“Ölüyorum Hasan! Kurtar beni, kurbanın olayım!” dedi Gizem.
Bunun anlamı Hasso için; “Ölüyom Hasso! Gurtar beni, gurban olam!” şeklinde olmalıydı, ama ne de olsa Gizem onun için şeherleydi. Ölecek gibi olsa bile ağzını değiştiremezdi ya! Öyle doğmuş, öyle büyümüş, öyle karı olmuştu kendisine.
Hasso çaresizdi. Muhtarın direktör dediği traktörünün mazotu donmuştu, her kış olduğu gibi gene. Yılkıya(1) bıraktığı atı da kısacık sürse de yaz boyu aydır-gaydır, haydır-hoydur(2) dolaşıp “kış geldi!” diye geri gelip ahırına yerleşmişti, yaşlıydı ve kendi düşüncesine göre de yaşlı ötesinde oldukça yaşlıydı!
Sedye şeklinde bir kızak hazırlamıştı, çok öncelerden söz ve yaşanmışlık üzerine yazdan. Maksadı yol boyu üzüntüsünü ve karısının sıkıntısını hafifletme arzusu idi, gerektiğinde, gerektiği zaman.
Kendine göre “Ahacık”(3) şehrin ışıkları görünüyordu, ama bu kış-kıyamette şehre gitmeye niyetlenmek, ulaşmak her babayiğidin harcı(4) değildi.
Kar tüm yolları kaplamış, kapatmış, tıkamıştı. Çatılarda kar kalınlığı neredeyse bir metrenin üstündeydi, kürenmezse damı göçertebilirdi, küremişti(2) Gamze “Ölüyom!” demeden önce.
Yollarda da ondan az olması mümkün değildi. Telefon telleri yarı bellerine kadar, elektrik direkleri dizlerine kadar karla gömülüydü. Bu nedenledir ki, şehirden ne elektrik-su, ne de telefon ölçmeye ve bedellerini tahsil etmeye gelirlerdi(2) memurlar, sosyal gereklilikler tamam gibi görünse de, karlar eriyip, buzlar çözülür çözülmez hesabı-kitabı yaparlardı memurlar, kendilerince.
Mektuplar, gazeteler mi? Güldürmeyin adamı! Buzlar çözülüp, çığlar dert olmayacak şekilde düşüp, karlar da eriyip yollar açılınca o zaman topluca alınırdı, özellikle köyün iklimini bilen askerlik görevi yapanların, cevap verilmeyeceğini bile bile yazdıkları birikmiş mektupları...
Herkes Hasso gibi askerliğini yaptıktan sonra şehirli kız bulup evlenecek değildi ya, kimi köyden gönül bağıyla, göz ucuyla da olsa gülümseyene(2) gönderiyordu mektupları.
Öğretmen de kış geldiğinde gazete aboneliğini keser, tüm köylü gibi görüntüsü olmasa da televizyonun, ya da transistörlü radyosundan, cızırtılı olsa da sesinden, haberleri dinleyip, bilip, ne var, ne yok anlamaya çalışırdı.
Öğretmenin yollar açılır açılmaz yaptığı ilk işi gazete aboneliğine devam etmesi, okuduğu gazeteleri köy muhtarının, ihtiyar heyetinin olduğu köy odasına koymak olurdu, ta ki okullar tatil olup da memleketine bir-iki aylığına da olsa gidip gelinceye kadar.
Köyün iklim grafiğine göre bu dağ köyünde kış sonbahardan, sonbahar yazdan önce gelirdi, bahar hiç olmazdı, bilinmezdi de. Yahut da yaz bahar havasında farkına varmadan gelir geçerdi, çiçeklerin açıp meyveye dönmeleri neredeyse anında olur, hasat-harman, irat(1) toplama, ambarlama, yufka, tarhana, erişte, salça, turşu, reçel, marmelât ve kurutulacak kadar kurutulması gerekenler damlara serilerek kurutulurdu, komşu komşuya, el elden, imece(1) gibi.
Öğretmen, tatil sonrası okulların açılmasına bir hafta-on gün kala okula gelir, hem biriken haberleri anlatır, hem okuduğu gazeteleri yığardı köy odasına. Ama öyle, parasız-pulsuz, bedava ya da kaba anlamda beleş değil!
Okulun boya-badanası, onarılması gereken aksayan yerlerin, masaların, sıraların onarımını, temizliğini yapmak kaydıyla. En önemli konu okulun kışlık çalı-çırpı, odun ve tezek ihtiyacının karşılanması idi.
Galiba şiirdeki gibi; “Hökümet Babanın” köydeki okuldan haberi yoktu. Gene de öğretmenin maaşı şehirdeki banka hesabına yatıyordu, artık ne hikmetse(1)! Öğretmen de yaz tatili başlangıcında maaşını çekip kimlere borcu varsa anında ödüyordu, çünkü herkesin yapmaları mümkün olamayanları şehirden almaları gerekliydi, defter, kalem, silgi, kâğıt, tuz, şeker, yağ, kibrit, sigara özellikle, gazyağı, mazot gibi.
Bilineceği üzere köyde öğretmenin parası geçmezdi! Gene de her aldığı karşılıksız gibi görünse de, ittire-gaktıra(3); “Anan yahşi(1), baban yahşi!” diyerek aldıklarının parasını mutlaka ödemeye çalışırdı.
Eee! Öğretmen yalnız adamdı, yaşamla ilgili ihtiyaçlarının karşılanması köyün onuru idi; yumurta, süt, bazen tavuk, bazen plânlanmış bir kesim sonrası et, gözleme, bazlama vb. gibi. Sigarası, bilmem nesi yoktu öğretmenin, dolaysıyla stoklaması gereken de.
Bazı bazen eve geldiğinde sobasını yanar bulurdu, evini kapısı han gibi açık değilse de kilitsizdi her zaman. Bazen bir çorba olurdu sobanın üstünde, bazen kışları neler yeniyorsa onlardan bir tencere, bir tabak, özellikle börek ve yaprak sarmalar, tatlılar, iki-üç gün nefsini körletecek(2) kadar.
Öğretmeni en çok memnun eden, çalı-çırpı, odun yerine mayıs(1) ve tezek idi, çekinse de. Herhalde kömür denen nesneyi gidenler sadece askerlik hizmetlerini yaparken görmüş olmalıydılar, tezeğe göre ısısı fazla gibi görünse de köye kömür getirmek astarı yüzünden pahalı(2) bir davranış olurdu.
Aslında bilinir gibi gözükse de öğretmen bir yaz dönüşünde bildirmek, bilgilendirmek, ya da bilenlere hatırlatmak ve özellikle öğrencileri için bir topak(1) linyit, bir topak taş kömürü ile bir kilo kadar da meşe kömürü getirmişti, mangallık olarak.
Öğretmenin dediği gibi askere gidenler biliyor olsalar da özellikle çocuklar kömürün ne olduğunu şeklen de bilip öğrenmişler, yazın vakitleri kısıtlı değilse öğretmenin öğrettiği derslerden, getirdiği gazetelerden, televizyon yayınlarından çok iyi öğrenmişlerdi bu kış nimetini.
Bekârdı Öğretmen Bey. Öğretmenlik aşkıyla büyüttüğü bebelerin çoğu askere gitmiş-gelmiş, oğlanların da kızların da çoğu, neredeyse hepsi evlenip çoluk çocuğa karışmışlardı.
Bunlardan askere gidip-gelenlerin içine Hasso da dâhildi. Diğerlerine göre tek farkla. Köyden oldukça uzak, yazı-kışı belli olan bir yerdeydi askerliği. Askerde nöbetçi olduğu bölümde, tatbikat alanının biraz ucundayken, tepenin üstünün az üstünde ve ilerisinde muhtemelen ihtiraklı(3) bir top mermisi patlamış ve onun dilsiz, ya da lâl(1) olmasa da ağraz(1) olmasına sebep olmuştu. Ara-sıra kekeme, ya da dişsiz bir ihtiyar gibi konuşuyordu, kulağındaki eksiklik de cabası idi!
Hasso’nun ve ona bağlı olarak öğretmenin burada “Neredeyse” sözüyle başlayarak demek istediklerini özetlemek gerek. Kız-oğlan fark etmeksizin zekâlarını fark ettikleri öğrenciler okuyup-yükselmeleri için şehre gitmeliydiler.
Bu konuda öncelikle ailelerini, sonra kendilerini teşvik etmek, desteklemek ve girişimlerini mutlaka karlar düşmeden, çığlar, buzlar oluşmadan ve yollar kapanmadan yapmaları idi…
Buz gibiydi hava. Gizem inildiyor, Hasso çaresizliği yaşıyordu diz boyu. Yaptığı kızakta karısının altını ve üstünü koyun postları, battaniye ve kilimlerle örtmüş, her ihtimale karşı kurt, tilki ve sırtlanların hücumlarından esirgemek için gene yazdan hazırladığı sık örülü kafesle baştan aşağıya kapatmıştı karısının üstünü.
Ayrıca o senenin kuzularından birini de karısının yanına hapsetmişti bir bakıma.
Bu işi üç amaç için yapmıştı Hasso;
Birincisi; kuzu karısına nefes olsun, ısıtsın, can olsun, bir dost gibi olsun diye idi.
İkincisi; eğer yoluna baş edemeyeceği kadar kurt, sırtlan hatta aç tilki, ya da ayı çıkarsa onlara hediye etmek, bahşiş(1) ya da rüşvet(1) olarak sunmak ve var gücüyle hızlanıp şehre ulaşmaktı.
Üçüncüsü ise; şehre vardığında eğer cebindeki para doğum için yetişmezse kuzuyu ucuz-pahalı demeden satarak borcunu ödemekti.
Koca şehirde hemşeriler, komşular, köylüler, okuyan çocuklarının başlarında duranlar vardı. Ancak onların da etleri-butları neydi ki?
Olsa olsa bir-iki gün misafir ederlerdi onları. Tencere kaynayarak daha fazla bir süre kaldıramazlardı o yükü çünkü. Belki Hasso’nun borcu kalırsa, onun için “Yaza ödenecek!” diyerek kefil(1) olabilirlerdi işte, ancak o kadar.
Kafesi yapmasının hikâyesine gelince;
“Bir münasip doğuracağım zamanda yani ola ki ebe anne başımızda olmazsa!” demişti Gizem Hasso’ya.
“Ağzından yel alsın!(2)” demesine rağmen Hasso’nun duası makbul olmamıştı(2) Tanrı katında, Tanrısı tarafından. Çünkü diğeri şehirde bebelerinin başında olan, köydeki iki ebeden biri olan Ebe Anne, yaz denecek bir bahar doğumuna acele ile yetişmek için koşuştururken, yaşlı ayakları süratine ayak uyduramamış(!) biri diğerine takılıp düşünce ve başını katmerli bir şekilde taşa vurunca, höyküremeden(2) mevta olup Rabb’isine kavuşmuştu!
Yaz havasıydı, gebe kadını traktörle şehre yetiştirmişler, nur topu gibi(3) bir kızları olmuştu ailenin, güzel mi, güzel, güzelden öte, şirin mi, şirin, şirinden öte, her yeni doğan bebek gibi. Bilinen o ki; dünyada tek güzel bebek vardır ve ona annesi sahiptir(5). Kim bilir bugününü hatırlamaksızın kaç canı yakacaktı vefasızca?
Aşkından, sevdasından değil, kaç genç adam peşi sıra sürüklenecekti, kara sevdadan(3). Ha! Belki “Ben okuycam!” der, bu kez de şehrin oğlanlarını yakar, yıkar, sürüklerdi peşi sıra! Belli mi olurdu, daha kırk günlük bile olmadan, kırk bile uçurmadan(2)?
Köyde başka ebelik bilen yoktu, Gizem ağırlaşıp, doğumuna çeyrek kaldığında. Herkes görevi şehirdeki dışında köyde kalan Gülsüm Neneye, ya da yaygın adıyla “Ebe Anneye” yıkmış, o da böyle vakitsiz ve aniden ölünce de herkes, daha doğrusu sadece Hasso sap gibi, cascavlak ortada kalmıştı(2).
Onun ölümünden sonra yol-yordam bilmeyen(2) köyün karıları, döşeklerini ayırmışlardı erlerinden. Belki de askere giden gençlerin helâlleşirken dedikleri gibi; “Harp olur, darp olur!” sözlerine “Neme lâzım!” gibi eklenti ile!
Bir bakıma kadınlar haklıydılar da! Bu konuda haksız olan tek aile Gizem-Hasso ailesi idi, yol-iz bilmeyen. Köyden accıcık uzakta oturan, kurt, çakal, ya da tilkilerle muhabbetlerini çığ endişesi nedeniyle silâh sesi yerine güçlü nefesiyle çaldığı borazan örneği düdükle sanki köye haber veren, her bakımdan korunaklı olan evlerinde birbirini deli gibi seven, ya da birbirini bıkmaksızın, usanmaksızın birbiri için yaratıldıklarına inanan varlıklardı onlar…
Yola çıkmalılar, ebe olmadığı için şehre yetişmeliydiler. Ya da Hasso şehre yetiştirmeliydi karısını, fazla değil, hiç ıstırap çekmeden. Çünkü onun yaşadığı ıstırabın, bin kat fazlası kendine yüklenen ıstırap olurdu, omuzlarında taşıyamayacağı.
Yılkı atı koymak istedi kızağın önüne. Daha ahırdan çıkar çıkmaz titremeye başlamıştı zavallı zayıf hayvancık. Bir insan olarak o atı doyurmak anlamındaki gücü, onun geri gelişiyle ancak kıt kanaat olarak yetiyordu Hasso’nun, diğer hayvanlarına bakmak, onları düşünmek mecburiyetindeydi. Komşularından ot, saman, arpayı nasıl isteyebilirdi ki, bırak borç olarak istemeyi, parasıyla bile!
At, her şeye rağmen kızağın başına gelmek için ayaklarını kardan çıkarmaya gayret ederek tabiata karşı direnmişti. Başaramadı ama zavallı at, çöktü kaldı, olduğu yere, bir adım bile atamadan. İterek-gakarak bile onu hareket ettirememenin mümkün olmamasının hüznünü yaşıyordu Hasso.
Üçkâğıtçı, namussuz at, kızaktan çözülür çözülmez, tüm gücünü toplayarak, hatta anlanarak(2) gibi hareketlerle ahırına yönelmişti, burnuyla kapıyı açmaya çalışarak.
Üstelik nankör at Gizem’in ahlarını, vahlarını, inleyen sesini duymaya da niyetli değil gibiydi!
Hasso ahırın kapısını açtı, onu içeriye soktu, kurda-kuşa yem olmasın amacıyla, ne de olsa yıllarca kahrını çekmişti. İnsandı Hasso. Ne olur, ne olmaz diye bir kilimle örttü sırtını, biraz sap-saman-arpa karışımını onun ve diğer hayvanlarının önüne koyup birer kova da su yerleştirdi hepsinin yalaklarına.
İş başa düşmüştü. Karısını şehre götürüp yavrusuna ve ıstırabı tükenecek karısına kavuşacaktı. Aslında yol-iz bilmese de komşu karıların bilgiçliği ve karısının karnının şekline göre bebekleri mutlaka oğlan olacaktı, bu nedenle de daha doğmadan adı belli idi bebeğin; Mehmet Emin.
Bu karısının isteği idi Hasso’nun. Kız olursa mı? Hiç akıllarından geçmemişti, bu nedenle de böyle bir olasılığın karşılığının ne olacağını düşünmemişlerdi.
Yöresel olarak nasıl ki kendi adı Hasan yerine Hasso ise, babasının adı da Memet yerine Memo idi. Şehirli olan karısı bu nedenle oğullarının isminin Mehmet olmasını dilemişti. Ardından da; “Babamın adı olan Emin’i de peşine ekleyelim, ‘Mehmet Emin’ olsun oğlumuzun adı!” demişti köydeki karıların ısrarla “Oğlan olacak!” sözlerinin ardından, karı koca olarak sohbetlerinde.
Aslında Hasso karısının “Bir” dediğini “İki” dedirtecek, dileğini yapmayacak, yerine getirmeyecek yapıda biri değildi. Bırak “Koca” demeyi, kadınına tapınan bir ev erkeği idi, her ne kadar çoban gibi görünüyor olsa da.
Yoksa kendisini sevip şehrini bırakıp buralara kendi için, aşkı için hicret eden(2) bir sevgili için ne yapsa az değil miydi?
Bu kış-kıyamette de yapılması gereken her şeyi onun için yapmalı, yerine getirmeliydi Hasso. Bu onun için insanlık görevi değil, aşkının gereği idi.
Gök masmavi, ay parlak, yıldızlar ve karlarla birlikte aydınlatıyordu çevresini, başlangıçta. Kafesini kaldırarak karısının yüzüne baktı Hasso, içinden, radyodan duyduğu, ama seslenişini bilmediği, belki de sesinin yetmediği bir şarkının dizeleri geçti içinden, mırıldanarak söylemeye çalıştı;
“Yüce dağ başında yatmış uyumuş, elâ gözlerini uyku bürümüş…(6)”
Düdüğünü alıp boynuna astı, her ne işe yarayacaktıysa, tüfeğini kontrol etti, emniyetini açtı, gazı bitinceye kadar gazlı feneri, sonrasında kullanmak üzere el fenerini hazır etti, pillerini değiştirerek niyetini gerçekleştirdi yola çıkarak.
Endişesi vardı, nihayeti namlusunda iki fişeği olan tüfeğini kullanmak konusunda. Zaten atını kurda-kuşa yem olmasın diye değil, sadece çığ korkusundan dolayı vuramadığını düşündü. Eğer çığ düşerse belki de tüm köyün bedduasını atamazdı üzerinden, karısını ve kendini kurtarsa bile.
Yola çıktığında belki tüm fişeklerini kullanması gerekebilirdi, eğer ateşlediği boşunu atıp, tüfeğine yeniden fişek doldurabilirse.
Ayazda, yolun başında, ortasında, ya da sonuna doğru silâhı olmasa vahşi bir hayvan saldırısına karşı ne yapabilirdi ki başka? Vahşi hayvanlar öldüresiye uğraşsalar da karısının kafesini açamazlardı.
Ama kendisini parçalarlarsa karısı ya onların saldırısı ile uçurumdan yuvarlanır, ya ayazdan donar, ya da bebeği doğuramadığı için ölürdü ki buna asla rızası yoktu Hasso’nun.
Köyden uzaklaştığına inandığında silâhını ateşlemekten çekinmeyecekti, isterse çığ düşsün. Nihayeti karısı ve oğluyla birlikte olurdu ahrette(1). Ancak bu mantıklı bir düşünce gibi gelmiyordu kendine. Her ne olursa olsun, direncinin sonuna kadar karısı ve oğlu için yaşamalı, onları canı pahasına(3) da olsa hastaneye yetiştirmeliydi.
Kızağın boyunduruğunu boynuna taktı, omuzladı ve ağır ağır çıktı yola, karısını incitmeyi dilemeksizin, iniltilerine bir an önce son vermek için. Hazırlıkları dışında bir tek Kocabaş adlı köpeği vardı yanında can yoldaşı(3) olarak.
Kocabaş enik olarak sahiplendiğinden, çocukluğundan beri yanındaydı. O da atı gibi yorgun, yaşlı idi, ama ne hakikatsiz, ne de hamiyetsizdi(1). Kimsenin inanamayacağı kadar sadık(1), açsa açlığını, susuzsa susuzluğunu belirtmeyen, sadece sadakatin belli eder gibi gözlerini Hasso’dan ayırmayan, ondan başkasını umursamayan bir köpekti.
Ne kadar yürüdüğünün, ne kadar sürüklendiğinin farkında değil gibiydi Hasso. Şehrin ışıkları bir yakınlaşıyor, bir uzaklaşıyordu sanki. Çünkü o aydınlık gökyüzü evden ayrılır ayrılmaz kararmış, kahırlı bir tipi başlamıştı.
Yıldızlara bakıp yönünü bulması imkânsızlaşmıştı, tipi ve yoğun kar yağışı neredeyse göz kapaklarının üstüne binip görmesini engellemeye çalışıyordu. Bu da yön bulmakta sıkıntısını artıyor, duyguları da yönlenmesine yardım etmemekte direndiği için daireler, zikzaklar çiziyordu(2) muhtemelen ve gereksizken!..
Ne güzel günlerdi o günler? Kişi inince köyden şehire, şaşırırdı birdenbire. Gizem şehirden gelmişti köyüne kendisine eş olarak. Aslında tesadüfleri gerçeklerin tamamlayıcısıydı. Çünkü Gizem merak edip atalarının doğup, büyüyüp bir kısmının toprağa, bir kısmının şehre göçtüğü baba toprağına, içinden gelip mezarlarını ziyaret için gelmişti köye.
Ziyarete başlamadan önce köyün bir kısmının “Hoş geldin!” tezahüratlarına karşılık verip öyle yönelmişti mezarlara. Kendisine yol gösteren, arkadaş olanların katkısıyla akraba olduklarını öğrendikleriyle de selâmlaşmış, kucaklaşmıştı.
Hasso onu ilk defa gönül gözüyle görmüştü traktörün römorkundan inerken, uzaktan, ta uzaklardan ancak gönül gözüyle hemen yakınında, yanında olarak. Şehirli, kot pantolonlu, saçlarını üfürür gibiydi ve isim verememişti kalbindeki çarpıntıya.
Sonrasında bir sefer de çeşme başında Zülfiye Teyzenin kızları Şükran ve Şükriye ile birlikte görmüştü onu, akraba olsalar gerekti, artık baba tarafından mı, ana tarafından mı her neyse?
Karşılarına geldiğinde her üçü de şaşkın bir şekilde ağzının açıklığını fark etmiş olsalar gerekti. Onlar gülüşmüşler, Hasso ise utanıp “Gel Kocabaş!” deyip köpeğiyle yanlarından çekilip uzaklaşmıştı. Ama “Kalp kalbe karşıydı!(7)” kim ne derse, desin.
Kaç gün kalmıştı Gizem köyde, bilinmez. “Bağışla adını!” dediğinde şehre dönmek üzereydi. Onun traktörün römorkuna binmesine yardım ederken;
“Ben Hasso! İstersen Hasan da diyebilirsin!” demişti, ağzını şehirliler gibi büzerek, şehirliler gibi konuşmaya dikkat ederek. Bu taklit zor olmamıştı, çünkü askerliğini yaparken mecburen şehirliler gibi konuşmayı öğrenmiş, ancak askerlik görevi bitince o da aslına dönmüştü.
Hasso, genç kızla teklemeden(2) konuşmasına hayret etmişti. Demek ki kendisi gibi insanlar heyecanlanınca doğru-dürüst konuşuyorlar, normal insanlar ise, tekliyor olmalıydılar. Bir bakıma avam bir espri olarak benzetme olsa da; bir yengecin sarhoş olduğunda doğru-düzgün, ayık olduğunda ise yampiri yampiri(3) gidişi gibi denilebilirdi, hani meselâ.
Genç kızın şehre dönüşünde el işlemeli başörtüsü vardı başında. Arkasında kalanlara sonbahar görüntüsünde kışa girerken “Allahaısmarladık!” diye başörtüsünü sallarken örtü elinden kaydı, uçtu. Hasso, profesyonel kalecilere nazire yaparcasına(2) yakaladı o örtüyü, kendisine anlamlı bir şekilde bakan biri köy delikanlılardan biri ile evli, diğeri askerde olan delikanlıyla nişanlı kızların, yani Şükran ve Şükriye’nin bakışlarına aldırmak içinden geçmedi.
Traktörün römorkuna yetişip başörtüsünü verdi genç kıza, genç kız da onu boş çevirmedi bağırırcasına söyledi ismini;
“Gizem!”
Yeni bir aşk mı doğuyordu? Nasıl yani demek gerekti, hem gereğinden fazla. Düpedüz başlangıç olarak Mecnun görüntüsü vardı, ama ne zamana kadar ve hem nasıl? Gönüldü bu? Ne kış dinliyordu, ne emir, ne de ferman(2)! Ana yok, baba yok! Yalnız bir dünya, bir garip rençper(1), kulağından falsolu(2) bir dağ çobanı, bir kerpiç evi, çatısı kar yükü ile ha yıkıldı, ha yıkılacak gibi, çaresizliğe dayanıklı.
Kendi başına üstesinden gelmeye çalışıyordu tüm işlerin. Bir yaşlı köpeği, ondan aşağı kalmayan yılkılığı kabullenemeyen yaşlı bir atı, bir-iki koyun, keçi ve kuzularıyla yalnızlığı kendine görev edinmiş bir adamdı Hasso.
Bu şehirli, gün görmüş, okumuş genç kıza nasıl; “Benim ol!” diyebilirdi ki?..
Şehrin ışıkları daha bir belirlenmiş gibi geldi kendine Hasso’nun. “Ha gayret!” dedi. Şu ana değin karşılarına kurt falan çıkmamıştı. Çıksa ateşler miydi tüfeğini? Hayır! Çünkü bir başka köy vardı aşağılarda şimdi, yanan tezeklerin kokularından, dumanlarından hissettiği kadarıyla. Çığ onları da perişan ederdi.
Ve biliyordu ki, kendi köyünde olduğu gibi o köyde de insanlar gizlileri, saklıları varmış gibi tümü birbiriyle fısıldar gibi sessizce konuşuyorlardı. Onlar birbirini anlıyor, ancak hani meselâ yolu düştüğünde kış alışkanlıklarını yitirmeyip yazları da sessizce konuşan insanları anlayamıyordu Hasso, kulağındaki arıza nedeniyle.
Köyün imamı, ya da müezzini de bu mevsimde bağıra-çağıra ezan okumak yerine birbirlerine “Beyler namaz vakti!” ya da “Namaz şu vakitte birbirinize söyleyin!” diyerek seslerini fazla yükseltmeden haber verirlerdi. Namazda da sedef(1), kehribar(1) ya da Oltu taşı(1) tespihlerin çekilmesi yasaktı.
Allah günah yazmasın, koca kış boyunca Allah’ın emirlerinden biri olan namazı eda etmeyip(2) de nasıl vakit geçireceklerdi ki!? Kış Müslümanları olarak görevlerini yapıyor gibi olsalar da o köyde bir tek hacı yoktu. Bunun nedeni Hasso’nun babasını hacda, annesini hacdan döndükten biraz sonra yitirmiş olmasıydı.
Eee! Bu da oradaki sıcakların kendi bedenlerine uygun olmadığı düşüncesini yaratmıştı galiba. Belki de benzeri bir olay kendi köylerinde de yaşanmış olabilirdi.
Aslında “Korku dağları bekliyordu!” demek yerine, çığ korkusundan “Sesleri çıkmıyordu!” demek daha uygun görünüyordu. Çünkü eğer anlatılanlar doğru ise konumu hiç de iyi görünmeyen, ancak ata yadigârı(3) olarak terkedilemeyen köy, bir iki defa çığ tehlikesi yaşamıştı, öyle silip-süpüren tipte değil, bir aksırık, tek bir hapşırma sesiyle oluştuğu kadar…
Kendi köyü çukur yerine biraz sırtta olduğundan köylülerinin bu korkuyu yaşamaları daha azdı, ya da şöyle söylenebilir; herkes rahatça hapşırıp, aksırabiliyor, geğirebiliyorlar, köyde acıkan, susayan hayvanlar rahatça möleyip, meleyip, kişneyebiliyorlardı!
Şansını “O köyde ebe varsa!” diye denemek istemedi o köye ulaşarak, şehir garantiliydi ebe- doktor konusunda. Üstelik “İlle(1) de kadın doktor!” diye direnmeye, kapris yapmaya(2) gerek yoktu.
Peki, bu ses neydi? Bir motor sesi mi? Muhtar traktörünü mü çalıştırmıştı yoksa? Traktörün motor sesi nedeniyle hiç mi aklından geçmiyordu ki çığ olması gibi bir yanlışlık?
Hayır! Ayı kapatan bulutların gizlediği bir uçak, bazen çığlara sebep olduğunun, ozon tabakasının canına okuduğunun farkında olmaksızın geçiyordu. Sesi duyuluyordu sadece. Gerçi yazları geçerken de bir pire, sinek ya da karınca kadar görünüyordu, her gün aynı saatlerde, ışıklarını tüketmeksizin.
Nefesini kokladı acele edişinin süratinde. Hiç de kendi nefesine benzemiyordu. Donuk-donuktu sanki. Ölmemek için direnmeliydi, kendi için değil, sadece dünyasının aydınlığı olan karısı için. Elini burnuna doğru götürdü, bıyıkları donmuş, buzdan sırça saçaklar(3) oluşmuştu.
Dudakları titriyor gibiydi. Ama alnından boşalan terlerin karlar üzerine dökülüp birer ateş parçası şeklinde karınca yuvalarına benzeyen oyuklarını fark edebiliyordu.
Durakladığında, ya da duraklar gibi olduğunda sırtındaki sıcaklığın duraklamasının hemen ertesinde soğuduğunu hissedebiliyordu. Durmak demek, kendisinin iyice soğuması demek, soğuması demek de ölecek olması nedeniyle karısının kendinden uzaklaşması, ölüp soğuması, dolaysıyla bebeğinin çaresizlik nedeniyle yok olması demekti, ecelin ne olduğunu bile bilip anlamadan…
Duygusal gayretinde bir süre geçti Hasso’nun, kış deyip de bir ömür tükettiğini sandığı. Yaz diye düşündüğü bahar, her şeyden önemlisi gönlünün baharı gelmişti köye tekrar. Hem de çeşme başına, hem de kendi başına, yalnız.
Yüreğinin sesinin duyulacağından endişeliydi Hasso. Aynı sesleri duyduğunu sandı karşısındakinden karşısına dikildiğinde. Utandı. O bir şehir kızıydı. Neyin, niçin, nasıl istendiğini bilirdi. Yakınlaşamazdı ona, uzaklaşmak da gelmiyordu içinden.
İç çekerek baktı karşısındakine. Başı eğikti Gizem’in. Testisi suyla dolmuş, su testisinden dışarı akıyordu, farkında değil gibiydi. Testiye bakmaksızın kaldırdı başını, elâ gözleri buğulu gibiydi, gülümsedi. Kendini zapt edemedi Hasso;
“Şehirli kız!” deyip durakladı ve sonra;
“Can yakmaya mı geldin köye?”
“Canın mı yandı?”
“He, ya!”
“Benim de canım yanıyor, seni ilk gördüğümden beri!”
“Ama sen şehrin beyaz ekmeği, katıksız, ben kara değirmenin kepekli ekmeği. Nasıl aynı masada oluruz ki?”
“Dene! İçinden ne geçiyorsa onu söylemeye çalış!”
“Gönlüm sende kaldı desem, değil! Beni hükümet gibi, komutan gibi emrine almışsın, hapsetmişsin, bu yaşamak değil!”
“Anlamadım! Anlayacağım dille söylemeye çalış! Beni sevdiğini mi söylemek istiyorsun?”
“He, ya!”
“He ya, demekten başka ne demeyi bilirsin?”
“Ârım(2) var, haddimi bilmem(2) var, yoksulluğum var, başka ne diyebilirim ki sana?”
“Dene, dedim ya!”
“Askerdeykene bazı-bazı sinemalar gelirdi askeriyeye. Bazıları ‘Öldüm, bittim!’ derlerdi, bazıları ‘Özledim çoluk çocuğu!’ derlerdi. Ben sadece öldüm, bittim, kış öncesinden, sen gittiğinden beri!”
“Başka?”
“Yavuklum ol, diyemem ki! Şehirlisin sen, televizyon, buzdolabı falan bilirsin, Nasıl derim ki ‘Gel köye, benim ol!’ diye?”
“Dersen, ben ‘Hayır!’ demem!”
Öylesine bir “Allah!” demişti ki Hasso kekelemeden, karşıki dağlar inleyip yıkılmış, köy sesinin yankılanmasıyla yerinden oynamıştı sanki. Deprem mi? Belki…
Şehrin ışıkları yaklaşmıştı galiba. Yok, yok, bu iki çakış şehir ışığı değildi, olamazdı hem daha, diğer ışıklar uzağındaydı hâlâ…
“Neydi ki?” diye sordu kendine, bilmezcesine. Boynunda zırhlı tasmasını eksik etmediği Kocabaş hırlamaya başlamıştı. Düdüğünü öttürmesine ya da tüfeğini doğrultmasına zaman bırakmaksızın parlayan o iki çakma ışığa yönelmişti, karanlıkta Kocabaş.
Belirli bir süre kar üstünde fark edemediği yuvarlanmalar ve sonunda ses ve solukların kesilmesini gazlı fenerin titrek ışığı ile görmesi mümkün değildi. El fenerini yaktı, seslerin kesildiği yöne doğru ilerlemeye çalıştı, sırtındaki semeri ya da boyunduruğu yavaşça karlar üzerine iliştirip.
Kurdun leşi serilmişti, kesik kesik soluyordu Kocabaş. Boynundaki tasmaya rağmen diş izleri oldukça derindi. Başını okşamasını beklemeksizin; “Sağ ol!” şeklindeki seslenmesine gerek kalmadan terk etmişti Kocabaş Hasso’yu, da Gizem’i de tıpkı anne ve babasının Hasso’yu vakitsiz terk etmeleri gibi.
Kan kokusunu alan diğer kurt ve sırtlanların ortaya çıkmaları an meselesiydi, uzaklaşması gerekti oralardan hemen, acilen, en son hamlesini harcama pahasına şehrin ışıklarına doğru, dinme emaresi göstermeyen tipinin izin verdiği kadar yürümek değil, koşmasıydı.
Kızağın başına geldi, karısının soluklarını dinledi, herhalde uyumuş, ya da kendinden geçmiş olmalıydı. Acele etmesi, acele etmesinden daha çok acele etmesi gerekiyordu.
Geç kalmıştı…
Aslında yaşı gereği geç değildi zaman, Hasso’nun kendisi için. Gizem ondan kat kat genç ve üstelik kat kat güzeldi, dünyada tüm güzellerden. Gönül kimi severse o güzeldi, ama başka güzel görmemişti Hasso yaşamında, tek güzel olan Gizem’den başka.
Çeşme başında; “Benim ol!” demişti Gizem’e, o da “He, olurum!” demişti, tıpkı Hasso gibi, köyün geçerli lehçesiyle. Hasso ne o filmlerdeki gibi sarılmayı, ne de öpmeyi biliyordu. Gizem’in elinden tuttu, başını göğsüne dayadı, çeşme akıyor, testi taşmaya devam ediyordu…
Gizem’in anne, babası rıza göstermedi öncesinde, hele ki yalnızlığında perişanlığını yaşadığı evini görünce;
“Kızım bu adam seni karı olarak değil, hizmetçi olarak istiyor, arada sırada da gönlünü hoş etmek için!” demişlerdi.
Hasso içinden geçmesine rağmen, esip gürlemeden, yüzünü dönmüştü Gizem’e;
“Ben bir garip çobanım. Onlar, yani annen, baban, seni yetiştiren, doğuran, doyuran ve bugünlere getiren. Benim sevgim ikimiz için de bana yeter. Yeter ki anneni, babanı asla üzme, onların ol, onlar için yaşa, sen onlara lâyıksın, ama bil ki asla hizmetçim değil, gönlümü verdiğim yaşamımdaki tek sevdiğimsin…
Ben bu dağ başında da olsam sensizliğe tahammül ederim, eğer sen şehirde kendinle yaşamayı ister, dilersen…
Ve ben ömrümü tüketirim senin sevginle, yalnız olarak, yalnız başıma, ben benimle ölürüm, gönlümde seninle.”
“Sensiz olamam!” dedi Gizem.
Söyleyecek, yapacak bir şey, düğün-derneğe de gerek yoktu. Önce Gizem’in annesi, babası sarıldılar Hasso’ya “Evlât!” diyerek. Sonra muhtar ve caminin hocası birlikte, ikisine de sordular, ayrı ayrı; “Aldın, kabul ettin mi?” diye ve dualarla nikâhlarını kıydılar.
Annesi, babası yalnız gelmişlerdi köye, yine yalnız dönmüşlerdi, tek kızlarının mürüvvetini(2) görerek.
Aradan bir seneden fazla zaman geçmişti…
Kurdun leşine ve köpeğinin ölüsüne bir sürü hayvan üşüşmüştü açlıklarının verdiği özlem ve hırsla. Bir kısmı doyumsuzluklarına değişik çeşni(1) ve lezzet katmak dileğiyle olsa gerek, kendisinin ve kızağın etrafında dolaşmaktaydılar.
Yapacağı bir şey yoktu Hasso’nun. Önce düdüğünü çaldı, sonra el fenerini tuttu gözlerine. Dolaşanlar sıklaştırmışlardı adımlarını, ne düdük, ne de fener umurlarında değil gibi görünüyordu. Yanı başındaki kalın ağaçlardan birini kestirdi gözüne.
Tüfeğini doğrultup en yakınındaki iki hayvana arka arkaya ateş etti. Küçük, kısa iki “Gıyyık!” sesi ulaşır gibi oldu kulağına, diğerleri herhalde kaçışma moduna girmiş olsalar gerekti. Sesler çığa neden olmuştu düşündüğü gibi, heyula(1) gibi olduğuna inandığı sesler, tek-tük kendinden heyecanlanan kar taneleri zıplamaya başlamıştı etrafında.
O kalın ve ulu Belva Ağacı(3) gibi olan ağacın gövdesine sırtını dayadı çığın geliş yönünün tersine, kızağı göğsüne dayadı urganlarıyla birlikte kollarına ve ağaca sardı kendilerini, o kısacık zaman içine sığdırma gayretiyle.
Geçen sürenin farkında olmadı Hasso. Çığ dinmiş, karısı kendine gelmiş, inildemeye(2); “Kurtar beni Hasso!” diye bağırmaya başlamıştı, canının acısına katlanırcasına, nefesinin yettiğince. Sözler kendini kendine getirmeye yetti Hasso’nun.
Bedeni geçen zaman içinde soğumuş gibiydi, titrememeye gayret ediyordu. Tekrar etti sözlerini kendi kendine;
“Direnmeliyim, onu doktora yetiştirmeden evvel, yok olmamalıyım!”
Sığınıp sindikleri ağacın arkasından çıkıp var gücüyle şehrin ışıklarına koşma gayretini yaşadı, yürümek yerine. Bedeninde kurumamış, hatta donar gibi olmuşsa da terleri, yeniden terlediğini hissediyordu yeniden.
Can havliyle hastaneye yetiştiğinde “Doktor!” diye bağırıp kafesteki ağaç kilitlerini çözecek kadar dermanı kalmıştı ancak.
Gelenler bir sedye ile karısını içeriye taşırlarken yığıldı kapı önündeki kanepe üstüne. Ayaz şehirde de varlığını esirgemeksizin hissettirmek konusunda ısrarcıydı.
Günlerden hangi tarih, hangi gün ve hatta saati bilmiyordu, hem zaten artık önemli de değildi, yeter ki karısı kurtulsun! Bebek mi? Eğer yanlışlık olursa Allah verirdi, gene olurdu. Bu; diğerkâmlığının(1) da belirtisi, göstergesi idi.
Bir uyuşukluk kapladı bedenini. Kar, rüzgâr, fırtına, çığ ve vahşi hayvanlar çekilmişlerdi etrafından. Ancak ayazda dinmeyen bir şeylerin farkındaydı.
Tatlı bir rehavet(1) kapladı bedenini. Uyumamak için direnme çabası içindeydi. Güçsüzdü, yorgundu, aynı yılkı atı gibi, aynen Kocabaş gibi. Bedeninin reddetmeye çalıştığı bir şeyler vardı, anlayamadığı.
Tam bu sırada bir hemşire geldi başına, adını bilmiyordu ki; “Hasso!” desin.
“Beyefendi! Beyefendi! Mehmet Emin geldi. Oğlunuz da, karınız da iyiler, merak etmeyin!”
Çoçiğ değil, Hasso ölliirdi! Zorlukla açtı gözlerini Hasso. Gülümsedi ve gözlerini kapattı, bir daha açılmamak üzere.
“Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin(8)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hasso; Hasan isminin kısaltılmışı. Öykünün kahramanı. Aslında Şemsi BELLİ’nin “”Gul, gurban olduğum Hökömet Baba” diye başlayan “ANAYASSO” isimli şiirin de sahibidir. Bir bakıma ismin (ç)alıntı olduğunu söyleyebilirim. Ancak Hasso; “Şavata’dan Hakkâri’ye yol bilmeyen” Şavata’lı biri değil. Doğu Anadolu’nun ihmal edilmiş köylerinden birinin vatandaşı idi. Diyelim ki o köyün adı Tendürek Dağı eteklerinde umutlarının şekillenmesi dileğinde olan Umuttepe Köyü olsun. (Ziraat Mühendisi olarak oralarda bu köyde, isteyerek, ancak umutsuzca görev yaptım, affedersiniz sidik debisinde bir su kaynağı ve 0,01 rantabilite hesabıyla. Devletimin o günkü imkânsızlıkları nedeniyle yeterli hizmeti layıkıyla götüremediğim inancını yaşadım hep (O günlerde ziyaret eden bir parlamenterin ziyaretini de takdir ve umutla yâd etmemem mümkün değil).
Bu vesile Şemsi BELLİ’nin o şiirindeki birkaç dizeyi (şairin affına sığınarak) buraya almak düşüncesindeyim.
“Gara dağlar gar altında galanda / Ben gülmezem… / Ben fakiro, Ben hakiro… / Parasizo, çaresizo, / Ben halsizo, ben dilsizo, / şeher uzak yolsizo… / Şavata’dan Angara’ya ses getmiir, Biz getmeye guvvatımız hiç yetmiir...” Ve can alıcı diye düşündüğüm dizeler; “Yerin, yurdun adresesin bilmirem / Angara’da Anayasso! / Ellerinden öpiy Hasso / Yap bize de iltimaso / Bu işin mümkini yoh mi hoy baboov!”
Bence şiirin en önemli dizeleri, öykünün sonuna da iliştirmeye çalıştığım gibi;
“Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir geçit vermiy Zap suyu / Parasizo/ Çaresizo…” bölümüdür, diyesim gelir.
Soner YALÇIN’ın; Ali AVAZ’dan bu şiirin karşılığı olarak derlediği; ZENGİNE ANAYASO, İŞÇİYE BABAYASO” isimli şiirini de ilgilenenlerin okumalarını öneririm.
(1) Ağraz; Beş duyusundan biri eksik, ya da kusurlu olan insanlar (Yöresel olarak öyküde bu anlamda kullanıldı). Asıl anlamı; Kinler, garezler, kötü niyetler, düşünceler.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Bahşiş; Yöresel olarak çocuklara bayramlar dâhil, çeşitli zamanlarda verilen harçlık. Teşekkür etmek amacıyla lokanta, otel, hamam, berber gibi yerlerde iş yapanlara hesaptan ayrı olarak fazladan verilen para. Üzülerek ifade etmek isterim ki, bugünün Türkiye’sinde yozlaştırılmış, hesaplara zorunlu olarak eklenir, hatta neredeyse sille-tokat kabilinden tahsil edilir olmuştur.
Çeşni; Tadımlık. Hoşa giden tat, lezzet. Değişiklik.
Diğerkâmlık; Kendinin ihtiyacı olduğu halde ihtiyacından feragat edip başkasını kendi nefsine tercih etme duygusu, kişinin başkasını kendisinden daha çok düşünmesi. Bir bakıma cömertliğin aşırı ucu. Hasso’nun karısını düşünmesi gibi.
Hamiyetsiz; Hamiyeti olmayan (Hamiyet; Bir kimsenin yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, bu değerlere bağlılık).
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden.
İllâ (İlle); Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İmece; Genellikle kırsal yerleşim merkezlerindeki topluluklarda birçok kişinin toplanıp, örneğin herhangi bir nedenle tarlasını işleyemeyen bir kişinin tarlasını sürmek, köyün yolunu yapmak vb. gibi işlerin el ele yapılması, işlerin sırasıyla herkes tarafından çabuk bitirilmesi.
İrat; Gelir. Gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak sebze, meyve toplanıp eve, pazara getirilip götürülmesi.
Kefil; Birinin borcunu ödemediği ya da verdiği sözü tutmadığı zaman onun yerine borcu ödemeyi ya da sözü yerine getirmeyi üstlenmiş kimse.
Kehribar; Çağlar öncesinde çam ağaçlarından sızmış reçinelerin taşlaşmasıyla oluşmuş, açık saıdan kızıla kadar türlü renklerde olabilen, kolay kırılabilen, bir yere hızlıca sürtülüp cisimlere yaklaştırıldığında onları mıknatıs gibi kendine çeken yarı saydam bir madde. Bu maddeden yapılmış şeyler.
Lâl; Dili tutulmuş, dilsiz. Parlak, kırmızı renkte olan bir taş ile bir cins renkli mürekkebe de bu ad verilmiştir.
Mayıs; Taze sığır gübresine verilen ad olup, çoğu biyogaz üretiminde kullanıldıktan sonra tarlaya verilmektedir. Kalanlar ise bazı aileler tarafından tezek yapılarak kışın kullanılmaktaydı.
Oltu Taşı; Oksidasyon Taşı, Kara kehribar da denen linyit türünde bir taş, süs malzemeleri ve özellikle tespih yapımında kullanılmaktadır.
Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.
Rençber (Reçber, Rençper); Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişi.
Rüşvet; Yaptırılmak istenen bir işte, yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar.
Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.
Sadık; Aslına uygun, gerçek, doğru. Dostluğu ve bağlılığı içten olan, birine ya da bir şeye içten bağlı olan.
Sedef; Midye, istiridye gibi deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan ve sedefçilikte kullanılan, gökkuşağı parıltılı, beyaz ve sert madde. Bu maddeden yapılmış ya da bu maddeyle süslenmiş olan şeyler.
Topak; Yuvarlak bir biçim verilmiş, ya da bu biçimde olan herhangi bir şey. Yufka açmak için avuç içinde yuvarlak bir biçim verilen hamur parçası.
Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.
Yılkı; Yaşamının kalanı kısmını rahat geçirmesi, bir bakıma kendi kendine ölmesi için doğaya teslim edilen, ya da bırakılan, azat edilen at ya da eşek.
(2) Ağzından Yel Almak; Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “Ağzını hayra aç!” anlamında söylenen bir söz.
Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.
Ârı (Arı) Olmak; Utanma duygusu olmak, utanç duymak, utanmak, utanç.
Astarı, Yüzünden Pahalı Olmak; Bir işin ayrıntısına ödenen paranın, aslına ödenen paradan fazla olması. Malın gerçek değerinden fazlaya mal olması.
Eda Etmek; Davranış, tavır, vermek, ödemek.
Falsolu Davranmak; Yanlış bir davranışta bulunmak.
Ferman Dinlememek; Emir, buyruk dinlememek. Osmanlı Devrinde padişahın yazılı emirlerine uymamak.
Gönül Bağı ile Gülümsemek; Duygusal ilişki, sevgi, aşk belirtisiyle gülümsemek.
Gönül Gözü İle Bakmak (Görmek); Menfaat beklemeksizin, maddiyata önem vermeksizin huzur, erdem ve sevgiyi içinde görmek, daha doğrusu duygusal bir şekilde hissedebilmek.
Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Hicret Etmek; Göçmek. Yaşam için bir yerden diğer bir yere gitmek.
Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek, dolaşmak. Yasal ya da uygun görülecek her türlü hileyi yaparak bir şeyi düzgün göstermek.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İnildemek; İnlemek. Acı, üzüntü belirten, uğultulu, gür, yankılı kesik sesler çıkartmak.
Kapris Yapmak; Değişken, geçici, gereksiz isteklerde bulunarak huysuzca davranmak, huysuzluk etmek.
Kırk Uçurmak, Kırk Çıkarmak; Gerçek hiçbir değeri olmayan bebeğin kırk günlük olduğu zaman yapılan kutlama. Genelde banyosu ve bir kısım duaları yapılan bebeğin, yeni bir elbise giydirilmek koşuluyla o günden sonra sokağa çıkabileceği söylenir. Geleneksel âdet, uygulama ve törenlerimizin içinde, bu konuda; Tuzlama Töreni, Gövemdi Töreni, Doğum Helvası, Ad Koyma Töreni, Loğusa Mevlidi, İlk saç kesimi Töreni, Altı Aylık Kınası, Diş Hediği, İlk adımlar Töreni, Tıpış Çöreği gibi uygulamalar da vardır.
Küremek; Kürelemek, kürümek. Kürekle atıp temizlemek. Kış şartlarında özellikle şark illerimizde tahtadan yapılan bir kürekle karların kar yükü yapmasının önüne geçilmesi için sürüyerek atılması işlemi.
Makbul Olmamak; İlgi görmemek, beğenilmemek, tutulmamak.
Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
Nazire Yapmak; Bir söze, bir davranışa benzeriyle karşılık vermek.
Nefsi Körletmek (Körletmek); Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Sap; Öyküdeki anlamı; “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.
Tahsil Etmek; Para toplamak, almak. Öğrenim görmek.
Teklemek; Kekelemek. Sık fideleri seyrekleştirmek. Motorda pistonun birinin çalışmaması. Tabancanın tutukluk yapması, kalbin düzenli çalışmaması.
Yol-Yordam Bilmemek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını bilmemek.
Zikzak Yapmak Çizmek); Sıklıkla, art arda sağa-sola yön değiştirmek.
(3) Ahacık; Yerel olarak bir yerin çok yakın olduğunun ifadesidir.
Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Belva Ağacı; Cennette bulunduğu söylenilen; “Çile ve Zahmet Ağacı.”
Can Havli İle; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Can Yoldaşı; Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, ya da benzeri.
Canı Pahasına (Can Pahasına); Canını vererek, canını tehlikeye atarak.
Çalı Çırpı; Kolayca tutuşabilen kuru ince dal, çalı, çöp, ot gibi şeyler.
İhtiraklı Tapa; Top mermisinin yere değmeden yere belirli bir mesafe kala patlamasını sağlayan veya yerin belli bir ölçüde patlamasını sağlayan tapa. Bu ayar top mermisinin ucundan ayarlanır. Bilindiği üzere havada patlayan top mermileri yerde patlayanlara göre daha aktif ve tesirlidir.
İttire-Kaktıra (Gaktıra), İterek Kakarak (Gaktırarak); Yapılması için ısrar ederek, hatta cebir kullanarak yapılmasını sağlamak.
Kara Sevda; Çok güçlü, karşılık görmeyen, umutsuz, olanaksız aşk.
Nur Topu Gibi; Bebekler, küçük çocuklar için sağlıklı, tombul ve çok güzel.
Sırça Saçak; Yöresel olarak; buzların cam gibi saçaklardan sarkmasına benzemesi.
Yampiri-Yampiri Yampiri-Yumpiri); Eğri-büğrü, yan yan, çarpık giden.
(4) Her Babayiğidin (Yiğiin) Harcı Değil; Yapılması yürek isteyen, herkesin başarabilmesinin kolay ve mümkün olamadığı şeyler için ünlenen söz.
Babayiğit; Hiçbir şeyden korkmayan, korkusuz, kabadayı, özü-sözü bir, mert. Yapı olarak çok güçlü kimse.
(5) Bütün dünyada bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ
(6) Yüce dağ başında yatmış uyumuş, elâ gözlerini uyku bürümüş… şeklinde başlayan güfte sahibi bilinmeyen Hüseyni Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bestekârı; Sadettin KAYNAK’tır.
(7) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(8) “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” Yunus EMRE