Tanrının özel olarak seçtiği insanların bir kısmı yaşamda olmadık şeylerle karşılaşıyor, önce yaşama, sonra Tanrıya küsüyor, hatta Tanrıya kırılıyor, mecbur kaldığı yaşama mecburen katlanıyordu.
Ha! Denilebilir ki; “Geber gitsin!” Yani “İntihar et!” anlamında bir şey. Bunun için kişinin cesaretinin olması gerek öncelikle. Bende o yok! İkincisi; her ne kadar; “Tanrıya kırgınım, küskünüm!” dediysem de, aramız bozuk olmasına rağmen inancımı yitirmedim(1).
İşte bu sebepledir ki; dünyada yanmışım zaten, kendimi gebertişimin sonunda cehennemde de yanmaya hiç niyetim yok(2). Hem sonra (belki) beni bekleyen hurileri boynu bükük, şarap akan ırmakları bensiz bırakmak bana yakışır mı(3)?...
Güzel bir kızdı sevdiğim; Keriman. Bana inanan, güvenen, benimle tüm bir yaşamı üleşmek, tüketmek ve çocuklarımın annesi olmayı dileyen, arzulayan…
Üniversitedeyken tanışmıştık, benim iki alt sınıfımdaydı Keriman. O kadar güzel bir gülüşü, o kadar tatlı ve serin bir sesi vardı ki. Bana “Kerem” diye seslendiğinde yer-gök inlerdi sanki gönlümde. Sevinçten tüylerimin diken diken olduğunu(1) hissederdim handiyse(4), korku yerine. Teneffüs dediğim aralıklar yetmezdi bana, o ise çok zaman yasaklardı kendini, bana;
“Mezun olman ve sonrası gerek sana, o sonralardan sonra tüm ömrümüzü beraber tüketeceğiz, inan. Mezun ol, kutsal görevine git, gel ve dönüşünde benim ol, yalnız benim.”
Benim yapmam gereken mezun olmak, görevimi tamamlamak ve sonrasında da okulundan mezun olacak sevdiğime kavuşmaktı. Gerçekten karşıdan, uzaktan bakınca her şey o kadar güzel, makul ve mantıklı(5), akılcı ve plânlı gözüküyordu ki bana. İnsanın; “Dereyi görmeden paçalarını sıvamaması” gibi bir gerçek aklının köşesinden bile geçmiyordu…
Üniversite bitti, askere gittim ve askerdeyken o korkunç gerçeği yaşadım. Çıkan bir yangınla annemin, babamın ve kardeşimin duman ve isten boğularak yaşamlarını yitirmiş olduklarını öğrenmemdi o korkunç görünen, yaşanan ve yıkılmama neden olan olay.
Yalnız kalışımın hüznüyle yaşamla ilgili bir kısım düşüncelerimi yanlış da olsa yitirmiştim.
Kimler nasıl dayanabilirlerdi ki ve inanabilirlerdi ki üç ayrı mezarda, doğum tarihleri ayrı, ölüm tarihleri aynı olan üç sevgiliyi aynı anda kaybettiğime? İnanmazlar, inanamazlardı bile, hatta benim bile inanasım yoktu, ama inanmam gerçeği onları defnederken balyoz gibi inmişti başıma.
Tanrıyı kafamdan sileyim, ondan uzaklaşayım istedim, her kim, kimler diliyorlardıysa onlara kalsındı huriler, şarap nehirleri…
Erken davranmışım Tanrıya isyan edişime, mücadeleye, savaşa, artık her ne denirse. Ona küsmem için önümde bir vakit bırakmamın gerekliliğini bilemez, akıl edemezdim. Beynimin ailemi kaybetmiş olmam nedeniyle bedenime hâkimiyetini yitirdiğini aklım almazdı. Ama olmuştu bir kere.
Askeri bir tatbikatta düşüncelerimin yoğunluğunda bir yerden bir yere atlarken olmadık bir kaza ile baba olmamın imkânsızlığını belirtir bir şekilde yararlanmıştım. Doktorların bunu üzüntü ile söylemeleri yıkılışım olmuştu. “Malûlen(4) Gazi” olarak terhis edilişimi içime sindiremiyordum. Ama sonra kendime hak verdim. Zamanında parmağındaki yara ile gazi olanlar gibi, benim de gazi olmamda bir yanlışlık olmasa gerekti.
Tanrı dışında küsmek bir yana soğumuştum yaşamdan. Yok olmak istedim ve kayboldum hayattan. Ben tüm özencini bende yaşamak isteyen sevdiğimin hayatını karartmamalı, onu azat etmeli, çekilmeliydim yaşamından. O da hürriyetine kavuştuğuna sevinmeli, gönlüne egemen olacak biriyle yaşamını birleştirmeliydi, ama nasıl?
Bu konuda ya Tanrıya isyan ederek kendimden vazgeçip gereğini yapacaktım. Ya da kendimi boşlukta bırakıp, sessiz-sedasız kaybolmanın ötesinde bir yok oluşu deneyip gerçekleştirecektim.
Ben ikinci şıkkı tercih edecektim, ama Keriman’a ne satırlarımla, ne de herhangi bir şekilde fısıldamadan. Oysa yalnızlığımın tek ilâcı idi o, askerliğim sırasında bitip tükenmez bir enerji ile yazıp gönderdiği mektuplarıyla. Ve şimdi; “Yaşamak zevki ver(mi)yordu sonsuz kederim(6)!
Bedensel çürümeye meyilli, kalbi olmayan, gönlü kırık varlığım için para-pul gibi gereklilikler mi? İş-güç arayıp bulmam, çalışmam gereksiz gibi geliyordu bana. Biraz birikmişim vardı. Yanan evin hurdasından ve arsasının değerinden üç-beş kuruş kalmıştı cebime, bundan sonramda her ne işime yarayacaktıysa?
Kaybolduktan sonra bulunmamalıydım. Arayan, arayacak olan, soran, soracak olan bana hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ulaşmamalıydı. Gazete ilânlarını takip ettim. Yaşadığım şehirden kilometrelerce uzakta diplomam ve “Malûl Gazi” raporumla bir işe yerleştim.
Başlangıçta karın tokluğuna(1) ve sigortasız, umurumda bile olmayan. Bunu özellikle ben istemiştim.
Birincisi Keriman akıllı bir kızdı, internetten, bildiği vatandaşlık numaramdan, sigorta bilgilerimden beni mutlaka bulur, bulabilirdi. Beni bir, bilemedin iki yıl içinde unutacağından o kadar emindim ki!
Sanırım ki; aldığım eğitim nedeniyle, eğitimim dışında külüstür, ilgim olmayan bir işte çalışacağımı düşünmez, düşünemez, tahmin bile edemezdi.
Belki ben de düşünemez, aklımdan geçiremezdim, ama her nedense belirli bir süre gizlenmek, ya da saklanmak için mecburdum gibime geliyordu, ölmek için kendime şans tanımamın gerekli olduğu inancıyla.
Tüm bu söylediklerimden sonra benim onu unutmam mı? İşte bu gerçekten imkânsızdı.
Karın tokluğuna çalışmamın bir diğer nedeni de dükkânın ardiye(4) kısmındaki bir bölümün benim yaşayabileceğim bir şekilde düzenlenmiş olmasıydı. Yemekleri yandaki lokantadan tabldot usulü yiyor, banyo içinse şehir hamamına gidiyordum, para dışında benimle ilgili tüm bilgileri ardiye de saklayarak. Sık sık banyo yapmama da gerek yoktu zaten!
Çamaşır-mamaşır, ütü-mütü gibi dertlerimi ise, diğer bir yerde çalışan arkadaşın bulduğu muhtaç bir abla hallediyordu. O ablanın işinin bedeli mi? Başlangıç olarak; “Biraz birikmişim vardı!” demiştim ya! Elin bir verdiği harçlığı, ihtiyacı nedeniyle iki olarak vermeye, yatağımın üstüne bırakmaya, ya da göndermeye çalışıyordum kendisine.
Ve “İncinmesin!” diyerek, her seferinde kapalı bir zarf içinde.
Patron çalışma ve gayretimi görüp önce harçlık vermişti cebinden, sonrasında da sigortalı yapmıştı beni, inadına gibi, bir bakıma; “Mecburum, yasalar…” gibi sözlere sığınarak.
Bir sohbet anımızda anlatmıştım Mükremin Patron Ağabeye nasıl “Malûl Gazi(!)” olduğumu ve çocuk sahibi olamayacağımı ve bu nedenle sevdiğim biri olmasına rağmen onun hayatını karatmaya hakkım olmadığını da.
Mükremin Patron, sanırım fiziksel durumum ile ilgili olarak kızının kulağını çekmiş olmalıydı ki, bana göz süzme(1) gayretinde olan kızcağız yakınlaşmadan uzaklaşmıştı benden.
Tamamen mi, bilemiyorum, çünkü eksikliğim yanında ek olarak görünüş itibariyle de diğer genç delikanlılara göre üstünlüğüm yoktu, boy-pos, endam, kısaca yakışıklılık gibi. Ancak itiraf etmeliyim ki, belki de eksikliğim nedeniyle olsa gerek hep iyi olma gayretindeydim.
Tabiidir ki; “Gönül kimi severse güzel o idi. Muhtemeldi ki Keriman’ın gözünde ve gönlünde bu nedenle büyümüş olabilirdim, diğer insanlardan farklı olarak. Ancak geçirdiğim kaza sonucu onun gözünde büyümem bodur(4) bir hayal olarak kalmış olmalıydı gönlünde. Belki de bu sadece benim varsayımım(4), düşüncemdi.
Ancak ifade etmekte sıkıntım var gibi görünse de ne sesim incelmiş, ne de hadımağaları(5) gibi köse sakallı(5) olmuştum. Demek ki diğer hadımlara(4) göre farklı bir bünyem, yapım olsa gerekti!
Patronun kızı patronun dükkânda olmadığı bir gün, kendi emsali(4) genç bir delikanlı ile geldi dükkâna ve sorgusuz-sualsiz. Patron dediğim gibi dükkânın bazı işlerini halletmek için dışarılardaydı.
Genç kız özendirircesine bakışları, hakaret etmek, ya da aşağılamak amacını, zorunluluğunu hissetmiş olsa gerekti;
“Şurdan bize soğuk, içecek bir şeyler söyle!”
“Ne arzu ediyorsanız, arkadaşınıza söyleyin, o alsın getirsin! Ya da telefon da, telefon rehberi de elinizin altında, ne istiyorsanız onu sipariş edin!”
“Ama ben babamın kızıyım!” Cevap vermem gerekliydi; “Ama ben de patronun emaneti olan, güvendiği ve dükkânı boş bırakmamam gereken biriyim!”
“Görürsün sen!”
“Hiç umurumda değil! Elinizden geleni ardınıza koymayın(1) küçük hanım? Ama çok istiyorsanız, babanız gelinceye kadar o koltukta oturun. Ben yaşamak konusunda umutsuzum, hem de çok! En kötü ihtimalle beni babanıza şikâyet eder, hatta küstahlaşarak ‘Ya ben, ya o!’ dersiniz, kapı önüne koydurursunuz beni, bu da umurumda olmaz!”
“Çekil kenara, kasadan para almam gerek, harçlığım yok!”
“Kasalar kilitli, güven olarak da anahtarlar bende. Dolaysıyla onlar da benim kontrolümde küçük hanım! İsterseniz, dediğim gibi babanız gelinceye kadar bekleyin. Babanız vergi falan gibi benim şu anda bilmediğim bir şeyler için uğraşacak, gerekiyorsa yatıracaktı da. Kısa zaman içinde işlerini bitirip döneceğini sanmıyorum. İsterseniz size kapıyı göstereyim. Beklemek, ya da gitmek? Hangisini tercih edersiniz?”
Genç adam şaşkınlıkla dinliyordu ikimizi de. Adını bilmediğim, belki de hatırlayamadığım genç kızın sarf ettiği son söz “Küstah!” demek olmuştu, dışarıya çıkmak için kapıya yönelirken.
Çünkü gelen müşteri ile ilgilenmem gerekmişti, anahtarları cebimden çıkarıp şıngırdatarak gösterip “Affedersiniz!” diyerek müşteri ile ilgilenmem (sanırım) çılgına çevirmişti(1) tecrübesiz, nasıl yaşayacağını bilmeyen, baba malıyla ve ailede tek çocuk olmanın gururunu taşıyan şımarık genç kızı.
Beraber geldiği arkadaşının elinden tuttu, kös kös(1) uzaklaştılar, “Defolup gittiler!” demek bana yakışmazdı, tavırlarının sonucunun görüntüsü olarak.
Mükremin patron geldiğinde, abartmaksızın, eklenti yapmaksızın oluru ile anlattım, kızıyla yaşadıklarımızı. Emindim ki, kızı ballandıra ballandıra anlatacaktı(1) yaşadıklarımızı. Belki yalanlarla, belki eklentileri olan şarlatanlıklarla(4), belki babasına, annesine sevgi gösterileriyle süsleyerek.
Öyle düşünüyordum, ama umurumda değildi, dediğim gibi. Hele ki patron tepkisiz bir şekilde anahtarları alıp yerine oturduğunda, anlamam gerekeni anlayamamış olmamın şaşkınlığını yaşar gibiydim.
Eee! Ne de olsa, patronun kızıydı, feda etmesi gereken o mu olacaktı ki? Ben, ben olmaktan vazgeçmiştim. Ben yok olsam ne, devam etsem ne olacaktı? Bu sözü ya da benzerlerini şu sıralarda çokça kullandığımın farkındaydım, ama yaşamda hiçbir şey umurumda değildi.
“İzninizle biraz hava…”
Sözlerimi tamamlama fırsat tanımadı patron,
“Akşama kadar izinlisin!”
Bir şeyler olacaktı, yağmur, bora, tufan…
Öncesinin sessizliği vardı. Karabulutları hissediyordum. Sanırım ki kızı konuşmuş olmalıydı babasıyla, şu ya da bu şekilde, hiç de önemi olmayan. Eee! Cep telefonu denilen icattan habersizliğimin ceremesini(4) çekmeliydim, değil mi?
“Battı balık yan gider!” diyerek terk etmemin oldukça mümkün olduğunu düşünerek, odama(!) gittim. Çamaşırlarımı, giyimimi değiştirdim, almam gereken özellerimi ceplerime sığıştırmaya çalışarak, her şeyi olduğu gibi bıraktım. Malûm ya “Gidip de gelmemek vardı!”
Serseri gibi dolaştım şehrin kaldırımlarında. Karnım açtı, açlık da umurumda değildi, yaşamım gibi. Yol kenarında mahzun bir güzel çekti dikkatimi. Kişi gönül gözüyle kimi görürse gördüğünün o olduğunu zannedermiş ya, onu, terk etmek zorunda kaldığım sevdiğime benzettim, o örnek işte. Yanına yaklaştım;
“Hayrola güzel kız?” dediğimde;
“1000 lira!” oldu cevabı fısıltıyla.
“Peki, olur! Önce yemek yiyelim mi?”
“Olur!”
“Bildiğim bir döner kebapçısı var, İskender yemek ister misin?”
Cevabı gene tek kelime oldu;
“Olur!”
Bir taksi çevirip kebapçıya götürdüm onu, başlangıçta başı eğikti ve hep eğikti, utanıyor, yüzüme bakamıyor gibi.
“Bir şey rica edebilir miyim?”
Sadece başını kaldırdı. Aynı sevdiğimin gözleri gibi, öylesine şeffaf, soran gözleri ve sorgulayan mahzun bakışı vardı ki, geçmişimi hatırlamam, sorgulamama mümkün değildi!
“Bu hüzün yakışmıyor sana, git yüzünü yıka, makyajını tamamen defet kendinden ve masaya döndüğünde de ‘Kerem Ağabey!’ de bana. Eğer güvenirsen çantanı da sandalyene bırak!”
“Peki!” dedi sadece.
Dükkândan çıkarken “Çok şeyi!” (ama her şeyi değil) dedim ya, normal bir zamanda züğürtlük(4) timsali benim gibi bir adamın cebinde tonlarla parayla dolaşması mümkün müydü? Ama bugün mümkündü! Cüzdanımı çıkardım, istediğini çantasına iliştirdim.
Yıkanıp geldi, ya da yüzünü yıkayıp geldi, her nasıl denirse?
“Deminkinden çok daha güzelsin!”
“Peki, ama neden Kerem Ağabey?”
“İçimden geldi, bundan sonra sokaklarda bir gün bile durma, kalma demek istedim. Belki de sinirliyim, dertleşmeye ihtiyacım var, belki dinlersin umudu…”
“Bu sorumun cevabı değil!”
“Peki! O zaman ben başlangıç yapayım. Adını sormuyorum, bilmem de gerekli değil zaten. Önce sen bana cevap ver, neden ya da niçin?”
“Kısaca, ya da özet olarak inanmak, yitirilmemesi gerekeni yitirmek ve sonrasında anne, baba ve kardeşin reddetmeleri ve yaşamak için sokaklara düşmek…
İşte o kadar!”
“Benimkisi daha da kısa, malûlen gazi ve sonrasında bebek sahibi olamamak görüntüsü. Kısaca ben erkek değilim, ya da erkek olarak hükmüm yok!”
Nedense durakladım, ya da utanmak, sır olması gereken bir şeyi genç ve beni hiç tanımayan, belki de bir daha karşılaşmamın mümkün olmayacağı düşüncesi duraklamama neden olmuştu. Cesaretlendim, tekrar;
“Söylediğim sözlere eklemem gereken şey, belki de bugünümün bu şehirde son gün ve son gece olabileceğini itiraf etmem olabilir. Çünkü aklıma yatmayan bir şey için ‘Hayır!’ dedim ve patronun gazabına uğramam oldukça mümkün! Yemeğini bitirdikten sonra vedalaşırız, şimdiden afiyet olsun!”
“Size de ağabey!”
Yemeğimizi yerken seyyar bir milli piyango bileti satıcısı geçti masanın hemen kenarından.
“İnanır mısın?”
“Yoo!”
“Belki bugün şanslı günündür. Ya da ben senin gibi bir güzelle menfaat ve isteğim olmaksızın şanslıyımdır. Benim şansıma, ya da şanssızlığıma ama kendi adına çek bakalım bir bilet!”
“Peki! Dünyadaki en masum(4) varlık kızım Kevser adına çekiyorum bileti!”
Çektiği bilet çeyrek bir biletti, adını bilmediğim ancak beraber olmaktan dolayı hoşnut olduğum(1) güzel kadının. Satıcı yanımızdan ayrıldıktan sonra sormak gereğini hissettim.
“Kevser adında bir kızın mı var?”
“Evet! Ailem o nedenle acımasız ve o halimle sokağa attı beni! O günlerde karşıma siz çıksaydınız korur, gözetirdiniz beni. Kaldırımlarda müşteri bekleyen kötü bir kadın olmazdım, kızım için!”
“Keşke elimden bir şeyler gelse! Evim-barkım, malım-mülküm olsa da sormaksızın, danışmaksızın ellerim olsa, ellerimi yardım etmek için uzatsam sizlere. Yanımda fazla param yok, yarın caminin kapı önüne gel, gücümün yettiğince destekleyeyim, öncelikle kızını ve seni! Ancak şimdi hiçbir yere, sağa-sola bakıp bakınmadan evine, kızına dön!”
“Sağ ol ağabey, inşallah!”
Sözlerinde; “Gelemem!” manası gizli gibiydi sanki ısrar etmek de içimden gelmiyordu her nedense.
“Kevser için bir şey rica edebilir miyim?”
“Tabii, neden olmasın?”
“O zaman ona da döner ve künefe ısmarlıyorum. Giderken götürürsün ve ‘Bir Kerem Ağabey vardı!’ diye kulağımı çınlatırsınız, olur mu?”
Sessiz kaldı. Bekledik, paketi hazırladılar, bir taksi çağırılmasını istedim. Onu taksiye bindirip tahmini bir miktarı şoföre uzattım;
“Hanımefendiyi istediği adrese götürün lütfen, paranın üstü de sizin!”
“Sağ ol!” dedi sadece, ne o elini uzattı, ne de ben düşüncemi hissettirdim. El salladım sadece. O da salladı mı, bilmiyorum. Bir kere daha görüşebileceğimiz umudum olmasına rağmen tahminim solumdan geliyordu.
Islık çalarak, ellerimi popom üstünde kenetleyip dükkâna yöneldim. Dükkân kapanmış, kepekler inmişti erkenden ve asma kilidin üzerinde ufak bir not vardı;
“Yarın gel! M” şeklinde, o kadar. İmza, işaret yerine o “M” harfi vardı, biraz kuyruklu. Herhalde isminin yerine sadece isminin baş harfini işaretlemekle, kahrını, küfrünü anlatmak istemiş olmalıydı. Çünkü yatmak için dükkânın içine girmeme izin vermediğini ikinci bir asma kilit takarak belli etmişti.
Yarını bekleyecektim, ama patronla helâlleşmek için değil, sadece Kevser ve annesi için bankada olanları cebime istiflemek için.
Bilmesem de otellerden birine sığındım, sadece bir gece için, çünkü beni şehre bağlayan bir şey yoktu, başlangıcımda da, şimdi de.
Ertesi gün, ismini bile bilmediğim, Kevser’in annesi olan o genç kadınla da karşılaşmayınca; “Yolcudur Abbas, sağa sola bakmaz!” teranesiyle(4) nereye gittiğini bile bilmediğim bir otobüse binip ayrıldım şehirden, “Kalanların tümünün yaşamları, istedikleri gibi yürüsün!” dileğiyle. Kem söz(5) sahibine aittir, hem ilenmek(1) bana yakışmazdı…
Ulaştığım bu şehir; benim okuduğum, yaşayıp büyüdüğüm, hicranı yaşamayı tercih ederek ayrılıp kaybolduğum şehirdi.
Ve bana göre; Keriman’la karşılaşma olasılığımı sıfır noktasında tutmam için, öncemizde devamlı surette beraber olduğumuz mekânlar dışında kalmalıydım. Eğer başıbozuk avare(5) gibi sağda-solda dolaşıp görünmezsem, bulacağım işte kendimi saklamasını bilirsem onunla tekrar karşılaşmamı, aynı yaranın deşilmesine(5) sebep olma olasılığımı yok edebilirdi, eğer içimden atmayı(7) da başarabilirsem.
Gene de ve her ihtimale karşı tedbirli olmamda yarar olduğunu düşündüm. Saçımı uzattım, her ihtimale karşı başımda, saçlarımda özür varmış gibi başıma bere, gözlerime gözlük taktım, sakal ve bıyık bırakarak paçoz(4) bir duruma sokmaya gayret ettim kendimi (güya)! Ancak hemen belirtmeliyim ki öyle lâyusel(4), lâlettayin(4) değil, özenli, temiz ve bakımlı. Bir bakıma başını kuma sokup da görünmediğini sanan devekuşu gibi tebdili kıyafet(5) etmiş gibiydim.
Tüm bunları yaparken bana yedek parça, mutfak ve hırdavat(4) malzemeleri satışı ile ilgili iş veren Kerim Patrondan, nedenini kısmen de olsa açıklayarak izin almayı unutmadım. Kerim Patronum Allah’a şükür, yaşı çok ileri olmasa da torun-topalak sahibi idi. İlerleyen zamanda otelde kaldığımı öğrenince, ilk iş yerimden ayrıldıktan sonra dış cephe(5) olarak yorumladığım eski patronum gibi bana kalacak bir yer gösterdi. Dayayıp döşeyip vermenin işlem avantajını kullanıp tüm günlerini çocukları ve torunlarıyla paylaşarak yaşamayı yeğler(1) olmuştu ağabey.
Hemen eklemem gerekli ki, patronum sadece her gün ikindi namazları sonrası bozukluklar hariç birikmiş hasılatı alıyor, eksik ya da eksilmekte olan malzemeler için yaptığım listeyi inceleyip kontrol ediyordu.
İşin henüz kompetanı(4) olmadığım için hangi malzemelerin daha çok, ya da az sarf edildiğini bilmemem normaldi, bu nedenle kontrolü sırasında ben de yanında olup, ne, niçin, neye, öğreniyordum. Malzeme yerleri zaten sırasıyla aklımda idi, harf sırasıyla bir fihrist düzeninde.
Dükkânda yardımcım yoktu, gerekli de değildi zaten. Her şey bana emanetti, bu güveni kısa zaman içinde nasıl verdim, ya da Kerim patronum beni bu kadar çabuk nasıl anladı, bilemiyorum. Nasıl inanmazdım ki, Tanrıma; “Bir kapıyı, ya da kapıları kapatınca, diğer kapıyı, kapıları açıyordu!”
Tüm işleri, müşterilerin seçim titizlikleri nedeniyle bozulmuş rafları, bir bakıma stantları(4) yerleştirme, tozlarını alma, yerleştirme, istifleme, camları silip-süpürme, temizlik yapma ve en önemlisi telefonlara cevap verme, gerektiğinde patronumu bilgilendirme asil görevimdi.
Günlerden bir gün sokaktan geçen bir ablayı ikna edip köşe-bucağın yeterince ve gereğince temizliği için ikna etmiştim. Doğal olarak başında durarak, çünkü ilk bir-iki sefer çalışmalarında kendisini ikaz etmek zorunda kalmıştım, sonralarında buna gerek kalmadı tabii.
Ufacık, hamiş(4) niteliğinde bir söz, ben beni kısmen de olsa anlatmıştım, kocası olmayan hanıma. Mademki dükkân bana emanetti, patron yokken patrondum(!) o zaman yapmam gerekenleri birine yaptırıyorsam bedelini de cebimden ödemem şarttı ve bunu patronun bilmediğini, bilmemesinin gerekliliğini düşünüyordum.
Bu nedenle başlangıçtan itibaren ilk sefer hariç o abla bir istemişken ben hep iki ödedim ve evinin ihtiyacı olan şeyleri beni bilgilendirerek ve göstererek almasını sağladım. O gittikten sonra, aldıklarının bedelini satış bedeli olarak çekmeceye istiflemeyi asla unutmadım. Paranın önemi yoktu benim için. Çünkü patronum ilk çalıştığım yerdeki ücretin neredeyse iki mislini ödüyordu bana.
Doğal olarak yemek içmek dışında bir derdim de yoktu, hatta öyle ki patronum çok zaman canın çekmiştir diyerek, bazen tepsisi, tenceresi ile getiriyordu bazı şeyleri. O da benim için o kadar önemli görünmüyordu, çünkü patronum bana sık sık “Oğlum!” dediğinden onun şefkat ve sevgisini hissetmek benim için en büyük bağış, en yüce nimet, hatta mutluluktu.
Patronumun evlât ve torunları efendi, değerli, güler yüzlü, insanı aşağılamayan iyi terbiyeli insanlardı. Güvenleri ile ilgili olarak hiçbir şey hissettirmiyorlar, bilâkis(4) babalarının, dedelerinin kendilerine daha fazla vakit ayırıyor olmasından dolayı mutlu görünüyorlardı (Tabiidir ki bana göre).
Bu mutluluk dolu yaşantımda aklıma gelmeyen, hatta aklımın ucundan bile geçmeyen şey; “Sakınılan göze çöp batması!” ya da “Kör gözüm parmağına!” idi.
Şöyle ki; dükkândaki serbestlikten hoşlanıp kendime neskafe yapmış, elimde fincanımla yerime oturmaya yönelirken, iyi giyimli iki bayan ve bir kız çocuğu girdi, kapıdan içeriye.
“Allah’ım olamaz!” dediğimde, beni tanıma ihtimallerinin olmayacağı düşüncesini yaşama zahmetine katlanmaksızın elimdeki fincanı yere düşürmüştüm. Keriman’dı karşımdaki. Allah’tan onlar sakınmışlardı ve üstlerine sırça(4), ya da kahve parçaları sıvanmamıştı.
“Affedersiniz!” diyerek süpürge ile sırçaları faraşa toplamaya çalışırken bana ait özel bir sırrın bere dışında kalması dolaysıyla gözden kaçamayacağını düşünmemiştim.
Ensemde tıraş olurken berberlere dikkat etmelerini rica ettiğim kocaman bir et beni(5) vardı ve Keriman beraberliğimizde bu beni ve yerini biliyordu. Süpürge faraş ikilisiyle meşgul olduğum anda bir parmak hassasiyetinde olan bu farklılığı fark etmiş olmalıydı Keriman.
Önce parmak uçlarıyla benime dokundu, tatmin olmamış gibiydi, emin olmak için parmaklarını önce kare biçimi haline getirip gözlemledi yüzümü, sonra gözlüğümü çıkarıp bıyık ve sakalımı kapatacak şekilde elleriyle yüzümü kapattı ve gözlerimin içine bakarak;
“Kerem?” dedi sorarcasına.
Yalana başvurmam mümkün müydü? Başımı eğdim sadece.
“Neden?”
Cevap vermem gereken bir soruydu bu. Ama nasıl cevap vermem gerektiği konusunda tereddüt geçirirken ikinci bir ses, Keriman’ın yanındaki, kız çocuğunu elinden bırakmayan genç kadın da ismimi söyledi, eklentisi ve aynı sorar konumu ile;
“Kerem Ağabey?”
Çocuk, üçümüze de bakıyordu ve iki genç kız karşılıklı olarak birbirine bakıp sorguladılar birbirini;
“Nerden tanıyorsun?”
Bir Türk filminde olsa; “Hadi be sen de!” derdim. Biri anlatsa kesinlikle inanmazdım bu tesadüfe, ama yaşıyordum işte, hem de canlı canlı.
Biri yaşamını karartmamak için habersizce yaşamından çekilmeğe, yaşamımdan silmeye çalıştığım, sevdiğim, her şeyim, öteki hüzünlü bir anımda karşıma çıktığında derdimi paylaşıp yemek ısmarladığım bir kadın.
Yaşamımda biri mükemmel, diğeri mükemmel olsun dileğinde olduğum, paraya-pula ancak kızının ihtiyacı kadar değer verip, ertesi gün cami kapısına gelmeyen genç bir kadındı.
Peki, ilintileri, ilişkileri neydi onların? Benzerlikleri yadsınmaksızın göz önündeydi, hem de her üçünün de. Ben bu tesadüften ne anlamalıydım? Neye, niçin, nasıl mecburdum, ya da olmalıydım? Keriman’a bilmediği gerçeğe karşın nasıl savunacaktım kendimi?
Kevser’in annesi olan kadın konuştu öncelikle, Keriman’a dönüp, “İzninle!” dedikten sonra. Belki çok zaman, belki de her zaman saklamak ya da kızından saklanmak isteğiyle sakınarak ve sanki sözlerinin ikinci bölümünü bana değil de Keriman’a anlatıyor gibiydi;
“Ben Kerime, Keriman’ın ablasıyım. Kevser’i ise ismen biliyorsun, eğer aklınızda kaldıysa.”
Durakladı. Belki de bazı yanlışları kızının yanında nasıl sarf etmesi, ya da söylemesi gerektiğini düşünüyor olsa gerekti;
“Biliyorsun, babamın, hatta eğitim görüyor olsan da senin de beni nasıl dışladığınızı…
Bir akşam misafir beklerken karşılaştık Kerem Ağabeyle. Yaşı küçükmüş, büyükmüş, düşünmeden bana ağabeylik yapması nedeniyle ‘Ağabey!’ dedim ona, öylesine. Sonra söyledi dertlerini, kendisi anlatsın sana istersen, o da istediğinde. Hem ‘Misafir beklemek!’ ne demek, biliyorsun, değil mi?”
Bir süre durakladı, belki de konunun özüne inmesinin yararlı olacağını düşünerek, kızının anlamayacağı kelimelerle, cümlelerini donatmak düşüncesiyle.
“Kerem Ağabey bana yemek ısmarladı. Hiçbir isteği olmaksızın bana para verdi. Kızım için ayrı bir yemek paketi hazırlattı. Unutmadan söyleyeyim ki; o gün bana alınan çeyrek piyango biletine vuran ikramiye beni misafirlik hayatından kurtardı ve senin yanına gelmem için bana cesaret verdi! Bunları sana anlatmıştım bir ara, bugünümün, bugünlerimizin nedeni olarak…”
Kararsızlık içinde gibiydi, devamını söyleyip söylememek için.
“Devam etmem gerekirse beni bir taksiye bindirdikten sonra sırtını döndü ve onu bir daha görmedim, şu ana kadar. Tamam, işte söyleyeceklerim bu kadar. Minnet duyup ‘Ağabey!’ dediğim büyük bir insan o, kısaca, ama uzun uzun vasıfları sayılması, anlatılması gerekmeyen. Gel Kevser! Öp Kerem Amcanın elini, o mükemmel bir insan çünkü…”
Eksikliğimi ya unutmuş, ya da söylemek istememişti, çocuğunun yanında yahut da benim söylememin uygun olacağı düşüncesini yaşamış olsa gerekti.
“Ablamın seni nasıl tanıdığını öğrenmiş oldum. Peki, sen bana ne anlatmayı düşünüyorsun? Sevgi birlikteliğimiz varken beni ben başıma bırakmanın nedenini öğrenmek hakkım!”
Kerime söze karıştı;
“Kevser, gel kızım! Biz şuradaki mağazaya gidip, sana elbise ve pabuç bakalım. Hem özlediğin patlamış mısırdan da alırım sana. Teyzen almamız gerekenleri alır, yarım saat sonra döner onu da alır, gideriz!”
“Yarım saat içinde ben de işimi hallederim abla! Yalnız sen bana kesme şeker ve kına almayı unutma lütfen!”
Anlamamıştım.
Dükkândan dışarıya çıkıncaya kadar zor zapt etti kendini Keriman;
“Anlat! Çok çabuk hem de!”
“Senin kocan olamazdım!”
“Bilmece gibi konuşma! Nedir meramın(1)? Bir başkası varsa, ya da vardıysa gelir dürüstçe söylerdin ve ben de senin mutluluğun için bir kenara çekilmesini bilirdim, hem de saygımla!”
“Ablan hiçbir şey anlatmadı mı sana?”
“Ne gibi?”
“Hani kendisine piyango bileti hediye eden Kerem Ağabeyinin bebek sahibi olamayacağının serüveni gibi…”
“Ne demek bu? Anlayabilmiş değilim!”
“Askerde geçirdiğim bir kaza, yapılan ameliyatlar nedeniyle bebek sahibi olamayacağımı iletti doktorlar. Kısaca ben, o eski ben değilim, Keriman. Sana dönemezdim. Senin bebek sahibi olma arzunu engelleyemezdim. Senin kendine uygun bir eş bulup yuvanı kurman düşüncemdi, bu nedenle seni, senden habersiz terk ettim, yüreğimde taşıyarak!”
“Terk edildiğimi hiç düşünmedim, hatırımdan, aklımdan geçirmedim. Bir gün bana döneceğini umutla ve özlemle bekledim. Ömrüm oldukça da bekleyecektim. Ömrümce hem, hep ve her yerde seni aradım. Ömrümü sensiz tükettiğim şu ana kadar seni aradım hep(8). Bu kalbe, bu gönüle, bu cisme senden başka birinin hükmetmesi, benim senden başka birisine bakmam mümkün değildi…”
Durakladığının farkında değil gibiydi, “Mamış gibi yaparak(1)” devam etti;
“Sevmekse canımdan çok sevdiğimdin sen! Senin nefesin, senin sözlerin, senin beni sarman, kucaklaman, öpmen benim için çok değerli. Varsın bebeğimiz olmasın; “Tanrı vermedi!” deriz. Gücenikliğimizi belli etmeyiz Tanrımıza. Ama beraber oluruz ömrümüzü tüketinceye kadar…
Sanırım Kevser’in sevgisi üçümüze de yeter! Haydi, şimdi diz çök ve bana ne teklif etmen gerekiyorsa onu teklif et, bekliyorum!”
Tüm bu sözleri söyledikten sonra masadaki kavanozun içinden bir kesme şekeri zorlanarak da olsa kırdıktan sonra tekrar kavanozun içine attı(1). Anlamamak hakkımı kullanmıştım, ikinci kez.
Diz çöktüm. Bu her şeyi bana odaklayıp(1) adamış(1) genç kız için yapmam gereken tek şeyi yapmaya ve söylemeye çalıştım, ama rica, dilek gibi değil, emir gibi!
“Evlen benimle!”
Kerim Patronumun kapıda olduğunu, Kevser ve Kerime’nin onun arkasında beklediğini fark etmemiştim. Kusurumu bilen patronum neyin olup bittiğini ve hareketimin sebebini anlamamış gibiydi.
Tüm birliktelikler cinsellik ve geleceği düşünmek üzerine olmazdı. Kişiler eğer mutlu olmak istiyorlarsa, bazı şeylerden değil, çok şeylerden fedakârlık etmelerinin gereği için bilinçli olmalıydılar.
Keriman beni seviyordu, ben de onu. Kerime ve Kevser ikimizi de. O halde mutlu olmamız için başka bir nedene ihtiyacımız var mıydı?...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kerim; Büyük, onurlu, soylu, eli açık. Kerime; Kız evlât. Cömert, eli açık. Keriman; Eli açıklar, cömertler. Kerem; Büyüklük, ululuk, soyluluk. Bağış olarak verme, bağışlama, bağış. Mükremin, Mükrimin; İkram olunmuş, ağırlanmış.
Kevser; Cennette bulunduğuna, sütten ak, kaymaktan yumuşak, baldan tatlı, kardan soğuk olduğuna ve içenin bir daha susamadığına inanılan su. Kur’an’da bir sure adı.
(1) Adamak; Tanrıya, ya da kutsal bir güce, bir isteğin, bir dileği yerine gelmesi durumunda genellikle bir kurban kesmeye ya da hayırlı bir eylemde bulunmaya yönelik bir niyette bulunmak.
Ballandıra Ballandıra Anlatmak; Bir şeyi insanı imrendirecek biçimde öve öve anlatmak, çok överek anlatmak.
Boğaz (Karın) Tokluğuna (Çalışmak); Ücret almadan, para dahi almadan, yalnızca karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.
Çılgına Çevirmek; Deli etmek, deli gibi etmek.
Elinden Geleni Ardına Koymamak; Yapabileceği bütün kötülükleri yapmak.
Göz Süzmek; Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı, anlamlı bakmak.
Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
İnancını Yitirmemek; Hayal kırıklıklarına karşın kişinin varacağı sonuçtan umutlu olmak. Tüm inandıkları parçalanmış, değer verdikleri terk etmiş olsalar bile durgun, hüzünlü, bıkkın, tepkisiz olma halinden uzak durmak.
Kös Kös Geri Dönmek (Uzaklaşmak); Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek, uzaklaşmak.
Meram Etmek; Üstüne düşerek yapmak istemek.
Mış… ya da Mışmamış Gibi Yapmak, Olduğu gibi görünmek, ya da yapmak, ya da yapmamış gibi davranmak.
Odaklamak; görüntüyü tam odak noktasına düşürmek ve böylece iyi bir görüntü elde etmek içim alıcı merceğini düzenlemek. Bir genç kızın ya da delikanlının karşılıklı bakışmalarının tarifi başka nasıl ifade edilebilir ki?
Şeker Kırmak; Bazı yörelerde kız isteme sırasında “Olayın tatlıya bağlandığının ifadesi” olarak kına yakılırken uygulanan “Şeker gibi bir yaşam dileği anlamında” bir gösteri.
Tüyleri Diken Diken Olmak; Üşümekten, ya da korkudan vücuttaki kılların dipleri kabarıp, kılların dikilmesi, korkmak, tiksinmek.
Yeğlemek; Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp o şeye yönelmek, tercih etmek.
(2) Kur’an’da Nisa Suresi 43. Ve 93. Ayet de şöyle denilmektedir: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
İntihar Etmek; Söylenildiği üzere İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan birisidir. Bir Müslüman’ın kendisini öldürmesi, başka birisini öldürmesinden daha büyük bir günahtır, denilmektedir. İntiharın büyük günah olduğu pek çok Hadis-i Şerifte anlatılmıştır. Ancak şeriatta bu konuda bir kural yoktur. İntihar edenin cenaze namazı kılınır! Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Ancak insan vücudu, “Tanrının hikmetidir”, denildiğinden o hikmeti kim oluşturduysa, yok etmeye de onun muktedir olması gereklidir (Konuyla ilgili görüşüm ise öykü içindedir).
Kur’an, Bakara Suresi,195. Ayet; “Allah yolunda harcama yapın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.” (Diyanet bu ayeti; “İntiharın yasaklanması” şeklinde belirtmiştir. Diyanet Takvimi, 28.08.2020).
(3) Her ne kadar bazı sanatkârların hapsolmalarına sebep olmuşsa da; Ömer HAYYAM’a mal edilen şu dizeleri, ayıplanmamam ricası ile yazmadan geçemedim. Hiçbir dizeyi değiştirme hakkım da, gereği de yok; “Irmaklarından şaraplar akacak!” diyorsun / Cennet-i âlâ meyhane midir?/ “Her mümine iki huri” diyorsun / Cennet-i âlâ kerhane midir?
(4) Ardiye; Ticaret eşyasını saklamaya yarayan yere denir(depo). ayrıca; böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücrete de “ardiye” denilmektedir.
Bilakis; Tersine olarak, tersine, aksine.
Bodur; Enine göre boyu kısa olan, kısa boylu, tıknaz. Boyu kısa kalmak, uzayamamak.
Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Emsal; Benzerler. Yaşıt, eş biçimde, değerde ve denk olanlar. Örnek oluşturan. Yaşları birbiriyle denk olanlar, akran
Hadım; Kısır, kısırlaşmış erkek. Buzağı, kedi, köpek gibi hayvanların erkekliğini giderme işlemi. Osmanlı’da Hadım Ağası kavramı İslamiyet’te yasaklanmış olmasına rağmen uygulanagelmiştir.
Hamiş; Mektup, not, ya da herhangi bir rapor yazıldıktan sonra dibine konulan kısa not.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hırdavat; Çivi, tel, kilit, reze vb. gibi metal eşya. Gereksiz, ufak tefek, değersiz eşey.
Kompetan; Uzman, yetkili, yetkin.
Lalettayin (Lâalettayin, Lâlettayin); Gelişigüzel.
Layüsel; Lâ-yüsel, Lâyüsel şeklinde de kullanılan bu söz; mesul olmayan, yaptığı işler sorulamaz ya da yaptığı işlerden dolayı sorgulanamaz, sorguya çekilemez, istediği gibi hareket eden anlamında kullanılan bir söz olmakla birlikte öyküde yöresel olarak; “Gelişigüzel” anlamında kullanılmıştır.
Malûlen; Sakat durumda, sakat olarak. Hastalık, sakatlık, iş görmezlik nedeniyle.
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz, küçük çocuk.
Paçoz; Paçavra elbiseler giyinen, üstü başı dağınık, bakımsız kişi.
Sırça; Cam. Camdan yapılmış olan.
Stant; Bir sergide, bir fuarda, bir markette sergilenen ürünler için ayrılmış yer.
Şarlatanlık; Bilir geçinen, kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimselerin, aslı suç olan niteliği.
Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Züğürtlük; Parasızlık, yoksulluk, hiçbir şeye sahip olamama.
(5) Başıbozuk; Karışık, bozuk, içinden çıkılamayan. Düzensiz topluluk. Askerlerin arasına katılmış sivil savaşçı.
Dış Cephe; Aile ile ya da konuşulan konu ile ilgili hiç ilgisi olmayan kimse (öyküdeki anlamı). Dış Cephe; Genelde mantolama ekiyle yapı fiziği açısından bir uygulama ve ısı yalıtım sistemi.
Et Beni; Cilt renginde, çıkıntılı, kökü olmayan küçük, ya da büyük deri parçaları. Muhtelif sebepleri vardır (Bir ufak öykü, bu nedenle (ç)alıntıladığım; Çakırcalı Mehmet Efenin öldüğünde arkadaşları onun öldüğünün bilinmesini istemedikleri için kafasını kesip bir yerlere saklar ya da gömerler. Ancak eşi onun bedeninin özel bir yerindeki benini gösterince naaşın Çakırcalı Mehmet Efeye olduğu anlaşılır. Öyküde aklımda kalan bu ayrıntının etkili olduğunu söyleyebilir miyim? Belki…)
Hadım Ağası (Kızlar Ağası, Darüssaade Ağası); Cinsel işlevi yok edilmiş (dinimizce yasak edilmiş olmasına rağmen hadım edilmiş, kısırlaştırılmış, kısır) erkek köle.
Kem Söz; Kötü, yakışıksız, söyleyene yakışmayan söz.
Köse Sakallı; Çok seyrek sakallı.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Tebdili Kıyafet; Gizlenme, kılığını değiştirme, kimliğini saklama, saklanma, sahte kıyafet, maskelenme.
Yaranın Deşilmesi; Acının, üzüntünün, hüznün, hicranın, acıların hatırlatılması bu menfiliklerin hatırlatılarak acının tazelenmesi.
(6) Yaşamak zevki verir, ruhuma sonsuz kederim… Rahmetli Zeki MÜREN’in bestesini yaptığı, Güftesi Vedat ŞENYOL’a ait Muhayyerkürdi Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(7) Yalan değil, pek kolay olmayacak seni içimden atmak… Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e air olan bu Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(8) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.