Yoğun, yorgun geçen bir işgününün sonunda yine düşüncelerle dolu olarak gelmiştim eve. Günün biriken stresini(1) atmak, annemin ve kardeşimin sitemli(2) sözleriyle karşılaşmamak için genelde mutfağın balkonuna çıkar, içecek ne varsa evde (ki bu içecek bazen bira, bazen kola, bazen de meyve suyu idi) alır, sigaramı balkonda içerdim.
Bu arada ancak işten dönüşte okuyabildiğim gazetelerle “haşır-neşir olmak(3)” yemeğe kadar olan vaktimi günlük haberlerle değerlendirmek en büyük zevklerimden biri idi.
Bu program, yaz sezonu için uygulanan bir programdı. Kış günleri, iş dönüşü zaten akşamın karanlık vakitlerine rastladığından sofra hep hazır olurdu. Herhalde insanlar yaz günlerine göre kış günlerinde daha erken acıktıklarından(!) olsa gerekti, sofranın hazırlığı. Sigara iznimi de, dışarının soğuğunu göz ardı edemediğimden(4) ancak lâvaboda veya tuvalette kullanabilirdim! Şu anda yaz günlerinin ilerleyen bir vaktindeydik.
Kardeşim Onur, yaz tatili sevincinin gösterilerindeydi. Lise birinci sınıftan ikinci sınıfa geçmiş olmasının neşesi ile, annemle birlikte, önce memlekete, oradan da ağabeyimin yazlığına gidecek olmalarının plânlamaları içindeydi. Ağabeyim Uğur, evliydi ve annemin deyişiyle; “Hanım Köylü(5)” olmuştu. Bizim taraflarda “İç Güveyi(5)” yerine, “Hanım Köylü” demek âdettendi. Ağabeyim, kayınpederinin destek olduğu bir sermaye ile, oralarda yerleşmiş, artık oralı olmuştu! Telefonlarla sıkça görüşüyorduk, ama -her ne demekse- annemin dediği gibi; “Boynumuz hep bükük(6)” oluyordu.
Babam, yaşının gereği olarak da olsa erken ayrılmıştı dünyamızdan. Ağabeyim de başımızda olmadığından evin erkeği, babasıydım. Bu nedenle de, yasaklar dâhil (sigara içmek, bira içmek… gibi ve bazen tümü ile) hareketlerim hoş görülebiliyordu, annem ve Onur tarafından.
Kurulu bir düzende geçerdi yaşantımız. Annem, belirli bir aşamayı kaydetmeden -ki bu Onur’un Üniversiteye başlangıcı ile bitecekti- gönül dünyama katkıda bulunmaya pek niyetli değildi. Oysaki ben o yaşlarda idim.
Üniversiteyi bitirmiş, askerlik görevimi de babamın yarı sağlığında iken tamamlamıştım. İki yıldır bir devlet dairesinde çalışıyordum. Yine de ara sıra; “Kız arkadaşın var mı?” diye sorardı annem. Olsun isterdi, olmasın arzusunu taşıyarak.
Bazen komşu misafirlik günlerinin hemen akşamında, falancanın kızından bahsederdi; “Güzel” diyerek. Bazen filâncanın kızını methederdi; “Devlet dairesinde çalışıyormuş” diyerek ağzımı arardı, niyetimi anlamak için, arzumu bilmek için.
“Aman anne! Beni hapsetmek için acelen ne, bu kadar? Ya ben de Hanım Köylü olursam?” derdim şaka yollu. “Sen olmazsın!” derdi ciddi ciddi. “Gelinim evimize gelecek, bizi paylaşacak seninle, hele bir Onur başlasın Üniversiteye.” derdi.
Dalardı sonra düşünür gibi ve başımı okşardı çokçasın. “Evimizin Babası” derdi, gururlanırdım, sevinir, kucaklar, öperdim ellerini, “Mis Kokulu Anam” derdim, hoşnut kalırdı, hem de çok (sanırım).
Böyle geçen günlerden birinin akşamüzerinde fark ettim, iki-üç blok karşıdaki apartmanın balkonundaki bayanı. Balkondaki masaya oturmuş, eğilerek bir şeyler yapmağa çalışıyordu, yazar gibi, çizer gibi, okur gibi veyahut.
Sanrım yanında radyo, portatif telefon, ya da televizyon kumandası gibi bir şeyler de vardı, hareketlerinden anladığım kadarıyla. Telefonla konuşmuştu bir ara, sonra elindeki telefonu masaya koymuş, tekrar çalışmasına, ya da her ne ise meşguliyetine devam etmişti.
Tüm dikkatimle karşıya bakarken bir hanım geldi yanına, tepsi gibi bir şeyi masasına bırakırken, balkondaki bayanın masasındaki kâğıda benzer bir kısım şeyleri toplama gayretinde oluşunu izledim.
Önce önemsemedim onu. Gecikmişçesine biramı bardağa boşaltmağa başladım. Köpürmesinden hoşlanırdım biranın. Ve yine gecikmiş gibi hemen sigaramı yaktım. Gazetelerden birini aldım elime ve okumağa başlamadan evvel tekrar karşıdaki balkona şöylece de olsa göz attım.
Açık renk bir elbise giymişti. Beyaz da olabilirdi, sarı ya da tonlarından biri de. Genç miydi, güzel miydi, yaşı, boyu-posu, fiziği nasıldı? Uzaktan fark edilmiyordu. Balkonun beton ve perdelerinden, akşam güneşi için açılmış tenteden, ancak vücudunun üst tarafını görebiliyordum, o da gözlerimin görüş açısının elverdiği kadar. Ayağa kalkmış da görememiş miydim, ya da ayağa kalkmamakta direnen biri miydi? Bilemezdim ki?
İlgimin boyutlarını saptayamıyordum şu anda. Yine de günlük haberlerle ilgilenmeyişim için kendime hak veremiyordum. Annem geldi yanıma;
“Yemek hazır!” dedi ve sonra yüzüme baktı:
“Mesut! Bu değişikliğinin sebebi ne? Sigaran kül tablasında, olduğu yerde kendi kendine yanıp bitmiş. Biranın da köpükleri tükenmiş. Canın bir şeye mi sıkkın yoksa? Bir şey mi var bilmediğim, derdine ortak olamadığım? Anlat anneciğine, haydi!” dedi.
Ne diyebilirdim? Bir düşüncenin beni etkilediğini mi? Yorumlarımla kavram kargaşası içinde kaldığımı mı? Yabancıların, yalnız kendilerine ait balkonlarına bakarak yaşadığım bilinçsiz saygısızlığımı mı?
“Hiç!” dedim sadece.
“Ben yavrumu tanımaz mıyım? Ama anlatmak istemiyorsan, ısrarcı olmamam gerektiğini de biliyorum.”
Yemekten sonra unutmuş gibiydim karşı apartmanın balkonunu. Şehir yaşamının sıkışık düzeninde insanlar nelere şahit olmuyorlardı ki, unutulması gereken? Neler yaşamamıştık ki, unutulmayacak? Örneğin çocuğunu balkondan düşürüşüne şahit olmuştuk ilgisiz bir annenin. Bunalıma düşen genç bir delikanlı, daha “Aman ha!” demeden, diyemeden atıvermişti aşağıya kendini gözlerimizin önünde, yine yakın balkonlardan birinden. Balkonlarda mangal, ızgara yapmak isteyen komşuların kavga, gürültü ve şamataları(7) da eksik olmuyordu, şahit olduğumuz.
Balkonlardan, pencerelerden sigara külü silkinmesi, meyve çöpü, ya da genelde çöp diyelim, atılması, saksı düşürülmesi, halı-kilim silkilmesi, özellikle güney cephelerde merkezi sistemle ısıtma göz ardı edilerek kışın pencerelerin ardına kadar açılarak evlerin havalandırılması, araçların gereğine uygun park edilmemesi konularıyla ilgili münakaşaların ardı arkası kesilmiyordu.
Kır yaşamından şehir yaşamına geçişte, insanların dengelerindeki farklılıklardan oluşuyordu karışıklıklar. Buna geçim koşullarının etkisi de yok sayılamazdı, olağan olarak. Önemli olan “Asgari Müşterek(8)” dediğimiz konu ve koşullarda birleşmeyi bilebilmekte idi. Görüşüm o ki; ahenksizlikler bu oluşumun gereğine uygun olarak gerçekleşememesinden kaynaklanıyordu.
Geniş ve yeni bir siteydi yaşadığımız. Bloklar, büyük kutular halinde oturtulmuştu arsalar üzerine, kooperatifler vasıtasıyla. Evimizin banka kredi borçlarını ödemek, tükettirmişti rahmetli babama yaşamını. “Göbeğini çatlatırcasına(9)” denen deyişte gizliydi, ödentileriyle birlikteliği, öde-öde bitmiyordu ödentiler.
“Ölmeden bir girip oturabilsem evime!” diyordu, evimize girip oturmadan önce, her ayın kirasını öderken ev sahibimize.
Oturmuştu, ama sefasını görmeden, daha komşularımızın çoğu evlerine yerleşmeden. Eve yerleştiğimizin ikinci ayında göçüvermişti babam hayattan. Hatıraları vardı; elektrik, su doğalgaz faturalarında hâlâ onun adı geçiyordu, değiştirtmemiştik. Telefonu daha sonra almıştık evimize, annem adına.
Lüks denilecek bir varlığımız yoktu, yaşantı biçimimiz gibi. Kirada otururken neyimiz vardı ise, onlar vardı şimdiki evimizde de. Televizyonumuz bile uzaktan kumandalı değildi. Çamaşır makinemiz merdaneli tipte idi. Bir tek telefonu almıştık yeni evimize, o da gerektiğinden.
Kısacası; normal bir apartman ya da site yaşam düzeni içindeydik, ailece. “Kimsenin tavuğuna ‘kışt!’ demiyorduk, kimsenin yoğurdunun rengini merak etmiyor, etliye-sütlüye karışmıyorduk.”
Kendi halimizde idik… Bir komşumuzun dediği gibi; “Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmiyordu!” Ne demekse hâlâ anlayamadığım, herhalde yukarıda sıraladıklarımın kısa bir özeti olsa gerekti!
Normal yaşam düzeni benim için, karşı apartmandaki balkona bakışıma kadar böyle devam etmişti. Davranışımı ayıplamıyorum yine de. İnsan, ufuk açısında gözüne çarpanı görmemezlikten gelebilir miydi? Hem ne yapmıştım ki? Bakmıştım sadece. Bakmak yasak mıydı? Azıcık da merakla, ama ayıplanmamalıydım.
Televizyonu seyretmekten sıkılmış elime son kitaplardan birini almıştım…
“Yine daldın oğlum!” sesi ile kendime geldim. Annem devam etti:
“Dikkat ettim. Uzunca bir süredir, tek bir sayfa bile çevirmedin kitabında.”
“Dalmışım galiba, yorgunum da…”
Kardeşim Onur yanıma geldi:
“Ağabey bu hafta sonu esaslı bir futbol maçı var. Gidelim mi ne dersin? Zaten biliyorsun, Pazartesiye de uğurlayacaksın bizi, annemle beraber. Bir daha ne zaman maça gideriz, Allah bilir…”
“Esaslı maçların sonunda oldukça esaslı kavga-gürültü de olur, sen de biliyorsun. Eğer televizyon naklen veriyorsa evde seyredelim. Hem tatile gideceğinize göre hafta sonunda beraber olmuş oluruz. Bu; daha iyi olmaz mı sence de, ne dersin?”
Bunun anlamı; “Beni hayallerimle baş başa bırakın veyahut da, hafta sonu için düşündüklerim var!” demek mi oluyordu? Herhalde öyleydi galiba. Çünkü zapt edilmez bir yönelişle balkona çıkmıştım yeniden, sigara içmek bahanesiyle. Oysa belirgin bir alışkanlığım yoktu. Yemekten sonra bir sigara içerdim, bu; nadiren iki olurdu, tıpkı bu akşamki gibi.
Düşüncelerimde yanılmamıştım. O; yoktu karşı balkonda. Balkonun perdelerinde ışık da yoktu. Bana göre balkonun sağındaki pencerede soluk bir ışık fark ediliyordu. Herhalde oda ışığı söndürülerek seyrediliyordu televizyon. Bu kutu gibi evlerin tek eğlencesi televizyondu. Sosyal iletişim kaynaklarından uzaktık şu anda çünkü.
Ve tasarruf genelde ilke olduğundan, çok kişi, çok zaman ışıklarını söndürerek yaşıyordu birlikteliğini televizyonla. Televizyonun dikkatini dağıttığından söz ederek Onur derslerine kendi odasında çalışırdı okullar açıkken. Şimdilerde ise kitaplarına daldığında... Ben de eğer bir şeyler okumayacaksam annemle birlikte söndürürdük odamızın ışığını.
Alışkanlığım dışında bir bira daha açmıştım kendime, sigarama arkadaş olması düşüncesi ile. Düşünüyordum.
Kimdi o? Okullar kapandığına, yani tatil olduğuna göre, hatta Üniversite Sınavları bile bittiğine göre öğrenci olamazdı balkondaki genç kız. Üniversite Öğrencisi olma olasılığı düşünüldüğünde sınavlarının bu kadar gecikmiş olmasını olağan karşılayamıyordum. Bütünlemeye kalmış bir öğrenci ise, bugünlerde çalıştıklarını sınavların olacağı tarihlere kadar aklında tutması zor olmaz mıydı? Kitap okumak için masaya o kadar yönelmesini de anlamsız buluyordum ayrıca.
Nakış falan yapıyor olsa, herhalde hareketleri belli ederdi. Öyleyse ne yapıyordu balkondaki bu genç kız, bayan, ya da hanım? Merak ediyordum. Zihnimden başka sualler de geçiyordu, sıraya koyamadığım. Ve sonuca ulaşma gayreti yaşıyordum. Öğrenmeliydim…
Oturduğumuz bloklar aynı kooperatife aitti. Kuralar için A, B, C gibi harfler verilmişti blokların her biri için. Sonradan aralara yapılan bloklar A1, B1, C1 gibi harflerle sıralanmıştı. Sokakların adları da rakamlarla belirlenmişti. Örneğin bizim dairemiz 4. Sokakta, C Blokta, 7. Katta ve 31 Numaralı daire idi. Karşıdaki daire de E veya F Blok’un aynı kat, aynı nolu dairesi veya yanındaki daire olabilirdi.
Adresi bulmaktan, zekâma hayran olmak gibi bir oluşumu da yaşayarak memnundum! Gerisi mi? Gerisi; “Çorap Söküğü(10)” gibi gelir diye düşünüyordum, eğer istersem… Ki istiyordum, belki sadece meraktan da değil!
Ertesi gün, haftanın sondan bir evvelki günü, yani perşembeydi. Aynı merakla gelmiştim evimize. Perşembeleri Cumalara bağlayan gecelerde günahlardan arınmak düşüncesini de yaşayarak, atalardan kalma bir alışkanlıkla Kuran okur, televizyonda ilgili haberleri izlerdim, çokça.
Yine öyle yapacaktım, ama gelir gelmez balkona çıkmaktan, tam karşıdaki dairenin balkonuna bakmaktan kendimi alamamıştım. O, oradaydı yine ve her ne ise üstünde çalıştığı, aynı şekilde devam ediyordu çalışmasına, hem hiç hareket etmezmiş gibi.
Dünya ve ahretle ilgili; “Hiç ölmeyecekmiş gibi ve yarın ölecekmiş gibi” birlikteliği yaşamak için dünyama döndüm. Fikrimde, birliktelik yaşıyordum balkondaki benden habersiz olan ile. Gidecek, öğrenecektim kim olduğunu, kim olabileceğini, hem de en yakın zamanda, en yakın sabahta. Bu; bu haftanın cumartesisinin sabahı olabilirdi örneğin…
Kaygısız, gözlemsiz, balkonda göremeyişimle sıkıntı yaşadığım bir Cuma günü ve de gecesi geçti aradan.
Cumartesi sabahları, biraz geç olurdu benim için. Haftanın birikmiş tüm yükünü ödemek istercesine yine öyle uyumaktaydım. Kalkmakta gecikmiştim. Daha doğrusu zorunlu olarak uyandırılmıştım.
Tatil heyecanı içindeki Onur, alınacaklar için çarşılara çıkma programını uygulamakta acele etmiş, annemi de telâş ve düşüncelerinin ortağı yapmıştı. Benim çarşı-pazar dolaşmaktaki onarılmaz zavallılığımı bildikleri için de; “Gidiyoruz, kahvaltın masada hazır!” demekle yetinmişlerdi.
Miskinliği(11) üzerimden atamamışçasına gerinerek kalktım yatağımdan. Daha pijamalarımla gerekli ilgiyi yan yana getirmeden yarı çıplakça mutfağa koştum, karşı balkona baktım.
“Galiba o da Cumartesi uykularını seviyor benim gibi!” diye geçirdim içimden. Bir Cumartesi sabahından beklenmeyecek hızlılık ve yaşantı biçimi içindeydim. Bir önceki akşam düşündüklerimi gerçekleştirme çabası ile tıraş bile olmuş, yeni gömlek giymiştim.
İlerleyen vakitler içinde birkaç defa daha mutfak penceresine gidip-gelmiştim gerçekleşmesini umduğum nedenlerden ötürü. Bugün sabah, sabah olmakta gecikiyordu. Oysa olsun istiyordum, olmalıydı mutlaka. Bu nedenle hafta içi günlerde ilgisiz kaldığım kahvaltımı bile bu sabah düzen içinde yapabilmek amaç ve arzusuyla balkona çıkmıştım.
Yoktu o. Yoktu hem. Yoktu nedense. Bir dizesi geçti zihnimden şairin, hissettiğim gibi betimlediği(12):
“Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar.(13)
Beklemekten yorulmuştum. Dışarıya çıktım. Yönüm belliydi kendimce. Yürüdüm. Ta ki kutu bloklarda zihnimde işaretlediğim balkonlusuna gelinceye kadar. O balkonunda gördüğüm varlığın yaşadığı apartmana kadar yani.
Belirlediğim blokun ana giriş kapısı geldiğimde, asansörün kapısı açıldı. Genç bir kız ve yanında orta yaşlı bir hanım asansörden indiler. Genç kız yirmi-yirmi iki yaşlarında görünüyordu. Saçları siyahtı, gözlükleri vardı gözlerinde ve önemlisi koltuk değnekleri ile yürümeğe çalışıyordu.
Sallanır gibi durumda olan sağ ayağını sürüklemeğe çalışıyordu, bedeniyle birlikte. Sol ayağı sağlam gibiydi. Sol ayağının üstüne basarak güç alıyor ve yürümeğe çalışıyordu. Yanındaki kırk beş-elli yaşlarındaki hanımdan yardım almamak gayretindeydi, yaşlı hanım da o gösterişte değildi zaten. Tam yanımdan geçerlerken genç kızın;
“Anne, çantana para almayı unutmadın inşallah!” dediğini duydum.
Sesi oldukça etkileyici idi, tanımlamalarda geçen su sesi ile aynı çağrışımı yapıyordu. Su ve kadın sesi bütünleşmişti. Paranın adı geçmişti, ama kendisi önemsizdi. Hani; “su sesi, para sesi, kadın sesi(14)” derler ya, hani. Rahatça geçmeleri için yol verdim.
“Unutur muyum hiç kızım?!” dedi yanındaki yaşlı hanım.
Öylesine zeki (!) idim ki, onların ana-kız olduklarını “şıp!” diye anlamıştım(15) taksiye binerlerken. Ama babaları, kardeşleri veya ailenin diğer bireyleri yok muydu acaba?
Onlar gittikten sonra kapısından çıktıkları E Bloktaki zillerdeki isimleri okumaya başladım. İsimleri not alıyordum kafama. Zihnimde belirlediğim balkonun sahibi; ya Emel ya da Sunel yazılı olanlardan biri idi. 7. Kat, 31 ya da 30 numaralı dairelerin sahipleri yani.
Diğer dairelerin sahiplerinin ismi bey isimleri idi, çünkü. Ev sahiplerinin bayan olduklarına nasıl karar vermiştim, hâlâ akıl edemiyorum(16).
Onları da not etmiştim, kafamın diğer bölümlerine, beynimin gri hücrelerine(17).
Sonra asansöre bindim. 7. Kata çıktım. Zihnimde şekillendirdiğim plâna göre, alt katta zillerin üstünde okuduğum aynı isimler yazılı idi, kapıların üstünde de. Hangisi olsa gerekti, balkonda oturan genç kızın evi?
Zili çalmaya yeltendim önce. Basit bir çekingenlikle(18) geri çekildim, plânlamamda bunun yer etmediğini hatırladım. Ne diyecektim? Niye gelmiştim? Ne söylemem gerekti? Hiçbir şey düşünmemiş olmaktan dolayı ayıpladım kendimi. Bir gören olsa, ne derdi?
Çekingenliğimi yaşadım, merdivenleri koşarcasına indim, asansörü beklemek yerine. Ve sözün tam anlamıyla kapıdan dışarı attım kendimi!
İnsan davranışlarını, zihnindeki bütünlüğe göre yönlendirmedi mi, yönlendiremedi mi, hareketlerinde de uyumluluğu sağlayamıyor. Parkta bir banka oturmuş, bir sigara yakmıştım. Ara sıra da yukarılara, bildiğim balkona bakmağa çalışıyordum bilinçsizce ve sanırım “Aptalca(19)” da demem gerek, “Abdalca(19)” değil. O kadar aşağılardan, o kadar yukarıları görmeğe çalışmanın anlamı, başka hangi kelime ile yorumlanabilirdi ki? Ama düşünmemin anlamı vardı. Düşünmesem aklıma gelmezdi çünkü.
Hemen eve geldim. Telefon rehberini aldım elime. Rehber yeni idi, ama bu yıla ait değildi. Doğaldır ki telefonlarımızı yeni bağlatmış olduğumuzdan telefon numaraları rehberde yer almamıştı, hatta bizimki bile. Bir deneme yapmam gerekti. Bilinmeyen numaraları çevirdim. Önce adresimizi ve annem Zinnur’un adını vererek bizim telefon numaramızı sordum.
Verilen cevapta telefon numaramızın doğru söylenmiş olmasından memnun olmuştum. O halde Sunel Hanıma ait ikinci numarayı, Emel Hanıma ait üçüncü numarayı da sorabilirdim. Üç-beş dakika sonra mutluydum veyahut da öyle hissediyordum kendimi.
Zihnimde plânımı yapmıştım. Kitap Kulübümden bahsedecektim telefonda ona. Kitap Kulübü ekonomik sıkıntılar nedeniyle, arkadaşlarımız arasında meydana getirdiğimiz bir oluşumdu. Evden iş yerime gidişim yaklaşık kırk beş dakika, bazen bir saatimi alıyordu her gün. Keza dönüş de. Dışarılara, otobüstekilere bak-bak veya yanındakilerle çenen yoruluncaya kadar konuş-konuş bitmiyordu yol. Boşuna geçiyordu bu süre.
Bu zamanı değerlendirmek için çokçasın kitap alıp okuyordum. Kütüphanem oldukça zenginleşmişti, ama kitapların fiyatları da arttığından, ekonomik yapımda sıkıntılar duymağa başlamıştım. Apartmandaki ve çevremdeki arkadaşlarla konuştum, kitaplarımızı değiş-tokuş yaparak okumak üzere. Böylece her ay bir kitap alıyor, ama değiştirerek beş-altı kitap okuyabiliyordum ay içinde. Bu da, beynimi güçlendirmemi sağlıyor, bilgi dağarcığımı yükleme yardımcı oluyordu.
Kitap Kulübü dediğim bu oluşumdu, işte. Bunun benzerini bir kısım ülkeler başka şekilde uyguluyormuş (muş) ama benim, ya da genelde bizim, o oluşumu uygulamak için herhalde bir fırın ekmek yememiz gerekti. Şimdilik Kitap Kulübü yeterliydi, benim ve dahi bizim için.
Oturduğum yerden tekrar karşı balkona baktım. Saatler ilerlemiş, hâlâ gözükmemişti balkondaki genç kız. Telefon etmem anlamsızdı. Yoksa hasta mıydı? Yoksa bizimkiler gibi o veya onlar da alışverişe mi çıkmışlardı? Tatile çıkmış da olabilirler miydi ki? Neden olmasındı ki? Kısa süreli idiyse ayrılışları, beklemeliydim. Ama boşuna değil, zamanı değerlendirerek. Nasıl yapacağımı da biliyordum, hem de gayet iyi biliyordum.
Evime geçtim. Televizyonlu odaya geldim. Kutu gibi dairede kendime ait bir odam yoktu. Ben salonda yatardım en erken kalkan olarak. Odanın biri annemindi. Bir diğeri, ders çalışmasındaki rahatlığı için kardeşim Onur’un. Şimdi kitap okumaya çalıştığım odada, daha doğrusu salonda demem gerek ise, hem oturuyor, hem de konuklarımızı ağırlıyorduk.
Onur, akşamları yatmam için, paylaştığımız odaya girmeme izin veriyordu! Eğer geç vakitlere kadar çalışması gerekirse, misafirler gitmediyse yatağına uzanmama da müsaade ediyordu, misafirler gittilerse o zaman bir pike veya battaniye ile yastığımı alarak salona geçiyordum.
Şu sıralar yeni bir kitap okuyordum, zamanın gereğine uygun iyi değerlendirilmesi ile ilgili. Neredeyse bitmek üzereydi. Ve de aybaşlarını takip eden ikinci Cumartesilerinde genelde o ayın kitabını alırdım. Bugün ayın ikinci Cumartesiydi ve görevimi yapmalıydım.
Karşı balkona baktım tekrar ve hülyalarımda isabet kaydedemememin üzüntüsüyle o ayın kitabını almak üzere dışarıya çıktım. Vakit neredeyse öğle olmak üzereydi. Annem, her zamanki gibi yemek hazırlayıp dolaba koymuştu, ama “Nefsimi bir yerlerde köreltirim(20)!” diye düşünerek yemek için kendime vakit ayırmadım.
Şanslı bir günümdü galiba, esasında balkonda beklediğim şansı yakalayamamış olmama rağmen. Durağa gelmemle beraber Belediye Otobüsü de gelmişti. Tatil günlerinde otobüsün saatinde, ya da vaktinde geldiği pek belli olmazdı çünkü.
Hemen kitapçılara yöneldim. Günün başlangıcında şiirle yoğunlaşmıştı düşüncelerim, bugün bir şiir kitabı almak istiyordum. Özellikle Kitap Kulübünün bayan üyelerinin aldığı pembe veya beyaz dizi şeklindeki aşk romanlarına ilgim azalmıştı. Bir kurgu bilim veya macera kitabını da ek olarak almak istiyordum bu kere…
Kitapçıdan çıktığımda mutluydum. Mide bölgemden sesler, artık çevremden de duyuluyor gibi geliyordu bana. Sanırım; “Karnım zil çalıyordu! (21)”
Küçük, “Ayaküstü” denilen tipte bir büfeye yöneldim, daha doğrusu girip girmemekte tereddütlü iken, sabahki koltuk değnekli genç kızı görünce girmeğe karar verdim aniden. Koltuk değnekli genç kız, yüksek taburelerden birine oturmuş, sanırım sandviçini henüz bitirmiş, kolasını içmeye devam ediyordu.
Aldığım kitapları oturduğu masanın kenarına koyarken, bilinçsiz bir etkilenişle “Merhaba!” dedim.
Başını kaldırdı. Gözleri yeşildi ama bilinen yeşillerden değildi. Yeşillerin yeşilinden başka bir yeşildi. Baharın müjdecisi, yazın şekillenişi, sonbaharın göçüşü gibiydi yeşili, gözlerinin.
“Merhaba!” diye cevapladı, belki de hayret ederek.
“Bu ikinci karşılaşmamız bugün. Sabah da sitede, siz taksiye binerken karşılaşmıştık.”
“Hatırlıyorum…” dedi ve sustu. Sözü uzatmak istemediğini, hatta uzatmaya niyetli olmadığını düşündüm. Ben de sustum.
Biraz sonra elinde paketlerle annesinin geldiğini gördüm. Tabureden inişine yardım etti kızının, koltuk değneklerini verirken;
“Fazla bekletmedim, umarım!” dedi varlığıma boş verircesine.
“Yoo!” diye cevapladı genç kız.
Ve ayrılırken döndü:
“İyi günler!” dedi.
“İyi günler!”
Siparişimi vermediğimi fark ettim, arkalarından bakarken. Annesi kendisini siper ederek, kalabalıkta yol açmağa çalışıyordu, kaldırım kenarına kadar yürümek için. Güçlükle ulaştılar kenarlara, Trafik Polisinin anlamsız düdüklerine isyan edercesine.
Ve mümkün olduğunca çabuk binme gayretinde oldular, yanaşan taksiye, teşekkür ederek. Onlar hareket ettiklerinde sandviç siparişimi ancak verebilmiştim.
Masaya ya da sehpaya her neyse baktığımda bir umut şekillendiriyordum gönlümde, belki de; “Acıma duygularıyla” bütünleşmiş. Elindeki paketi unutmuş olsun, götürüp evlerine teslim edeyim istiyordum, balkondaki güzeli aklımdan, gönlümden silmeden. Çünkü belki onun sayesinde balkondaki beni etkileyen genç hanımla da tanışabilirim, diye düşünüyordum.
Öyle bir unutkanlık yoktu ortada. İkilemler içindeydim. Düşlemeyi bile yasakladığım gönül dünyamın hareketlerinden annem adına üzüntü duyuyordum. Ya gönlümdeki gelişmeler Onur’un Üniversiteye başlama arzusundaki gibi olursa, diyordum. “Saçma!” diyordum. Hakikaten saçma mı idi düşüncelerim?
Eve geldim doğruca. Aldığım kitapları masanın üstüne koydum. Balkona çıktım. Gözlerim yanılmıyordu. Balkonundaydı. Yine oturuyor ve elinde kitap olduğunu sandığım bir şeyleri karıştırıyordu.
Telefonun tuşlarına dokundum, ritimle hem de. Telefonun çalışını dinlerken bir taraftan da balkondaki genç kızın davranışlarını izliyordum. Telefon açılmıştı ama izlediğim hareketlere göre o açmamıştı. Yanlış numarayı, yan komşunun numarasını çevirdiğimi anlamıştım acele ile. Yine de saygımı yitirmeyip, aklıma gelen ilk yalanı söylemeliydim karşımdakine, Yönetici tavrıyla:
“E Blok, Sunel Hanımla mı görüşüyorum?”
“Bir yanlışlık olmasın, o; yan komşumuz!”
“Özür dilerim.”
Böylece Yönetici tavrıyla da olsa ikinci bir yalan söylememe gerek kalmamıştı. Telefonun tekrar dokundum tuşlarına. Telefonun ta karşılardan, balkonunda çaldığını sanki duyuyordum. Balkondaki genç kızın yanındaki etajer(22) ya da masa üstünde duran telefona uzandığını ve açtığını gördüm yine karşılardan:
“Merhaba!” dedim. Karşımdaki ses, sorarcasına;
“Merhaba?!” dedi. Tanıyordum bu sesi, bir yerlerden, daha önceden duymuş gibiydim.
“Lütfen efendim, beni bir telefon sapığı zannetmeyin. Böyle düşünmeyin. İki dakikanızı ayırmak lütfunda bulunursanız, anlatayım söylemek istediklerimi.”
“Kimsiniz? İsteğiniz ne? Cüretiniz(2) için ayıplıyorum sizi!”
Kibardı. Ağzını yanlış kelimelerle doldurarak söylemek istese dahi, öyle söylemenin kendine yakışmayacağının bilincinde idi.
“Lütfen ayıplamayın sayın bayan. İsminizi bile bilmiyorum sizin. Ama bana güvendiğinizi anlar anlamaz size adımı, adresimi ve telefon numaramı vereceğim, inanın lütfen!”
“Hâlâ ne olduğunu anlamış değilim. Sizi dinlemeğe de zorunlu değilim. Özür dilerim, izninizle kapatıyorum.”
“Bir saniye daha verin bana lütfen, sonra kapatın Allah Aşkına! Bir Kitap Kulübümüz var. Okuduğumuz kitapları birbirimize karşılıklı olarak ödünç veriyoruz. Sizi yalnızca bunun için rahatsız ettim. Bunu düşünün. Bir saat kadar sonra sizi tekrar arayacağım. Yalnız iki defa çaldıracağım zili, tıpkı postacılar gibi. Açarsanız, adımı, niyetimi, adresimi, telefon numaramı açıklayacağım size. Söz veriyorum. Açmazsanız, unutun. Ben unutacağım çünkü. İzninizle!”
“Güle güle!”
Hiddet dolu sesi kaybolmuştu. Ben telefonu kapattığım halde, telefonunu elinde tuttuğunu fark ediyordum, karşılardan.
Dilim dolaşmamalıydı konuşurken. Bira yerine kola açtım kendime. Balkonumda, yeni aldığım kitaplara göz gezdirmeğe çalışırken, karşı balkonu da -tam anlamıyla- izliyor, belki de gözetliyor, belki “Hüsnü kuruntu(24)” dedikleri olgudur, karşı balkondakinin masasındakilerle meşgul olurken ara sıra saatine bakar gibi sol koluna yönelişini gözlemliyordum.
Yarım saat çabuk geçmişti. Bu yarım saat içinde dünya yörüngesinde sekiz yüz küsur kilometre yol almıştı. Bir o kadar daha süre vardı beklemem gereken. Dakikaların, saniyelerin birikiminde, bakalım benim alacağım yol ne kadar olacaktı?
Saatin doluşunda telefonun tuşlarına bastım tekrar, teker teker, azıcık da olsa endişeyle, karşı balkona bakarak. İlk çalışında açıldı telefon:
“Merhaba!” dedim. Karşımdaki, beklentili bir sesle cevapladı, sorun hissettirmek istemecesine.
“Merhaba!”
“Güvenebilecek misiniz bana?”
“Sanıyorum!”
“O zaman tam karşınıza gelen bloktaki aynı katın balkonuna bakın, lütfen! Size el sallayacağım. O; benim işte. İsmim Mesut. 4. Sokak, C Blok, 7. Kat, 31 Numara. Telefon numaramı da telefonunuz ekranında göstermiyorsa bir kenara not edin lütfen… Şimdi; ‘Sanıyorum’ dediğiniz güveninizi, ‘Evet!’ diye değiştirebilecek misiniz?
“Evet, Mesut Bey!”
“Sizi bir iki defa karşıdan gördüm. Kitap okuduğunuzu sanıyorum” dedim ve; Kitap Kulübümüz hakkında oldukça detaylı bir şekilde bilgi ulaştırmaya çalıştım, karşı balkondaki genç kıza. Sözlerimi bitirirken sordum;
“Böyle bir oluşuma katılmayı düşünür müsünüz siz de?”
“Mutlu olurdum!”
“Niye geçmiş zamanla konuşuyorsunuz ki? Hâlâ güveninizde eksikliğim olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
“O, sizsiniz. Ben sizi tanıdım. Siz beni tanımadınız mı?”
“Hayır, inanın.”
“Oysa ilk ‘Merhaba!’ deyişinizde tanıdım ben sizi. Arkadaşça sesinizi milyonların içinde tanıyamazlık edemezdim!”
“Bilmecelere meraklı mısınız?”
“Hayır. Bilmece değil söylediğim. Sizi görüyorum Mesut Bey, şimdi dikkatli bakın bana, ayağa kalkıyorum.”
Dikkatle baktım karşı balkona. Ayağa kalkışını ve iki koltuk değneğini salladığını gördüm. Tekrar yerine oturdu ve telefonu eline aldı:
“Saklamamam gerekliydi, dürüst olmalıydım, değil mi?” deyişini işittim ve telefon kapandı. Telefonda, geniş ekolu(25) “Dıt! Dıt!” sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Karşıdaki balkona baktım. Tekerlekli sandalyesiyle, âdeta süratli bir şekilde içeriye doğru yönelişini gördüm. Telefonun tuşlarına dokundum tekrar. Cevap verilmedi.
Sakat oluşundan dolayı üzülmesine üzülmüştüm. Aldığım ve henüz okumadığım kitaplardan birini alarak, koşarak karşı bloka gittim. Asansörü bile beklemeden merdivenleri zorlarcasına çıkıp, nefes nefese kalmama aldırış etmeksizin kapı zilini çaldım:
“Kim o?” sorusuna yanıtım;
“Komşunuz, Kitap Kulübünden Mesut!” oldu.
Kısa bir tereddüt oldu önce. Sonra kapı açıldı. Karşımdaki annesi idi:
“Kitap Kulübünden geliyorum!” dedim tekrar. “Kızınızla görüşebilir miyim efendim?”
“Tabii” dedi ve içeriye dönerek seslendi:
“Saadet! Kitap Kulübünden Mesut diye bir arkadaşın geldi” dedi sonra hatırlamış gibi, döndü, gözlerime bakarak sordu:
“Hangi Kitap Kulübü bu? Hem Saadet nasıl üye oldu?”
Yalan söylemekte beis yoktu(26), bir kereliğine:
“Bizim Kulübümüz. Saadet Hanım da telefonla üye oldu.”
Zamanını uyduramamıştım, nasıl “Şu gün, şu zaman” diyebilirdim ki? Annesi mutfağa doğru yönelirken Saadet kapıya doğru gelmişti tekerlekli sandalyesiyle:
“Merhaba Saadet Hanım. Size kulübümüzden bir kitap getirdim.” dedim. “Yenilerini de tekrar getireceğim, bunu geri alırken.” Ve yanına doğru yaklaşarak devam ettim:
“Niye üzülmek için kendinize eziyet ediyorsunuz ki? Allah sağlık vermiş. Bunu iyi kullanmak önemli, fiziksel durumunuzu dikkate almadan. Eksiklerinizi unutmak için çaba gösterseniz…”
“Siz niye iyi olmak için bu kadar çaba gösteriyorsunuz ki?”
“Ben yaratılış olarak insanları seviyorum. Siz de bu insanlardan biri olduğunuza göre farklı davranmam sizi üzmez miydi? Şimdi, oldukça yorgun bir gün geçirdiğinizin farkındayım. Belki anlamsız bir şekilde gerilim içinde ve sinirlisiniz. Dinlenin. Dertleşmek isterseniz, arkadaşa ihtiyaç hissederseniz arayın beni. Çünkü ben arkadaşlığınızı istiyorum, arzuluyorum. Sanırım özleyeceğim de.”
Dinler gibi, elindeki kitaba bakarak susuyordu. Devam ettim:
“Size ilk sohbetimizde kendimden bahsedeceğim. Söz verdim mi, yerine getirmek isterim. Siz de rahatladığınızda anlatmak isterseniz sizi dinlerim. Arkadaşlarım, iyi bir dinleyici olduğumu söylerler. Şimdilik, görüşme dileğimle, ‘Sağlıcakla kalın!’ diyorum. Bilin ki bu; bir veda ya da Allahaısmarladık değil.”
“Güle güle Mesut Bey!”
Kapının köşesine attığım adımı geri çekerken, onun kendini düşüncelerinden arındırmak istercesine tekerlekli sandalyesini bir adım yaklaştırdığını hissettim kapıya doğru. Döndüm, bu kere elimi uzattım. İstekle uzattı elini:
“Görüşmek umuduyla!” dedi.
“Görüşmek umuduyla” diye yineledim.
Eve yöneldiğimde, benim dünyamda yeni bir yaşamın başladığı düşüncesindeydim, anneme anlatmakta zorluk çekmeyeceğim. Ama bu anlatımı, anneme bugünden aktarmayı da uygun görmüyordum.
Eve geldiğimde, Onur’un ve annemin çarşıdan dönmüş olduklarını gördüm. Pazartesiye hazırlanmalarının yoğun telâşı içindeydiler. Annem, bendeki en küçük değişikliği bile hissedecek kadar bilgeydi.
“Anneler yavrularıyla övünürler, onlarla gurur duyarlar, onları onlar gibi hissederler, duyarlar. Aksi takdirde yaşamları anlamsızlık dolu olur…” derdi. Bu nedenle de, hissettirmek istemediklerimi hissetmişçesine sordu:
“Evvelki gün kimdin? Bugün kimsin? Anlamakta zorluk çekmeğe başladım seni artık!”
Boynuna sarıldım. Baharda açan papatyalar, çiğdem çiçekleri gibi kokuyordu saçları annemin. Yavrularının iliklerine kadar işleyen, içine sokulan gözleri vardı, kahve mi kahve, siyah mı siyah! Belki bunun için Zinnur koymuşlardı adını, büyükleri o doğduğunda.
Zinnur, Arapçada “Zennure” den kısaltılan bir ad idi; “Nurlu, Işıklı, aydınlık” anlamında. Öylesine büyük, öylesine doyumsuz sevecendi(27). Sevgisi; bire-ikiye tutsak değildi, tümünü üleşirdi, hem de tüm sevdikleriyle.
“Sizin sevinç ve mutluluğunuzu paylaşıyorum, ama çok görüyorsunuz…”
“O da ne demek o?” diye kesti sözümü.
“İki gün önce yalnız kalacağımı düşünüyordum, üzgündüm. Bugün, belki sonra ben de size katılabileceğimi düşünüyorum, izinle. Bunun için neşeliyim. Bilmem açıklamam yeterli oldu mu?”
“Anlıyorum! Peki! Haydi, öyle olsun!” dedi, ama gene de şüpheyle baktı annem.
Hiçbir ilintisi olmayan, yolsuz-yordamsız, hatta tatsız-tuzsuz, telefonun çalmadığı karşı balkonda kimsenin görünmediği bir Pazar geçti. Belki diğer Pazarlardan farklıca, Onur’un düşüncelerine mağlup olarak maça gitmiştik.
Taraftarı olduğumuz takımın ikinci mağlubiyetine şahit olmak üzmüştü bizi. Düşüncelerimdeki gürültü-patırtıyı(28) yaşamamıştık, ama otobüs sıkıntısı yaşayarak maçtan ancak bir buçuk-iki saat kadar sonra ulaşabilmiştik evimize.
Annem bu durumlarda oldukça kaygılanırdı, ama komşulara; “Allahaısmarladık! Ev sizlere emanet!” servisine(!) çıktığından dönüşümüzü merak etmemişti. Edememişti daha doğrusu. Biz maçtan evimize döndüğümüzde servisine el’an(29) devam ediyordu çünkü.
Pazartesi sabahı annemle Onur’u tatil için memlekete uğurladıktan sonra yalnızlığımla baş başa kaldığım düşüncesindeydim, yaşadıklarımı unutarak. İşyerimde belki de bu düşüncelerle yorulduğum kanaatine vararak ve öğle paydosunu da fırsat bilerek mihaniki(30) bir hareketle telefonun numaralarını çevirdim:
“Merhaba!” dedim her zamanki gibi. Tanımıştı sesimi daha önceden olduğu gibi.
“Merhaba!” diyerek yanıtladı.
“İşyerimden arıyorum. Umarım iyisinizdir, ailece iyisinizdir. Eğer vakitsizse arayışım, akşama kadar sabredebilirim.”
“Gereksiz bir düşünce bu. Mutlu oldum, bir dost sesiyle buluştuğum için. Siz nasılsınız?”
“Dün yoktunuz evinizde, ‘Merhaba’ diyemememin eksikliğini, ezikliğini, yoksulluğunu yaşadım gün boyu içimde.”
“Bir yakınımızın nikâhı vardı. Erken gittik, geç döndük!”
“Keşke yakınınız bir hafta-on gün önce veya çok daha sonraları nikâhlansaydı!”
“Anlamadım.”
“Yaşantımda kullanmayı istediğim halde kullanamadığım Pazar gününden kalan bir ‘Merhaba” hakkım var demek istedim.”
“Üzülmenizi istemezdim.”
“Üzülmedim. Sadece ‘Bu merhabayı bir başka zaman kullanmama izin verin!’ demek istedim.”
“Bu izni her zaman kullanabileceğinizi biliyorsunuz.”
“Sitemli konuşmanız gerekli miydi?”
“Fiziksel durumumu biliyorsunuz.”
“Fizik her şey demek mi? Yaşamayı hissetmek için mutlaka fiziksel olarak eksiksiz mi olmak gerek? Gönlünüz fakir olaydı, sevgisiz olaydınız veyahut da yalnızlığa mahkûm olaydınız, daha mı iyi olurdu, sizce? Hem Allah’ın azametine(31) karşı gelinmez, biliyorsunuz. Yanlış diyorum Saadet Hanım. Size ilk seslenişimde bana; ‘Sizi ayıplıyorum!’ demiştiniz. Şimdi ben size öyle söylesem, siteminize karşın?”
“Haklısınız. Unutun gitsin. Demediğimi varsayın.”
“Peki! Bana bir daha yanlış düşünmemek için söz verirseniz eğer…”
“Söz veriyorum.”
“Ben istediğim için değil, kendiniz istediğiniz için olsun, söz verişiniz.”
“Ben istediğim için kendime söz veriyorum.”
“Sizi görebilecek miyim bugün?”
“Neden olmasın ki? Ben yazdıklarımla, okuduklarımla baş başa olacağım karşınızda. Hem çok zaman olduğu gibi.”
“Teşekkür ederim. Pazar gününe ait ‘Merhaba’ hakkımı, gecikmeden, hemen bu akşam kullanmayı düşünüyorum. İzin verir misiniz?”
“Tabii ki evet!”
“O zaman işimin sona ermesini ‘İple çekeceğim! (32)’ Sanırım dertleşmeye ihtiyacım olacak. Çünkü annemi ve kardeşimi tatil için uğurladım bugün.”
“Allah kavuştursun. Telefonunuzu bekleyeceğim. İyi günler dilerim şimdilik!”
“İyi günler Saadet Hanım.”
İş sonuna ulaşmamı nasıl anlatmam gerek ki? Eve dönüşümde balkondan-balkona el sallayışlar ve “Merhabalar” ile başlayan konuşmanın sonucu, herhalde telefon faturasında belirlenecekti! Bence gelişen en önemli olay, bir günün sonunda iş dönüşü parkta görüşmek için sözleşmekti.
Çekinmemişti: “Sandalyemle gelirim, çocukları seyrederim.” demişti. Benim için yapılacak tek şey kalmıştı. Bir sonraki günün akşamına mümkün olduğunca erken ulaşabilmek. Eylemi gerçekleştirecektim, işyerimden vaktinden önce, erkence ayrılarak, kimseye gerekçe belirtmeden hem de. Çünkü o, bekletilmemeye değerdi.
Yarını bekledim.
Umut olunca, kişinin gönlünde yeşerttiği bir bahar olunca, yaşamayı arzuladığı bir bayram olunca, sabahlara da ulaşıyordu insan kolaylıkla, takip eden akşamlara da…
Elimi bırakmak istemezcesine sıkmıştı Saadet. Artık “Hanım” demediğim, fark edildi mi? Akşamı getiren sesler şakımıştı(33) sonra, parktaki çocukların neşelerinde. Yan blokların zemin katında oluşturulan mescide cemaati davet için akşam ezanı okunurken. Sunel Hanım yanımıza gelmişti onu götürmek için. Gözleri arkasında kalmıştı sanki, bende.
Neler anlatmamıştık ki? Neler konuşmamıştık ki?
Başlangıç; Kitap Kulübü ve ilkeleri idi. Sonra beni tarif etmiş, beni anlatmıştım ona, gereği kadar dolu. Sonra o, kendini anlatmıştı, benim aksime özetle. Saadet, babasını da kaybettiği bir kaza sonucu, sinirlerinin zedelenmesi nedeniyle, iki yıldır yürüyemediğini anlattı.
Babasından kalan maaşla yaşamlarını devam ettirmeğe çalışıyorlarmış annesiyle. Ağabeyinin askere gitmesi ekonomik durumlarında kısıtlamalara sebep olmuş. Bir-iki aya kadar dönecekmiş ağabeyi askerden. O zaman durumları iyileşebilecekmiş. Ağabeyi mühendismiş çünkü.
Kitap okumayı sevdiğini, Kitap Kulübü kurmamız dolaysıyla bizi, özellikle beni alkışladığını, böylece kitap okuma arzusunun kısıtlanmamış olduğunu söyledi.
Genelde şiir yazmağa çalışıyormuş. Öykü ve roman denemeleri de varmış Saadet’in. Böylece, balkondayken neden eğilerek çalıştığının sebebini de öğrenmiş oluyordum. “Okuyabilir miyim?” dediğimde, belki de beğenmeyeceğimi, eleştiride bulunacağım endişesini yaşayarak bu isteğime; “Şimdilik hayır!” dedi.
Türkçe ve öz Türkçe kelime ve cümleler üzerinde de çalışmaları varmış, ileride yoğunlaştırmak istediği. Bunlar için örnek vermesini istediğimde bu dileğim de “Hayır!” olarak şekillendi sesinde. Müziğin her türünü seviyordu. Özellikle de Klâsik Türk ve Pop Müziğini seviyormuş.
Liseyi bitirdikten sonra okumaya devam edememiş, ekonomik nedenlerle. Anlıyordum; bu hakkı ağabeyinin kullandığını. Ancak, ileride doğacak olanaklarla hiç olmazsa Açık Öğretime veya devam etme zorunluluğu olmayan bir yüksek okula devam etmek arzusunda ve düşüncesinde olduğunu söyledi.
Başka nelerden bahsedebilirdik ki? Hem bazı ve gerçek şeylerden bahsetmek için çok erken değimliydi ki?
Günler hep aynı ahenkle geçerek devam ediyordu. Bazen telefonda bir dizesini okuyordu bir şiirinin, bazen bir bölüm okuyordu bir öyküsünden, iki-üç seçenekli olarak. Hangi yaklaşımın daha doğru olacağını soruyordu, öyküsünü bildiğimi varsayarak.
Benim için güzel, benim için sağlıklı, benim için dolu dolu bir ilişkiydi yaşadığım. Ne bira arıyordum, ne de sigara içmeyi arzuluyordum, özlüyordum. Tükenmesini hiç istemediğim bu beraberlik için, tatile çıkmayı istememiştim.
Annem ve kardeşimle telefonlaştığımızda; “Rahatım” diyordum, “Özledim” diyordum ama “İzin” ve “Gelmem” konusunda tek bir söz bile etmiyordum onlara. Hissediyorlar mıydı acaba yaşamımı? Bilmiyordum. Saadet’le yine beraber olduk Cumartesi günü. Annesi izin vermiş, bloklardan uzaklaşmış, markete gitmiş, alışveriş bile yapmıştık. Sonra bir diğer parka gitmiştik beraber ve sanırım zamanından evvel ulaşmıştık birbirimize.
“İyisin?” demişti sorar gibi. “İyiyiz” demiştim. Gözlerinden, saçlarından bahsetmiştim ona. Ellerini tutmuştum, ses çıkarmamıştı. Ellerini diyorum, çünkü tek elini tuttuğumda, diğer elindeki kola kutusunu koymuştu kenara, ellerini tutmamamı istercesine, beklercesine. Ben de iki elini de kucaklamıştım gönülden. İtiraf etmeliyim ki, sevgiyle.
Bu kere, karanlık inmeden dönmüştük evine. Tekerlekli sandalyesini iteklememden hoşnuttu(34). Veyahut da ben öyle hissediyordum. Asansöre bindirirken, elini arkaya doğru uzatarak elimi tutmuştu çünkü. Düşeceğinden veya korktuğundan değil bence, sıcaklığını iletmek için.
Onu sevmemem için sebep mi vardı ki? Sevgi cisimde değil, ruhtaydı. Öyleyse beklentimin gerçekleştiğini iddia etmem olağan olmaz mıydı ki? Peki ya o? Sanırım bu konuda şüphe hanem tamamen boştu. Beynimin tüm hücreleriyle onun da aynı duyguları yaşadığını hissediyor, düşünüyordum, bencilce… O andan sonra kendimde değildim, artık onun için de düşünmeğe başlamıştım Birkaç gün aradan sonra oldukça sıkıcı, güneşin kara bulutlarla hapsedildiği bir günü yaşamağa başlamıştık, yaz günlerine yakışmayan.
İşyerimde de yolunda gitmeyen oluşumlar vardı. İnsan bunalınca ne yapar? Bir sığınak arar, “Sığınağım” diye düşündüğünün sesini, nefesini, kokusunu, kollarını arar, değil mi? Benim, sığınağıma ulaşmamı kim engelleyebilirdi ki? Kısıtlı olan ilişkilerimizin su yüzüne çıkması arzusundaydım. Bunu, gelmelerini beklediğim anneme, annesine ama öncelikle ona, Saadet’e anlatmalıydım. Anlatacaktım da…
Ve sınırlı akşamlar yetmeyebilirdi bize. Öğleden sonrası için izin aldım ve Saadet’i aradım. Telefon etmemi bekliyormuş gibiydi. Her zamanki olağan “Merhaba”lardan sonra;
“Ciddi olarak dinlemen gerek beni!” dedim.
“Bugüne kadarki içtenliğimden şikâyetin mi var?”
“Yine sitemli konuşma lütfen. Öğleden sonrası için izin aldım. Parkta görüşelim mi?”
“Tabii. Neden olmasın ki?”
“Birbirimize duygularımızdan hiç bahsetmedik, farkında mısın? Sana, beni isteyip istemediğini soracağım.”
Derin bir sessizlik oldu, cevapsız. Oysa ben, sadece bana hazırlıklı olmasını arzulamıştım düşüncelerimde. Sorarcasına seslendim ahizeye tekrar:
“Saadet?”
“İşitiyorum seni. Hiç de hazırlıklı olmadığım bir söz söyledin bana. Şaşkın vaziyetteyim.”
“Şaşkınlığın, ‘Evet!’ anlamında mı?”
“Düşünüyorum, şüphesiz!”
“Ben de senin için çok şey düşünüyorum bu kere. Yanında kitap olan başka bir şey. Eskilerin söylediği bir deyiş var; ‘Daha çok yaşamak’ üzerine kurulu. Kısa veya uzun olması değil, yaşamak önemli. Hem seninle. Bunu yüzüne söylemeliyim. Mutlaka dinlemelisin beni ve ‘Evet!’ demen için hemen çıkıyorum yola. Öğle yemeğinde beraber olmak ister misin benimle?”
“İsterim.”
“O zaman evinde bekle beni. Hemen geliyorum. İzin almayı da unutma annenden. Gün, uzun sürebilir çünkü.”
Zaman kısıtlı gibiydi benim için. Ona, gönlümle derleyeceğim bir hediye almak istiyordum. İlk hediyem olacaktı bu Saadet’e, bugüne kadar düşünmediğim, aklımdan bile geçirmekte zavallılık yaşadığım. Hem hiç “Seviyorum” demeden, öpmeden. Zamana karşı yarışıyordum sanki.
Bir kitap, taşlı bir yüzük almıştım. Zaman simgeli(35) bir kolye beğenmiştim onun için, cebimde belli olmasını istemezcesine gizlediğim. Çiçekçiye uğramam, zamanı tasarruflu harcamama engel olmamıştı. Üstelik borç-harç gerekmeden yeterli param da kalmıştı yemek için, taksiye bindiğimde.
Eve ulaşmam, “Hazır mısın?” çağrışımında kitap ve çiçeği vermemin zamanla hem ilgisi yoktu, hem de gereği. Saadet teşekkür ederek kitabı almış, ismini, yazarını merak ederek ambalajını hemen kapının önünde açmıştı. Sonra çiçekleri ve kitabı odasına koymak için odasına yönelmişti.
“Acıyor musun? Yoksa ciddi misin?” dedi annesi, Saadet’in geri dönüşüne kadarki süre içinde fısıldayarak.
“Ciddiyim!” diyebilecek vakti yakalayabildim ancak.
Annesinin yüzünde bir rahatlama, bir aydınlık gördüm. Yalanım olmayacağını bilecek kadar tanımıştı beni. Sırtımı sıvazladı;
“Güle güle çocuklar!” dedi yalnızca, biz ayrılırken.
Hangi ana, onun duyduklarını duymaz, hissettiklerini hissetmez, yaşadıklarını, yaşayacaklarını, yaşayamazdı? Annesine hak vermemeği kim düşünebilirdi ki?
Eve geldiğim taksiye; “Bekle!” demiştim, bekliyordu. Saadet tekerlekli sandalyesi yerine, koltuk değnekleriyle çıkmıştı dışarıya ve yardım edişimden üzüntü duymuyordu…
Saadet, daha çok şükran ve minnet duygularını sergilemeğe çalışıyordu, konuşurken. Hiçbir özelliği olmayan bu yaz gününün, sadece benim için değil, bizim için özellik kazanmasına engel olma çabasında idi.
Önemsizlikleri anlatıyordu, önem vermediğimi defalarca tekrarlamama rağmen. Nelerin önemli olduğunu anlatma çabalarım, boşlukta yankılanır gibi geri dönüyordu, bana. Sevdiğimi, saygım gibi sevgimin de sonsuz olduğunu anlamak istemiyordu. “Hayır!” deme direncini desteklemek istercesine, etrafımızdakilere aldırmadan, neredeyse sesini bir kat yükselterek;
“Çocuk sahibi olmam da mümkün değil, geçirdiğim kaza nedeniyle!” dedi.
Ilımlıydım. Aynı ses tonumla devam ettim:
“Bir kere daha söylüyorum. Fizik benim dünyamda yaşayan bir olgu değil. Ben seni seviyorum, seni diliyorum, seni istiyorum, sana aşığım, seninle bütünleşmek, bir ömrü paylaşmak, hayatımın kalan bölümünü seninle üleşmek, seninle ‘Ben’ olmak istiyorum.”
Sessizce dinliyordu. Doğaüstü, doluların bile oynaştığı bir yaz yağmuru başlamıştı sert damlalarla. Hapsolmuştuk. Kalkamazdık yerlerimizden bir süre daha. Bu; Allah’ın bir lütfu idi, cesaretimi toplamam için.
Ayağa kalktım. Gözlerini kapatmasını istedim. Önce boynuna kolyeyi taktım, bilir gibi saçlarını ensesinden kaydırmıştı, rahatça takmam için. Gözlerini açmamasını tekrarlayarak, yanına otururken elini avucuma alarak yüzüğü parmağına taktım. Biraz bol gelmişti, ama içimden “Olsun” dedim, gözlerini açabileceğini söyleyerek.
Gözlerde mutluluk şekillenir mi? Şekillenirmiş. Gözlerinde gördüm. Teşekkür etmesini beklemedim. Gevşeyen yağmur damlalarından cesaret alarak;
“Seni yaşadığım dünyamı, seninle paylaşmayı istediğim dünyayı görmek ister misin? Bunun ne anlama geldiğini de açıklayayım mı sana tekrar?” dedim.
Yalnızca başını eğdi, ses çıkarmadı. “Evet!” anlamını yaşadım, bir taksi çağırmasını söyledim garsona, hesabı öderken…
Eve ulaştığımızda bizi bekleyen bir sürpriz vardı. Annem ve Onur, tatillerinden bıkmış olsalar gerek ki, geri dönmüşlerdi erkence. Karşılaştığımızda bakışları anlamlı bir sevgiyle bütünleşmişti karşılıklı, “Eski dostlar” gibi, belki “Kırk yıllık tanışlar” gibi.
Sarıldık birbirimize, ayrımsamamışlardı biri diğerini, Onur bile sarılmıştı Saadet’e. “Buyur!” etmişlerdi salona, ama o, mutfağın balkonundaki masama oturmayı yeğlemişti. Belki hissettiğini yaşamak, belki yaşadığını hissetmek için.
Annem, ona söylemek istediklerimi hissetmişçesine, tüm söylemek istediklerini cevap gibi bir cümlede topladı:
“Aşk bir ibadettir(36), sevgi fizikte değil, ruhtadır oğlum. Seni alkışlıyorum.”
Balkondan Saadet’’in sesini duyduk, ikinci bir sürpriz daha gerçekleşmişti.
“Mesut! Ağabeyim gelmiş, bu gerçek bir sürpriz… Bir telefon edebilir miyim?”
Balkona koştum. Karşı balkonda genç bir adam vardı, yanındaki de olasıdır ki, annesiydi tabii.
“Tabii. Hem hemen!”
Telefonun tuşlarına dokundu.
“Ağabey! Hoş geldin! Ben tam karşınızdaki balkondayım, size el sallıyorum. Seni çok özledim, hemen geliyorum… Peki, o zaman bekliyoruz.”
Balkondan karşılıklı el salladıklarına şahit oldum, Saadet telefonu kapatırken.
“Ağabeyim buraya geliyor.”
“Onu karşılayayım.” dedim kapıya yönelirken.
Sadece gülen gözleriyle bakışlarını hissettim. Kapıyı açtığımda ağabeyinin de kapımıza ulaşmak üzere oluşunu gördüm.
“Merhaba! Ben Esen.” dedi elini uzatırken.
“Merhaba! Ben Mesut.”
Kucaklaştılar kardeşiyle. Saadet, Onur’un yardımıyla koltuk değneklerine uzanırken Esen durakladı ve fısıltıyla;
“Çok şeyi biliyor musunuz?” diye sordu.
“Her şeyi biliyorum.” dedim.
Saygılı ama daha çok heyecanlı bir şekilde sarıldı bana, annemin hayret dolu bakışlarını belki de görmezden gelerek.
“Bir kere daha kucaklamama izin ver lütfen. Çünkü ben de her şeyi biliyorum.” dedi ve ayrılıp kardeşinin koluna girdi, sevgiyle…
Bundan sonra neler olduğunu merak ediyorsunuz, değil mi?
Önce bilmeniz gerekenleri anlatayım, ya da yazayım;
Saadet de bu öykünün benzerini yazmış kendi balkonunda, benim gibi. Öyküsünün adını; “Balkondaki İyi İnsan” mı, “Balkondaki Güzellik” mi olmasına karar verememiş bir türlü. Öyküsünün bir yerlerinde; “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli”(37) diye bir şarkıdan esinlenmiş. Öyküsünün sonunda kendini mutlu olmaya lâyık görmemiş, intihar etmiş, hem de zakkum zehiri ile. Çünkü o sırada radyoda “Zakkum Çiçekleri”(38) diye bir şarkı çalıyormuş.
İnsan kendi dünyasında gezinirken; bir çay kaşığının kendi bardağının içindeki turu ona fincancı katırlarının ürkmesi(39) olgusunu çağrıştırabiliyor. Patlayan bir balon, onu Hiroşima’ya götürüp getirebiliyor. Bir Belediye Otobüsünün sıkışıklığında yanlış bir ağız kokusu; okyanusta, dalgalar arasında, sorunlu bir gemide olduğunuzu, bir kibrit ışığı yangınları, hem de her türlüsünü düşündürebiliyor. Ve daha nice akla gelmeyen örnekler gibi, Saadet de bir ara, ağabeyi bizi istemiyor diye düşünmüş, ama öyküsünde onun “Katil” olmasına da gönlü elvermemiş!
Evet! Buraya kadar benim öykümü okudunuz, yani Mesut’un öyküsünü. Ben kim miyim? Farkında mısınız, “Annemin oğlu” olmaktan başka hiçbir şekilde betimlemedim kendimi. Boyumdan, gözlerimden, saçlarımdan falan bahsetmedim. O zaman ben, sen, siz olabilirsiniz. İyi olmak için hem ben olmanıza gerek de yok sizin. Sadece iyilikler kalır dünyada. Sadece iyi olmak yeter insana.
Son olarak şunu söylemek istiyorum;
Karım ve ben; yani Saadet’le ben, ayrı ayrı birer öyküye başlamak üzereyiz. Uzarsa roman da olabilecek. İsmini de koyduk: “Her Şeyle Mutsuz!” ve “Hiçbir Şeyle Mutlu!”
Hangisini, hangimizin yazacağına karar veremedik henüz. Aramızda ya kura çekeceğiz, ya da yazı-tura atacağız.
Yazacağımız öykümüzün kahramanının ismi ise şimdiden belli;
“Umut!”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykü oldukça uzun olduğundan, yaşamımıza egemen olan, kredi kartı, cep telefonu, PC ya da dizüstü bilgisayar, internet, chat, mail, msn gibi konulara girmemeyi -özellikle- düşündüm, benimsedim.
Ayrıca öykü, plânladığımdan uzun sürdüğünden, daha da uzatmamak için Saadet’in Allah’ın izniyle(!), şok ya da doktorların maharetiyle ameliyat olup iyileşeceğini öyküye monte etmediğimi belirtmem gerek. Sanırım öykü bu kadar çok mutluluğu bir arada yaşatmamalıydı!
(**) Bu öyküde kız kardeşlerimin (üçünün de; Emel, Zinnur, Sunel) adlarını kullandım, naçizane. Zaten her öykümde ya yakınlarımın, ya da uyaklı, baş tarafları birbirine uygun isimleri kullanırım. Öykülerde yaşamımdan da belirli bölümleri kullanmak için zorlarım kendimi. Hemen eklemeliyim ki Zinnur’u kanserden yitirdik bir çırpıda.
(***) Zinnur ismi her ne kadar kız çocukları için kullanılan bir isim ise de, Arapça olan bu kelime “Nurlu, ışıklı, aydınlık” anlamlarında erkek çocuklara da konmaktadır.
Zinnureyn-Zennureyn-Zennure; Her ikisi de “İki nur sahibi” anlamındadır. Bir kişi karısı öldükten sonra onun kız kardeşini (yan, baldızını) nikâhına alırsa bu unvanı almaktadır. Nitekim Hazreti Osman Peygamberimizin kızlarından Rukiye ile evlenip sonra o ölünce kardeşi Ümmi Gülsüm ile evlenince bu ismi hak etmiştir.
(1) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(2) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.
(3) Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.
(4) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(5) Hanım Köylü; Eşinin yöresine yerleşip uyum sağlayan erkek.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali.
(6) Boynu Bükük; Üzüntülü, durgun, kimsesi, arkası olmayan, zavallı, melül.
(7) Şamata; Gürültü, patırtı, yaygara.
(8) Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
(9) Göbeği Çatlamak; Birçok güçlüğü yenmek için çok uğraşmak, çaba sarf etmek, başarılı oluncaya kadar güçlüklere katlanmak, sabretmek.
(10) Çorap Söküğü Gibi Gitmek (Gelmek); Başlayan bir iş veya birbirine bağlı birçok işin arka arkaya ve kolayca sürmesi.
(11) Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
(12) Betimlemek; Bir şeyi göz önünde canlandıracak biçimde, kendine özgü yönlerini, tasarımlarını belirterek, söz ya da yazı ile anlatmak.
(13) Necip Fazıl KISAKÜREK’in “BEKLENEN” isimli şiirinin ilk kıtası.
(14) Su Sesi, Para Sesi, Kadın (Ya da Karı) Sesi; Atalarımızın özellikle meşhur ettiği, hoşlanılacak bir dize olarak Türkçemize yerleştirdikleri bir deyim. Amma… Bir Çin işkencesindeki “Tıp! Tıp!” su sesinin, olmayan paranızın bir kalantorun elinde, ya da meteliğe kurşun atarken bir ödeme için bankaya gittiğinizde, para makinesindeki sayılma sesinin ve sesinin güzel, dinlenebilir olduğunu sanan bir kadının cırlak “Kalk gidelim!” tarzındaki sesinin hoşlanılacak bir şey olmadığını düşünürüm. Tabiidir ki bu; yarım bardak suya boş tarafından bakmanın ceremesidir.
(15) Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
(16) Akıl Etmek; Herhangi bir önlem veya çareyi zamanında düşünmek.
(17) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(18) Çekingenlik; Çekingen olma durumu, çekinceli davranış.
Çekingen; Saygı, korku, utanma gibi duyguları nedeniyle ürkek davranan.
(19) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı derviş, gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimseler. Üstü başı perişan, dilenci kılıklı, hırpani kişi, yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(20) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(21) Karnı Zil Çalmak; Çok acıkmış olmak.
(22) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.
(23) Cüret; Düşüncesiz ve saygıyı aşan davranış. Korkusuzca davranış, yüreklilik.
(24) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir.
(25) Eko; Sesin bir yere çarpıp geri dönmesi, yankı (Kısaca EKO denilen tıptaki ekokardiyografi ile karıştırılmamalıdır).
(26) Beis Yok; Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük, yok.
(27) Sevecen; Acıyarak ve koruyarak seven, şefkatli, müşfik.
(28) Gürültü Patırtı; Kavga, gürültü.
(29) El’an (Elan); Şu anda, şimdi, hâlâ, henüz.
(30) Mihaniki; Mekanik. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla, hiç düşünmeksizin, kendiliğinden, yalnızca devinimiyle yapılan iş.
(31) Azamet; Büyüklük, ululuk, kurumlanma, onur, gurur.
(32) İple Çekmek; Sabırsızlıkla beklemek.
(33) Şakımak; Şarkı, şiir olarak söylemek. Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek.
(34) Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
(35) Simge; Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine belli bir anlam yüklediği somut nesne, ya da işaret. Bir düşünceyi, soyut bir kavramı belirten somut nesne, ya da işaret (im).
(36) Aşk bir ibadettir. Suzan KURAN’ın “AŞK BENDE ÇOCUK KALDI” kitabından.
(37) Seni uzaktan sevmek… Gel desem gelemem ki… isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu şarkı ile açıldığı söylenmektedir.
(38) Zakkum Çiçekleri… Serdar ORTAÇ’a ait bir şarkı.
(39) Fincancı Katırlarını Ürkütmek; Zararlı olabilecek bir şeyler için birilerinin canlarını sıkmak, hatta ürkütmek, ya da kötü niyetli kişi (ya da genellikle kişileri) endişeye sokacak hareketlerde bulunmak.