilmesi olmuyor muydu? “O yoksa ben varım!” demek ister gibi; “Gönlündeki boşluğu ben doldurabilirim, ya da doldurmaya talibim(73)!” demek ister gibi bir fırsat düşkünü(2) olmaz mıydım?
Kişi; haddini bilmeliydi(11). Bugüne kadar duymadığım, hissetmediğim duygular karşımdakini sahiplenme duygusunu vermezdi bana. Hele ki aradaki yaş farkı söz konusu olunca. O taze bir ilkbahar, çiçekleri tomurcuklanmaya, yaprakları açmaya başlayan.
Oysa ben sonbahardım, ilerim kış olacak(29). Sararan yaprakları dökülmeye yüz tutmuş, saçlarım beyazlanmaya, dökülmeye başlamamış olsa da, gözlerim görüp, kulaklarım işitiyorsa da, dilimin kendinde olamadığı bir ben idim.
Bazen kişiler, hele ki benim gibiler, hak etmedikleri, hadlerini bilmedikleri duygular nedeniyle yaşlanmadan ihtiyarlıyorlardı. Bu benim için realiteydi(1), ummamam gereken bir gerçekti.
Düşüncelerimin en kötü tarafı dünyaya değil, kendime küsmemdi. Ne yemem, ne de içmem ilgilendirmiyordu beni. Yaşamaktan zevk almayı bırak, yaşama da küsmüştüm handiyse(1).
Motor ya da makine gibi bir yaşam şeklini benimsemiştim. Kısa, kaba bir anlamda ben, benlikten vazgeçmiş, ne olacağımı bilmeksizin ilk kez ananevi(1) içki şişemizi sıkıştırmıştım koltuğumun altına, neden olduğunu ve nasıl içildiğini bilip hatırlamaksızın.
Bir bakıma hatırlamaya çalıştıklarım, filmlerden, internetten ulaşan bilgiler benimleydi; Su, buz, kavun, beyaz peynir ve rakı... Bazen dumanı tüten ızgaralar da vardı o görüntülerde, ancak sanırım bana tavada bir iki dilim sucuk ve teferruatı yeterli olacaktı…
Kaçıncı bardak, ya da kadehti, şişenin ne kadarı bitip gitmiş, ne kadarı kalmıştı, bilgim ve utanmaksızın fısıldayayım ki görgüm de yoktu. Akşamın hatta gecenin oldukça ilerleyen bir vaktinde âşığı olduğum, teselli aradığım Türk Sanat Müziğini çekmişti canım.
Kanunuma uzanamadım, ellerim titriyordu, ahengi yakalayamazdım, inanıyordum. Bilgisayarımı açtım, zaman bir hayli ilerlemiş olmasına rağmen ki saatten de haberimin olmaması normaldi; “Akşam oldu, hüzünlendim ben, yine…(30)” şarkısı yer etti onun bakışlarında, benim dudaklarımda lime lime…
Sabah gecikmeksizin gelmiş, güneş yükselmeye başlamış, vakit öğlene ulaşma çabası içindeydi. Masa yerine, sofra bezi üzerindeki sözüm ona çilingir masası ya da sofrası her neyse(2) tipindeki yer sofram olduğu gibi duruyor, bilgisayarım belki dürtüklediğim için, belki de kendi başına “Uyku Moduna(11)” geçmiş, kaderini bekliyor olsa gerekti, öylesine.
Bu gece sakalım bir, biraz daha uzamış ve inanamadığım, saçlarımda olmayan beyazlıklar kendilerini gösterme çabasındaydı yüzümde. Gözlerimi açmakta zorlandığım gibi, uykumu da alamamış, ya da uykuya doyamamış gibiydim.
İlk heyecan, ilk deneme ve ilk vukuatımdı geçirdiğim gecem, yerimde saydığım, bilmediğim ve de anlayıp anlayamadığım…
“Kaç gün geçti aradan ayrı ayrı(31)” ve “Gündüzümün onunla, gecemin onunla olduğu(32)” ve “Gözlerimin gecelerine doğduğunu(33)” bilemiyorum. Bildiğim ömrümün kısaldığı idi ve kötü tarafı bunu hissettiğim halde umursamamamdı.
“Bütün aşklar böyle mi, tatlı mı başlardı(34)?” Yoksa benim yaşadığım bana özel bir durum muydu? Tekrar etmemde hiç mi hiç sakınca yok; ben abdal değil, gerçekten aptal gibi bir seven miydim, sevilenin haberdar olmadığı, üstelik “Ağabey” olan?
Ve bilinen bir gerçek ki; “Bütün aşklar tatlı başlar(dı), ancak sonuç çoğu zaman acı, hatta acıklı olabiliyor(du)!”
O sanatçının eserinin başında söylediği gibi; “Hakkım yoktu onu sevmeye, çıkmıştı bilmem karşıma niye?(35)” demem gerekliydi, arkadaşım olmasa da bir başkasının sevdiği olana.
Aslında bunu demeye bile hakkım yoktu, yağan yağmurda, titiz ve çok genç bir öğrencinin üstüne zifoslu su sıçrattım diye peşinden koşuşturmak, sonrasında derdini dinlemek üstüme vazife miydi? Dert miydi? Şart mıydı? Gereklilik miydi? Her ne dersem, diyeyim işte!
Kaba kaçmayacağını bilsem; “Kaşınmamın daniskası” diyeceğim bir davranış, ama düşüncemi yuttum, bana kalsın! Evimde sırdaşım(1) olacak duvarlara söylerdim içimden geçenleri, tabiidir ki eklentilerini de unutmadan!..
Günler geçiyordu. Ahenk, ritim, makam, usul yanıma uğramaz gibi bir durumdaydı, sanata yeni başlamışım gibi. Sol’ü, Fa’yı tutturamıyordum. Kendime gelmeliydim, ama unutmam, unutabilmem mümkün değildi.
Duysam bir ağızdan herhangi bir sanatkârın ismi olarak, ya da herhangi bir eserde ismi geçse, ellerim titriyor, kendimi zapt edemiyor, önlememin mümkün olmadığı hülyalara dalıp dünyamdan, yaşamdan uzaklaşıyordum, her ne kadar; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!” denmiş olsa da…
Günler, haftalar, hatta yıllar geçse(36) de zihnimde yaşayacak tek can, tek canlıydı Filiz. Ancak insan, hayallerine de bir sınır koymayı bilmeliydi. Beklentimdeki suskunluk, durgunluk, benliğimdeki şaşkınlık, miskinlik, boş vermişlik iyi haber değildi benim için!
Oysa insan ümitsiz yaşayabilir miydi ki? Demek ki Filiz’e dönmüş olması gereken, dönmüş olmalıydı, öyle ki; bunu ona ben önermemiş miydim ki? Suskunluğun, durgunluğun, ya da kalbinin sahibini bulmanın neşesi ile birçok şeyleri unutması kadar doğal ne olabilirdi ki?..
Birden ayaklarımdaki derman kesildi, kendimi zapt edemiyordum. Musiki provası yaptığımız koronun önce üçüncü sırasından ikinci sırasındaki arkadaşımın sırtına yaslandım ve birinci sıradaki arkadaşımla birlikte sahnenin ön tarafına yıkıldım, sadece anlayamadığım fiziksel etkinliklerimle.
Aklımda kalan son görüntü buydu, ya da benim akıl edebildiğim.
Arkadaşlarımın anlattıklarına göre, ufak bir kalp spazmı(2), ya da krizi ve anjiyo(1) ve stentle(1) tedavi sonrası yaşama geri dönmüştüm. Doktorlar “Kesin istirahat” direktifleriyle(1) birkaç gün içinde beni taburcu edeceklerini vaat etmişlerdi.
Cep telefonlarımız kapalıydı, hem öyle de olması gerekliydi, değil mi? Hemşire hanıma telefonumun açış şifresini söyleyerek, telefonumu açmasını ve şarj durumunu kontrol etmesini rica ettim.
Unutmuş olmamın, unutmam gerekenleri beyin hücrelerimden düşürmüş olmamın mutluluğu içindeydim sanki, tabiidir ki bunu kendi külâhıma bile anlatmam(11) mümkün değildi.
“Bir numara üst üste birkaç defa, diğer bir kısım numaralar ise sadece aramışlar!” dedi hemşire hanım.
“Önemli olsa da, önemli değil, şu anımda yapabileceğim bir şey yok, taburcu olayım, arayanlara cevap veririm!” dediğim anda tekrar çaldı telefonum ve hemşire hanımın bana uzatmadan önce sesini açtığı telefona cevap vermesine imkân kalmadan, sitem dolu bir ses yayıldı ortama;
“Fikret?”
Soru dolu bu ses adımı söylemişti, üstelik hiçbir eki olmaksızın. Arkadaşıyla barıştığını düşündüğüm Filiz’in sesiydi bu. Hemşirenin sessizliği dikkatini çekmiş olmalıydı, tekrarladı sorusunu;
“Fikret?”
“Bir saniye hanımefendi, telefonu kendisine vereyim!”
Bu kez sesi hiddet, endişe ve merak doluydu;
“Siz kimsiniz? Neden telefonu siz açtınız?”
“Ben Emel Hemşireyim. Fikret Bey şu anda hastanemizde, merak etmeyin, iyileşti, kendisini birkaç güne kadar taburcu edeceğiz!”
Bu kez rahatlamışçasına bir sesle, ama aynı çığlık ve çığırtkanlıkla(1);
“Lütfen ve çabuk telefonu kendisine verir misiniz hemşire hanım?”
Anlamsız bir yükleniş vardı sesinde, benim de anlamakta zorlandığım, iki bardak çay ve nihayetinde derdini dinlemek ve öneride bulunmak haricinde ne yapmıştım ki?
Hemşire, anlayışla dışarıya çıkmıştı, benim telefonun sesini içeriye almama gerek kalmadan.
“Kaç gündür arıyorum, cevap vermeyince endişelendim!”
“Neden? Gereği yoktu ki, iki bardak çay içimi ötesinin…”
“Olur mu? ‘Sonuçtan haber ver!’ demiştiniz. Aramam gerekti!”
“Eee, güzel kız?”
“O aramadı, sormadı, geri dönmedi. Zaten geri dönmesini beklemiyor, istemiyordum da!”
“O zaman gözün aydın! Yeni ufuklar, yeni arkadaşlıklar…
Umarım bu kere iyi bir isabet kaydedersin, yanlışlığı olmayan…”
“Nerede, hangi hastanedesin? Söyle ve söylemek istediklerin nelerse yüzüme karşı söyle!”
“Gerekli mi, hem neden?”
“Bakışlarından, nefesinden, sözlerinden, dalgınlığından anladığım kadarıyla; evet! Çünkü bakışların neler anlattığını(37) benden daha çok bildiğinden eminim!”
“Olabilir, ama olmaz güzel kız. ‘Sen kendine, kendin gibi taze bahar seç! (38)’ demem gerek!”
“Neredesin, lütfen söyle!”
“Çıkınca arasam?”
“Görmem gerek seni, ders çalışamıyorum, çalışsam anlayamıyorum. Desteğe, desteğine ihtiyacım var. İlk karşılaşmamızdaki başarısız olmamın hüznünü yaşamamı istemezsin, değil mi?”
“Peki, gel! Okuduğun okulun hastanesi burası. Meşhur biri(!) olduğum için kime sorsan gösterirler odamı!”
“Hemen geliyorum!”
“Ben oldun sözlerinde, farkında mısın?”
“Sen olmaya devam etmek için geliyorum, hissettiğim kadarıyla sığdıramadığın dizelerde. Çünkü ne hissediyorsan, aynı duygular yaşıyor benim içimde de, hadi itiraf et!”
“Evet, dizelerimdesin ve sana âşığım, seni sevmeye devam ediyorum!”
“Ben de seni çok seviyorum, hem özleyecek, hem de vazgeçemeyecek kadar. Bu; Tanrının da isteği bence…”
Benim içimi çekmek ve özlemle beklemek dışında aklımdan geçen başka bir şey yoktu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Fıkret (Fikret); Fikir, düşünce idrak. Zihin, akıl. Murat, maksat, niyet.
Filiz; İnce, taze ve güzel vücutlu. Bitkilerde yeni sürgün, tohumdan çıkan yeni uçlar. Ocaktan çıkarılmış, eritilmemiş ham maden, cevher, gümüş. Betonarmede demirleri eklemek için bırakılan uzantılar.
Ezgi; Melodi. Belli bir kurala göre çıkarılan ve kulağa hoş gelen ses ve söz dizisi, nağme. Gidiş, yol, tarz, tempo. Üzüntü, sıkıntı.
(1) Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
Ananevi; Geleneğe dayanan, geleneksel.
Anjiyo (Anjio); Anjiyo kardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
Avanak; Kolayca aldatılabilen, alık, aptal.
Çığırtkanlık; Çığırtkan (Çığırtgan. Çağırtkan. Çıkarı olduğu için birini övüp koruyan kimse). Bir şeyi yüksek sesle çevreye duyuran. En iyi bağıran, güzel sesli, bu yolla müşteri çeken) olma durumu(Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek).
Çisenti; İnce ince toz gibi yağan yağmur Çiselemek; İnce ince ve kararsız bir biçimde yağmur yağmak).
Dem; Öyküdeki ve şarkıdaki anlamı; vakit, zaman, an. Hazırlanan çayın renk ve koku bakımından istenilen durumu. Pişirilen yemeklerin yenecek kıvamda olması. Soluk, nefes. Çağ. İçki. Koku. Kan(Yöresel). Susuz, kıraç tarla ve bu tarlada yetişen ekin(Yöresel). Dokumacılıkta kullanılan bir çeşit tarak. Neşe, gönül hoşluğu, keyif (Yöresel).
Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hödük; Esas anlamı görgüsüz, kaba, anlayışı kıt olmakla beraber korkak, ürkek anlamlarında da kullanılmaktadır.
Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.
Kompozisyon; Bir yazın türü. Ayrı ayrı parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturma, düzenleme. Öğelerin bir araya getirilme işlemi.
Mantıken; Akla ve mantığa uygun olma ve bu şekilde davranma biçimi.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
Özeleştiri; Kişinin kendi düşünce, davranış ve eylemlerini tarafsız olarak gözden geçirmesi, kendini eleştirmesi. Bağlı olunan amaç, düşünce, ideal, ülkü için kişinin kendini, eylemlerini yargılaması.
Realite; Gerçek. Gerçeklik.
Sır; Kimseye söylenmemesi, gizli tutulması gereken şey, giz. İnsan aklının yeterince açıklık getiremediği şey.
Sırdaş; Birinin sırlarını bilen, onun sırlarına ortak olan, o sırları saklayan, güvenilir kimse.
Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.
Skala; Genellikle ölçü aletlerinde gösterge çizelgesi.
Snop; Sünepe, sümsük. Aşağı yukarı aynı anlamda kelimeler olup; uyuşuk davranan, pısırık, miskin, mızmız, mıymıntı anlamlarındadır. Çevresindeki düşünceleri benimseyen, hayranlık duyan, onlar gibi davranmaya özen gösteren, bir bakıma züppe diye vasıflanacak kimse.
Stent; Tıkanmak üzere olan damarın içine konan araç. Kafes.
Sümsük; Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.
Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.
Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş, ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.
Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
Zıpır (Zırtapoz, Zotkacı); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan.
(2) Ahmak (Enayi) Islatan Yağmur; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur.
Aptal Âşık; Zekâsı gelişmemiş gibi zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak şeklinde kendinde olmayan.
Bayat Espri (Cevap); Bir örneği öyküde verildi, fazlasına gerek yok (sanıyorum).
Çilingir Sofrası (Masası); Üzerine meze ve içki konmuş tepsi, içki sofrası, masası.
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
El Cevap; Anında cevap, cevaben.
Fırsat Düşkünü; Uygun durumu, ortamı bulunca kötülük yapan, kötülük yapmak ve yaralanmak için her fırsattan yararlanan.
Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
Kalp Spazmı; Kalbin olağan düzeninin bozulup sıkışması biçiminde birden ortaya çıkan rahatsızlık.
Montofon Beyinli; Aslı; bir inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, beyin yapısı olarak anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.
Nisan Yağmuru; Nisan aylarında yağan ve doğaya iyi geldiğine, bereket getirdiğine inanılan yağmurlar.
Sinir Bozucu Bilmece; Bir örneği öyküde verildiği gibi; “Ceren aradı!” Hangi Ceren?” “Tenceren” gibi sinir bozan bilmeceler.
Softa Hacı; Yaşadığı çağın gerisinde kalmış, geri kafalı hacca gitmiş kişi. Bir görüşe, bir inanışa körü körüne bağlı olan sofu denen, hacca gitmiş, dindar olduğunu iddia eden kişi.
Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı.
Taş Çatlasa; Bütün olanakların kullanılmasına rağmen. Ne olursa olsun. En fazla. Zorlanmasına rağmen ne yapılırsa yapılsın gerçekleşmesi mümkün olmayan.
Tek Tekçi; Adı üstünde tek başına yapılacak bir uygulamayı yanında kimse olmaksızın yapma. Ancak ucuz meyhane türlerinde, hatta “ayaküstü” denilen yerlerde içkilerin şişeyle değil, bardaklarla sunulduğu yerlerdir ki öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(3) Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor… Söz ve Bestesi; Vedat YILDIRIM BORA’ya ait Kürdi Makamında bir Türk Sanat Müziği eseri.
(4) Singin’in on the rain… Aynı isimli müzikal komedi Amerikan filmine adını vermiş çok ödüllü bir film müziği.
(5) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… “Eğer ölürsem buralarda” şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü.
(6) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “ENGELSİZ DİZELER” (Bir bölüm)
(7) Bir şey yap, Güzel olsun şeklinde başlayıp …Ama hep güzel olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta Geç kalmayasın” şeklinde biten bir Şems-i TEBRİZİ dizeleri.
(8) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “HERŞEYİN KOLAYI VAR (mı?)”
(9) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “ŞİİR ÜSTÜNE”
(10) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “YAĞMUR ÖNCESİ”
(11) Ağzı Açık Bakmak; Yeni gördüğü her şeye şaşkınca, alıkça bakmak, hayranlıkla seyredip şaşırmak, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak.
Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.
Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş).
Berbat Etmek; Eski durumundan daha kötü, bozuk, çirkin, beğenilmeyen hale getirmek. Darmadağınık, viran, bakımsız, perişan hale getirmek.
Bir Fırın Ekmek Yemek; Bir konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmak, uzmanlaşmak, bilir hale gelmek için çok çalışmanın, tecrübe edinmenin, bunun için yetenekli olma durumuna göre uzuncana bir zamana ve emek vermeye ihtiyaç olmasının gerekliliği konusunda deyim.
Canına Okumak; Berbat ve perişan etmek.
Çanak Tutmak; Davranışları, sözleriyle kötü bir karşılık verilmesine olanak vermek, kötü bir karşılığı hak etmek.
Es Geçmemek; Üzerinde durmak, boş vermemek, önemsemek, o konuya dokunmadan sözlerini bitirmemek, değinmek.
Feleğini Şaşırmak; Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz olmak.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Istırap (Izdırap) Çekmek; Çok etkileyici bir acı ve üzüntü içinde bulunmak, acı çekmek.
İlham Vermek (Etmek); Esinlemek, içe doğmasına neden olmak.
Külâhına Anlatmak; Söylenilenlerin doğru olmadığına, inanılmadığına ait bir söylem.
Pas Geçmek; Üzerinde durmamak, önem vermemek, aldırış etmemek. caymak, vazgeçmek. Havacılıkta bir hava aracının son yaklaşma evresindeyken iniş yapmayı bırakması ve yeniden yükselmesidir. Pas geçme kararı, istikrarsız bir yaklaşma veya pistteki bir engel gibi çeşitli nedenlerle pilot veya hava trafik kontrolörü tarafından verilebilir. Bazı iskambil oyunlarında o ele katılmamak.
Rencide Etmek; Kalbini kırmak, incitmek.
Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.
Terennüm Etmek; Güzel ve alçak sesle şarkı söylemek, genelde kuşlar için şakımak, ötmek, anlatmak, ifade etmek anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi (değişmeceli) anlamda kullanıldığı açıktır.
Teselli Aramak; Avunma arayışı. Acısını giderecek, çareler bulunup avutulmayı dilemek.
Uyku Moduna Geçmek; Aslı bir bilgisayar terimidir. Öyküdeki anlamı; uyumaya hazır hale gelmek, uyumaya hazır gibi, gözlerini dinlendirme durumuna(!) geçirmek, hatta uyuklamak.
(12) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir guruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(13) Şeyine şey ettiğimin şeyi; Medeni bir insana yakışmayacak şekilde yaşlı bir parlamenterin küfür niteliğinde bir sözüdür ki, izaha gerek görülmemiştir.
(14) Pearl Harbour (Hawai Kaisen, Hawai Deniz Savaşı, İnci Körfezi saldırısı, İnci Limanı); Aslında (bana göre) buna “Meteoroloji Biliminin Zaferi” demek gerekir diye düşünmekteyim. Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetlerinin 7 Aralık 1941 sabahı meteorolojik verilerden faydalanarak Büyük Okyanustaki Hawai adalarının güney sahilindeki (Oahu adasında) bulunan Pasifik Filosu ve askeri üslerine karşı düzenlediği sürpriz, daha doğrusu beklenmedik saldırısıdır. Ada büyük bir bombardımanla sarsılmış. Ancak şu gerçek ki; birçok ölü, yaralı ve zarara sebep olan bu saldırının karşılığı olarak ABD Japonya’ya savaş ilân etmiş ve tarihin en büyük katliamlarından ikisini; Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla yüzbinlerce kişinin ölümüne sebep olmuştur. İzleri hâlâ sürmektedir.
(15) Zeytin gözlüm, sana meylim nedendir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hüceste AKSAVRIN’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser Hüseyni Makamındadır.
(16) Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Hucurat Suresi’nin 11. Ayeti
(17) Moby Dick; Ünlü bir roman (ve film) olup Moby Dick denilen balina ile “Bana İsmail, deyin!” kaptan arasındaki maceradır. Türkçemizde genelde iri yapılı, şişman, kendini kaldırmakta ve taşımakta zorlananlar için kullanılan bir deyim.
(18) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “FİL MEZARLIĞI”
(19) Seni sevdiğim zamanlarda / Sevda gönlümde hevenk hevenkti… /… / Hiçbir şeyi unutmayacağımı sanırdım / Aşk ne tatlı… / Ne yalan şeydi…/ İsmin neydi? / Unuttum… Şemsi BELLİ, “UNUTTUM”
(20) Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un… adlı Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait, Kürdîlihicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bir dizesi.
(21) Öyküyü kaleme aldığımda, anında oluşan zapt edilemez, katkısız, hazırlıksız ve devamsız dize.
(22) Görmedim ömrümün asude geçen bir demini… Güfte ve Bestesi; Kadri ŞENÇALAR’a ait Hicaz Makamında bir Türk Sanat Müziği eseri.
(23) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(24) İslâm’da Dört Kadınla Evlenmek; Kur’an da Nisa Suresi, 3. Ayet Mealinde şöyle denmiştir; “Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helâl edilen kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın ve eğer bu takdirde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir kadın ile veya sahibi bulunduğunuz cariye ile yetinin. Bu azmamanız, haksızlık yapmamanız için daha elverişlidir.”
İslâm’dan önce cahiliye devrinde erkekler çok fazla kadınla evlenebiliyorlardı, İslâm âlimlerinin sözlerine göre İslâm bu fazlalığı “En fazla dört olabilir” şeklinde düzeltmiş! Bu konuda ayetler; “Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin.” Kur’an, Nisa Suresi, 3. Ayet), “Ne kadar isterseniz kadınlar arasında adaletli davranmaya güç yetiremezsiniz.” Kur’an, Nisa Suresi, 129. Ayet).
(25) Aşk (Sevgi) Emek İster; Sevgi Emek İster, Can YÜCEL şiiri. Ve en son iki dizesi; Sevgi emekmiş, Emek ise vazgeçemeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…”
(26) Sözün aslı; “Bırak gitsin, dönerse senindir, dönmezse zaten hiç senin olmamıştır!” şeklindedir.
(27) Tanrı Hakkı Üçtür; Genelde İslâm’da abdest alırken, guslederken, ibadete bağlı bir kısım işleri yaparken üçer kez tekrarlamak âdet halindedir. Hatta sevap bile umulur. Ancak bazı müfessirler bunun yanlış hatta şirk olduğundan bahsederler, Cahiliye devrinde Lat, Manat ve Uzza’nın Allah’ın kızları olduğu varsayıldığından dolayı (Kur’an, Necm Suresi 19., 20., 21. Ayetler.) Oysa Türkçemizde çekirgenin bile üç defa zıpladığı söylenirken bu sözdeki yanlışlığı anlayabilmiş değilim.
(28) Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser, Hicaz Makamındadır.
(29) Sen nisansın; Sözlerini Bekir MUTLU'nun yazdığı, Kutlu PAYASLI'nın besteleyip seslendirdiği Muhayyerkürdî Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri; “Sen nisansın daha, ben sarı eylül / Sen goncasın açan, ben kuruyan gül / Sen alevsin, ben savrulan gül” şeklindedir.
(30) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.
(30) Ne olur, sormasınlar bana… diye başlayan “Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı, bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı” ve “Vardır elbet bir sebebi” şeklinde Sezen AKSU sorgulama şarkısı.
(31) Gündüzüm seninle, gecem seninle… Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olan Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri. “Aşkını bir sır gibi senelerdir sakladım” sözü vardır.
(32) Ne mektup geliyor ne haber senden…” diye başlayan, nakaratı; “Gözlerin doğuyor, gecelerime” isimli eserin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.
(33) Bütün aşklar tatlı başlar; Beyaz Kelebekler müzik topluluğuna ait bir şarkı. Ayrıca bir kitap ismi.
(34) Arkadaşımın aşkısın… Sözlerini Fecri EBCİOĞLU’nun yazdığı orijinali “La Femme De Mon Ami” şeklinde olan bir Enrico MASIAS şarkısı.
(35) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(36) Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO
(37) Ben gamlı hazan, sense bahar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sıtkı ENGİNBAŞ’a, Bestesi; Melâhat PARS’a ait olup eser Hicaz Makamındadır. İkinci mısraında; “Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!” denilmektedir.