Aslında “Uçak Sevdası” mı, “Garip Bir Uçak Serüveni” mi, yoksa “Vakit Nakittir!”  sözüyle mi başlamam gerekti, kararsız kaldım bir süre…

Uçakla seyahatler, kısa mesafeler için bana; örneğin Ankara’dan İstanbul’a, İzmir’e, ne bileyim Çanakkale’ye, Antalya’ya yöneliş olarak ehven(1) değil gibi gelir. Gerek uçağa bindiğin, gerekse indiğin yerlerdeki havaalanlarına herhangi bir vasıtayla ulaşmak hem ayrı bir zaman ve hem de ister itemez nakit kaybına sebep oluyordu.

Havaalanına gidiş ve bilmem ne kadar zaman önce orada bulunmak, check in(2), bagaj teslimi, yıpranan ve kaybolan bavullar, bagajlar ve bir kemerin bile sakınca yarattığı, gerekli olan ama bence bir su şişesine bile yasak getiren gereksiz uygulamalar…

Herkesin internet bilme ve kullanma zorunluluğu olmadığı bilinemez, ya da bilinmek istenmez.

Herhangi bir nedenle rahatsız olanların ilâç kullanmalarına güvenlik görevlilerinin doktor gibi karar verip ilâcı yanlarında içmeleri şeklindeki kimliksiz ve yanlış uygulama emirleri(!), bir bakkalda bile havaalanındaki fiyatın üçte birine alınan pet bir şişe suyun güvenlik koridorundan geçirilmemesi muammadır(1) benim için. Doğal olarak bunlar benim ve çekirdek ailemin(2) yaşadıkları.

Pabuçlarındaki, özellikle çizmelerindeki tokalar dolaysıyla alarm veren güvenlik kabinleri nedeniyle çizmelerin çıkartılmasının istenmesi, görevli, kimlikli olduğu halde bir polisin bile uçağa silâhla binmesinin yasağı anlaşılmaz.

Yaşlı ve özürlü, yürümekte sıkıntı çeken kişilere karşı ilgililerin davranış bozuklukları ve sayamadığım, göremediğim, ya da aklıma şu anda getiremediğim nedenler benim için uçakla seyahatimi kısıtlayan itici güçler(2).

Tüm bunların uçuş süresinden daha uzun bir zaman aldığını söylemem sanırım ki, abartı sayılmamalı…

Kısa bir özdeyiş(1), babanın oğluna söylediği gibi; “Oğlum ben sana ‘Şu meslek sahibi olamazsın!’ demedim ki! ‘Adam olamazsın!’ dedim” örneği, her şeyin önünde ve özünde eğitim ve aile terbiyesi gelmeli ise de hatır gönül, Kur’an’ın Nahl Suresine(3) dayanarak “Akrabaya yardım etme!” kontenjanından yetersiz ve ehil olmayanların açıktan açığa “Torpil” denilen bir kavramla oralara yerleştirilmesi, olarak düşünüyorum. Gerçektir ki; Türkiye’min birçok yerinde olduğu gibi…

Doğal olarak genelde; “Uçak şirketinden kaynaklanmayan nedenlerle” uçağın vaktinden şu kadar sonra kalkması normal bir kavramdır, hele ki kış aylarında. Dolaysıyla zamandan yararlanma düşüncesiyle kısa mesafelere uçakla ulaşmayı denemek, bence hayal gibi bir kavram görünmekte.

Ancak gerçek olarak söylemem gerekli ki, bazı insanlar için de saatlerce süren tren ya da otobüs yolculukları çekilemez. Tren bazı bakımlardan bazı imkânları sağlayabiliyor; ama eğer hırsızlara, uğursuzlara, edepsizlere karşı uyanık, sabırlı ve tahammüllü olarak uyanık kalabilirsen.

Şehirlerarası otobüsler mi? Neresine dokunayım bu konunun? Bir çoban gibi olan şoförlerin, koyunları olarak düşünüyordum, binenler olarak kendimizi. “Bindik bir alâmete gidiyok gıyamate!” der gibi.

Meselâ kendimden bahsedeyim bu konularda. Genç değildim, ama kırkları geçmiş, ellilere henüz yaklaşmış olmama rağmen (Ellilere doğru merdiven dayamıştım, demiyorum) vaktinden önce çok berilerde prostat(4) denen o ne menem(2) rahatsızlığı sahiplenmiştim.

Eğer şehirlerarası yolculuğumda otobüs yolculuğunu tercih etmişsem “İhtiyaç molaları” sırasında asla çay ve su içmiyordum. Neredeyse tüm vaktimi malûm yerde geçiriyordum! “Mola bitti!” denildiğinde de daha otobüse biner binmez olası ki psikolojik olarak hemen ikinci bir “İhtiyaç Molası” verilsin dileği ile çok zaman yerimde duramıyordum, üstelik titizdim de…

Otobüsü çok zaman “Münasip(1) bir yerde durdurmak” arzum, her nedense bana göre hep münasip olmayan bir yerlerde durdurmak şeklinde gerçekleşiyordu! Rahatlamak için bir ağaç arkası, bir sütre(1) bulmam zor olan yerlerde bana bakan yolculardan, diz boyu utanıyordum(5).

Gerçek şekilde rahatlamam yetmiyormuş gibi, görevini tamamlamış kâğıt mendilleri oraya buraya atmak yerine otobüsün çöp torbasına iliştiriyor, muavin arkadaşın da ellerimi yıkamam için “Şirkete ait” su ile yardımını bekliyordum.

Bu demekti ki başarılı bir şekilde otobüsün beklemesine neden oluyor, bu; vaktinde, belirli yerlere ulaşmak isteyen vatandaşlarım için otobüsün süratli gitmesini gerekli kılıyordu.

Eğer yolda gizlenmiş polis amcalar yoksa olay “ne âlâ(2)” tavrında gözükse de, takoğrafın(6) kayıtlarının incelenmesi sonrası görevliler gereğini yapıyorlar, o zaman sonuç, “Yandı gülüm keten helva!” şeklinde gerçekleşiyor, gıyabımda(1) tüm sülâleme yetecek teşekkür(!) ve takdirleri(!) duymasam da hissedebiliyordum, bunun için kulaklarımın çınlamasına gerek yoktu.

Belki de yaşamımdaki bence en önemli şey; babamı prostat kanseri nedeniyle, annemi kalpten yitirdiğim için ameliyat olmaktan çekinmemdi. Çünkü prostat sıkıntım yanında kalbim de var! Anormal kalp atışı mı, ekstrasistol(1) mü her neyse, kalbim ara sıra duraklama yapıyor, bu da; beni normal yaşamım dışına itekleyerek yoruyordu.

Her iki durumun da irsiyetten(1) kaynaklandığını söylüyordu doktorlar, bu ise; üstesinden gelemediğim bir durumdu.

Bir uçak hevesi, ya da sevdası deyip neredeyse düşüncelerimin içeriğinde yaşam öykümü de özetlemiş oldum böylece! Affedersiniz!

Herkeslerin internetten bazı işlemleri yapması hem internet bilgisi, hem zamanı nedeniyle mümkün değil. Uçaklarda eğer rezervasyonu oldukça önceden yaptırır, biletin parasını da oğluna bankamatikten gönderirsen bilet alman ucuz, vakitli ve şanslı oluyordu.

Bu biletin bilgilerini de evlât ve de uçak şirketi cep telefonuna mesaj olarak gönderdiğinde bilet daha da yakışıklı oluyordu.

Genelde ve tercihan oğlumuzla yaşayacağımız vaktin uzun olması için sabahlarda erken vaziyetlerde gidiş, akşamları karanlığın ziftlenmesine fırsat kalmaksızın geç vakitlerde dönmemiz çok yararlı oluyordu. Bu konuda oğlumuzun indimizde yarattığı mutluluğu tarif etmem mümkün değil…

Gelmekte olan Kurban Bayramı için yıllardır yaptığım gibi kurban bedelini aynı kuruma bağışlamıştım, banka yoluyla. Maksadım hiç olmazsa bu angaryayı oğluma yüklememekti. Yaşlı başlı insanların her şeyi bilmeleri şart gibi görünmese de çok konuda sabırlı olmalarının ve teklif edilen bir kısım yardımları kabul etmelerinin gerekli olduğunu düşünmekteyim.

Yaşam hikâyemde bir bölümü eksik bırakmışım, tamamlayayım hemen.

Hani bir türkü vardı, ilk dizesi aşağı-yukarı beni ilgilendiren ve sanatkârının affına sığınarak kendime göre yorumlamaya çalıştığım; “Hem okudum hem yazdım(7)yerine; “Hem okudum, hem evlendim, hem de çocuk büyüttüm!”

Yok, öyle beşik kertmesi(2), köy çeşmesi başında karşılaşma, ya da; “Eşim köyün en güzel kızıydı, vuruldum!” gibi katkılı cümlelerle yahut da “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada(8) der gibi abartılı bir evlilik yaşamadık, ama çok erken kendimizi yaşamaya başladık, diyebilirim.

Bir hafta sonu, pek geleneğimiz olmamasına rağmen, belki de kaderin yönlendirmesi ile bir öğle yemeğinde İskender Döner yeme arzusu taşırken karşılaşmıştık birbirimizle ve birbirini hiç tanımayan ailelerimizle.

Ve karşılıklı olarak sadece bakışmıştık…

Bakış o bakış…

Sonrasında bir de baktık ki; karı-koca olmuşuz, o on altısında, ben on sekizimde. Üniversiteye başlamıştım henüz. Karım lise son sınıftaydı, okulu bıraktı bir süreliğine.

Ve aile taşındı benim okuduğum üniversitenin bulunduğu şehre. Ben de içgüveysi(2) idim!

Ama ne içgüveysi? Yediğim önümde, yemediğim arkamda, karım, ailem olan “Baba” ve “Anne” dediklerim başımızda, masamızda sadece kuş sütü(2) eksikti.

Babam olan kayınpederim; “Mal, mülk sahibi oldum, ama adam olamadım, sen oku ve büyük adam ol ve bizim eksiklerimizi de tamamla!” demesini hiç unutmadım.

İyi bir kızdı karım, sözümün eri(2) olmayı bir kenara bırakarak, gönül kiminse(9) güzel odur, felsefesiyle(1) demek isterim ki; karım güzel mi güzel, bakışlarına beni hapseden çok iyi bir kızdı.

Namus ve şerefim üzerine and içerim ki; bana öylesine hâkim ve gönül doyurucu idi ki, onun dışında bir dünyam, özencim, isteğim olmadı asla. Ta ki; “Ta ki” deyinceye kadar?

Üniversiteyi bitirip de askere gittiğimde oğlumuz iki yaşındaydı ve karımın müjdesinde ikinci bebeğimiz için; iki aylık hamileydi, yeniden.

Babam; “Kızımızın mutluluğu için, istersen oraya da geliriz, ev tutar, alelusul yerleşiriz. Sayılı zaman çabuk geçer!” demişti.

Yok! Daha neler? Bu kadar fedakârlığa lâyık mıydım ben? “Hayır!” dememle birlikte iş bitmemiş, askerlik görevimi yaptığım kıtadan üç kez zorunlu nedenlerle ayrılma zorunda kalmıştım.

İlki babamın, ikincisi annemin vefatı dolaysıyla idi. Kardeşlerim onların cenazeleri, definleri için her şeyleri hazırlamışlardı, benim onlar için onların son defa soğuk yüzlerini görmem, cenaze namazlarını kılmam ve bedenlerinin mezarlarına indirilmesinde yardımcı olmam, yeterli olmuştu.

İnsanlar hep teessürlerle yaşayacak değillerdi ya. Neşeli haberlere de ihtiyacımız vardı. Taburdan üçüncü ayrılışımın nedeni; kızımızın gelip dünyamıza ortak oluşuydu.

Oğlumuza ismim olan Gündüz’ün ilk hecesi ile karımın isminin ilk hecesini birleştirerek Günsu adını takmıştık. İkincisi için karım Suna, Aysu adını önermişti. O olmuştu kızımızın adı.

Şaklabanlık parayla değildi ya;

“Güneşten Günsu, aydan Aysu, artık üçüncüsü olursa yıldızlardan Yılsu olur herhalde çocuğumuzun adı, kız-oğlan fark etmeksizin!” demiştim.

Karım anlayışlı ve mantıklı bir insandı, espriyi uzatmamı istemez gibi;

“Onun adı da hazır, merak etme!” demiş, tasarladığı ismin ne olduğunu söylememişti, ikinci kızımız dünyaya gelinceye kadar. Saklamadan söylemem gerekli ki karım, yıldızları umursamayıp hepsini kapsayan bir isim vermişti kızımıza; Göksu!

Tanrı hakkı üçtü, atalarımızın dilinde pelesenk(1) olmuş deyişe göre; “Üç haktı, ikisi anaya-babaya mahsup edilir, üçüncüsü dünyaya hak, ya da kâr kalırdı!” Her ne amaçla ve niçin olursa olsun “Çekirgenin üç kez zıplamasıyla” hiçbir ilintisi yoktu üç bebe edinmemizin.

Atalarımızı tasdikler gibi üç bebek sahibi olmamızın bir kısım kendini nimetten sanan insanların öneri ya da söylemleri ile de ilgisinin olmadığını söylemem gerek. Sadece yeterince ve bakabileceğimiz evlât sayısı idi bu.

Aksi takdirde maç tezahüratlarındaki gibi “Bir-ki-üç de yetmez, dört, beş altı olsun!” sloganına(1) doğru cevap verilemezdi. Ne olurdu o zaman da? Takdir; bilen, anlayan, yaşayan ve bildiğini sananlarda…

Gene de yaşamımı takdimim uzun oldu, bağışlayın!

Aradaki ileri sayfaları bir süreliğine göz ardı etmeliyim, oğlumuzun bekâr olduğu zamanlar ve baş sayfalar gibi. Oğlumuz biletlerimizi almıştı ya internetten, sabah ilk uçakla gidecektik yanına.

Daha doğrusu uçaktan indikten sonra o bizi bir araçla alacak, kendisi ve bizim için hazırladığı tatil köyüne gidecektik, kurban bayramının uzun tatilinden yararlanarak.

Oğlumla telefonda konuşmuştuk, kurbanlığımızın bedelini “Kurbanın kesilmesi” kaydıyla bir Hayır Kurumuna bağışlamıştık, dediğim gibi.

Oğlumuz tüm konularda gereklilikleri yapmıştı. Bizim için tek konu uçmak ve konmaktı.

Hemen eklemeliyim ki oğlumuz bu kez bizi kız arkadaşıyla da tanıştıracaktı. Bu nedenle Aysu ve Göksu iki kız kardeş olarak çok ve daha sevinçli ve heyecanlıydılar. Bir bakıma düğün pilâvına(2) hazırlanmış gibi meraklı idiler, kendilerince müstakbel gelin adayı yengelerini.

Birincisi; biricik ağabeylerini o şehre götürüp kaydını-kuydunu yaptırıp bir öğrenci yurduna yerleştirdiğimizden beri kendisini oralarda bir daha hiç görmemişlerdi. Aslında bu kadar bencil ve rijit(1) bir haksızlığı düşünmemeli, konuşmamalı yaşamamalıydılar. Çünkü Günsu dini bayramlarda, bazen aklına esip de geldiğinde, hatta o zamanlarda bugünlerdeki gibi kısıtlılığı olmayan kısıtsız(!) milli bayramlarda da tatil süresi uygunsa geliyordu yanımıza ya!

Ancak dediğim gibi götürüp bıraktıktan sonra onu bir daha oralarda görmeleri kısmet olmamıştı. Öncelerinde ailece merak ettiğimiz şey; burs ya da kredi gibi bir şey almadan okumaya gayret ettiği, harçlığını gönderdiğim halde nasıl tasarruf edip bu tatil yöresinde kendisinin ifadesiyle ehven ve uygun bir fiyatla tatil yapmamızı sağladığı idi.

Uçak paralarımızı buluşları nedeniyle ucuz tarifeden faydalanan kızlarımız sayesinde kendimiz ödemiştik bu sefer için. Ayrıca; oğlumuzla ilgili olarak akıllarımızın almadığı bir diğer husus da yurtta kalmaktan sıkıldığı için arkadaşıyla ev tuttuğunu söylemesi, ev kirasına yeterli miktarda katkıda bulunması için harçlığını artırmamızın yeterli olduğunu söylemesi idi.

Belki bunu bize yeni bir masraf kapısının açılmaması, yeni bir gider tablosu gerekliliği olarak söylemek istemezdi, ancak mektuplarımızın kendisine ulaşması için adresini değiştirdiğini söylemesi gerekince ev tuttuğundan haberimiz olmuştu.

Bence tüm bu ekonomik yanlışlıklarına karşın oldukçanın ötesinde pahalı olduğuna inandığım tatil yöresinin bedelini peşin olarak nasıl ödediği zihinlerimizde, daha doğrusu benim zihnimde uçurum boyutunda suali olan bir muamma idi.

Üstelik mutlaka ve mutlaka öğrenmem gerektiğine inandığım bir soru işareti…

Borç aldığını düşünüyordum, ama ona bu kadar borcu kimin verebileceği de düşüncelerimin dışında idi, “Olmaz!” olarak düşündüğüm mülâhazat hanesini boş bıraktığım(5) yer, konu ve kişi hariç. Sınıf arkadaşlarını ve kız arkadaşını tasnif dışına atarsak o şehirde eş, dost, akraba, tanıdık hiç kimse yoktu, ona anlayabileceğim bir şekilde koltuk çıkacak!(5).

Sınıf arkadaşlarının da, kız arkadaşının da bize ilettiği bilgilere göre (yalan diyemiyorum, amma) yanlış değilse kız arkadaşı kendisinden varlıklı değillerdi. Bu nedenle de borçlu, ya da borçlanmış olduğunu düşünüp ana-baba olarak tedbirli çıkmıştık evden.

Hatta kızlar bile birikmiş harçlıklarını üst üste koymuşlardı; “Ağabeyimize belki yararı olur!” diyerek.

Eee! Dört kişi, bagaj indir, in-bin yerine taksi tutarak gitmiştik havaalanına. “Bir kaşık aşım, kaygısız başım(10)!” örneği sıraya geçtik doğal olarak. Nüfus Kâğıtlarımızla o malûm kapılardan geçerken birkaç kez alârmları öttürmüştük!

Benim kemerim, kızların küpeleri, hatunun kolyesi ve zamanından önce üç bebe nedeniyle sahiplendiği yarım-yırtık(2) protez(1) dişleriyle her türlü kolaylık(!) sağlanmıştı bizlere daha ilk basamakta.

Kendi adımıza ilk kez olmamasına, kızlarımız adına ilk kez milli oluşları(5) dolaysıyla diyebileceğim, doğal olarak arkamızdakilerin tekdir lisanlarının örtbas edemediği(5) takdir lisanlarıyla kızlarımızın milli oluşları bu macerayı alın teriyle(5) atlatmış olmamız başlangıç olarak başarı idi.

Kızların bavullarındaki parfüm şişelerine kafayı takan görevliler “İlle de atacaksınız!” dememişler miydi, kızlar üzgün, ben ise çıldıracak gibiydim. Hele ki “Gerekebilir!” diye yanımıza aldığımız, kapakları bile açılmamış pet su şişeleri için de; “Yassah hemşerim!” tavırları ile yasak koymaları üzerine çocuklarımın ellerinden şişeleri almıştım, despotça(1).  

O; 33 ya da 50 cc lik su şişelerinin hepsini nazire yaparcasına(5) uygulamanın yanlışlığının sitemini() göstermek için görevlilerinin karşılarında, arkamızdakilerin homurdanmalarına(5) önem vermeksizin dinlene dinlene belirli bir süreyi muhteşem bir şekilde kullanarak hepsini içmiştim.

Sinirlenmiştim, merakım; pilot kardeş, ağabey, ya da amcanın nerede ihtiyaç molası(!) vereceğini yahut da hepsi benden genç görünse de hostes teyzelerin(!) o bir saatlik mesafe içinde özel tuvalet kapısını kaç kez açıp kapama mecburiyetlerini düşünmekten ibaretti.

Ha! Pilot; “Şuraya incem, ihtiyaç molası vercem!” derse mesele yoktu da, o zaman yolcuların ve hosteslerin tavrı ne olurdu, bilmem imkânsızdı. Eğer parfümler beni kendimden geçirmediyse, sarhoş değildim, düşüncelerimin salaklığında.

Üstelik kızların kokularını da apış aram dâhil bedenimin tüm köşelerine (en ücra(60) bölgelerine) sıkmak konusunda gayretim bebelerim ve eşim tarafından alkışlanmış, onları gülücüklere boğmuştu. Gene de arkamızdakilerin somurtmalarına(5) saygımızla ilgili soru işaretleri koyarak. Şunu da ihtiyatla eklemeliyim ki parfümlerin kapaklarını açarak içlerini çöp kovalarına boca ederek(5) atmıştık.

Uçaklara parfüm kullanılmadan binmek gibi bir kural olmasa gerekti, doğal olarak, tüm uçağın içini o kokuyla hapsetmek normal görünmese de. Konu; sadece kurallara uymaktı, biz de ailece kurallara uymuştuk! Var mıydı yanlışımız, ya da ötesi?

Biletlerimizi alırken ve bagajlarımızı vermeden evvel, hemen önümdeki, benim yaşımda olmayan, daha doğrusu benden çok genç bir bayanın özenli ve hayret dolu bakışları çekmişti dikkatimi.

Adı Özlem’di, biletini alırken, ya da check in yaparken banktaki görevliden duymuştum, adını. Bir süre çakılı gibi kalmıştı(5) yerinde, teessür ve bir o kadar da bilgelik yüklüydü ki bakışları, onun hissettirmek istediği, benimse hissettiğim (Belki, herhalde).

Sonra; “Evli evine, köylü köyüne!” örneği herkes gitmesi gereken yöne yönelmişti. Evli-barklı, çoluk-çocuklu ve de üstelik karımdan başka kimseyi görmeyen gözlerim, etkilenmiş gibiydi o gözlerin hapsi ile ve bedenim kamburlaşmıştı bir anda, hilâfsız(1).

O gözlerin esareti altındaydım, inkâr etmemin mümkün olamayacağı. Cinselliğin asla egemen olmadığı o bakışları görmezden gelmem, hele ki inkâr etmem hem imkânsız, hem de mantıksızdı.

Uçağa binme sırasına girdik, bagajlarımızı vermiştik zaten, acele etmemize hiç gerek yoktu, yerimiz yurdumuz belliydi nasıl olsa. Hatunum ve bebeler aynı sıradaki üç kişi barındıran koltuklarda, ben yuvasından atılmış bir leylek(11) gibi hemen yanlarında aynı sırada koridor tarafındaydım.

O, âfeti devran(2), ismi Özlem olan genç bayan; “İzninizle!” deyip ve belki benim bedenimin tümünde hapsolmuş korkunç parfüm kokumu bastırmak istercesine belki parfümünün, belki bedeninin kokusunu yönüme bıraktığında aklım başımdan gitmiş gibiydi. Ama ne fayda?

“İnsan, insana kavuşmazmış” da, “Dağ dağa kavuşurmuş!” Yoksa tersi miydi, aklımdan geçiremediğim? Onu gördüğümde, daha doğrusu görür görmez aklım kalmamıştı ki başımda!

Her nasılsa, ne neyse, öyleydi işte! O yani Özlem cam kenarında, bir başka, kokusu olmayan, belki de teninin kokusundan bile nefret eden çarşaflı bir teyze, bayan, kız, her neyse o orta sıradaydı. Söylememe, ya da tekrarlamama gerek var mı, koridor tarafında “İçişleri(12)” dediğim eşime yakın taraftaydım, koltukta.

“Eğer rahatsız oluyorsanız, eşim yan koltukta isterseniz yer değiştirebiliriz!” dediğimde;

“Rahat ol genç arkadaşım, bu; bugünün modası, gerekliliği zorunluluğu olmayan, inkâr edemeyeceğim, mecbur olduğum, ekmek paramın gerekliliği. Uçak kalksın, ben de senin gibiyim!” dedi çarşaflı kadın.

Uçak kalktı, o yanındakinden de güzel, hatta sakınmaksızın dekolte biriydi ve o beni hiç ilgilendirmiyordu. Çünkü gönül kimi severse, güzel o idi, tüm yaşamına hükmedecek, hükmeden!

Nasıl? Nasıl? O, Özlem denilen genç kız gönlümün sultanı, benim yaşamımı adadığım güzelim değildi ki! Gönlümün hoşuna giden, beğendiğim, hoşlandığım, beraber olmaktan zevk alacağım biri diyebilirdim belki, çünkü benim gönlümde ve dünyamda tek güzel karımdı!

“Külâhıma anlat(2) sen onu!”

Bu benim içimden gelen iç sesimdi(2). Kedinin ulaşamadığı ciğere mundar(13), ayının ulaşamadığı armuda ahlat(13) ve tilkinin değil insanın ulaşamadığı üzüme koruk dercesine(13), o misal, ya da örnek.

Ben ki bu kadar yıl yaşamış, böylesine çoluk-çocuk sahibi olmuş biri olarak Özlem’den etkilenmediğimi nasıl inkâr edebilirdim ki? Bu, nefsimi cinsellik dışında reddetmem için bir gereklilikti ve gereğine uygun olarak şekillenmişti duygularım bana göre, başımı eğdiğimde.

Dikkatimden kaçmayan tek şey; farklılık hissedemediğim saçının kendisine ait olmadığı gibi bir şüpheyi beynimde yaşamamdı.

Ve uçak indi alanına…

Bagajlarımızı alıp dışarıya yöneldiğimizde havaalanının kapısında karşıladı oğlum bizi ve oldukça yanlış olduğuna inandığım (kendisinden daha yaşlı diyebileceğim) kız olduğunu sandığımız arkadaşı ile.

Öpüşmeler, kucaklaşmalar, “Nasılsın? Nasılsınız? Nasıl geçti yolculuğunuz?” vb. soruların iyimserliği (Belki de bana göre, hissettiğim kötümserliği)…

Nedense oğlumun arkadaşının tavrı, davranışı, hareketleri, giyimi, kuşamı hiç mi hiç hoşuma gitmemişti. Bir iticiliği(1) vardı sanki üstünde. Bugüne değin hislerimde hiç yanılmamıştım.

Yanlış; yanlıştı.

Ve gene yanlış; yanlıştı, içime sindirmemin mümkün olmadığı ve ben gönlümdeki yanlışı içten içe hissediyordum, oğlum için de aynı olan yanılmamın mümkün olmadığı hisler gibi.

Oğlum, merhabalar ve hoş geldiniz sözlerinden sonra;

“Ben arabamı alıp geleyim!” dedi.

Araba? Taksi ya da dolmuş yerine araba? Üstelik “Arabam?” Nasıl bir şeydi bu, şaşırmıştım, bir bakıma ailece şaşırmıştık? Hele ki oğlum lüks bir arabayla yanımıza gelince?

Sadece ben değil, arabayı görünce hepimiz; karı-koca, kızlar, birbirimize bakakalmıştık şaşkınca. Hele ki “o hanımefendi” sorgusuz-sualsiz ön koltuğa oturup, bizler arka koltuğa sıkış-tepiş(2) sokulmak zorunda kalınca?

“Kaç yıl geçmişti aradan ayrı, ayrı…(14)Belki oğlumuza inanıp, güvendiğimiz için hissetmediğimiz, dolaysıyla böylesine bir ilerlemeyi sorup soruşturmayı düşünüp yaşamadığımız? Vardı elbet bir sebebi(14) hele ki bekâr(!) evine geldiğimizde?

Ev, ev değil bir kâşane(1), saray yavrusu konak gibi bir apartman dairesi idi, dubleks. Ben üç aylık kazancımı versem, bu evin bir aylık kirasını ödeyemezdim, asla! Çünkü bu ev varlıklı bir aileye ait olsa gerekti.

Ve düşünüyordum; oğlum herhangi bir şey olmadan bizi de havaalanında karşılayan havalı arkadaşı tarafından satın alınmış bir jigolo(1) olabilir miydi?

Yok canım! O; babasının, annesinin oğluydu. Olmazdı böyle bir şey! Atalar ne güzel söylemişlerdi; “Olmaz; olmaz deme, olmaz; olmaz!” diye.

Ve yanılmayı çok istediğim halde olan olmuştu, olmamış olsun düşüncesi içinde olsam da…

“Yedik, içtik, afiyet olsun, sofrayı kuran kaldırsın!” Hurafe(1), safsata(1) idi o debdebe(1), hizmetçiler, yemek takımları ve sabah kahvaltısı…

Akıl sır erdirmekte(5) belki de hepimizin sıkıntı çektiğimizi hissettiğim halde bekliyordum ki; oğlumun ev arkadaşı olduğunu düşündüğüm evin erkek sahibi gelecek ve akşam olduğuna göre de genç kız evine yönelecek.

“Nasıl? Niçin?” gibi soruları daha sonra ele alıp sorgulayacaktım oğlumuzu, ailemiz adına. Düşüncem gerçekleşmedi ama…

“Hık! Mık!” dedikten sonra oğlum, doğrudan doğruya ve çekinmeksizin, üstelik yanlışlığının utanmazlığını önemsemez gibi;

“Biz karı-kocayız, evlendik baba!” dedi.

Evlenmişlerdi, sormadan, etmeden, haber vermeden ve danışmadan.

“Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?... (15)

Ben doğmasına, büyümesine, bugünlere ulaşmasına çaba göstermiş, yememiş, yedirmiş, içmemiş, içirmiş evlât ayırımı yapmadan hepsine aynı mesafede ve aynı şekilde davranmış olmama rağmen, oğlum bana, annesine danışma gereği duymadan, bize haber bile vermeden satmıştı kendini, üç-otuz paraya(2). Lâmı cimi yok(2), bunun başka bir sözle ifadesi mümkün değildi.

Usulca kapıya yöneldim. Bu; hazmedebileceğim(5) bir şey değildi, tahammül sınırlarımı zorlayan bir şeydi, adlandıramadığım.

Ceketimi elime alıp, pabuçlarımın topuklarına basarak kapıyı kapattığımda arkamdan anlayamadığım sesler ulaştı kulağıma, oysa tesadüfen katta olan bindiğim asansörün kapısı çoktan kapanmıştı.

Telâşla dış kapıya ulaştığımda ilk taksiyi çevirdim. Çünkü yoktum ben artık, ya da yok olmalıydım, arkamda ne olursa olsun, kabullenemiyordum oğlumun satın alınışını ve kendisini bir meta olarak kabullenişini.

Başka bir söylem geçmiyordu aklımın ucundan bile. Ha? Aralarında aşk var mıydı? Olabilirdi. Ama baba…

Hele ki ana uzak tutulmamalıydı bu beraberlikten…

Ben uzaklaşmıştım, ama ana yüreği, kızların ağabey sevgisi, özlemi…

Onlar kalmış olmalıydılar, peşimden seğirtecek(5) değillerdi ya, “Nereye gitti?” diye merak ederek. Doğal olarak babalık görevim kaale alınmamıştı(5), yaşamım kararmıştı ve ben bu karanlık yaşamı tek başıma, ben başıma, benimle üleşmek için ayrılmıştım, oğluma ait olmayan, satın alınmış oğlumdan ve evinden.

Kararsızdım.

“Çek havaalanına!” dedim, bindiğim taksinin şoförüne. Biletim yoktu, doğal olarak. Bilet bulduğum ilk uçak bilmem hangi firmanın en geç saat on bire kadar biletini almam gereken kalkış saati ise bana göre saat birde, tarife göre saat on üçteydi. Hangi şirket, hangi saat, hangi koltuk hiç önemli değildi benim için.

Tek isteğim; havaalanı trafiği sıkışık olsa da, beni misafir ya da kabul etmeme istediğine inandığım bu şehirden ayrılmak, uzaklaşmaktı, bir an evvel.

Ve aklıma gelmeyen şey, prostat zaafımı(1) unutup bu şehirden en kısa zamanda ayrılmak için neden tren, ya da otobüs aramayı, binip hemen defolmayı akıl edemeyişimdi. Vardı elbet bir hayır, ya da sebebi…

Maksadım; vakitler, saatler, ya da dakikalar öncesi beni kabul edeceğine inandığım kapının açılışına kadar, havaalanının kafeteryasında uçağa binmemi engellemeyecek kadar kendimi alkolle donatmaktı.

Aslında izin sınırının kaç promil(1) olacağı konusunda hiç mi hiç bilgim yoktu, ama indiğimde mutlaka bir meyhanede kapanış vaktine, “Haydi beyim, size doyum olmaz!” denerek kovulacağım vakte kadar alkol duvarını aşmayacak şekilde bedenime yüklenmekti.

Şimdi yanımdakileri nefesimle rahatsız etmemek için bekleme salonunun kanepelerden birine tünemiştim, ağzıma attığım mentollü(1) sakızların sayısını bilmek istemeksizin. Akşamdan kalmış gibiydim sanki bedenimde değil, kafamda toplanmış tonlarca yük baskı yapıyordu beynime.

Benim gibilerin eğer yalpalamama sınavını başarıyla geçmeleri durumunda pilot amcaların(!) ve hostes teyzelerin(!) ayyaş birine söz söyleme hakları, gerekçeleri olmazdı gibime gelir, ama amca-teyze olarak içimde şapşallık yaşadığımın gayet iyi farkındaydım.

Anonslar falan, filân…

Kendimi boşlukta, içkinin mahmurluğu(1) ve rehaveti(1) ile çırılçıplak hissediyordum, gözlerimi dinlendirmeye çalışıyordum sözüm ona. Tünediğim yer bekleme salonunun uçakların kalkış-inişlerini göreceğim pencere kenarıydı, eğer gözlerimi dinlendirme maksadım olmasaydı.

Yanıma birinin oturduğunu hissettim, daha önce hissettiğim bir parfüm kokusu ilişti burnuma.

Ve sonra reddedemeyeceğim bir şekilde seslendi o koku bana;

“İyi misiniz, evli-barklı, çoluk-çocuklu arkadaş?”

“Hiç iyi değilim be arkadaş!” dedim, canımın yanacağını bile bile ve ekledim;

“Canımın yanacağını hissediyor, hatta biliyorum. Ancak ufak bir ihtimal olsa da teselliyle canlanacağıma inanıyor gibiyim, gene de bu yaşama yeniden dönüşümün işareti olmayacak!”

Zırvalamıştım, üstelik ne demek istemiş ve ne demiştim anında, yorulmuştum sözlerimde.

“Ne demek istediniz, anlayamadım!”

“Size rastladım. İlk defa gönlüm aydınlandı, ev-bark, çoluk-çocuk sahibi olduktan sonra. Şimdi, şu an o aydınlığı yeniden hissediyorum.”

“Ne gibi meselâ?”

“Tanrım bağışlasın, tüm yanlışlıklara, tüm kadersizliklere rağmen, sevmek, âşık olmak, bu duyguyu yaşamak ve ayrı olmamak gibi Özlem Hanım!”

“Adımı söylememiştim ki?”

“Bazı şeyler aptala malûm olurmuş(16)! Demek ki özlediğim senmişsin, ben de sana bu ismi yakıştırmışım, gönlümde…”

“Bu eşiniz ve çocuklarınızla birlikte biletlerinizi alırken duyduğunuz ismim olmasın sakın?”

“Yüzüme vurmak zorunda mıydın Özlem?”

“Peki, vurmadım say! İyi görünmüyorsun, yardımcı olayım mı sana? Bir de bu tesadüfü yorumlayalım sonra, olmaz mı?”

“Evet, lütfen!” derken ayaküstü içki mahmurluğum ile başımı Özlem’in omzuna yaslamışım, farkında değildim (meselâ)!

Uçağa bindiğimizde sözleri beynime çakılmıştı, yalanının meydana çabuk çıkacağı endişesi yaşamıyor olsa gerekti;

“Asabiydi, ayrıydık, ama kocam o, biraz rahatsız, onu benden başka kimse bilemez, yer değiştirebilir miyiz?”

Ben yalanının bilineceğini düşünürken, o bütün ihtimalleri bir kenara ayırmıştı. “Kocam?” Evet, o söz çalınmıştı doğru, doğru, dosdoğru(1). Omzuna başımı koyuşum da yerime oturduğumda tekrarlanmıştı, portakal çiçeği kokulu parfümünü solurken.

Hostes; “Bir şey ister misiniz?” diye yanımıza geldiğinde, ihtiyacım olduğu düşüncesiyle kendime gelir gibi oldum!

“Bir viski! Bir viski daha!”

Dürtükledi beni;

“Akşamdan beri(1) bu kaçıncı, sakin ol, tek viski bile yok!” demesi kulağımda çınladı. Daha başlangıçlarda olmamıza rağmen bir şarkı şekillenip seslendi beynime; “Siyah beyaz bir aşk hikâyesi(17)gibi.

Gönüldü bu, evli-barklı, çoluk-çocuklu olsa bile, benim gibi bir adamın hüznünün olduğu bir anda, egemenliği kabullenmeye niyetli. Gönül kimi severse…

Yok, yok! Şöyle söylemek daha doğru; Aşk okunun nereden geleceği ve kime saplanacağı belli olmaz, olamazdı.

Diyelim ki; bir saat kadar ancak süren bir yolculukta, kalbimdeki çarpıntıyı izah etmem mümkün değildi. Peki, o halde karımla evliliğimde aşk yok muydu?

Karanlık bir dünyadan uzaklaşıp, aydınlığa çıkmıştım. Gerçek mutluluğa yaklaştığımı düşünüyordum, bu mecburiyet dışında bir saadet olsa gerekti.

Ne zaman indik, ne aldık, ne verdik, ne ile ve nereye gittik? Hatırımda değil. Bir yerlere geldik, o portakal çiçeği kokulunun sesini duydum gibime geldi;

“Ağabey! Yardım et, lütfen! Bir misafirimiz var!”

Bu misafiri, üstelik zıkkımlanmış sarhoş misafiri, yani beni ağabeyine anlatması zor olacak gibime geliyordu genç kadının, ismini bile unutmuştum, o kısacık zaman içinde ben, bende değilken. Aklımdan geçeni okumuş gibi devamını getirdi, yardım dileğinin;

“Sorma! Sadece destekle!”

Ve ardından gönül yorgunluğuna, beden yorgunluğunu eklemiş, aşk özlemini kısıtlamaksızın yaşamak isteyen bedenimi ağabey-kardeş yüklenmişlerdi. Sonrası karanlığa gömülüşümdü, aydınlık özlemimde.

Ağabeyi olgun biri idi, olmasa ne gerekirdi ki? Kardeşi söylemesi gerekeni söylemiş, âdeta(1) ve neredeyse; “Bu adam, benim!” diyerek düpedüz(1), saklamaksızın ifşa(1) etmişti içinden geçeni. Bundan sonrasını hevesli bir yalancı olarak uyduruyorum, belki de içimden geçirerek;

“Bu yaşıma kadar sana yalan söylemedim. Bu adam yıllardır beklediğim, gönlümün sultanı, ilk ve son, yaşamımın bir tanesi, kim ne derse, desin!”

Hani bazı şeyler bazı insanlara malûm olur ya, hani Özlem’e ismini söylediğimde ki gibi, öyle değil ama. Yalandan kim ölmüştü ki, bana öyle geliyordu ki, ayılmama yakın içimdeki kurguyu yaşamak istemiştim, saklamalı mıydım ki?

Neden, nerelerden sonra kendime geldiğimde anlattı Özlem;

Onunla ilk karşılaştığımızda, yani ailemle birlikte biletlerimizi alırken, yüzümdeki sakalların bir bölümünü tıraş etmeyi unuttuğumu yahut da farkında olmadığımı fark etmiş. Dik dik bakışı bu nedenleymiş bana, oysa ben onun bana bakıp hayranlığını düşünmeyi geçirmiştim zihnimden. Bu bakış ve fark edişle, bendeki eksikliği fark etmedikleri için eşimi ve kızlarımı ayıplamış içinden.

Oysaki kaçmaya mecbur oluşumda oğlumun ve onu satın alanın bile gözüne batmamıştı, eksikliğim.

Sonrasında;

“Fark ettiğim inkisarından(1), üzüntünden yararlanarak seni sahiplenmeyi isteyemem, düşünemem bile.” dedi.

“Benim de seni sevmeye hakkım yok! Çok güzelsin. Bana destek oldun. İçinden geçenleri saklamadan, sakınmadan, çekinmeden söylediğin belki ağabeyinle bile paylaştığına inandığım bir şekilde vurgulamalıyım ki; ‘Seni sevmek alnıma yazılmış!’ Ama benim buna hakkım yok!”

“O halde o hakkı ben kullanayım!” derken Özlem sarılmak istedi bana. Bende saçlarını okşayayım istedim, bilinçsizce. Saçları hafifçe de olsa, fark etmemi sağlayacak şekilde başından kaydı, gerçekten düşündüğüm gibi saçları yerine peruk kullanıyordu, başı neredeyse cascavlak(1), çırılçıplaktı.

Şaşkınca bakakaldım yüzüne ve kafasına;

“Ne?” dedim kısaca, anlamsızca, hayretle.

“Kemoterapi(1)” dedi, yalnızca.

“Bu dar ve kendin için çok gerekli olan zamanı bir gün için gidiş-dönüş olarak uçak yolculuğu ile azaltma gayretinin sebebi?”

“Annemin, babamın mezarlarını ziyaret ve…”

“Ve?”

“Yakınlarda bir zamanda yanlarında olacağımı müjdelemek isteği…”

“Bu kadar çabuk?”

“Tanrının izin verdiği sürenin sonuna kadar, ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra(18)…”

Ertesi gün ağabey-kardeş el ele tutuşarak, beni evlerinde bırakarak bir yerlere gittiler.

Ben de evdeki portmantoya asılmış anahtarla kapıyı kontrol ettikten sonra dışarıya çıktım, kesin kararlı olarak ilk kez olarak. Son kez için ufak bir seyahati göze almam, bir kısım gereklilikleri yerine getirmem şarttı.

Bir telefon kulübesinden iş ortağıma telefon ettim, bilincimin(1) ve bilincinin yerinde olarak.

“Şu banka hesabıma, hemen şu kadar para yatır!” diyerek, ne işime yarayacaktıysa? Benim değilse bile Özlem’in sağlığı için harcayabilirdim.

Yemek yapmak hobimdi. Ara sıra keyfim yerinde olursa karnıyarık bile yapar, kol böreği hazırlayabilirdim. Şimdi hazırlamam uygun olmaz mıydı ki? Reklâmlar bölümünde, ya da övünme konusu olarak, farkındasızlık yaşadığım evcimen(!)(1) karakterimle, piyaz, yaprak sarma, patates salatası, barbunya pilaki yanında turşu, reçel, tarhana, erişte, salça yapmak konusunda uzman bile sayılabilirdim. Yeter ki zamanım olsun, buna bağlı olarak eşref saatine(2) sahip olayım.

Ancak itiraf etmekte zorlansam da; pilâv yapmakta hiç de başarılı değildim. Tek derdim suyu ayarlayamamaktı, ayarını tutturamamaktı; dirilik ve lâpalık gibi.

Her neyse! Besleme(1), tufeyli(1) gibi görülmemek, kabul edilmemek için, bir şeyler yapabilmek arzusuyla alışverişimi tamamladım. Parmaklarını yemeseler(5) bile özel bir menü hazırlama gayretinde oldum, onlar için.

“Hayırdır!” şeklinde cep telefonuma ulaşan mesajla istediğim miktar paranın kişisel banka hesabıma yatırıldığından haberim oldu. Parayı çekmem için arkamda bıraktıklarıma izimi belli etmemeli, yararı olmasını istediklerime de bunu hissettirmemeliydim.

O halde bugün haricinde yine ağabey-kardeş el ele gidecekleri bir günün hemen ertesinde gerekirse bir taksi ile yakın illerden birine gidip Nüfus Kâğıdım ve banka cüzdanımla paramı çekmeliydim.

Yemek ve ekleri için ya da her ne olursa olsun bir şekilde takdir edilmek, teşekkür edilirken hararetli kucaklaşmalar, hatta ağabeyin bir lâvabo molasındayken Özlem’in takdir öpüşleri mutluluğumdu…

O günün gelmesi gecikmedi, biraz daha yorgun, solgun ve güçsüz olarak ve asla “Benim yanlarına katılmamı” istemedikleri bir evden çıkışları sonrasında acele bir taksi ile yakın illerden birine gidip gereğini yaptıktan sonra ağabey-kardeşin kaderlerinin gereğini geciktirmek için gittikleri yönden geriye dönmelerinden önce aynı şehirde oldum.

Bir Notere gittim;

“Malım-mülküm, taşınanım-taşınmazım, işyeri hisselerim, kısaca neyim var neyim yoksa eşime ve kızlarıma aittir!” şeklinde ayrı ayrı isimler vererek senet imzaladım. Nüfus Kâğıdım gerekmişti ve bu bana unutmamam zorunluluk olarak görünmüştü. Eğer dileğimi yerine getirebilirsem, bilinmem gerekliydi ve bu bilinmeyi bana ancak Nüfus Kâğıdım belirtebilirdi.

Noterde imzaladığım bu belgede satın alınmış oğlumun ihtiyacının olmadığını düşünmüştüm, ya da kırgınlığımın, küskünlüğümün devamı olarak nitelendirmiş olmalıydım.

Noterde imzaladığım belgenin bir örneğini ortağıma diğer bir örneğini karıma postaladım, artık deşifre olmamın(5) gereğinin kalmadığı düşüncesi ile aynı şehir postanesinden.

Karıma gönderdiğim zarfın içerisinde; Nüfus Kâğıdım ve bankadan çektiğim paralar haricinde, bana ait bankaya ait son kaydın işlenmesini engellediğim banka hesap cüzdanlarım, beni belirtecek, anlatacak, ispatlayacak tüm belge ve bilgilerin bulunduğu cüzdanım, saatim, cep telefonum vardı.

Ben, düşüncelerime göre yoktum, ya da yok olmaya hazırlıyordum kendimi, ya da hazırlıklı olmamın gerekliliğini yaşayarak hazırlıklıydım. Bana göre arkamda bıraktıklarıma göre yok olmalıydım. Etkilenmem, beni düşüncelere yöneltmişti, belki çok kişinin “Saçmalık(1)!” olarak yorumlayacağı…

Ertesi günün akşamında eve dönen ağabey-kardeş bir gün öncesinin yaptığım yemek jestinin(1) karşılığı gibi beni bir kebapçıya götürmeyi plânlamışlardı.

Gittik, ama tek şartla. Ertesi günün menüsünü plânlamaları ve bunun gereği olacak malzemelerden satın alınması gerekenleri almaları, evde olanların yerlerini öğrendiğimi belirterek.

Ağabey markete gitti, uysalca, yılların birikmiş, yaşamak için bekletilmiş sevgisini yaşamak için dizinin önüne çömelmiştim Özlem’in. Saçlarımı okşama gayretini yaşamak istiyordu dermansız elleri. Nabzının atışında kalbinin yavaşlamakta olan sesini duyar gibiydim, hüzünle.

Alışveriş sonrası dinlenme ve sonrasında ağabeyin işe gitmesi, hatta gecikerek gitmesi.

Dermansızlığını, gün-gün erimesini gözlemlemek ağırıma gidiyor, içimden isyan etmek geçiyordu, yakın bulduğum, dinlenmesi gereken zamanlar dışında hep yanında yanı başında olmayı mutluluk olarak görüyordum.

Zaman geçiyor…

Ancak zaman hem geçmek hem de geçmemek gerekliliğini bilmiyordu. Bulaşıkları elde yıkıyordum, makine de yıkamak yerine. Kanepeye taşımıştım kucağımda, mutfak kapısından görebileceğim bir şekilde yatıyor, sık sık gülümsüyordu.

Sıcaklığını hissetmek mutluluğumdu, hele ki sığınağıymışım gibi koynumda büzülmesi, kollarıyla ensemden tutuşu ve bonus(1) gibi öpmesi neşem, huzurum, mutluluğum, geleceği unutmam oluyordu.

Hele ki arada bir dalıp da, sonrasında kendine geldiğinde, gözleriyle beni takip edip, gözlerimizin çakıştığı anda, ses çıkarmaksızın eliyle “Gel!” işareti yapıp beni öperek ödüllendirmesi, ömrüme ömür katıyor gibiydi, oysa ömrümün uzamasını değil, onunla birlikte tükenmesini istiyor, bekliyor ve özlüyordum da.

Yatağına yatırmadan evvel odasını havalandırdım, penceresini sildim, derleyip-toparladım, silip-süpürdüm. Kucağımda yeniden aynı mutlulukla yatağına yatırdıktan sonra;

“Artık accıcık(1) izin verirsen salona, kenara-köşeye de şöyle bir el atmaya çalışayım, sil-süpür modunda…” dediğimde, elini uzatıp bırakmadı, pike üstüne kıvrılmamı emretti sanki.

Yaşamımda bugüne kadar böylesine rahat ve huzurlu bir şekilde sevdiğimin nefesini yanağımda hissederek uyuduğumu hatırlamak içimden geçmedi.

Hemen eklemeliyim ki; garip bir huy edinmiştim; Özlem her akşam yattıktan sonra üstünü örtmem için beni bekliyordu sanki. Nefesini işitmek mutluluğumdu, o nedenle ağabeyinin de himmetine(1) sığınarak…

Aslında böyle söylememem gerek, ağabeyinin kardeşine verdiğim destek nedeniyle yatağının yanına çöküp eli-elimde öyle uyumamı hoş görmesi(5) inancındaydım.

Bazen uyanıyor, eliyle beni kaldırmak istiyor gibi davranıyor, pikesinin üstünü işaretliyor, kendi üstündeki pikeyi bedenime dolayıp tekrar teslim ediyordu elini bana, uyur-uyanık arası da olsa mükâfatlandırmayı unutmaksızın.

Mükâfat yerine, kaybolmakta, yitirilmek üzere olan bir ömrün eziyeti mi, demem gerekti? “Geç bulup da, çabuk kaybedeceğim…(19)endişesinin perişanlığını yaşamak zoruma gidiyordu.

Bu şekil davranışım, Özlem’in ağabeyinin bir görev için şehir dışına gitmesinin gecesinde gerçekleşmiş ve alışkanlığım olmuş, ağabeyinin geri dönüşünden sonra da devamlılığını tekrarlar olmuştum.

Bir gün bir minder vardı gördüğüm, diz çöktüğüm yerde, diğer bir gün omzumda bir kazak…

Sonrası bana kıyamama modunda yanında yatışım olmuştu yaşadığım, bıkmaksızın, hak etmişçesine öpüş ve kucaklayışlarıyla.

Özlem’in nefesleri düzenli değildi, sık sık üstünü açıyor, ben de örtüyordum. Bir akşam;

“Vakit geliyor galiba, hissediyorum!” dedi ve sonrasında solukları keskinleşti Özlem’in. Istırap çekmesine dayanamıyordum. Ağabeyi, hastaneye götürsek bile ek olarak yapılacak bir şey kalmadığı iddiasındaydı.

Sadece ıstırabını azaltabilmek için iğne yapmasını öğrendiğini söyleyip teskin edici bir iğne yapmıştı. Aslında ben de İlk Yardım Kurslarında bir kısım şeyleri öğrenmiştim. Sinsi bir pankreas kanseri(20) Özlem’i elimden, elimizden alıp götürmek üzereydi.

Yemeyi-içmeyi unutmuştum. Gündüzleri bir hemşire geliyordu gereklilikler için, ondan öğrendiklerimle kursta öğrendiklerimi pekiştirmiş, kavileştirmiştim.

Gündüzleri dakika bile sektirmeden Özlem’in başında duran hemşireye, gücümün üzerine bile çıkarak yardımcı olmaya çalışıyordum. Ancak geceleri hemşire evine gitmek zorundaydı, geceleri çok darda kalırsam ağabeyine ses etmek kaydıyla ben duruyordum Özlem’in başında.

Sadece geceleri değil, gündüzler de dâhil 24 saat başındaydım onun.

Ve şairin dediği gibi; “Gün yirmi dört saat, onu düşünüyordum! (21)

Ağırıma giden şey hiç aranmamamdı, evet telefonum yoktu, arkamda beni hatırlatacak hiçbir iz bırakmamıştım, ama genelde alıp okuduğum gazetelerde ne bir kayıp, ne de bir gaip ilânı(2) göremiyordum. Ayrıca Özlem’in bilgisayarındaki internetten bile.

Günden güne eriyordu Özlem. Çaresizliğim Tanrıya isyanımı da desteklercesine körüklüyordu.

Evet! Yasak varsa, yasağı yaşayan bendim, benim cezalandırılmam gerekmez miydi? Neden cezalandırılan Özlem’di, hem de benden önce Tanrı tarafından cezalandırılmaya başlanılan o idi ki?

Bunalmıştım, eli-elimde uyumaya çalışarak, dizlerimin üstünde onu, nefes alıp verişini dinliyordum; Sanki “Misafirim bugün ben…(22) gibiydi soluklarındaki ritim.

Birden eli titredi, nefesi kesildi, ben de bu kadarını hissettim, onda da, kendimde de…

Şu ana kadar gerek Özlem’den ve gerekse Güngör’den dinlediklerimden oluşturduklarımı, yaşadıklarımı, gördüklerimi Güngör’ün ağzından dillendirmeye, derlemeye, kaydetmeye çalıştım, Özlem’in ağabeyi olarak. İsmim mi? Hiç önemli değil!

Onların öyküsü Tanrının tercihi olarak anında şekillendi, bitti, bitmesine de kalanını noktalamak acı içinde kıvranırken bana düştü.

Gerçekten Tanrının büyüklüğünü inkâr edenlere şaşmamak elde değil. Özlem ve Güngör Tanrının bağışı, ya da hediyesi olarak kısa bir süreliğine de olsa mutluluğu yaşadılar.

İnancıma göre onların yaşadıkları bir aşktı, sadece ellerinde, avuçlarında, dudaklarında, gözlerinde ve en önemlisi nefeslerinde şekillenen, bilinmeyen, bilinmesi ve bitmesi asla istenmeyen.

Güngör’ü Yalnızlar, Kimsesizler, Garibanlar, Garipler ya da ne ad veriliyorsa o mezarlıktaki çukurlardan birine gelişigüzel(1) yerleştirmek anlamında atmak aklımdan geçmedi asla.

İkisinin aynı mezarlıkta yan yana defnedilmesini sağladım. Yaşamaya çalıştıkları aşk için tertemiz, bedensel arzulara gerek duymayan, hep yan yana olan bedenleri yine yan yana olsun dileğiyle.

Mezar taşlarına da sadece isimlerini ve aynı olan ölüm tarihini kazıttım. Nasıl olsa onları benden başka bilen, tanıyan, ölümüme kadar rahmet okuyacak, arayıp soracak birileri yoktu.

Ölüm güzel olmalıydı, dünyada olmayan, yaşanmayan birlikte yaşanamayan, ancak ahrette mutlaka devam edeceğine inandığım. Yoksa şair, GÜZEL ŞEY isimli şirinde; “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber(23)?”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Üniversiteden bir arkadaşım Güngör gibi, ek olarak Nüfus Kâğıdını da arkasındakilere bırakıp intihar etmiştir.

(1) Accıcık (Azıcık); Bir gıdım, bir fırt, minnacık, çok az.

Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse. (Sporda; olağan yürüyüşle)

Beri; Konuşana göre, önünde bulunan iki uzaklıktan kendisine yakın olanı, bu uzaklıkta bulunan.

Besleme; Evlâtlık olarak alınarak ev işlerinde çalıştırılan kız. Yanaşma. Birinin yanında çalışan hizmetli, tutma.  Herhangi bir kuruluşu, onun maddi yardımları dolaysıyla körü körüne destekleyen. Beslenme olayı.

Bilinç; Şuur. Görünen, bilinen. İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği. Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya ruhsal durumların bütünü. Dimağ. Temel bilgi ve görüş.

Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, sürpriz.

Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

Debdebe; Görkem, gösteriş.

Despotça; Zorbaca. Diktatörce. Her dileğini, isteğini yaptırmak istercesine.

Dosdoğru; Çok doğru. Çok yerinde. Sağa-sola sapmadan, doğru olarak. Doğruca.

Düpedüz; Çok düz ve doğru bir biçimde, dümdüz olarak. Yalın, basit, süssüz, sade. Başka bir amaç gütmeden, açıktan açığa, açıkçası, gerçekten.

Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

Ekstrasistol; Kalp ve damarlarda normal iki kasılma arasında oluşan fazladan kasılma, erken vuru, ya da sıra dışı kasılma.

Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.

Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Gelişigüzel; Özensiz, rastgele, özensiz bir biçimde, rastgele olarak, herhangi bir özen göstermeksizin.

Gıyap (Gıyab); Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.

Hilâfsız; Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

İfşa; Gizli bir şeyin ortaya dökülmesi, meydana çıkarılması, açığa vurulup, yayılması.

İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

İrsiyet; Kalıtım.  Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.

İtici; Soğuk ve sevimsiz bulunan. İtmek eylemini yapan, iten.

Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket. 

Jigolo; Satın alınmış, tutma genç adam. Geçimi yaşlı kadınlar tarafından sağlanan genç erkek sevgili.

Kâşane; Köşk. Öyküde oturulan evin bu tipte dubleks bir apartman dairesi olduğu söylenmek istenmiştir.

Kemoterapi; Kanser hücrelerini yok etmek veya bu hücrelerin büyümesini kontrol altına almak için antikanser ilâçlar kullanılarak yapılan tedavi. Tek başına, radyoterapi hatta cerrahi olarak uygulanabilir.

Mahmurluk; Uykudan kalkınca duyumsanan ağırlık ve sersemlik. İçki içmiş bir kimsenin duyumsadığı baş ağrısı ve sersemlik.

Mentol; Nane esansından elde edilen, renksiz, keskin kokulu bir tür alkol.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Münasip; Uygun. Yerinde.

Özdeyiş; Vecize. Söyleyeni belli kısa anlamlı söz.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır. Aslı bir nevi ağaçtır.

Promil; Alınan alkolün 100 mg kandaki oranını miligram olarak gösteren ölçü birimi.

Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Genel kullanım olarak eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.

Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği. (92) Şapşallık; Aptalca, alıkça, davranışlarda bulunma. Üstüne, başına, giyimine, kuşamına özen göstermeme.

Rijit (Rijid); Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı ters.

Saçmalık; Yeri ve değeri olmayan söz, ya da davranış.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.

Sütre; Sözlükte “Perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Dini kavram olarak açıkta namaz kılan birinin namaz sırasında önünden birinin geçmemesi koyduğu değnek gibi bir şey önüne koyması anlamına gelir. Askerlikte ise; düşmana karşı kendini görünmez gibi yapan doğal  (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır ki, öyküde “görünmemek” anlamında kullanılmıştır.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

(2) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Check In; Biletini almış bir yolcunun seyahat edeceği belirlenmiş bir süre içinde havayolları kuralları çerçevesinde kontrol edilerek oturacağı yerin belirlenmesi, biniş kartı ve bagaj etiketinin hazırlanması.

Çekirdek Aile; Anne, baba ve çocuklardan oluşan aile.

Düğün Pilâvı; Yöresel bir anane olup düğünlerde çağrılılar için özel olarak kesilen kurbanlığın etleriyle yapılan pilâv.

Eşref Saati; Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman. İş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zaman.

Ev Bark; Ev, barınak, mülk, çoluk çocuk dâhil tüm aile, tüm ev halkı.

Gaiplik İlânı (Gaiplik Kararı); Göz önünde bulunmayan, nerede olduğu bilinmeyen kişi için Mahkemece alınan karar (Gaip; Nerede olduğu, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan. Görünmez, bilinmez).

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” şeklinde kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir. Evlenen bir erkeğin kadının ailesi ile birlikte oturmasına “Matrilokal” adı verilmektedir. Genelde “İç Güveylilik” denen kavram.

İtici Güç; Soğuk, beğenilmeyen, benimsenmeyen, sevimsiz, sevilmeyen, antipatik durum. Doğadaki, toplumdaki ve düşünmedeki gelişmenin ve değişmenin hareket ettirici nedenini dile getiren felsefi kavram.

Kuş Sütü Eksik; Bulunmayan bir şey yok, çok zengin sofra(masa).

Külâhıma Anlat; “Söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değil, sana inanmıyorum!” anlamında söz.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Ne Âlâ; Diyecek kalmaz, diyecek yok, ne iyi.

Ne Menem; Ne çeşit, ne türlü.

Sıkış Tepiş; Dopdolu, ağzına kadar dolu, tıkışık, hıncahınç.

Sözünün Eri; Verdiği sözü, ne pahasına olursa olsun yerine getiren.

Üç Otuz Para; Maaşın, satılacak bir malın, ya da çok ivedi bir şekilde satılması gereken bir malın çok düşük olduğunun ifadesi.

Yarım Yırtık; Önemsiz, değersiz.

 

(3) Kur’an, Nahl Suresi, 90. Ayet (Yaşar Nuri ÖZTÜRK Meali); “Şu bir gerçek ki Allah; adaleti, iyi ve güzel davranmayı, akrabaya vermeyi emreder. Tüm pisliklerden/edepsizliklerden, kötülükten, azgınlık, doymazlık ve kıskançlıktan yasaklar. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size öğüt veriyor”.

(4) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.

Prostat Kanseri; Erkeklerde deri kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türüdür. PSA (Prostat Spesifik Antijen) testi ile erken teşhisi mümkün olup kanser ölümlerinde ikinci sırayı alan kanser türüdür.

(5)

Homurdanmak; Kızgınlık, öfke ya da can sıkıntısıyla, yarı anlaşılır, yarı anlaşılmaz bir biçimde kaba sesler çıkartmak,  alışılmışın dışında bozuk sesler çıkartmak.

Somurtmak; Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak, surat asmak.

Nazire Yapmak; Bir söze, bir davranışa benzeriyle karşılık vermek.

Koltuk Çıkmak; Yardımcı olmak, arkalamak, desteklemek.

Diz Boyu Utanmak; Dizine kadar, utanmanın abartıl bir şekilde çokluğunun anlatımı.

İlk Kez Milli Olmak; Aslında argoda kötü bir anlamı vardır, ancak öykü de bir işi ilk kez kotarmak, yapmak şeklinde düşünülmüştür. (Örneğin; ilk defa kopya çekmek, ilk defa bara, pavyona gitmek gibi).

Alın Teri ile Atlatmak; Çalışarak, emek vererek, hak ederek, kazanmak durumu.

Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

Çakılı(p) Kalmak; Yerini ve biçimin değiştirmeden durmak. İz bırakmak.

Hoş Görmek; Müsamaha Etmek. Tolerans tanımak, görmezden gelmek, göz yummak.

Deşifre Olmak; Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.

Parmaklarını Yemek; Bir yemeğin çok lezzetli olduğunun tarifi.

Kaale Almamak; Önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak.

Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.

Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.

Alın teri ile atlatmak; Aslında para, mal, mülk edinmek için çalışmak anlamında olan alın teri, bir badireyi, bir sorumluluğu, bir yanlışlığı elinde olan imkânlarla atlatmak demek.

Boca Etmek; Bir kabı birden çevirip içindekini dökmek, boşaltmak. Geminin başını rüzgâra çevirmek.

Peşinden Gitmek (Seğirtmek); Bir yere, birinin peşinden, takip eder gibi yönelmek, gitmek.

Kamburlaşmak (Kanburlaşmak); Bel kemiğinin eğrilmesi, ya da raşitizm sonucu sırtta, ya da göğüste tümsekli durum oluşması.

Mahsup Edilmek; Hesaba geçirilmek, geçirmek.

Körüklemek; Anlaşmazlık ya da kavganın daha da artmasına yol açmak, azıştırmak, kızıştırmak, kışkırtmak. Körükle üflemek

Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

Kavileştirmek; Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak,  dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(6) Takograf (Cihazı, Aleti); Karayolu araçlarının hareketlerinin ve sürücülerin belli çalışma sürelerinin detaylarını otomatik veya yarı otomatik olarak göstermek ve kaydetmek için karayoluyla taşımacılık yapan araçlar monte edilen kayıt cihazı.

Takometre; Araçlarda devir sayısını belirten gösterge. Şehirlerarası yollarda otobüs, minibüs vb. gibi (ağır) vasıtaların durumunu belirten ölçü aleti.

(7) El yazıya, el yazıya… şeklinde ünlenen Çorum yöresi türküsünde; “Hem okudum, hemi de yazdım, yalan dünya senden bezdim!” dizeleri türküden bir bölümdür.

(8) Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığım… “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada…” şeklinde başlayan “Seni yazdım kalbime” olarak ünlenen şarkının bir bölümü.

(9) Gönül Kiminse Güzel Odur; Sözün aslı; “Gönül kimi severse güzel odur!” şeklindedir. Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. Neşet ERTAŞ

(10) Azıcık Aşım, Kaygısız Başım; Aralıksız çalışarak, çeşitli sıkıntılara göğüs gererek zenginlere özgü bir hayatı bir hayat yaşamaktansa, didişmelerden ve çekişmelerden uzak, gösterisiz ve sakin bir hayat sürmek daha yeğdir.

(11) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.

(12) İçişleri; Bir kuruluşun yönetimi ile ilgili işler olmakla birlikte Yöresel ve mizahi olarak evin kadınına verilen bir özellik bir erkeğin eşi için söylediği sözlerden biri. “Komutan, ayal, başkan, tatlım, kıymetlim (datlım-kıymatlım), bir tanem [bidenem], gönlümün sultanı, hanım, hatun” gibi deyişler, bu deyişlerin sahiplenme eki olan “ım, im” gibi eklentilileri de var tabii. Ayrıca gençlerin söyledikleri “Aşkım, hayatım, sevgilim, gülüm, canım, güzelim” deyişleri yaşlıların ifadesi olamaz. Keza kaba anlamda “karı, kız [gız], len, ülen, reis” kelimeleri de sosyal bir ailenin dilleri için ayıp olsa gerektir.)

(13) Kedinin ulaşamadığı ciğere mundar, Ayının ulaşamadığı armuda ahlat, Tilkinin değil insanın ulaşamadığı üzüme koruk demesi… İmkânın, imkânsızlığı anlamında, kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki, ayı ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(14) Ne olur, sormasınlar bana… diye başlayan “Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı, bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı” ve “Vardır elbet bir sebebi” şeklinde Sezen AKSU sorgulama şarkısı.

(15) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan!  Yunus EMRE

(16) Aptala Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.

(17) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan ACAR

(18) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(19) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(20) Pankreas Kanseri; Midenin arka alt kısmında uzanan ve sindirme enzimleri ve kan şekerinin düzenlenmesine yardımcı pankreasta meydana gelen kanser olup nadiren erken evrelerde tespit edilebilen, etrafındaki organlara da kısa süre içinde yayılma gösteren ölümcül bir tür.

(21) Ümit Yaşar OĞUZCAN; “AĞIR ŞİİR” isimli şiirinde; “En ağır işçi benim; / Gün yirmi dört saat, seni düşünüyorum” diyor.

(22) Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ömer Bedrettin UŞAKLI’ya, Bestesi; Kaptanzâde Alı Rıza Efendi’ye ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(23) Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber… N. Fazıl KISAKÜREK