Bunalmıştı(1) yorgun ve yaşlı adam, oldukça, ya da epeyce. Yaşı ilerlemiş olsa da yaşamdan vaz geçesi yoktu, geçemezdi de, bir bakımdan sabır taşının çatlayacağı ana kadar, diğer bakımdan ömür mumunun fitili bitinceye dek yaşayacaktı.
Allah’tan korkusu nedeniyle yaşamaktan çekilmek için intihar etmeyi düşünmüyordu.
Görevlerini yapıyordu; abdest, namaz, niyaz(2), ramazan, oruç, kurban, fitre(2), zekât(2)… “Allah! Allah!” diyerek.
Arkadaşlarıyla birlikteyken de birlikte olmanın gereğini yapıyordu; içki ve sigarayla “Yallah! Yallah!” diyerek.
Başka tekerlemeleri de vardı; “Yallah!” konusunda; “Önce takdir(3), sonra tekdir(3)!” ya da “Önce mevlit(2), sonra tevhit(2)” gibi.
Çoluk-çocuk, hatta torun-topalak etrafındaydı, hepsinin ağız birliği etmişçesine(1) dilekleri, istekleri, önerileri, ricaları…
Her neyse; “İçki ve sigarayı bırakması!” içindi.
Bir bakıma; “Şunun şurasında(4); teneşire(2) birkaç adımın kaldı, akıllı ol, sağlığına olduğu gibi, kesene de zarar!” gibi devşirme(3) eklentilerle devam ediyordu sözleri, tamamlama derdi olmaksızın.
Sanki öteye götürecekti kesesindekileri. Asla ve kat’a(3) arkasında bırakmayı düşünüp de sebeplenecekler aklından geçen bir şey değildi. “Keşke bırakacağım bir şeyler olsaydı!” dedi kendi kendine.
Çıplak gelmişti dünyaya poposuna vurularak ve çıplak gidecekti, poposuna bir tutam pamuk tıkılarak!
Yaşlı adama göre, çoluk-çocuğun dilekleri, bir bakıma; “Allah’ı kandırmaya yönel!” gibi bir deyiş olmuyor muydu? Sanki Allah kendisini, bilmiyor, tanımıyordu. Son demlerinde ola ki “Yahu, biraz ertelesen!” gibi yalakalıklarına hiç kafa yormayıp gereğini yapacak meleği Allah mutlaka üstüne salıverecekti, hepsi bu kadar basit!
Ve hop! Kendisini mutlaka ahrette(2) bir süre ağırlayacak ve sonra cennete servis edip, hurilerle baş başa bırakacaktı Allah kendisini! Hayal güzel şey!
Bakalım cennette karşısına bir tanıdık çıkacak mıydı, çok zaman rüya ya da hayal modunda karşılaştıkları oluyordu birileriyle, ama gerçek değildi. Amma velâkin(4) Allah yolculuğunun ertesini cehennem yönüne çevirecek olursa yüzde çok büyük bir oranda tanıdıklarının çıkacağına, onlarla yüzde bin karşılaşacağına emin gibiydi.
Allah’la kul arasına kimse giremezdi. Kimse kimsenin hakkında ahkâm kesemezdi(1). Amma…
Yaşlı adamın kısa süre içine düşüncelerine sığdırmaya çalıştıklarına göre; “Allah şükür!” diyerek sakallarını sıvazlarlarken(1) yeri göğü inletip de kul hakkını, özellikle yetim(3), öksüz(3) ve masumların(2) haklarını yiyenlerin Cennette haklarının olmaması gerekti, gene de “Allah’ın işine karışmak gibi olmasın!” diye geçirdi içinden.
Lükse, övünmeye, gurura, gösterişe ve gereksiz israfa kalkışanların, yalancı şahitliklerle yuva yıkanların, sayımda, tartımda, ölçümlerde müşteri aleyhine hareket edenlerin, iftira(2) olmasa da gıybet edenlerin(2) cennete girmeleri durumunda ise hiç endişesi yoktu ahretinden.
Öncesinde de düşündüğü gibi, Cennet mi? Onu düşünmek gerçekten fazlasıyla bir iyimserlikti kendisi için, ama Yaradan kendisiyle ilgili dünyalık fiziksel eksikliklerinin farkındaydı ve üzerinde hiçbir kulun hakkı ile çıkmayacaktı Allah’ın huzuruna, bundan emindi ve Allah huzuruna ulaştığında Yaradan’ına sığınır, affını dilerdi.
Özellikle çoluk-çocuğunun, daha doğrusu sadece çoluğunun, yani karısının tavırlarına akıl erdiremiyordu yaşlı adam. Kendisi, kendine güvenmemekle birlikte karısının hacca gitme arzusuna “Hayır!” dememişti.
Zaten ona “Hayır!” diyemezdi de, şu kadar yıllık evlilik hukukunun gereği olarak. Ayrıca karısı emekli bir devlet memuru idi ve kendisi biriktirmişti hac farizası(2) için gerekliliklerini.
Kocasının rızasıymış, izniymiş, müsamahasıymış(2) umurunda değildi karısının. Hatta “Allahaısmarladık! Hakkını helâl et!” bile demeden o hac için yola çıktığında, kendisi de en yakın meyhaneye yönelmişti, tek başına, teessüründen(3).
İşin tuhaf ya da yanlış tarafı meyhane kapanırken bekçilere emanet edilen bedenini bir Allah’ın kulu bile merak etmemişti, evlât, torun-topalak olarak. Kendisini bekçilerin iteklemesiyle evinin kapısından içeriye girer girmez kanepeye atabilmiş ve o kanepede anında sızmış, sızakalmıştı.
Karısı kendi emekli maaşının mutlak hâkimiydi, hacı olmasına, evlâtlarına karşı yapması gerekenleri umursamaksızın. Kendince ayırım yapmayı kabullenemezdi yaşlı adam. Demek istediği erkek-kız evlât ayırımı, ya da aynı şekilde kız-oğlan torun ayırımı idi ve kendince Allah’ın makbul(3) bir insanı olmamasına rağmen Allah’ın hoş göremeyeceği bir ayırımdı bu (kendince). Çünkü hissettiği, fark ettiği kadarıyla karısının indinde kızların önceliği, hatta üstünlüğü vardı.
Hani şeriatın(2) bile Kur’an’da erkeklere sağladığı haklar? Tanrı buyruğu olmasına rağmen reddeder gibiydi karısı bunları. Bu hakkın düşüncesine ve inancına rağmen hiçbir değeri yoktu, ters bir mantığa(4) sahipti o; kızlara iki hak, oğlanlara bir hak gibi…
Belki şöyle bir benzetme daha uygun olabilirdi; kızlarla oğlanlar arasında aynı konumda aynı ihtiyaç hâsıl olduğunda(1) öncelikle kızlarla ilgili sorun(lar) halledilir, bir şeyler kalırsa o da oğlanların bahtı(3) olurdu.
Doğal olarak aynı ayrım torunlar için de geçerliydi! Kız torunların oğlan torunlara göre daima ayrıcalığı, önceliği ve egemenliği vardı, hem her bakımdan. Ama neden? Keşke bunun izahını açık bir yüreklilikle yapabilseydi yaşlı adamın karısı; anneanne, babaanne olarak.
Yaşlı adamın çocukları, iki kız, iki oğlan olup hepsi evliydi ve torun sayısında da aynı eşitlik vardı; dört kız, dört oğlan olarak, hangilerinin hangilerinde olduğunun önemi yoktu, sadece isimleri önemliydi.
Ve aklında oldukça iyi yer eden kızlardan birinin erkek ve kız olarak doğan ikizlerinin aynı ada sahip olması idi; Alperi!
Efendim; oğlanın ismi; Alp Eri şeklinde, Kızın ki de; Al Peri şeklinde bilinmeliymiş, düz mantıkla(4)! Eee! Kırmızı peri olduğuna göre yola çıktığında eğer gene kız çocuğu olursa beyaz peri demek, yani Akperi demek zorunlu olsa gerekti.
Belki bir tane daha olursa ona da herhalde bir başka perili isim uydurulurdu herhalde, örneğin Ayperi gibi. Oğlan olursa? Aklından geçirememişti. Ama belki Alperay olabilirdi meselâ.
Yaşlı adamın emeklilik sonrası üç aylık emekli maaşı mı? Maaşını aldığı ayın ilk gününde hemen el konulurdu maaşına, bağırttıra-çağırttıra denebilecek bir konumda. Kızlardan, ya da kız torunlardan biriyle mevcutlu olarak bankaya gidilir, memurdan özellikle bilgisayar çıktısı istenir, maaşına zam mı olmuş, enflâsyon farkı mı konmuş, hastane için, ya da aldığı ilâçlar için pay mı kesilmiş, ailece ilgilenilir, bilgilenilirdi!
Kendisi için maaşının miktarı önemli değildi, ona gözetim altında 300-500 lira kadar para bırakılırdı, kumbara, kavanoz gibi olan belâgate sandığına(4). Evin elektrik, su, doğalgaz, ev telefonlarının üç aylık karşılığıdır el konan miktar ve savunma; “Sen hesap-kitap bilmezsin!” Yaşlı adamın otuz küsur yıllık muhasebeciliği hiç mertebesindedir(3).
İçkisine, sigarasına yeteceğine verdikleri karar kadar, gene de evin acil ihtiyaçları için(!) kenarından köşesinden o para da tırtıklanırdı(1).
Oğlanlar da, (öncelik kızlarda olmak üzere) kızlar da anne kuzusu(4) idiler, ama damatlara ve gelinlere asla sözü olamazdı yaşlı adamın. Bazı bazı koli ile tekel ihtiyaçlarını karşılarlardı onlar, “Allah günah yazmasın onlara!” diye dua ederdi, eğer duaları Allah indinde kabul ediliyorduysa.
Yaşlı adam da kadir bilmez(1) değildi ya, harçlık bakımından züğürt(3) ve kredi kartı kullanımı kısıtlanmış olsa da, kredi kartıyla, hepsi aynı ilde olan torunlarını ziyaret edip yeterli olduğuna inandığı miktarda çikolata, muz, gofret gibi bir şeyler alıp özlemini sindirmeye, yok etmeye çalışırdı.
Ve bu kez ültimatom(3) niteliğinde direktif(3); “Gerekli mi? Anneleri-babaları alıyorlar zaten!”
O söz sonralarının birinde doğal olarak “Hesap-kitap bilmemesi!” nedeniyle, “Olur-olmaz harcamalar yapmaması için” ve “İhtiyacın yok!” denerek kredi kartına da el konmuştu, miskince(3) yaşamasının sebebi olsun diye.
Bir süreliğine geriye gitmek gerekirse, yaşlı adamın emeklilik öncesi, daha doğrusu emekli olduğunun ertesinde arkadaşları, masrafları kendilerinden bir yemek ısmarlamayı istemişlerdi.
Öncesinde karısı ses çıkarmamış, hacca gitmeden evvel, analarının şerrinden(2) oğullar yerine damatları katılmıştı o kutlamaya zıkkımlanmasına(1) yardımcı olmak(!) anlamında katkıda bulunmak için.
Karısının o zıkkımlanma ertesinde söylediği sözler kırıcılık olarak adamcağızı iliklerine kadar titretmiş, ancak karşısındaki anlamamış, ağzını doldurarak teklif, tavsiye değil tehdit tarzında sözlemlerine devam etmişti;
“Tövbe(2)! Tövbe! Estağfurullah(2)! Gerekli miymiş böyle bir kutlama ve içme? Darphaneden mi alıyorlarmış paracıkları? Ya da para mı basıyorlarmış içmek için? Bir daha böyle içki kutlaması, hele ki evde içki içmek mümkün değilmiş!”
Boyunu aşmış ve “Bu; son olsun!” demiş, evde içmek mi? Yaşlı adam da tekrarlamıştı tıpkı karısı gibi; “Tövbe! Tövbe!”
Eziyet, acımasızlık, tenkit(3), takaza(3), başa kakma(2), kinaye(3), istihza, sitem, muaheze(3), aşağılama(3)…
“Keyfin veresiyesi olmazdı!” İçmek için o kadar çok sebebi vardı ki? İçmezse çok şeylere tahammülü de zordu. Ciğerlerine, böbreklerine kahredercesine parasının yettiği kadarıyla önce lüks, sonra ucuz içkilerle nefsini köreltiyor(1), darda kaldı mı damatlardan birinden birine; “Uygun bir zamanda” ve en acıklı ses tonuyla “Nasılsınız oğlum!” deyip, depo kapısını açık bırakıyordu! En sevdiği dua, hacı, hoca, müezzin takımının cami önlerindeki klâsik dilenci duası idi; “Ne verirsen elinle, o da gider seninle!”
Nasıl olsa evde sigara içmesine de müsaade yoktu; “Git dışarılarda ziftlen(1)!” tenkidiyle. Canına minnetti(4), hem ziftleniyor, hem de nizamiye(3) nöbetçisi modunda etrafı kollayarak ikmalini(3) yapıyordu.
Amaç; Allah’a yardımcı olup, gebermesi Azrail’ini göndermesini sağlamak değil miydi?
Nedense sonralarında aklına esmiş(1), belki de bitip tükenmeyen, insanı çileden çıkartan(1) deyişler, ufak bir kalp krizinin umursanmaması nedeniyle sigarayı bırakmıştı.
Bu hem damatlarına telefon etmesini kısıtlamış, hem de nizamiye nöbeti yerine hava alma dümeniyle(3) dışarılara çıkmasını sağlamıştı. Doğal olarak fark edilmesi zor olan içkileri tercih ediyordu.
Bir de karısı ne kadar ilenirse(1) ilensin, sigara parası kadar tasarrufu hafta sonlarında arkadaşları ile yaptıkları “Alman Usulü” içkili toplantılar için harcıyordu.
Ve her seferinde bir kısım şarkılar geçiyordu sesinin yettiği, makamlarını tutturabildiği, ritimlerine erişebildiği kadarıyla;
“İçiyorsam sebebi var…(5)”
“Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam…(6)”
“Benim en iyi dostum, içkim, sigaram…(7)”
“Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım…(8)”
Ve anında aklına gelmeyen niceleri, ancak lisan özrü nedeniyle sözlerini tam olarak bilemediği, ancak Türkçesini okuyup da etkilendiği ve “Keşke” dediği en önemli şarkı, kendinin de o anı yaşamayı istediği “Gloomy Sunday(9)” şarkısı idi.
Annenin kızlarına, eh doğal olarak kalp kalbe karşı(10) olduğundan kızların da annelerine düşkünlüğü göz ardı(1) edilemezdi. Oğlanların ki düşkünlük değil, çekingenlik ötesi sebepsiz zorlama bir davranıştı, hem annelerine, hem de babalarına karşı. Ama damatların sebep gözetmeksizin kayınpederlerine düşkünlükleri vardı, hatta aşırı şeklinde bile yorumlanabilecek.
Yaşlı adam, ne zaman sükûn isteyip kendini evden azat etmek ve kendileriyle birlikte olmak istese, ya da uğrasa öncelikle damatlar, sonra gelinler pehpehlerlerdi(1) kendisini. Doğal olarak kızlar da, oğlanlar da katılırlardı eşlerine, surat asmaksızın(1), mecburen!
Oğlanlara ve oğlanların bebelerine de koşuştururdu(1) yaşlı adam, yani torunlarını özlemiş olarak. Anneleri onlardan sevgilerini esirgese de, babalarına da yandaş olmayı akıllarından geçirmezlerdi oğlanlar, asla.
Evet; “Cennet, annelerin ayaklarının altındaydı, Ağlarsa anam ağlardı, Ana gibi yâr olmazdı!” ama “Baba gibi de hıyar olmaz!” gibi düşünmek de yanlış değil miydi?!
Yaşlı adamın oğullarının çocuklarını, torunlarını ziyaretine gittiğinde gücüne giden(1) konulardan biri, “Yemeğe kalmasın!” gibilerinden oğullarının gözlerine bakması idi (sanki). Gitmek üzere ayağa kalkar kalkmaz mevsimine göre oğlu şemsiyesini yetiştirip, ayakkabılarını çevirirse, karısına da işaret ederdi, ceketini, ya da paltosunu tutsun, diye.
Yarım ağızla(4) bile olsa; “Yemeğe kalsaydın!” gibi bir teklifleri olmazdı; oğul ve gelinin.
Bu nedenledir ki; yaşlı adamın torun ziyaretleri belirli bir vakitten önce ve de sonraya sarkmaz olmuştu; “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü!” desteğinde. Kimseyi üzmemek, incitmemek araya mesafe sokmamak ve masraf ettirmek istememek için kendi dünyasına, kendi kabuğuna çekilmişti(1), ailesi için olduğu gibi dünya için de lüzumsuz olduğu inancını yaşamaktaydı.
Aslında oğlanlar da, damatlar da karılarının gözlerinin içine baka baka içki konusunda yapındırırlardı(1) kendisi gibi, eş-dost, herhangi bir özel günün devrinde, hatta karı-koca olarak bile. Bu konuda mutaassıp(2) görünen, sabit fikirli(2) annelerine bir şeyleri hissettirmeme, ağızlarından kaçırmama gayretini yaşarlardı.
Ancak gerçek olan şu idi ki; yaşlı adamın “Adı çıkmıştı dokuza, inemezdi sekize!” Üstelik hacı hanım yatağını, döşeğini, yastığını da ayırmıştı yaşlı adamdan, “Bir yastıkta kocamak!” sözünden cayarak(1). Yaşlı adama göre bu ayırış makuldü(3), yıllar sonra tahammül edemediği bu günleri yaşadığı kendisinin varlığı için.
Ancak; bu kabullenmeyiş; asla ve kat’a “Defol git! Sarhoş herif!” şeklinde olmamalı, böyle belirtilmemeliydi, yaşlı adamın düşüncesine göre.
Gün geçtikçe artan bir yükle bunalıyordu yaşlı adam. Kendi felsefesinde;
Maç bitmiş, uzatmaları oynuyor gibiydi,
Asıl bedel ödenmiş, KDV, ÖTV gibi eklentileri harcıyordu,
Son istasyona gitmek üzere, bir önceki istasyondan kalkmış son istasyona doğru yol alan bir ulaşım vasıtası gibiydi,
Köyden mandıraya(3) götürülmek üzere altı delik bir güğüme konan sütün bitti, bitmek üzere olduğunu görür gibiydi…
Sonra Can YÜCEL’i hatırladı;
“Iskalamak istemiyorsan hayatı / Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli / Tam zamanında ölmelisin…(11)”
Ve aklına sığdıramadığı başka bütünlemeler…
Hacı Hanımın gece de kalmak üzere kızlarına gittiği bir günün akşamında, ceplerinde ne var, ne yoksa para-pul, cüzdan, evin anahtarları, kol saati, nişan yüzüğü, karısının haçtan getirdiği akik(4) taşlı yüzüğü, Çin malı tespih ve takkeyi, hiç kullanmadığı yerinden çıkardığı seccadeyi ve en önemlisi kendini belirten Nüfus Kâğıdı vb. ne varsa hepsini yatağının üzerine yığdı, düzenli bir şekilde, tek bir satırlık not bile iliştirmeksizin kapıyı hırsını engelleyerek sessizce kapatarak evinden ayrıldı, son bir kez arkasına dönüp bakarak.
İçkili değildi, mundar olarak göçmek, yok olmak istemiyordu, kendi felsefesine göre. Yaşamına son verme eğilimindeydi ve fakat bunu nasıl gerçekleştireceğini bilemiyordu. Düşüncesi; bir otobüsle göl kenarına, sonra da Tanrısına ulaşmak şeklinde idi.
Her ne kadar intihar(12) affedilmeyecek günahlardan idiyse de, hiçbir iddiası yoktu ahiret, cennet, cehennem konusunda…
Otobüs durağına gelip otobüs beklemeye başladı, ceplerinin ne halde olduğunu hatırlamaksızın. Otobüsü karşıdan görünce ceplerini yokladı, aklı başına gelmiş gibi. Her şeyini yatağının üzerine sıraladığını hatırladı, ancak her nasılsa cebinde fark edemediği iki buçuk liralık(13) kalmıştı, bütün olarak. Otobüs taşıma ücreti üç liraydı, dilenemezdi.
Bir süre binemediği otobüsün peşinden baktı. Önce koşmak istedi, sonra her nedense koşmak yerine yürümeyi tercih etti, üstelik hiç gereği olmadığı halde ritmik bir şekilde sağlıklı bir yaşam için(!) yürüyüş modunda, adımlarını biriktirerek.
Havasında olmamasına rağmen gülümsedi bir an, aklından bir Yahudi fıkrası(14 geçmişti çünkü.
Yürümesine devam etti yaşlı adam, bedeni yorgundu, gönül yorgunluğu da üstüne binince fiziksel yorgunluğu katmerleşmişti(1). Gittiği yönü umursamaz olmuştu. Gecenin serinliği üşütür, gecenin karanlığı ise kendini ürkütür gibiydi, her ne kadar umursamazlığını bu düşünceler de kapsıyor olsa da…
İç sesini(4) duymak ve beğenmemek anlamında dudaklarını büzdü, başını salladı, şakakları atıyordu, hissederken, dişlerini sıkmış olmalıydı, iç sesini bastıran bir başka ses ulaştı kulağına.
Bir araba geçiyordu yanından, amaçsızca kaldırımdan inerek durdurmak istedi geçen arabayı. Araba süratli değildi, kolu yan dikiz aynasına çarptı, yere yığılırken başını da kaldırıma çarptı, belki de yaşamının sonuna doğru ulaşma gayretindeyken aklında kalan, ya da hatırlayabildiği son görüntü idi, bu.
Araba birkaç metre ilerledikten sonra durdu ve geri geldi. İçinden genç bir delikanlı ile genç bir kız indiler, yanına yaklaşarak sordular;
“Nasılsınız efendim?”
Yaşlı adam üstünü-başını silkelemeye çalışırken;
“Bir şeyim yok çocuklar, kaldırımdan inerken ayağımı iyi ayarlayamadım herhalde, takıldım, düştüm. Geciktik hadi, anneniz merak eder, çabuk evimize gidelim!”
Arabanın arka kapısını açıp oturdu, yaşlı adam, sözlerini tamamladığı inancıyla, çok eskileri yaşadığının farkında olmaksızın. Genç kız;
“Hastane?” şeklinde sorgulayınca da;
“Ufacık bir tereddüt için ne hastanesi be çocuklar? Babanızı bu kadar iliksiz(3) mi sanıyorsunuz? Hadi oğlum, çabuk hareket et de evimize çabucak ulaşalım!”
Gençler, ağabey-kardeş olarak birbirlerine baktılar anlamsızca, babalarını birkaç yıl önce yitirmişlerdi. Birçok giden yerinden memnun olup, geri dönen olmadığına(15) göre bu yaşlı adam neden uyuklama modunda “Babanızım!” diyordu ki? Fısıldaştılar birbiriyle;
“Başını çarpınca hafızasını kaybetti galiba, yıllar öncesine dönmüş olabilir, saçmaladıkları da eskiden beyninde kalan kırıntılar olsa gerek. Eve götürelim, doktor çağıralım, ceplerini yoklayalım, belki bir şeyler bulursak ailesine haber veririz. Bu nedenle polisi hemen haber vermek gereksiz!”
Evlerine ulaştıklarında gençlerin ilk gariplerine giden şey, yaşlı adamın ayakkabılarını çıkarttığında;
“Terliklerimi ver kızım!” demesi oldu ve verilen terliklere hayret edercesine baktıktan sonra;
“Benim eski terliklerim n’oldu?”
Genç kız ağabeyinden daha uyanık olsa gerekti;
“Onlar eskimişti de, yenisini almıştık ya, yoksa unuttun mu baba?”
Yaşlı adam biliyormuşçasına salona geçti, televizyon seyretmekte olan kendi emsali gibi gördüğüne inandığı kadına;
“Hacı! İyi misin? Benim kafam biraz bulanık! İçki falan içmedim. Bir duş alıp geleyim. Yemek olarak ne yaptıysan duşumu aldıktan sonra karnımı doyururum, otağımıza geçip dinlen, ben biraz gazete okur, televizyona bakarım, seni rahatsız etmem, kanepeye kıvrılıveririm, kendine bir şeyleri dert etme!”
Yaşlı adamın bilinçsizce kendini yamadığı bu ev, varlıklı bir aileye aitti, ev genişti, yemekleri yapan aşçı, bahçeye bakan bahçıvan, vekilharç, hizmetçiler, şoförler…
Yardımcı olacakların, hizmetlerini yapacak olanların hepsine sahiptiler. Üstelik yaşlı kadın henüz hacı değildi. Yaşlı adamın beyninin bazı bölümleri hasarsız olsa gerekti. Kopuk kopuk, benzersizdi bazı söylemleri ve yanlış olduğunun farkına varamadığı sözleri.
Yaşlı adam oturmadan kapılardan birine yöneldi. Sormadan kapıyı açtı ve açması ile kapaması bir oldu, çocuklardan birine ait yatak odasıydı orası. Sanki aklı yerindeydi;
“Çocuklar aklım karıştı, burası banyo değil miydi yav!”
Genç adam da kız kardeşine uyma mecburiyetini hissetmişti, uymalıydı;
“Dalgınlığına geldi herhalde baba, unutmuş olamazsın, banyon şurası, dur, ben sana yardım edeyim!” dedikten sonra banyoyu gösterdi, elbiselerini çıkarmasına yardım etti, tahammüllüydü genç adam. Sadece kendisi değil, tüm aile…
“Sen kirlilerini çıkar, oradaki sepete koy, ben sana temiz çamaşırlar getireyim baba!” dedi genç adam, banyo kapısını kapatırken. Alelacele(3) kendi iç çamaşır takımlarından ve pijamalarından bir adedini koşuşturdu, umudu yaşlı adamın bu konuda da bir bilgiçlik ya da çekimserlik yaşamaması idi, yalan hazırdı; “Yeni yıkandı, ütülendi, satın aldık!” gibi.
“Baba çamaşırlarını getirip kapının kulpuna astım, ceketin burada, pek temiz değil, yarın temizleyiciye göndeririz artık, pantolonunu da ver de, hizmetçi…”
Gaf yapmak(1) üzere olduğunun farkına varıp, hemen tamamlamaktan vazgeçti ve;
“Senin her zaman hizmetçinim, biliyorsun, annem şöyle bir baksın, temizleyip, ütülesin!”
Maksadı ceketinde rastlaması mümkün olmayanlara, pantolonunun ceplerinde rastlayacağı umuduydu.
Yaşlı adam doğal olarak banyoyu da tanımamıştı. Zaten aklının kenarlarında köşelerinde kalanlarıyla, özellikle bir yerlerden, meselâ meyhanelerden dönüşlerini de hatırlayamıyordu. Çok şeyin yerlerinin, konumunun, şekillerinin değişikliği kendisini ilgilendirmiyordu artık.
Bu, belki de şuur altında(3) yer etmiş bir belge olsa gerekti. Belgeler bilgilerini desteklemese de el yordamıyla, göz kararı ve tetkikleriyle yabancılık çekmeksizin aradıklarını bulmuş ve duşunu yapmıştı.
Genç adam, “Baba” dediğinin kendisine uzattığı pantolonu almış ve cebindeki iki buçuk lira paradan başka bir şey bulamamış olmanın hayret ve hüznü içindeydi. Bir toplu iğne, bir kenarı işli mendil bile yoktu. Temizliği nedeniyle sokak serserisi hayta(3) olmadığı belli idi yaşlı adamın.
Karakola telefonla bilgi vermek, hatta yaşlı adamı misafir ettiklerini belirterek yaşlı adamı görevlilere gösterip teslim etmek farz(78) olmuştu. Genç adam telefon etti, sakladığı tek şey, daha doğrusu demek gereken şey; kendisinin arabasıyla yaşlı adama çarpması değil, onun arabasına, yani dikiz aynasına çarpmasıydı ve genç adam biliyordu ki bu doğruya kimseyi inandırması mümkün değildi. Bir bakıma değil, çok bakıma haklıydı genç adam.
Banyodan çıkan yaşlı adam, “Hacı” dediği, karısı zannettiği yaşlı kadının biraz uzağına oturmuştu. Çok öncelerden beri, yani evlendiklerinin hemen ertelerinin ertelerinde çocuklarının tümü dünyaya geldiklerinden beri konumu hep böyleydi; suskun, azdan biraz çok, çoktan çok az müstehzi(3), garip, yetkisiz ve de güçsüz…
Yemeğe oturduklarında, daha doğrusu yemeğe “Buyur!” edildiğinde masanın başına oturtulmuştu, neredeyse ite-kaka(4) biçiminde. Hayretler içindeydi yaşlı adam, çünkü servis önce kendisine yapılmıştı.
Kendine göre tek fark, tatil günlerinde kendisini çok zaman ziyaret eden, ara sıra da unutan torunlarının yanında, masada olmamalarıydı.
Unutulmuş bir günü mü yaşıyordu, ya da yaşadığı gün tatil günü değil miydi? Keşke takvime bakaydı, neden akıl etmemişti ki?
Aklı bu sıralar, ne olduğunu hatırlayamadığı düşünceleri nedeniyle bir karış havadaydı(4). Üstelik çok şeyi neden unuttuğunu da hatırlayamıyordu! Hem galiba kendisini kendinden uzaklaştıran karısı da saçını-başını, yüzünün şeklini, gözlerinin renklerini de değiştirmiş olmalıydı.
Estetik Cerrahi(4) nelere egemen değildi ki? Her cins boya, perma vb. yüz gerdirme, lens(4), botoks falan filân, aklında kalan bir ara sadece gelinlerinden edindiği bilgiler olarak. Gelinler…
O halde birden fazla da oğlu olmalıydı. Tuhaf! Bu genç adam? Bu genç kız? Ve karısı? Yaklaşık elli yıl kadar öncesinde tapındığı kadın bu kadar değişmiş olabilir miydi? Tapınmasından vazgeçmiş olmalıydı! Gerçi bir kısım belirtiler ayan-beyan(4) belliydi, yıllar yılları birbirine eklerken, gene de şu anki durumu havsalası(3) almıyordu.
O halde “Baba” diyen oğlanlardan biri olsa gerekti, yanındaki genç kız da gelini olmalıydı. Kardeş olmalarını mümkün gibi görmüyordu yaşlı adam. “Hacı” dediği karısı da hiç mi hiç ses çıkarmıyordu şöyle ya da böyle, muhtemelen sesini de değiştirmiş olabilir miydi?
Beynini yokluyor, yoklamaya çalışıyor, çözümlemesi gereken bir kısım sorunlarının olduğunu hissetmekle beraber ne sorunları aklına geliyor, nede çözümlemek için gereklilikler.
Öyle ki sorunları da, çözümleri de hissetmek bile nafile bir kaygı(3) idi bomboş kalmış beyninde. Beyni sorunlarına, sorularına, çözümlerine cevap vermemek konusunda kurgulu(3), tembihli olsa gerekti.
Yaşlı adam kendisi kendisiyle uğraşırken diğer taraftakilerin tutum, davranış ve yaşam şekillerinden haberdar olamıyordu doğal olarak…
Yaşlı adamı bir kenara bırakıp hemen başlangıçlara bir göz atmak yararlı olacak…
Hem hacı hanım, hem de evlâtlar yatağın üstüne konan eşyaların yanında bir not olup olmadığına bakıp olmadığına şahit olduktan sonra; “Tilkinin dönüp dolaşıp döneceği yer inidir!” diye kayboluşuna ne anlam, ne de önem vermemişler, bir yerlere başvurmayı da düşünmemişlerdi.
Hele ki annelerinin etkisi altında kalan oğlanlar, eşlerinin etkisinde kalan damatlar…
Gerçi kızların da tavır ve davranışları oğullardan pek farklı değildi. Muhtemel ki; annelerinin ikna etme kabiliyetinin yeterliliğinden bahsetmek uygun olurdu hepsi için ayrı, ayrı, evlât, gelin ve damatlar olarak.
Günlerin, gecelerin birbirini takip etmesi kadar normal ne ya da neler olabilirdi ki? Bir tarafta tedirginlik, diğer tarafta bıkkınlık kendini gösteriyordu. Sessizlik bir tarafı yedirip-içirip sokağa bile çıkaramamak şeklinde, diğer tarafta suskunluk olarak bunaltıyordu(1).
Polis tarafından karakoldan bir ses gelmediği gibi, yaşlı adam ismini bile bilmiyor, belki hatırlayamıyordu bile. Yaşlı adama yeni ailesi ölen babalarının ismi olan “Memduh” ismini takmışlardı. Duvarlardaki resimlerin de ölen kardeşine ait olduğu konusunda ikna etmişlerdi yaşlı adamı.
Bu arada albümleri ortalıklarda bırakmamaya özen gösterip hizmetlileri de uymaları gerekenler konusunda sıkı sıkıya tembihlemişlerdi.
“Suyuna gidin, belki başına taş düşer, kendine gelir, hafızasına kavuşur, kendini bilip yaşamına geri döner!” umutlarını belli etmişlerdi.
Belâ ya da musibet “Geliyorum!” demez, gelirdi, iki kere-iki dört, ya da iki artı iki dört gibi. Yaşlı adam da bulmuştu kendine göre yaşadığı, ancak anlayamadığı, beynine hükmedemediği için hoşlandığı, zevk aldığı âlemi.
Yaşlı adam, sabahın erken vakitlerinde işlerine giden oğluna ve gelinine(!) “İşler nasıl?” diye soruyordu her sabah; cevap olağan olarak; “İyi!” olunca, devamını getirmiyordu; “Ne iyi, nasıl iyi, neden iyi, şüphe yok mu?” der gibi.
Aynı suali karısına(!) soruyordu “Nasılsın?” şeklinde yaşlı adam. Ondan da “İyiyim!” cevabını alınca kimsenin üstüne gitmiyor, anlamsız bakışlarla sabahtan akşama kadar “Haberler” dışında ne kadar dizi, magazin, spor, belgesel programı varsa, oradan oraya geçerek onları izliyordu.
Kumanda, bir başkası alacak, el koyacak korkusuyla devamlı elindeydi, bir oyuncak gibi. Ancak kendine ayrılan, sadece kendisine ait olan televizyona başkasının hükmedebileceğini bilemeksizin. Sadece işaret edilince, ya da seslenilince yemek davetlerinde çıkıyordu odasından.
Dünyaya mı küskündü, bilinmez. Kendini bulma çabası mıydı? O da akılda kalacak cevaplanması mümkünsüz bir sual değildi.
Yaşlı adam kendindeki eksiklikleri hissediyor, ancak kendini tamamlayamıyordu. Biri elini uzatsaydı. O da yoktu! Düşünüyor, düşünüyor ve düşünüyordu, neyi ve niçin düşündüğünü bilmeksizin.
Üç gün, beş gün derken ay bitmiş, yeni yeni aylar başlamak zorunda bırakılmış devam etmeye başlamıştı, bitmek, tükenmek bilmeyen, bitmeyecek gibi; atsan atılmaz, satsan satılmaz modunda tahammül edilemeyecek!
Yaşlı adamı ne arayan vardı, ne de soran. Kayıp başvurusu? Demek ki seveni ancak, sevilmesi ise o kadardı. Ya da hiç değildi bir bakıma.
Bir evin atası, tüm belge, bilgi, birikim ve eşyalarını bırakıp sır olup kaybolsun da aranmasın, en ufak bir tedirginlik bile hissedilmesin, yanlıştı.
Yaşlı adam yaşadığı mekânda ne etliye karışıyordu, ne de sütlüye. Ne bir şey istiyor, ne de bir şeyler özeniyordu. Uyuması dışında belki de on altı saat arpacı kumrusu(1), ya da kukumav kuşu(4) gibi bir tekke(2) müridi(2) gibi düşünüyor, bir gurk tavuk gibi yerinden kıpırdamıyordu.
Televizyon izliyordu sadece, etrafını bakınıyordu boş, duygusuz anlamsız gözlerle, sessiz, sakin ve durgun. Herhalde o yaştaki bir ihtiyara “Aptal âşık gibi(4)” yakıştırma pek uygun olmasa gerekti.
Korkuyordu belki dışarılara çıkmaktan. Sorulursa bir şeyler, cevap gayretinde oluyordu sadece, sessizliğini inkâr edercesine;
“Evet! Hayır! Bilmem! Bilemiyorum! Peki! Hım! I-ıh!” gibi.
Ev sahipleri, özellikle anne ve sonrasında çocuklar, hiçbir ek sıkıntısı olmamasına rağmen artık ağırlığını hissetmeye başladıkları yaşlı adamı ilgili bir yerlere göndermeyi düşünüyorlar, ancak kendi yaşam düzenlerine uyan adamı bir yerlere göndermek içlerinden gelmiyordu.
Karakoldan her gün bilgi alıyorlardı; suskun, kahırlı, meraklı bir bekleyişti yaşadıkları.
Yaşlı adam munis(3) bir ev kedisi gibiydi, yaşlı, yerinden kıpırdamayı, pencereden dışarılara bakmayı bile düşünmeyen, hatta böyle bir şeyi özenmeyen. Kendini ölümü yaklaşmış bir filin mezarlığına(16) yönelişi gibi hissediyordu yaşadığı ortamı. Ölmek ve kurtulmak mı? Şu ana kadar böyle bir duyguyu yaşadığını hissetmiyordu, acaba beynindeki kendini belli etmemekte direnen görüntülere göre bir evveli var mıydı, ölümü düşünecek gibi ve kadar?
Şu anda içinde bulunduğu ortamda, sevgi yerine mecburiyet gibi görünse de yaşadığında pişmanlık gözükmüyordu.
Gerçekten dünyada mıydı? Bulunduğu ortamda olanlar yaşlı, hacı olan karısı ve oğlu gelini miydi? Beynindeki çözüm arayan boşlukları bilip anlıyor, ama çözümleyemiyordu bir türlü. Hem nasıl çözümleyeceği konusunda, hem de çözümlese sonrasında ne yapması gerektiğini bilmez gibiydi.
Günbegün farklılıkları fark ediyor, hissediyor, yaşıyor beynindeki birikimlere yön vermeye çalışıyor ve kanaatince; yaşadığı yerin yaşaması gereken yer olmadığını, kabullenmekte zorluk çekiyor olsa da kendine tahammül etmeleri mecburiyetini yaşayan farklı insanlara eziyet çektirdiğini düşünüyordu.
Boşluk, boşluk ve bu boşluğu dolduramamanın tedirginliği vardı içinde, düşündükçe yoruluyordu beyinsel olarak. Oturduğu yerde, televizyonu kapatarak zihnini yokluyor, nerede olduğunu, ne yaptığını, askerliğini, geçmişini, sırasını sekisini bilmiyor(1), bilemiyordu.
Her sabah muntazam bir şekilde sakal tıraşı oluyordu, gömlekli, kravatlı, elbiseli olarak duruyordu televizyon karşısında. Sadece saçları oldukça ötesinde uzamış, papaz gibi olmuştu handiyse(3). Berbere gitmek, daha doğrusu evden dışarı adım atmak gelmiyordu içinden.
“Oğul! Bir makine al da sıfır numara tıraş et şu saçlarımı!”
Demesine demişti, ama oğlu sözünü yerine getirmek yerine eve bir berber getirmişti. Tepesinde saç yoktu zaten. Sakallarını, bıyıklarını bu eve ilk geldiğinde banyo yaparken kesmişti nedenini aklında tutmaksızın, aslında bedenen hep temizdi!
Karşısındakilerin tutum ve davranışlarında bir ahenksizlik sezinlemeye(1) başlamıştı, anlamını bilmeksizin, oysa onlar kendisini, o da onları ailesi kabul etmemiş miydi? Davranışları neden böyle anlaşılmayacak boyutlarda şekillenir olmuştu.
Bir hatanın, bir mecburiyetin, ceremesini(3) yaşıyor gibiydiler.
Karısı, oğlu, gelini yanındaydı, zihnindeki tasavvura(1) göre, ama aklına gelen, ya da gelir gibi olan bir kısım eksiklikler vardı. Yaşı gereği kullanması gereken ilâçları neredeydi? Neden kullanmıyor, ya da vermiyorlardı?
Diğer çocukları, torunları neden arayıp sormuyorlardı ki kendini? Aklında bulanık olarak sorular vardı daha bir sürü, aklına gelmesinde zorlandığı!
Bu ayağındaki upuzun kesik gibi çizginin, ayrıca göğsündeki kıllar arasında yer alan gene upuzun, boynundan neredeyse göbeğine kadar inen izin anlamı neydi? Karısına sordu, bilmiyordu.
Oğlu hem akıllıydı ve hem de bir sohbet anında aklı başına gelir gibi olduğunda anlattıkları aklında kalmış, unutmamıştı oğlan.
“Baba! Kalp ameliyatını oldun ya! Unutmadın umarım!” demiş, o da oğluna yalan söylemişti, daha doğrusu hatırlamamasına rağmen sözün doğruluğunu tasdik etmişti;
“Ha! Şimdi hatırladım! Ama hangi hastane, ne zamandı? Unutmuşum!”
Ertesi gün bir kardiyolog(3), bir de psikiyatr(3) gelmişti eve. Sordukları bir kısım suallerle aklının başına gelmesi için yardımcı olmaya çalışmışlardı.
“Sarı ve kırmızı haplar vardı, tıpkı Galatasaray forması gibi. Öhö! Övünmek gibi olmasın, Galatasaray’ın tüm spor takımlarının sempatizanıyım! Kırmızı ve beyaz haplar da vardı, Türk Bayrağı rengi, Türk Milli Takımı gibi. Ayrıca bir tane de kıl kurdu(4) gibi beyaz, bir tane yuvarlak, bir tane de tank gibi bir hap vardı, adları aklımda kalmayan…
Şurup yoktu içlerinde. Her altı ayda bir de kan veriyordum. Doktor Hanım ‘Amca!’ diyerek tavsiyelerde bulundu; ‘Şunu, şu vakitte, şunları şu saatlerde iç!’ diye liste de vermişti. Nerede? Bilmiyorum. Ancak en son seferde ilâçlarımı ve listeyi değiştirmişti, onlar da aklımda değil!” dedikten sonra oğlu sandığına yöneldi yaşlı adam;
“Hadi oğlum! Doktor Beye içtiğim ilâçların kutularını getiriver odamdan!” dediğinde genç adamda şafak atmıştı(1)!
Halen bir haber yoktu hiç bir yerden. Ailesi olan insanlar sahipsiz olamazlardı, hele ki bir desteğe ihtiyacı olan yaşlı insanlar için.
Doktor hem açıkgöz, hem akıllı, hem de bilgili idi, aksi takdirde zaten doktor olamazdı ki! Gerek öncesinde ve gerekse sonrasında verilen bilgiler hazırlıklı olmasının gereği idi. Sorunu ve ilâçların neler olduğunu anlamıştı, kısmen ötesinde biraz daha fazla.
“Muayeneye geldiğinizde muayene odasında unutmuşsunuz, onları hemen oğlunuzla göndereyim!” deyip genç adamın koluna girdi doktor. Nöbetçi eczane eczacısından da bildiklerini pekiştirip ilâçların alınmasını sağlamıştı doktor.
Mutlu olmuştu yaşlı adam. İlâçları tıpatıp aynıydı, hepsi yeni kutulardı açılmamış, ancak her nedense fiyat etiketleri kesilmiş. Herhalde yarım olan paketleri vermeyi ya doktor uygun görmemiş, ya da süreleri geçmiş olabilirdi. Önemli değildi.
Genç adam ise, o kadar zamandır yaşlı adamın ilâçlarını kullanmaksızın nasıl ayakta kaldığına hayret ediyordu. Ya ölseydi?
Bir süre daha geçti aradan…
Yaşlı adam, bir gecenin sabahına doğru kendini çözmek, bilip anlamak için, kendinin olduğuna inandığı elbiselerini ve tüm sessizlik kurallarına uyarak ayakkabılarını giyip usulca dışarıya çıkmaya yöneldi.
Dışarıya çıkıp da arkasına baktığında saklandığı yer, kocaman bir köşk gibi görünmüştü kendisine. Her ne olmuşsa olsun, her ne yaşamış olursa olsun, kendisinin olmayan, yaşama hakkı olmayan biri olarak şüphelerinin ayyuka çıkmasına(1) yardımcı olan bir köşktü orası. Koca köşk, ya da konak, köpeksiz ve bekçisiz olamazdı. Bekçiye, ya da görevli olan her neyse ona ve elinde tuttuğu tasmalı köpeğe “Sus!” işareti yaparak, bahçenin dış kapısına yöneldi ve dışarıya çıktı.
Giyimi düzgün gözükse de serseri gibi çıkmıştı yola; yalpalamadan, sekmeden, teklemeden, yol boyu, burnunun doruğuna(11) doğru gidiyordu.
Bir araba durdu yanında;
“Nereye gidiyon bu vakitte beybaba? Gel, gideceğin yere götürelim seni!” dedi arka camı açan ne idiği belirsiz(4), apaş suratlı bir adam.
Onlara uydu, aynı lehçeyle, daha arabaya binmeden;
“Bilmiyom, pindik bi alâmete, gidiyok gıyamete!”
“Kıyamet yakın be beybaba! Hemen yakında, yakınında...” diyerek arabadan inen dört kişi daha ne olduğunu anlayamadan onu kısa zaman içinde kıyamet yolcusu haine döndürmüşlerdi.
Sonrasında ceplerinde saat, para, pul, ziynet gibi bir şey olmadığını görünce sinirlenip ceket ve pantolonunu alıp ve sinirle tekmeleyip kaldırıma çarpmışlardı onu ikinci kez.
Bir araç çarpıp kaldırıma uzatıp aklını almıştı başından, diğer bir araçtan inenler ise başına getirmişti aklını yeniden.
Yaralı-bereli, tozlu-topraklı, aklı başında ve kararlıydı düşüncelerini aydınlattığında. Üşümeye başlamıştı.
Göğsüne kıllı, elinde orak(3), kosa(3) ya da tırpanla(3) oturmuş biri nefes almasını engeller gibiydi. Elleri boynunda değildi, ama nefes almakta da güçsüzlük egemendi ciğerlerine. Direnecek gücü yoktu, ya da kalmamıştı.
Uzaklardan bir ses sanatkârının sesi ulaştı kulaklarına;
“Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim(17)?” gibi.
Devriye dolaşan bir polis arabasının yanına yaklaştığını hissetti, hayal meyal(110), yerinden doğrulmak istercesine;
“Ben…” dedi, daha fazlasına maddi değil, ama tüm yokluklarla mücadele ederken zayıf düşen bedeninin, kalbinin gücü de, ömrü de yetmedi.
İşin tuhaf tarafı ne öncesinde, ne de sonrasında kimse ne aramış, ne de sormuştu onu.
Adı, sanı, kimi, kimi-kimsesi olduğu bilinmeyen, üzerinde kendini belirtecek herhangi bir şey olmayan yaşlı adamı “Kimsesizler” ya da “Garipler Mezarlığına” defnetti onu bulan, ya da yol kenarından alan polisler…
Muradına bir başka şekilde ermişti yaşlı adam, kimsesiz…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Böyle bir intihar gerçekleşmiştir, Adana Seyha Baraj Gölüne gömülerek.
Memduh; Övülmüş. Övülecek. Beğenilmiş, metholunmuş.
(1) Ağız Birliği Etmek; Söz birliği etmek. Aynı konuda konuşmak, fikir beyan etmek. Uyuşmak.
Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Aklına Esmek; Yapmayı önceden düşünmediği bir şeyi birden yapmaya karar vermek ve yapmak.
Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek; Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan (Kaz gibi, Karga gibi şeklinde de tarif edilebilecek) bir deyim.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Bunalmak; Aşırı ölçüde sıkılmak, çok sıkıntı duymak. Güçlükle soluk alıp vermek, solu almakta güçlük çekmek.
Bunaltmak; Bunalmasına yol açmak, bunalmasını sağlamak. Aşırı ölçüde sıkılmasına neden olmak, çok sıkıntı duymasına neden olmak. Güçlükle soluk alıp vermesine neden olmak.
Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
Caymak; Vazgeçmek. Verdiği karardan ya da sözden dönmek.
Çileden Çıkarmak (Çıkartmak); Çok kızdırmak.
Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.
Gücüne Gitmek; Gönlü kırılmak, onuruna dokunmak.
Hâsıl Olmak; Ortaya çıkmak, görünmek, oluşmak, türemek.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
Kadir (Kıymet) Bilmemek; Değerini, kıymetini bilmemek, anlamamak.
Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek, Sorunların üst üste gelmesi.
Kendi Kabuğuna Çekilmek; Çevreyle ilgisini kesip, insanlarla görüşmez olmak.
Koşuşturmak; Bir işi, bir kişiyi, bir şeyi izlemek veya birçok işi yapmak amacıyla sürekli olarak gidip-gelmek, koşuşmak. Sevilen insanlar için ne yapacağını bilememek, görüntüyü yakalamakta sıkıntı çekmek.
Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
Pehpehlemek; Beğenmenin ve şaşkınlığın belli edilmesi.
Sezinlemek; Sezer gibi olmak.
Sırasını-Sekisini Bilmemek; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi oturmamak, olduğu gibi kalmamak, herhangi bir işi yapamamak. Bilememek.
Sıvazlamak; Bir şeyin üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek, bir bakıma okşamak.
Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek. Somurtmak. Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak.
Şafak Atmak; Korkmak, şaşırmak. Aniden önemli bir durumla karşı karşıya kaldığını anlamak, bu sebeple tedirgin olmak.
Tasavvur Etmek; Zihinde canlandırmak, düşünmek.
Tırtıklanmak; Aşırılmak, çalınmak, hırsızlanmak, alınmak.
Yapındırmak; İşi olur duruma getirebilmek, becermek. Bir işi kendi eliyle, özenle yapmak. Yavaş yavaş alıştırmak. Benzetmek, uyum sağlamak.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek, içki içmek. Ziftle kaplanmak.
(2) Din İle İlgili Konular;
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Estağfurullah; Arapça “Tanrıdan bağışlama dilerim” dir.
Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
Hac Farizası; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, hür olmak şartlarının yanında diğer birisi de; nafakadan fazla olarak, hacca götürüp getirecek ve evdekilere yetecek kadar parası olmak şeklinde yapılan farz. Müslümanlığın beş şartından biri olan, Müslümanlarca Zilhicce ayında Mekke’de yapılan, Kâbe’yi ziyaret ve tavaf töreni. Genellikle tek bir Tanrı kabul eden dinlerde kutsal olarak tanınan yerlerin, o dinden olan kimselerce ziyaret edilmesi. Türkiye’de o zamanlar hacca gitmek için herhangi bir kural, ya da kontenjan konusu yoktu. Dinen şartları uygun olan herkes hacca gidebilirdi.
İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak.
İslâm Hukuku (Fıkıh); “Zina, içki ve hırsızlık gibi ceza gerektiren suçlarda ve kısasa kısas gibi suçlarda kadını muaf tutmuş, onun şahitliğini kabul etmemiştir… Aynı hukuka göre; Alışveriş, ticaret, nikâh, talâk gibi davalarda ise iki erkek yoksa bir erkekle iki kadının şahitliği şart koşulmuştur.
Kur’an, Nisa Suresi, 11. Ayet; “Allah size çocuklarınızın miras taksimi hususunda erkeklerin paylarının , kızların iki katı olmasını emretmektedir…”
Kur’an; Bakara Suresi, 282. Ayet Meali, “Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olacağınız bir erkek unuttuğunda, şaşırdığında diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir…”
Kur’an; Nisa Suresi, 34. Ayet Meali; Erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler. O sebeple ki erkekleri, kadınlardan üstün kılmıştır…”
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz, küçük çocuk.
Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiir. Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir. Bu vesile ile; Duvak, Sünnet, 40 Uçurma, Lohusa, Hac Dönüşü vb. gibi okunan mevlitler de aynı şekilde mülahaza edilmelidir.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
Mürit (Mürid); Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş.
Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Nafile; Yararsız, boşa giden, boş, işe yaramayan. Boşuna, boş yere. Fazladan kılınan namaz, ya da oruç.
Niyaz; Dilek, yakarma, yalvarma, yakarış, dua.
Sabit Fikirli; Ön yargılı. Saplantılı.
Şer; Kötü eylem, kötülük, fenalık, fena iş. Dince kötü sayılan, ceza ve kınamaya uygun davranışlar ve yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.
Şeriat; Din manasına da gelir. Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
Tekke; Tarikatta olanların barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yer. Dergâh. İşsiz-güçsüz kimselerin buluşup sığındıkları yer.
Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.
Tevhid (Tevhit); Vahdet kelimesinden oluşmuş tek olmayı anlatan bir kelimedir. (Örneğin “Lâilâheillâllah” kelimesine kelime-i tevhid denilmektedir.)
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
(3) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.
Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Devşirme; Toplanmış. Bir araya getirilmiş. Osmanlı zamanında yeniçeri ocağı için çocukların toplanıp yetiştirilme eylemi ve bu şekildeki çocukların her biri. Öyküde; Yurt dışında doğan çocukların Türkiye’deki varlıkları ile yabancı ülkelerin Türk olarak görünmek isteyen sporcuları anlatılmak istenmiştir. Bana göre; konunun para kaynaklı bir oluşum olduğudur.
Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir. Öyküdeki anlamı ise ültimatom gibi aynıdır.
Dümen; Dalavere, hile. Yönetim, idare. Hava ve deniz taşıtlarında taşıta istenilen yönü vermeye, belirli doğrultuda götürmeye yarayan hareketli parça.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
Hayta; Külhanbeyi, kabadayı, serseri. Holigan. Apaş.
İkmal; Eksik olan bir şeyi tamamlama, bitirme, bütünleme.
İliksiz; İliği olmayan anlamında olmakla birlikte, kişiliksiz, önemsiz, değer verilmeyen anlamlarındadır ki, öykü de bu anlamda kullanılmıştır.
Kardiyolog; Kalp hastalıkları konusunda uzmanlaşmış doktor.
Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.
Kaygı; Tasa. Kötü bir sonuç doğacak diye duyulan üzüntü.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
Kosa; Uzun saplı ekin biçilen büyük bir orak türü.
Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması. Saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç ve bu durum.
Makbul; Kabul edilen. Beğenilen, hoş karşılanan. Geçer, geçerli. Kabul olunmuş. Kabul ve ilgi gören.
Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mandıra; Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların süt elde etmek amacıyla beslenip barındırıldığı, süt ve süt ürünlerinin üretildiği, çiftlik ya da üreticiden alınan sütlerle süt ürünleri üreten işletme, bu ürünlerin satıldığı yer.
Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.
Miskince; Uyuşukça, aptalca, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkça.
Muaheze; Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme.
Munis; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun. Alışılmış, alışılan, yabancı olmayan.
Müstehzi; Alay eden, alaycı.
Nizamiye; Aslında “Nizamiye Kapısı” demem gerekti. Askerlik Dairesinin, Kışla, Garnizon ve bazı kuruluşların giriş kapısı. Osmanlı döneminde kara ordusuna verilen ad.
Orak; Bir sapı bulunan, yarım çember şeklinde, yassı, ensiz ve içe gelen yüzü keskin, ekin biçme aracı.
Öksüz-Yetim; Çok kişi “Kimsesiz” anlamında da kullanılan “Öksüz” kelimesini “Yetim” kelimesi ile karıştırmaktadır. Öksüz; bazı literatürlere göre hem anasını, hem babasını kaybetmiş kişileri için kullanılmaktaysa da; Öksüz; “Anasız”, Yetim ise; “Babasız” demektir.
Psikiyatr; Psikiyatri uzmanı. Ruh bilimci. Ruh hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisiyle uğraşan uzman kişi.
Sükûn; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olma hali.
Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
Takaza; Başa kakma, serzeniş, sitem etme.
Takdir; Beğenme, beğenip belirtme, değer verme. Tanrı’nın uygun görmesi. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlama. Değer biçme
Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.
Tekdir; Azarlama, paylama.
Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu, bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme.
Tırpan; Ekin, ot vb. şeyleri biçmeye yarayan, uzun bir sapın ucuna tutturulan, çelikten yapılmış, hafifçe kıvrık, uzun, sırtı kalınca ve bombeli keskin ağızlı bir tür orak. Güreşte devirmek amacıyla rakibin ayak bileklerine hızla vurma biçimindeki oyun.
Ültimatom; Bir devletin başka bir devlete herhangi bir konuda verdiği ve hiçbir tartışmaya ya da karşı çıkmaya yer bırakmaksızın, tanıdığı süre isteklerinin yerine getirilmesini bildirdiği, içinde savaş tehdidinin de bulunduğu nota. Öyküde benzetme yapılarak; kesin uyarı denmek istenmiştir.
Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.
(4) Akik Taşı; Kalseduan kuvarsının bir türü olan, yüzük taşı, mühür gibi şeyler yapmakta kullanılan çok sert, yarı saydam, parlak ve değerli taş.
Aklı Bir Karış Havada; Dikkatini toplayamayan, dağınık, dalgın.
Amma Velâkin; Ne var ki, ancak, bununla beraber, bununla birlikte.
Ana (Anne) Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.
Aptal Âşık; Zekâsı gelişmemiş gibi zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak şeklinde kendinde olmayan.
Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.
Başa Kakma; Serzeniş, sitem etme.
Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
Düz Mantık; Mantık, düz yürütmede, düşünce üretmede kullanılan yetenek olduğuna göre bu kavram, yapılan işin, sözlerin, akla mantığa uygunluğunun izahı, aklın pratiğe dönüşmesi demek.
Estetik Cerrahı; Hekimliğin kusurlu organları cerrahi yöntemlerle düzeltmeyi konu alan dalı.
Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
İte-Kaka; Kaba ve hoyrat bir biçimde iterek, zorla. Güçlüklerle.
Kıl Kurdu; Her insanda rastlanabilen, solucanlar şubesinden ip şeklinde yaygın parazit türü. Ondan daha büyük olan bağırsak solucanlarıyla karıştırmamak gerektir.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Lens (Kontakt Lens); Güzel görünüm, özgüven ve özgürlük sağlayan, görme bozukluklarının düzeltilmesinde, göz renginin değiştirilmesinde, kornea hastalıklarının tedavisinde kullanılan şey.
Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.
Şunun Şurasında; Belli bir geleceğe az bir zaman kaldığının ifadesi.
Ters Mantık; Mantık, düz yürütmede, düşünce üretmede kullanılan yetenek olduğuna göre bu kavram, yapılan işin, sözlerin, akla mantığa uygun olmamasının izahı, aklın pratiğe dönüşmemesi, düz mantığın tersi bir kavram olması demek.
Yarım Ağızla; İsteksizce.
(5) “İçiyorsam sebebi var…” Müslüm GÜRSES’e ait Arabesk müzik.
(6) “Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam…” Cahit Sıtkı TARANCI’nın “ABBAS” isimli şiirinin başlangıcı. Hicaz Makamında bestelenen bu eserin bestekârı Onur AKDOĞU’dur.
(7)“Benim en iyi dostum, içkim, sigaram…” Aslı; Tanju OKAN’ın meşhur ettiği bir şarkı. Ancak Selâmi ŞAHİN de sözleri sahiplenerek Türk Sanat Müziği haline getirmiştir.
(8) “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un…” adlı Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi Avni ANIL’a ait, Kürdîlihicazkâr makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bir dizesi.
(9)“Gloomy Sunday” Kasvetli (Kederli) Pazar. Macarca Szomoru Vasanap. Macar Besteci Rezsö SERESS tarafından eski sevgilisi için bestelenmiş Ölüm Şarkısı olup bir kısım intiharlara neden olmuş (Billie HOLIDAY ve TEDDY WILSON seslendiriyor).
(10) Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(11) Iskalamak istemiyorsan hayatı / Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli / Tam zamanında ölmelisin…Can YÜCEL
(12) İntihar; Bir kimsenin ruhsal ve toplumsal nedenlerle yaşamına kendi eliyle son vermesi, kendini öldürmesi. Kendi yaşamını tehlikeye sokacak aşırı bir davranış ve eylem. Söylenildiği üzere İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan birisidir. Bir Müslüman’ın kendisini öldürmesi, başka birisini öldürmesinden daha büyük bir günahtır, denilmektedir. İntiharın büyük günah olduğu pek çok Hadis-i Şerifte anlatılmıştır. Ancak şeriatta bu konuda bir kural yoktur. İntihar edenin cenaze namazı kılınır! Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Ancak “İnsan vücudu, Tanrının hikmetidir” denildiğinden o hikmeti kim oluşturduysa, ya da uydurduysa yok etmeye de onun muktedir olması gereklidir.
Bir diğer husus; Kur’an’da Nisa Suresi 93. Ayet de şöyle denilmektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?
(13) İki Buçuk Lira; Bir arkadaşım, hatta uzak akrabalarımdan biri motosikletiyle giderken, daha doğrusu alçaktan uçarken(!) bir kamyon altında kalıp yaşamını yitirmişti ve cebinden sadece iki buçuk lira çıkmıştı, hatırladım, üzüldüm ve öyküye bu amaçla monte ettim. Olayın yaşandığı tarihlerde demirden bütün iki buçuk liralıklar vardı.
Buçuk Millet; Aslı; “Yetmiş iki buçuk” şeklinde de söylenen ırkçı bir davranış olarak çingeneler için kullanılan (bence) yanlış bir söz dizisi.
İki Buçukluk; Top toplayıcı çocuk. Çeyrek lira değerinde para. Kadınların süs için takındıkları iki buçuk altın değerindeki süs eşyası.
(14) Yahudi Fıkrası; Yahudi’nin oğlu, babasına; “Bugün otobüse binmeyip peşinden koştum, bir lira kazandım!” der. Baba oğluna tokat atar ve “Salak oğlum! Bir taksi peşinden koşmuş olsaydın en aşağı on-yirmi lira kazanmış olurdun!” der.
(15) Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, / Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden… Yahya Kemal BEYATLI “SESSİZ GEMİ”.
(16) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “FİL MEZARLIĞI” Aklımda yanlış kalmadıysa; “Öleceklerine yakın / öleceklerini hisseden / (diğer bir deyişle; / yaşamlarının sonuna geldiğini hisseden / filler / mezarlarını -arar- bulurlarmış / (en kısa zamanda / ve sükûn içinde ölmek için / (orada) / beklerlermiş, sonlarını… /… / Hepsi tamam / (da) / ben ünce sükûn bekliyorum, gerisi kolay!”
(17) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.