Bir yaz akşamının sonu, üstelik Kurban Bayramının arifesiydi. Yalnızlığımda belki konu-komşu(1) çocukları gelir diyerek bir kutu ağır bitter çikolata(1) ve bir poşet bira almak için markete gitmiştim.

Belki bir-iki parça meyve, bir-iki kutu konserve, kraker-mraker türü şeyler de alabilirdim, lokantaların çoğu kapalı olacağına göre, bekârlığımın sembolü(2), gerekliliği olarak…

Kararsızlıkla dolaşıyordum markette, içi-dışı boş serseri bir gariban(1) gibi, marketin servis arabasıyla…

Genç bir kız, hediyelik parfüm satışı için kesti önümü;

“Sevdiğiniz, nişanlınız, eşiniz, kardeşiniz ya da annenize bayram hediyesi olarak almayı düşünmez misiniz?” dedi.

Uzun boylu, en basitinden benden uzun boylu, çakır gözlü, esmer, siyah saçlı olan bu genç kızın ismi Tuğba idi. İsmini söylediğinden, ya da bildiğimden değil, yakasındaki Tanıtım Kartından öğrendiğime göre.

Üstünde beyaz bir bluz, kazak, gömlek her neyse, ayağında kot pantolon, abartısı olmayan pabuçlarıyla, bir bakışta ve utanarak söylemem gerekli ki, baştan aşağı izlemekte olduğum genç kız bir gönül dostu adayıydı bana göre, benim için.

Ondan etkilenmemi yasaklayan bu kadar detaylı incelememe hak vermeyen tek, daha doğrusu çift şey; sol elindeki yüzüklerdi(1). Birinin nişan yüzüğü olabileceğini, üstelik sol elinde olduğuna göre kesinkes evli olduğunu düşünmeliydim. Bu da benim başımı eğip ortamdan uzaklaşmamı emrediyordu.

Beynimin yol gösterici emrine uymam gerekiyordu, ben de uydum. Acele meyve, sonra konserve, kraker, bisküvi ve sonra alkol reyonuna yönelerek gerekliliklerimi(!) arabaya istifledim!

Ödeme, paketleme, marketin servis arabasını yerine koyup merdivenlerden düşüncelerimle inerken, aynı giyimde, aynı tipte iki kıza daha rastlamıştım, bu kez parmaklarına bakmaksızın ve umut etmemin mümkün olmadığı herhangi bir şekilde…

  Yanlarında bir delikanlı, onun yanında da daha küçük yaşlarda gözüken bir oğlan, bir de kız çocuğu vardı. Onların giyimleri de aynı ve uyumluydu, ama oğlanınki genç kızlarınkine göre farklı bir şekilde uyumlu.

Anlayamadığım şey, gördüklerimin ne zaman beni geçip üstelik marketten çıkacak birini bekler gibi karşımda olmalarıydı. Ne, neyi, kimi, ya da niçin beklediklerini değil anlamam, düşünmem bile mantıksızdı(1). Çünkü o genç delikanlı, ya da adamın yanındaki genç kızların ikisinde de fark göremiyordum, hepsinin tenleri uzaklardan ak olarak gözükse de saçlarında, Tuğba’da kara saçlar, diğerinde sarı saçlar, hatta az biraz gibi görünse de sarışınlık ve bir diğerinde ise kızıl-kırmızı saçlar şeklinde gördüğümdü,  gözlemlediğim kadarıyla.

“İnsanlar çift yaratılırlarmış!(4) derlerdi, hani, öğrendiğim ukalâlıkla(1) onların tek yumurta ikizi(5) olduklarını “Şıp diye” anlamıştım(3) ve bu kanaatimi ısrarla tasdik eder desteklerdim. Herhalde sarhoş kavramıyla -ki tek yudum bile içki yoktu kursağımda(2)- biri-iki(3), ya da şeşi-beş(3) görecek değildim ya!

Garipsediğim(3 şey; yasak bir etkilenmenin ayıbını yaşayıp angut gibi(3) dikilirken onların neden bu şekilde durduklarını anlamamam, anlayamamamdı. Allah insana akıl-fikir vermiş, zekâyı da noksan bırakmamış, ancak herhalde bana bazı eklentileri vermeyi, hiç olmazsa iliştirmeyi unutmuş olsa gerekti.

Arkamdan bir ses;

“Merhaba Selâtin, merhaba kızlar!” diye seslendi onlara.

Sırtımdan gelen sese döndüğümde bana parfüm öneren genç kızı gördüm, karşımdaki iki genç kız da tıpatıp benzerlik bakımından aynı görünümde idiler, hem giyim-kuşam, hem boy-pos olarak her bakımdan, sadece saçlar hariç.

Bu benim gabiliğimin(1), gerzekliğimin(1) ya da her ne denirse densin, onun eseri idi. Tek yumurta ikizi olabiliyordu da, neden tek yumurta üçüzü olmasındı ki? Üstelik boya, makyaj, süs denilen konulara sahipti bayanlar, değil mi?

Demek ki karşımdakiler Tuğba isimli bu genç kızı bekliyorlardı. Ha, şunu bileydim ya! Kim bilir gezmek-dolaşmak için mi, bayram alışverişi için mi, ya da bilip tahmin edemeyeceğim bir şey için mi dolaşacaklardı?

Tuğba isimli genç kız benim yanımdan, benim farkımda olmadan geçti, belki de sattıklarının öncesinde kendi satın aldığı parfümün izlerini ardında bırakarak. Selâtin dediği herhalde kardeşi değilse, kocası olarak onu etkilemek için. Çünkü merdivenleri koşarcasına inmiş ve Selâtin’e sarılmıştı, candan, içten, kucaklarcasına ve birbirine yanak yanağa dokunmuşlardı, birbiriyle öpüşmek yerine.

Yanındakilere, çevresindekilere saygılarının gereği olsa idi bu davranışları (Ya da benim hüsnü kuruntum(1) gibi görünen, meselâ).

Sonrasında kızlara tekrar “Merhaba!” dedikten sonra ikizlerin başlarını okşamıştı ayrı ayrı, aynı sevecenlikle. Neden mi ikiz? Tabiidir ki bildiğimden değil, sadece benzerliklerinden ve mademki mantığıma göre tek yumurta üçüzleri olabiliyordu, neden tek yumurta ikizleri olmasındı ki?

Doğal olarak bu benim cahilliğimin, bilgi eksikliğimin bir kusuru, göstergesi olabilirdi, hani birbirine benzemeyebilirlerdi anlamında, bana göre emsal gibi durmalarına rağmen.

                 Bu karşılaşmadan aklımda kalan, birbirine benzer kızlardan kısa (belki de diğeri gibi boyanmamış doğal görünümlü) sarı saçlı olanın bana uzun uzun bakma eylemiydi. Artı Selâtin adlı genç adamın da bana, “Niye öyle bakıyorsun?” şeklindeki; “Yan bakma(3) ulan(2)!” tavrındaki kafa sallayışıydı.

                 Kavga çıkarmak, fiziksel yapısına güvenip, yanındakilere hava atarak(3) beni dövmek, hatta bir kaşık suda boğuvermek(3) ister gibiydi.

                 Oysa “Unutmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir!(*) denmişti, bilmez miydi ki Selâtin Bey!

Grup belirli bir tarafa doğru gitmek üzere yöneldiklerinde bile o genç adam birkaç kez arkasına sinirli bir şekilde bakmayı ihmal etmemişti. Haklıydı da…

Angut gibiydim demiştim ya…

“Üç salla, bir bağla, üç salla bir yat!” diyerek kıldığım bayram namazından sonra yalnız, hicranla(1), üstelik kimsesiz geçireceğim bir bayramdı bu bayram, hazırlıklı olduğum. “Yalnız” ve bu sözüm ekinde “Kimsesiz” de, dedim. İnsan yalnız olabilirdi, ama kimsesiz olmak; olmamalıydı!

Bir telefon sesi, bir mektup, bir tebrik kartı, kuş sesleri, sonbahara ulaşmak gayretinde olan, ancak sararmamak arzusunda ve bunun için direnen yaprakların, hatta hepsi bir kenara sokaktan geçen arabaların egzoz gürültüleri bile kimsesizliğimi bir yana bıraktırıp yalnızlığımı unutturabilirdi.

İşte burada “Niçin mi?” diye kendimi sorgulamama gerek yok! Çünkü annem-babam hacca gitme niyetlerinin semeresini(2) almışlar, âlâyı vâlâ(1) ile kutsal topraklara yönelip oralara ulaşmışlardı.

Allah kabul etsin!

Ev arkadaşım iki üniversite öğrencisi ise; tası-tarağı toplayıp(3), bulaşıkları, kiri-pası ve ne kadar angarya varsa hepsini bana bırakıp memleketlerine, anacıklarının-babacıklarının yanlarına gitmişlerdi, hem de bayramın günlerce öncesinden.

Askerlik dönüşü, lise matematik öğretmeni olarak atandığım bu şehirde otelde kalmak çok masraflı ve özellikle rahatsızlık verici idi. “Pahalıdır vardır bir nimeti (hikmeti), ucuzdur vardır bir külfeti(1) (illeti)(1)felsefesinin(1) tıpatıp göründüğü yerlerdi oteller, bana göre.

Bu nedenle ilerleyen zamanda eş-dost yardımıyla -ve şimdilik kaydıyla- bu evi bulmuş, üniversite öğrencisi genç arkadaşlarla üleşmeye başlamıştım.

Bu gençlerle beraber kalmamın sakıncaları yok muydu? Olmaz mıydı? Hangi birini saysam ki? Her şeyleri unuturlardı bu arkadaşlar! Belki de maddi sıkıntılarından, burslarının yetersizliğinden, evlerinden yeterince takviye alamadıklarından(3) dolayı, varsa yoksa tüm gereklilikleri ve önemli olan dersleri idi.

Ekmek, peynir falan alırım, buzdolabına koyarım, sabahına bakarım ki üleşilmiş, kalmamış! Üç-beş kutu bira alırım, daha birinci kutuyu açıp içmeye yeltendiğimde(3), kokusunu almışlarcasına yetişirler; “Yaşın gereği fazlası sana zarar ağabey!” deyip kalanını aralarında üleşirler.

Rakam çiftse mesele yoktu, ama tekse “Sana az, yok bana az!” kavgasını ayırmak da bana düşerdi!

Ev kirasının kendilerine düşen miktarını ev sahibinin banka hesabına yatırmam için bana vermeyi unuturlar, ben yatırırım, borç hanelerine yazarım, gene unuturlar.

Eee! Benim de birinci görevlerimden en birincisi üzerine yatılanı(3) unutmak…

Unuturum ben de tabii, mazereti ister mecburen, isterse gönülden olsun unutmanın! Çünkü yalnızlık ve kimsesizliğimin tedavisi ancak böyle mümkündü ve bunun değeri parayla asla ölçülmezdi.

Allah var, iyi, çalışkan, gayretli, terbiyeli ve saygılı çocuklardı ikisi de. Kısaca, şöyle bir örnek vermeye çalışayım, her ikisi de karanlıkta bile esnerken ağızlarını ellerinin tersiyle kapatır, yanlarına geldiğimde ayaklarını indirir toparlanırlardı.

En başta söylemem gereken şey, sigara içme alışkanlıkları yoktu, “Tıpkı ben gibi!” diyesim gelir, ancak bugün için onların züğürtlükleri nedeniyle bu sinsi ve öldürücü alışkanlığa yönelmedikleri gibi bir şüphem vardı. İlerilerde? Bilemezdim! Hem beni ne kadar ilgilendirirdi ki?

Şu andaki özellik bu alışkanlığın olmaması nedeniyle evin zift gibi kokmaması ve kış yaz demeksizin pencerelerin açılma mecburiyetinin ancak kısa bir havalandırma olarak gerçekleştirilmesi idi. Kendileri de kokmazdı çocukların, kombimiz sağ olsun!

Her gün okuldan gelince yaptıkları sıralamaya göre sırayla duş alırlardı. Sabun, şampuan mı yok, benim dolabımdaki yerini bilirlerdi. Şu gerçek ki, evin dış kapısı dışında hiçbir yerinde ne kilit, ne de anahtar vardı, gerekli de değildi zaten.

Bilmedikleri şeyler; doğalgaz, elektrik ve suyun bedellerinin olduğu ve harcandıkça ödenmesinin gerekliliği idi. Ama tüm bunlar umurumda değildi, otelde harcadığım kimsesizlikle yüklü, üretkenliğimin sıfır mertebesinde(1) olduğu ve nakit olarak bir hayli zorlandığım zamanları dikkate aldığımda.

Neden mi? Ev sahibimiz, kaba bir anlatımla Alamancı(1) bir ağabey idi. Kapalı tuttukları, yazdan-yaza geldikleri evlerine bakmam, ara sıra havalandırmam, çiçekleri sulamam, vergi-mergi, aidat gibi giderleri ödemem ve masraflar dışında kalan ev kirası bedelini banka hesabına yatırmam için beni görevlendirmişti.

Titizdim, liste halinde tutuyordum gelir ve giderleri ayrı ayrı, muhasebe bilgisi konusunda tıntın olmama(3) rağmen.

Bu olay; evi tutmak için daha “Merhaba!” der demez ilk karşılaşmamızdaki ricasıydı ev sahibimizin. Daha önce kim, ya da kimler ve nasıl hallediyorlardı bu işleri, bilmiyordum. Ne ben sordum, ne de o anlatmak gayretinde oldu, fuzuli(2) bir gereklilik gibi. Gerçekten de gereksizdi.

“Her nimetin bir külfeti vardır!” Ev sahibimiz ağabey içinden gelerek, durumumuzu bilerek emsal ev kiraları örneğin beş ise, bizim kiramızı iki olarak belirlemişti. Söylediği söz de çok önemli idi, bence;

“Kiranızı paranız varsa yatırın, yoksa sonra eliniz bollandığında yatırırsınız!”

Bu kadar güveninin sebebi bende “Şeytan tüyünün” olması(3) gibi bir ayrıcalık mıydı, bilmem, anlamam mümkün değildi. Eee! Bir kısım nimetlerden faydalanmak için ev sahibimizin bir kısım külfetleri yüklenmesi olağan mı sayılmalıydı ki? Bana göre; “Uygundu!” demeliyim.

“Gün geçmez bölmelerde yaşa!(7)demiş bir fikir adamı. Dünü unutmam gerekti, unutabilirsem eğer, çünkü geçmişti. Yarın ise bana o kadar uzaktı ki…

Kısa, sarı saçlı kız, sözüm ona aynı Tuğba isimli olarak tanıdığım, evli olduğunu sandığım kızla aynı görünümdeydi. Beni etkilemiş olan o bakışlar(8) , o gözler ve o dudaklardı(9).

O bakışları, o gülümsemekle gülümsememek kararsızlığını yaşayan dudakları yine görebilecek miydim acaba? Beni gören gözlerin beni unutmamasını dilerken, benim gözlerimin gördüğü genç kızı benim unutmam mümkün müydü, adını bile bilmediğim halde? Yoksa bu karşılaşmamız bir defaya mahsus, ilk ve son muydu, mutlaka unutmam gereken?

Sayılı zaman çabuk tükenirmiş, tıpkı sayılı bir anın, hatta sevinçlerin ya da acıların tükendiği gibi. Anne, baba hacıda, ben bira ayyaşı yalnız! Ayıp mı? Yanlış mı? Hiç de değil! Hani, ne demişti o sanatkâr; “İçiyorsam, sebebi var(10)!”

Gerçekten öncemde “Yalnızlık, Kimsesizlik” diye uydurduğum bir sebep vardı, ama şu anda ihtiyaç hissediyordum içmeye, unutamadığım, unutmam mümkün olmayan o bakışlar için.

Ha! Bir de o kahır dolu, bana dövecekmiş gibi dudaklarını ısırırcasına, şakaklarını zonklatan(3) pehlivan yapılı, geniş omuzlu, pazulu, arkasına ikide bir dönüp bakan Selâtin’in bakışlarını da unutmamam gerekti.

Sanki yemiş miydim yanındakilerden birini? Haddim var mıydı? Haddini bilen(3) biri olduğumu sanıyorum. Evet, başlangıcım yanlıştı, ama sahibi yoksa sarışın, kısa saçlıya bakışım doğruydu, bence! Tıpkı “Olmak, ya da olmamak(11)gibi tüm mesele bu idi.

Bayramın üçüncü günü olsa gerekti, uzun tatilin bitmesine o kadar çok ve uzun günler vardı ki, yalnızlığımı yalnızlığımla paylaşacağım!

Kredi kartımı, hüviyetimi kontrol edip, montumu bile almadan dışarıya çıktım. Maksadım ortalıklarda ve evimde öğrencilerim olmamasına rağmen kendiliğinden tükenen(!)  bira ikmalimi yapmak içindi.

Serin bir meltem uyuşuk bedenimi kendine getirmeye çalışırken sakal tıraşı olmadığımı fark ettim. Nedense utandım kendimden, neden gerekliydiyse? Sanki daha öncelerimde Cumartesi-Pazarları hiç mi dinlendirmemiştim yüzümü?

Markette, bakkallara bazı şeyler hem ucuz, hem taze, üstelik beğenme ve seçme şansın oluyordu. Biranın beğenme, seçme şansı neyse ne de tazesi nasıl oluyordu ki? Saçmalık(2) işte! Ancak hani; 4 al, 3 öde, 3 al, 2 öde gibi altılı ya da sekizli bira alımlarımda avantajlı olmam inkâr edilemezdi(3).

Tek kusur, ikinci aynı ayardaki poşette aynı tenzilât tekrar yapılmıyordu, bir bakıma tenzilâtın tenzilâtı, ya da ıskontonun ıskontosu gibi bir indirim uygulanmıyordu. Uygulansa iyi olurdu. O zaman bir yerine, beş, altı belki on poşet, koli her ne deniyorsa o kadar alırdım, tenzilât artı tenzilât olunca.

Hem dönüşlerinde gariban bebeler de yaşım nedeniyle bana zararı olacağını düşünmeksizin, bitirinceye kadar üleşirlerdi biralarımı. Doğal olarak tek bira kalırsa kavga etmemeleri için fedakârlık edip el koyma hakkımı başarıyla kullanabilirsem!

Aklımın ermediği şey, mesleki konum değil, bir gazete haberi olarak söylemem gerek; lüks arabalarda, ya da öyle sayılan bir şeylerde KDV ve ÖTV uygulamalarında ÖTV’nin KDV’si de alınıyordu. Yani verginin vergisi olarak! O halde mademki bu uygulama resmi işlemlerde var, o zaman bira poşet ve paketlerinde ıskontonun ıskontosunun da yapılması mecburi olmalı, bir bakıma yasalaştırılmalıydı, benim ve benim gibiler için!

Bence bira satışları için de pet su şişeleri gibi tenzilâtlı poşetler, hatta cam ya da plâstik damacanalarla bira satışları yapılmalı, ya depozito(2) alınmamalı, ya da depozito bedeli malın tükenişi sonunda(!) iade edilmeliydi. “Umut; hayatın itici gücü(12) olduğuna göre “Bence olası” diyerek umutlanmamın hiç mahzuru yoktu!

Sanki dedikodu zıpır bilmecelerdeydi(13), Zihni Sinir icatlarıyla(13) ilgim yoktu. Zaten dün tükürdüğünü, bugün yalayanların, yüzüne işendiğinde; “Elhamdülillâh! Çok şükür! Yağmur yağdı!” diyenlerin tükenmek bir yana, çoğaldığı bir ülkede benim kısıtlı düşüncelerim yanlış olarak düşünülmemeli, yorumlanmamalı, sorgulanmamalıydı!

Marketten alacağım başka bir şey yoktu. Birayı sek içmeyi(3) severdim(!) soğutarak, soğukça! Bazı andavallılar(2) gibi içine buz, tuz atmak ya da votka gibi bir şeyler karıştırmak aklımın ucundan bile geçmezdi.

Ve bu sefer servis arabası almadan direkt olarak reyonundaki buzdolabından biralarımı aldım ve gecikmeksizin(!) evime yönelmek için kasada sıraya girdim. Unutmam gerekeni, hatırımdan silmek için gerçekten gecikmemem gerekti, zaruretti(2), zorunluluktu.

Elimdeki poşetle merdivenlere yöneldiğimde aynı grupla, aynı gözler, aynı bakışlar, aynı dudaklarla karşılaştım, bu kez çift taraflı olarak. Bir tarafta şefkat(2) ve sevecenlik(2), diğer tarafta kin, nefret ve dikkatimi dağıtma gayretini yaşayan ayak sesleri vardı.

Karşımdaki grupta sadece bir genç adam silueti fazla idi. Bilmediğim, anlayamadığım, siyah saçlı kocasının (sandığım) koluna girdiği gibi kumral saçlı kız da bu genç siluetin koluna abanmıştı. Siyah saçlının tevazuundan(2) farklı gibi olarak.

Bilmediğim, doğal olarak bilmediğimdi(67), hem bilmeme ne gerek vardı ki? Alan almış, satan başından savmış olmalıydı. Benim için neyin önemli olduğu belli idi belli olmasına da, bana tahammüllü olanların sayısı ne kadardı, bunu bilmem mümkün değildi!

Türk erkeği kıskanç, her ne demekse; sapına kadar kıskanç ve tahammülsüzdü. Üstelik o erkeğin, bayram arifesinden şu ana kadar bana karşı, ya da benim için biriktirdiği bir hınç, bir kin, bir garez, önleyemediği, ya da önüne geçemediği bir hırs olsa gerekti, tabiidir ki; yumruklarında, ya da belki de tek yumruğunda.

“Niye takip ediyorsun ki bizi? Sizin gibileri bize sayıyla mı verdiler ki?”

Cümlesinin sonuna; “Lan!” ya da “Ulan!” gibi kelimeleri de ekleyeceğini, ya da eklediğini de düşünmüyordum. Gene de kibar, pehlivan yapılı ve pazulu olmasına karşın, “Bey, beyefendi” ya da benzeri kelimelerini de kullanmamış olsa gerekti.

Hatırımda kalan yüzüme yönelmiş yumruğu, aldığım darbenin tesiriyle, ya da yediğim o yumruğun nakavt(3) sayılması gerekliliğiyle başımı merdivene, ya da tırabzanlarına(2) çarpmam ve karanlık bir dünyaya doğru yalnız başıma (başka ne ya da nasıl olabilirdi ki zaten?) yönelmem ya da yolculuğa çıkmış olmamdı.

Bir gün mü, çok gün mü geçmişti aradan? Bayram ve tatil bitmiş miydi? Okullar açılmış, dersler başlamış mıydı? Bilmiyordum.

Gözlerimi çekinerek açtım. Başımda bir kalabalık, bir ses yığını ve içlerinde farklı bir ses daha, belki duymak isteyip de ayırım yapmaya çalıştığım. Gözlerimi hülyama dalmak arzusu ile kapattım ve sordum;

“Bu gün günlerden ne, saat kaç, okullar açıldı mı? Derslerimde noksanlık?”

“Salı ve sabahın dokuzu!”

Sesi hatırladım, “Ulan!” kelimesini eksik söyleyen sesti bu. Hatırladım, markete gittiğim günlerden de bir Salı idi. Demek ki; bir haftadır, bu beyaz badanalı odadaydım! Ne olmuştu bana? Hatırımda kalan bana yönelen yumruk ve sonrasında karanlık bir dünyaydı, yaşayıp yaşamadığımı bilemediğim.

Peki, biralarım ne olmuştu, üstelik bedellerini ödememiştim bile? Bir bakıma, bedelini ödeyememiş olsam da; ihtiyacım olarak  “Mal canın yongası” anlamındaydı düşüncem!

Gözlerimi açtım;

“Hele şükür kendine geldi!” dedi aynı “Ulan!” sözünü esirgeyen ses, kin, kinaye dolu!

“Allah’a şükür!” dedi, o ses ayırımını yapamadığım aynı ses, billur gibi çağlayarak(3).

Yüzümü döndürmeye çalıştım, sesin geldiği o yöne doğru, o; o idi, bahtımı(2) aydınlattığına inandığım. Ona benzeyen diğer ikisi; “Geçmiş olsun!” demekle yetindiler.

“Ne oldu bana?” dediğimde adının Selâtin olduğunu öğrendiğim genç, aynı monoton(2) sesle;

“Hiç! Dayanıksız adam! Kalıbının adamı değilmişsin! Dayanıksızmışsın öğretmen bey, bir yumrukta nakavt!”

“Amma esaslı vurmuşsun ha, bir haftadır burada yattığıma göre!”

“Ne bir haftası yahu? Üç saate yakın zamandır ayılmanı bekliyoruz. Yani bugün şu anda aynı Salı günündeyiz, üstelik tüm programlarımızı alt-üst ettiğiniz…”

Bu sırada hastanenin, oldukça yaşlı, hatta emekliliğini beklediğini düşündüğüm babacan(2), neyin ne olduğunu şıp diye anlama tecrübesi olan tonton(2) polis Bilâl gelmişti yanımıza.

“Ancak gelebildim gençler, kusura bakmayın!” derken elindeki bloknotun sayfalarını çevirme gayretindeydi.

“İfadeye gerek yok Memur Bey. Sanırım tansiyonum düştü, yere düşünce de bu gençler sağ olsunlar, beni alıp buraya getirmişler. Şükran borçluyum onlara. Herhalde biraz sonra beni taburcu ederler!” dediğimde önce polis babanın, daha sonra hemşirenin sesi yükseldi arka arkaya;

“Diyorsunuz ve söylediklerinize yüzünüzün bu halini görmeme rağmen inanmamı bekliyorsunuz, öyle mi? Peki!”

“Doktor Bey birkaç gün süreyle müşahede(3) altında tutulmanızın gerekli olduğunu söyledi. Vakit de bir hayli geç oldu. Hastanın herhangi bir şikâyeti yok, üstelik sizlere teşekkür de etti ve vakit de bir hayli geç oldu, evlerinize dönebilirsiniz!”

Selâtin, Tuğba ve isimlerini bilemediğim diğerleri, anlaşılmaz bakışlarla kapıya doğru sırtlarını dönerek ilerlerken sadece kısa, sarı saçlı genç kız yani sarışın, o muhteşem can alıcı bakışlarıyla(1) dudaklarını da sinsice açarak ve tebessüm ederek geriye döndü “Allahaısmarladık!” dercesine el salladı, fark edilmemek beklentisiyle (sanırım).

Elimi kaldırdım aynı ahenkle, galiba benim buna ihtiyacım vardı.

Nelerin olup bittiğini, konuşulduğunu, üstelik öğretmen olduğumu nasıl öğrendiklerini bilemiyordum. Ola ki hastaneye kaydım için ceplerimi yoklarlarken öğretmen kimliğimi bulmuş olsalar gerekti.

Akşamlardan sonra gelen geceler uyumakla geçerdi, ya da uyuyarak geçmeliydi, değil mi? Tuğba ve Selâtin’den başkasının özellikle perişanlığımın nedeni olan onun isimsiz olduğu dünyamda ben, ben başıma, yalnız, yapayalnız, özel oda denen bu mekânda nasıl uyuyabilirdim ki, hülyalara dalmışken?

Uyusam; rüyalarımın, hayallerimin tümüne egemen olup beynimin tüm ve en ufak zerrelerine kadar egemen olacaktı, üstelik canımı acıtarak. Fiziksel hiçbir acım yoktu, ama gönümdeki bu acı beni yok edecek kadar ağır, işkence verici ve tahammülsüzlük sınırlarını zorlar gibiydi.

Bana göre hiç gerekmediği halde kolumda serum, burnumda oksijen maskesi vardı, şu anda alıp götüren bir genç kız olduğu için olmadığına kesin olarak inandığım beynimin sarsılıp sarsılmadığına karar verecekmiş doktorlar.

Yok olan, üstelik ihtiyacım da olmayan bir şeyi nasıl bulup, inceleyip de karar verecekti Doktor Beyler?

Eee! Beyin olmayınca, beyinle ilgili ne varsa onlar da yoktu, Örneğin; akıl. Aklım onda kalmıştı! Zaten akıl olmasa beyin ne işe yarardı ki?

Sanatkârın dediği gibi; “Zaman ister dursun, ister yürüsün(15)!” Umurumda değildi. Aldığım her nefeste(16) ondan, çakır gözlü, sarı saçlıdan uzakta oluşum tükenişti benim için. Ve ben umut ötesinde bir beklentiyle onu bekliyordum; “Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam(17)!” dileğim boyut kazanmaya çalışırken.

Yaklaşan ayak sesleri mi duydum, bana mı öyle gelmişti, doğrudan kapıma yöneldiğine inandığım, “Olsun!” istediğim. Ve odamın kapısı açıldı usulca, sessizce, tıklatılmadan.

“İyi misiniz, demek için uğradım!” dedi, ufkumdaki çakır gözlü, sarışın kız, elindeki sadece açık kırmızı, belki pembe karanfillerden(1) derlenmiş bir buket karanfili yatağımın üstüne bırakırken.

Adını söylemedi, sır gibi saklamak istercesine, ben de sormadım. “İyiyim!” dedim sadece, anlamını bildiğim karanfillere rağmen kendisini neden ilgilendirdiğimi bilmeksizin.

Aynı duyguları yaşıyor olmayı düşünmem rahmetli sanatkârın dediği gibi “hıyarlık(18)!” ötesi bir düşünce olamazdı.

Oysa benim gönlüm de, kalbim de, beynim de ve de aklım da ondaydı ve ben hak etmediğim düşüncesiyle saklanmak gayretindeydim.

Genç kız baktı ki bende olağan dışı hareket, tezahürat, herhangi bir belirti, ses-seda, sorgu-sual yok, bir süre durup yüzüme baktı, onu hak etmediğimi nasıl söyler, anlatabilirdim ki ona?

Tesadüfen(!) uykum gelmiş ve uyuklama moduna girmiştim. Aldığım ilâçların etkisiyle olsa gerek! O; galiba demek istediklerini diyememenin, belki de benden duymak istediklerini duyamamanın sıkıntısını yaşıyor olsa gerekti, hüsnü kuruntum işte!

“Özür dilerim! Rahatsızlık vermek istemezdim. Ama ola ki bir şeye ihtiyacınız olursa arayın beni!” derken bir kâğıda telefon numarasını yazıp tutuşturdu elime.

Hemen değil, ama ertesi günün çabuk gelmesini bekler olmuştum, özüne inmekte zorluk çektiğim nefes alış verişlerimde. Onsuzluk tahammül edebileceğim bir yaşam şekli değildi. Hakkım değilse, haddimi bilmeyip aşıyorsam o aşağılasın, o, benim ben olmadığımı haykırsın yüzüme karşı istiyordum.

Kâğıt kalemim başucumdaydı, dizeler sıralandı birden, anlamını belki de hak etmediğim;

“Üstesinden gelemediğim duygularda,
Ötelemem mümkün olmayan uykularda,
Gelmeni bekledikçe yakınlaşmaman neden?
Sana kavuşmam mühim, özlediğim sularda
(88).”

Belki horozlar bile ötmeden, müezzinler, sabah ezanlarını okumak için minarelere çıkmadan önce yatağıma oturmuş, günün aydınlanmasını, siyahın beyaza(20) dönmesini bekliyordum. Kahvaltı tepsisinin gelmesi cesaretimi artırmıştı.

Cep telefonuma sarıldım, uyanmamış olsa bile uyanmalıydı, özlemiştim, nefesini tenimde hissetmek, çakır gözlerine doyasıya değil ölesiye bakmak istiyordum. Varsın sonrasında yok olayım, önemsizdi. Eğer ben hayalini rüyalarıma, hayallerime sığdıramıyorsam, onun da beni hayal ve rüyalarına sığdıramıyor olması umudumdu.

Açılan telefondan ses gelmeden çığırdım sanki çılgınlığımı örtbas etme(3) gayretiyle;

“Gel! Neye ihtiyacım olduğunu anlatayım sana, gelirken aklımı da yanında getirmeyi unutma, ne olur?”

“Hemen!” dedi ve telefon kapandı…

Güneş gibi aydınlandı odam, tanıdığıma inandığım ayak sesleri yakınlaşıp da kapımın açıldığını hissettiğimde.

Yanılmak düşüncesini kabullenmem mümkün değildi, sımsıkı kapanmıştı gözkapaklarım güneşten korunmak istercesine. Ta ki o gelip göz gözlerime dudaklarını dokundurup da İsa gibi gözlerimi açıncaya kadar(21).

Göz kapaklarım açılıp da gözlerim görmeye başlayınca dünyaya yeniden gelmiş gibiydim. Mutluluğum umuyordum ki gözlerimde okunuyordu. O halde sıkıca, isteklice, açıkça ben, bendim, sevdiğimin beni kabullenişinde. Hissettiğim, hissettiklerim hayal değildi, yaşıyordum, yaşamaya başladığımı hissederek.

Yılların özlemini yaşıyormuşçasına sarıldım, adını bile bilmediğim aklımı alıp da iade etmemekte direnen sevdiğim, odamı aydınlatan güneşe, tüm sevgimi anlatmak istercesine sevgiyle, saygıyla.

“Adını bağışla, güzel kız!”

“Belva!” Üç kız kardeş olarak. Tuğba’yı ve beni öğrendin. Diğer kardeşim; Eflâl. İkiz kardeşlerim ise Efe ve Ece. Bizler anne tarafına, ikizler baba tarafımıza çekmişiz. Saçlarım kendimin. Başka ne söylememi istersin ki şimdi...

İyileş, çık hastaneden ve bana seni anlat, ben de sana beni anlatma gayretinde olayım! Bilmen gereken şu ki; gözüme ilk iliştiğinde senin oldum ben, benim seni sahiplenmem kadar doğal bir gelecek görmedim gönlümde. ‘Aklımı getir!’ dediğine göre senin sahibinin de ben olduğu düşüncesini yaşıyorum!”

Söylediklerinin tasdikini beklermiş gibisine sustu.

“Dediklerinin doğruluğuna içtenlikle inanıyorum, içinden gelen seslere egemen olamadığın kaygısını yaşamanı gözlemledim. Doğrusu da bu idi. Evet, yaşamımın sebebi, aklımı alan, bir anda sevdiğim, sahibimsin benim. Seni bana kavuşturan eniştenin yumruğu oldu, iyi ki de! Ancak seni hak etmediğime inandığım halde ufkumdan ve gönlümden başlangıcımdan şu ana kadar hiç çekilmedin…”

Gerçekten bazen insan duygularına egemen olamıyor, sözlerinde eksiklik olmasın, ancak hepsini söyleyecek kadar da tüketmemek gayretini yaşıyordu;

“Gönlümü verdim sana, dile, çekinmeksizin canımı bile veririm. Çünkü yaşamımda senin dışında hiçbir şey gerekli değil benim için. Yaşantımdaki bu gerçek için ‘Yıldırım Aşk(1)” deme. Yıllardır bende yaşayan bir parçamdın sen, ancak şimdi sana kavuşunca bütünlüğe eriştiğime, bütün olduğuma inandığım.”

“Matematik Öğretmeni değil, Edebiyat Öğretmeni olmalıymışsın!”

“Süslemeye gerek duymadığım, seni ilk gördüğüm andan beri, söyleyemememin ıstırabını yaşadığım sözlerim yetersiz. İçimden geçenlerin tümünü şu anda söylemem mümkün değil. Ama sevgi insanı şair bile edebiliyor, demek istediklerinin tümünü dizelere sığdırmak mümkün olmasa da. İznin olursa söylemek istediğim son bir sözüm daha var, ilk kez, ama asla son olmayacak!”

Sessizce yüzüme baktı Belva; “Söyle!” dercesine.

“Seni seviyorum, ilk göz göze geldiğimiz(3) andan beri. Ve ömrümce, ömrümün son anına kadar da seveceğim. Bu bir vaat değil, yemin, şimdiden bil istedim!”

“Ben tüm riskleri göz ardı ederek(3) buraya koşa koşa neden geldim sanıyorsun ki?”

“Benim olmak için mi?”

“Hele iyi ol! Hele kendine gel!”

“Ben iyiyim!” diyerek doğrulmak istemem fiziksel olarak etkilememişti beni. Zili çaldım;

“Hemşire Hanım, ben iyi oldum, iyiyim. Doktor Bey beni kontrol etsin, bıraksın, gideyim!”

Hemşire sorarcasına yüzümüze bakıp gülümsedi ve tek bir söz çıktı ağzından, serum şişesinin yarıya inmiş haline bakarak;

“Acaba?...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tuğba (Ağacı); Cennette var olduğuna inanılan kökü yukarıda, yaprakları ve dalları aşağıda ağaç. Güzellik, iyilik, hoşluk.

Selâtin; Arapça sultanlar, padişahlar  (Dinine bağlı kimse anlamındaki Selâhattin ile karıştırılmamalı).

Belva Ağacı; Cennette bulunduğu söylenilen; “Çile ve Zahmet Ağacı.”

Eflâl (Ağacı); Arapça meyveleri yerde, kökleri gökyüzünde olan cennetteki bir ağaç olarak ifade edilir. Ancak genelde kız çocuklarına konulan bu isim yanlış bir manaya sahiptir: Eflâl kelimesi Arapça sözlüklerde “Kurak, bitkisiz yer” anlamlarına gelen el-fell kelimesinin çoğuludur. Bir diğer anlamı da hezimete uğrayan(lar), yara, zarar, bozukluk anlamındadır ki isim olarak kullanımı yanlıştır.

Bilâl; Büyük insan, İslamiyet’i kabul eden ilk kişilerden biri ve ilk müezzin Habeş (Etiyopya=Köleler Ülkesi de denilen Habeşistan) kökenli Bilâlî Habeşi isminden etkilenerek bu ismi kullandım. Dinimizin ilk müezzini. Mekke alındıktan sonra ilk ezanı okumuştur. İslamiyet’i ilk kabul edenlerden biri, bu nedenle peygamber karşıtlarınca eziyet edilen Bilâl aslında bir köle idi. Ebubekir tarafından satın alınıp azat edilmiştir.

(1) Ağır, Bitter, Acı Çikolata; Kakao oranı sütlü çikolataya göre % 35 kadar oranda fazla olan ve yararlı olduğundan bahsedilen çikolata.

Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

Alamancı; Almanya’da (daha doğrusu yurt dışında her bir ülkede yaşayan) Türkler.

Can Alıcı Bakışlar; Kahredici, kendinden geçirici, aşırı çekici bakışlar. Önemli, çarpıcı bakışlar.

Çiçeklerin Dili; Kırmızı, ya da açık kırmızı, hatta pembe karanfil vermenin anlamı; “Karşısındakini çok sevdiği” anlamındadır.

Çift Yüzük; Bir yakınım çok genç yaşta kanserden yitirdiği karısının yüzüğünü de aynı parmağına takmıştı. Muhtemeldir ki, öyküdeki Tuğba da böyle bir çaresizliğin görüntüsünü yaşatmak istemiş olabilir.

Direkt Olarak; Doğrudan doğruya belirli bir yön ya da kişiye doğru .işaret edilerek konuşulan kimse.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Konu Komşu; Bütün komşular, birbirine yakın yerde oturan kimseler.

Sıfır Mertebesinde; En son aşamada, derecede, yükselebileceği rütbede, düşebileceği son basamak, evre ve safhada.

Yıldırım Aşk(ı); İlk görüşte âşık olmak, birden bire oluşan aşk.

(2) Andavallı; Kolayca kanan, aptal, bön, budala, ahmak, beceriksiz, hödük, şaşkın, görgüsüz.

Babacan; Cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir erkek.

Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.

Depozit (Depozito); Bir üstlenme sırasında yatırılan güvence ya da bağlantı parası. Kabıyla birlikte satılan bir malın kabı için alınan ve kap geri getirildiğinde alıcıya geri verilen kap bedeli.

Felsefe; Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.

Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.

Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık.

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Gerzeklik; Geri zekâlılık, zekâsı yaşından geride olma durumu.

Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.

İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

Kursak; Aslı; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı, torba biçiminde şişkin organ. Öyküde “mide” anlamında kullanılmıştır.

Külfet; Sıkıntı, zorluk, yorgunluk, büyük masraf.

Lan ya da Ulan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kuranı Kerimde ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.

Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.

Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

Saçmalık; Yeri ve değeri olmayan söz, ya da davranış.

Sembol; Simge. Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine belli bir anlam yüklediği somut nesne, ya da işaret. Bir düşünceyi, soyut bir kavramı belirten somut nesne, ya da işaret (im).

Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.

Sevecen;  Acıyarak ve koruyarak seven, şefkatli, müşfik.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

Tırabzan; Merdiven parmaklığı.

Tonton (Töntön); Tombulca, yaşlı, sevimli, hoş kimse.

Ukalâlık; Ukala olma durumu, ukalaca davranış (Ukalâ; Kendini akıllı ve bilgili sanan, bilgiçlik taslayan).

Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(3) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.

Billur Gibi Çağlamak; Çok duru, çok temiz, pırıl pırıl coşmak.

Bir Kaşık Suda Boğmak; Karşısındaki kişiye aşırı zarar vermek istemek. Bir kimseye çok kızmak, öfkelenmek.

Biri İki, Şeşi Beş Görmek; Yanlış görmek.

Garipsemek; Kendini kimsesizmiş gibi, gurbetteymiş gibi düşünerek içlenmek. Bir şeyi şaşırtıcı, yadırgatıcı bulmak, yadırgamak, bir şeye, bir duruma alışamamak

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.

Göz Göze Gelmek; İki kişinin, aynı anda, bilinçsiz bir şekilde birbirine bakması durumu.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Hava Atmak; Herhangi bir üstünlüğünden dolayı, ya da böyle bir üstünlüğü varmış gibi böbürlenmek.

İnkâr Edilmek; Yadsınmak. Reddedilme. Var olan, gerçek olan bir şeyin yok sayılması, kabul edilmemesi, yalanlanması.

Müşahede Altında Tutulmak; Gözlemlemek. Görmek.

Nakavt Olmak; Bir yumruk oyunu (boks) karşılaşmasında yediği yumruğun etkisiyle yere düşen ve hakemin ağır ağır on saymasına değin yerden kalkıp oyunu sürdüremeyen oyuncunun yenilmesi durumu. Kinaye olarak; Beklenilen sonuca ulaşamamak.

Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

Sek İçmek; İçine su, başka bir içki veya bir sıvı karıştırılmamış içkiyi içmek.

 Şakaklarını  (Öyküde) Zonklatmak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın, bedenin herhangi bir yerinin  nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancımasının şeklen gösterimi.

Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.

Takviye Almak; Desteklenmek, güçlendirilmek, pekiştirilmek, sağlamlaştırılmak.

Tası, Tarağı Toplamak; Gitmeye hazırlanmak.

Tın Tın Olmak; Bilgisiz, cahil, boş, bomboş görünmek.

Üzerine Yatmak; Başkasının bir şeyini kendine mal edinmek, geri vermemek

Yan Bakmak; Beğenmeyerek ya da düşmanca bakmak. Kötü niyet beslemek.

Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak. Özenmek, heves etmek, meyletmek.

(4) İnsanlar çift yaratılırlarmış; Kur’an’da da belirtildiği üzere sözün anlamı; erkek ve kadın olarak yaratılmış olmaktır. Çift yaratılmanın ilmen de, dinen de hükmü yoktur. (Zâriyat Suresi, 49. Ayet; “Her şeyi çift yarattık ki, düşünüp ders alasınız!” şeklinde) Yoksa murat, halk arasında belirtildiği gibi iki insanın birbirine benzemesi değildir, mutlaka başlangıçta ya da sonrasında belirli farklılıklar vardır.

(5) Tek Yumurta (Monozigotik, identical) İkizleri; Sperm ve yumurta ile birleşip döllenmiş yumurta oluşur. Döllenmiş yumurtanın belli bir süre sonra ayrılmasıyla birbirinin aynı olan Tek yumurta İkizleri meydana gelir.

Çift Yumurta İkizleri; Anneden gelen iki yumurtanın babadan gelen iki sperm ile döllenmesi sonucu meydana gelir, ikizlerin cinsleri ve fiziksel durumları farklı olabilir.

(6) Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir. Müşfik KENTER

(7) Dale CARNEGIE; “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” diyerek, dünü ve yarını düşünmememizi, bugünün önemli olduğunu” belirtmektedir. Bu konuda Abraham COWLEY’in sözü de şöyledir, “Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir ‘şimdi’ vardır!” Sir William OSLER ise Dale CARNEIGE’in dediklerine benzer şekilde; “Mâzi ile istikbal üzerine demir kapıları kapayın. Gün geçmez bölmelerde yaşayın!” demiş. Bu konuda son olarak bir de Ömer HAYYAM’ın rubaisinden bahsetmem gerek; yazılmazsa olmaz düşüncesindeyim, “Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti, / Derede akan su, ovada esen yel gibi / İki gün var ki dünyada, bence ha var, ha yok / Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.”

(8) Türk Sanat Müziği sözünün aslı; O tebessüm,  o tavırlar, o levendâne hiram… olarak başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Bedri Ziyâ AKTUNA’ya, Bestesi; İsmail Bahâ SÜRELSAN’a ait olup eser Acemâşiran Makamındadır. Son kelime daha çok “Hiram” şeklinde kullanılan bir erkek ismidir, Farsça olan bu kelime salınmak, salınarak edalı yürümek anlamında kullanılmaktadır. Levendane; yakışıklı, gösterişli bir biçimde, levent gibi anlamındadır.

(9) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.

(10) İçiyorsam, sebebi var… “Sevdim, sevdim, bağrım yanık kaldı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali TEKİNTÜRE’ye, Bestesi Mustafa Sayan’a  ait olup Hicaz Makamındadır.

(11) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

(12) Umut, hayatın itici gücüdür.  ALINTI

(13) Zıpır Bilmeceler; Saçma-sapan, delice ve ölçüsüz, anlamsız bilmeceler (Örneğin sekizin yarısı kaç? Dört değil, sıfır gibi).

Zihni Sinir Projeleri (Proceleri); Karikatürist İrfan SAYAR tarafından yaratılan pratik zekâlı, meraklı ve mizahi bir bilim insanı şeklinde karikatür karakteri olup akla gelmesi mümkünsüz (Ve doğal olarak uygulanması, yaşama geçirilmesi, kullanılması zor, mantıksız ve gerekli olmayan) icatlar (Örneğin; kapağı iki taraflı açılabilen bira şişesi).

(14) Öğrenilmiş Cahillik İfadesi; “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan daha akıllıyım.”  SOKRATES

(15) Gurbete düştüğüm günlerden beri… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi bilinmemektedir. Eser Muzaffer İLKAR tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir. “Zaman ister dursun, ister yürüsün…” bir mısraıdır.

(16) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(17) Bana henüz yolunun sonu budur;  denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.  YOLCU ve ARABACI”, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

(18) Sözüm meclisten dışarı dostlar, Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum, Hani dilim dilim doğrasalar beni… şeklinde başlayan “Cacık” isimli şiirinden bahsetmek istedim.

(19) Öyküyü kaleme aldığımda, kendiliğinden oluşan dizeler.

(20) Siyah Ve Beyaz İpliklerin Ayrılması; Kur’an’da, Bakara Suresi 178 ayetinde;  “Fecirde beyaz iplik, siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için. Sonra orucunuzu geceye kadar sürüdür!” denilen ayette imsak vaktinin sona erdiği, beyaz ve siyah ipliğin görünmesi mealinde ise gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığının birbirinden ayrılması ifade edilmektedir.

(21) İsa Peygamber Mucizesi; İlaçsız, operasyonsuz körlerin gözlerini açtığı Kur’an’da da Maide Suresi, 110. Ayette, Meryem Suresi, 31. Ayette, Ali İmrân Suresi, 49. Ayette belirtilmiştir