Liseyi henüz bitirmiştim, üniversite ve yeni bir hayat…
Hayali bile o kadar güzeldi ki…
Ama dediğim gibi; hayali bile…
Yıllardır süren kan davasının ceremesini(1), en son iki kişinin katili olan ağabeyim, ömür boyu olarak çekiyordu kodeste.
Annemi çoktan yitirmiştik, bir rahatsızlık sonucu…
Kin tükenmemişti karşı tarafta. Evde olmadığım bir an…
Tüm aile efradıma(2) yaşattıkları öfke ve kinlerini doyuramayan karşı taraf; babamı, ağabeyimin eşini ve çocuklarını küçük-büyük dinlemeden kan kusturarak(3) öldürmüşlerdi, güçlü silâhlarıyla, uluorta, güpegündüz…
Üstelik onları bu şekilde hunharca(1) öldürmeleri yetişmemiş gibi doyumsuzluklarını bir de evi ateşe vererek tatmin etmeye çalışmışlardı. Eğer kulaklarıma ulaşan duyum yanlış ve yalan değilse beni de aynı dileklerle aramaya başlamışlarmış…
Kısaca onlar yok artık, hem hiçbiri, yaşayanım yok, tek başınayım dünyamda. Yaşıyorsa “Allah selâmet versin!” yüce insan Münir Öğretmenim; “Git!” demişti, konuyu öğrenir öğrenmez, beni bulup…
Önce arabasıyla şehir dışına çıkartmış, başımda bekleyip gelen ilk şehirlerarası otobüsün neredeyse önüne kendini atıp durdurup beni bindirmiş, ayaküstü yazdığı bir pusulayı ve cüzdanındaki Nüfus Kâğıdı ve banka kartlarını alarak cüzdanını olduğu cebime koymuştu.
Gözlerini kan bürümüş(3) katillerin, beni ele vermemiş olması dolaysıyla öğretmenimin de canına kastedecekleri(3) endişemdi. Bu nedenle; “Öldüyse Allah rahmet etsin!” demek içimden hiç mi hiç geçmiyordu.
Öğretmenimin yaşadığı konusunda haklıydım düşüncemde. Çünkü kısa sayılmayacak uzunca bir süre sonunda karşılaşacaktık öğretmenimle…
Tedirginliğime rağmen öğretmenimin verdiği pusulaya baktım. Koca şehirde sahibinin adının Mübeccel olduğu, Mübeccel Eczanesinin adresi ve telefon numaraları yazılıydı. Benim gibi, hapiste olan biri dışında tüm sevdiklerini yitirmiş birinin yaşamda tutunacağı dal(3), ya da tutacağı nesi olabilirdi ki?
Olurmuş! Olabilirmiş! Öğretmenimin beni okuttuğu, adam ettiği yetişmiyormuş gibi elimden de tutmuş, yön ve yol göstermiş, bir ufuk işaretlemişti bana, hem her bakımdan.
Otobüsün yolcularını boşalttığı son durakta indim ben de. Koca şehre en yakın saatte kalkacak ilk otobüse bilet alıp, otobüse bagajsız binişime hayret eden muavine aldırmaksızın ve biletimin teker üstü olmasını umursamaksızın yola koyuldum.
Bana göre; “Korku, dağları beklemiyordu(3)” artık! Bana öyle gelmesi gerekti, öyle de geliyordu zaten. Küçük şehirden koca şehre ulaştım. Serseri kılıklıydım (bence), hayret dolu gözlerle sağa-sola bakınırken, farkında olmadığım için herkesin dikkatini çektiğimi, merakla izleyen gözler olduğunun bilincinde değildim.
Öyle ya herkes benim gibi uyur-gezer değil, uyanık ve dikkatliydi, uykularını almış olarak. Hele ki o tığ gibi(3) genç polis ağabeyler…
“Dur bakalım delikanlı, nereye?” dediklerinde önce üzerime hiç alınmadım(3), sonra bakışlarının bana yönelik olduğunu hissedince;
“Ben mi?” demek gereğini hissettim.
“Evet sen, nereye böyle şaşkın şaşkın?”
“Dağdan indim şehire, şaşırdım birden bire ağabeylerim!”
İster istemez gülümseyip yanıma yaklaştılar ve ben istemesem de çözüldüm (Galiba)!
“Bir kan davası, belki gazeteler yazmıştır, tüm ailemi kaybettim. Serseri gibi şu adresi arıyorum ağabeylerim!” dediğimde, cebimden çıkardığım pusulayı gösterdim.
Nöbette, ya da görevde değiller miydi, yoksa yardım etme duyguları mı ayyuka çıkıp(3) ayağa kalkmıştı ki;
“Gel bakalım delikanlı!” diyerek beni bir taksiye bindirdiler, kendileri de bindiler ve şoföre anlayamadığım bir şekilde, sanırım eczanenin adresini tarif ettiler, herhalde taksi ücreti ile ilgili bir şeyleri de sözlerine eklemiş olsalar gerekti, duymadım ama. Duyacaktım…
Saati açmamıştı şoför ağabey. Eczanenin önüne geldik. Polislerden para almak istemedi, yurdumun yufka yürekli(2), iyi niyetli, şaşkınlığıma önem veren insanı. Polisler ısrar ettiler, o da;
“İşe yeni çıktım, siftah olarak bir çay parası verin yeter!” deyince iki polis de ayrı ayrı onar lirayı koltuğa koydular. Şoför birini almadı, iade etti.
Polislerle beraber eczaneye girdik, tutuklu değil arkadaştık, ya da yol göstericimdi onlar, yurdumun gerçek ve tarafsız polisleri.
“Bu genç sizi arıyor!” der demez, tezgâhın öbür tarafına geçen Mübeccel Abla anne sevgi ve şefkatiyle(1) sarıldı bana;
“Mümin Sadi! Oğlum, hoş geldin!”
Polisler; “Bize müsaade!” deyince,
“Bir çay ikram edeydim?” dedi sorarcasına.
“Sağ olun efendim!” dedi biri.
Mübeccel Abla çekinmeksizin şapkalarını çıkardı, ikisinin de saçlarına bakıp okşarcasına parmaklarını tarar gibi saçlarının üzerinde gezdirdikten sonra, tezgâhın öbür tarafına geçip iki ayrı şampuan şişesini ayrı ayrı poşetleyerek uzattı;
“Alamayız efendim, biz görevimizin gereğini yaptık sadece!”
Abla en can alıcı cümleyi sarf etmekten çekinmedi, duygu sömürüsü(2) gizli;
“O zaman kısa süre içinde ölümü görün, çocuklar!”
“Ağzınızdan yel alsın(3) abla, o nasıl söz öyle?” diyen o iki büyük insan eğilip ablanın elini öpüp, hayır dualarını alarak ayrıldılar eczaneden.
Bir müşteri teyze girmişti kapıdan içeri, abla; “Buyurun efendim!” derken fısıldarcasına;
“Gel yanıma, sonra uzun uzun konuşacağız, ama bugünden öğrenmeye başlamanın hiçbir mahzuru yok! Akşama doğru da ihtiyaçlarının ilk partisini alırız, haydi, çabuk!”
Özenle takip ettim ablayı, ilk an, ilk saat, ilk gün olmasına karşın, gün boyu. Abla, gelen teyzenin elindeki ufak not kâğıdını aldı, bilgisayara girdi, raflardan bir-iki ilâcı indirdikten sonra, ilâçlardaki barkotları(1) Barkod Okuyucu denilen aletle ayrı ayrı okuttu.
“Şu ilâcın süresi altı gün sonra bitiyor, yazılmış, ama veremiyorum. Bittiyse vereyim, ne zaman isterseniz o zaman reçetenizi getirisiniz lütfen!”
“Evet, bitti, lütfen!”
Abla o ilâcın barkot olan bölümünü özenle kestikten sonra;
“Aldığınız ilâçların 2.55 lira katkı payı var, yoksa onu da sonra verirsiniz…”
“Ödeyeyim Doktor Hanım Kızım!” dedi yaşlı teyze “Eczacı Hanım” yerine, belki şaşırmış olarak.
Abla kasayı açtı, paranın üstünü 5 kuruşu almadan 2.50 lira olarak alıp kasa fişi ile birlikte verdi paranın üstünü. Müşteriyi uğurladıktan sonra, belki de müşterinin incinmemesi için ajandadan o günün sayfasını açıp kestiği kuponu yapıştırıp isim yazdı, defteri kapatıp bana döndü;
“Bütün bu işleri uzun zamandır kendi başıma yapmak zorunda kaldım. Ortak, kalfa(1), çırak hepsi kendini doyurmak gayretinde oldu çünkü.” dedi.
Bilemezdim Münir Öğretmenimin Mübeccel Ablamın kardeşi olduğunu ve ben gelmeden önce telefon ederek kulağını büktüğünü(3), ya da çektiğini, her neyse. Abla devam etti sözlerine;
“Nasıl, öğrenmen gerekenleri öğrettikten sonra benim olmadığım zamanlarda bu işlerin üstesinden gelebilecek misin? Bana bir evlât gibi yardım edip can yoldaşı(2) olacak mısın?”
“Yaşayacağım ve yaşadığım sürece her ne olursa olsun, elinizi öpmeye devam edeceğim abla. Münir Öğretmenim anlatmıştır herhalde, diplomam yok, ama liseyi iyi bir derece ile bitirdim. Bilgisayar ve yabancı dil konularında da sanırım inkâr edilmeyecek ufacıcık da olsa bir bilgi birikimim var, Münir Öğretmenim sayesinde...
Mesleğiniz konusunda bilgi dağarcığım(1) dar, hatta hiç yok! Ama gayret eder, neyi, ne zaman, nerede yapmam gerektiğini kısa bir zaman içinde öğrenirim, himmetinizle(1), yardımınızla, esirgemeyeceğinize inandığım sevgi ve şefkatinizle…”
Sorunu bir değildi ki ablanın, bir defada çözülebilsin. Ablanın yüzü sadece mesleğinde değil, aile hayatında da gülmemişti. Bunu önce elinde yüzük olmamasından, daha sonra evine ve bana gösterdiği albümlerine ulaştığımda yarıları özenle kesilmiş fotoğraflardan anlamıştım, benim sormama, onun anlatmasına gerek kalmadan.
Ve olacak bir karmaşa değil, ama Münir Öğretmenim de mi evlenmiş ayrılmış olsa gerekti? Çünkü o bekâr arkadaşları ile beraber kiraladıkları aynı evde kalıyordu ve hepsi arkadaşları olmakla birlikte o, bu şekilde yaşamaktan mutlu değil gibiydi (Sanıyorum).
Koca şehre gelip de Mübeccel Ablayla tanıştıktan sonra ilk bir-iki gün pek ucuz sayılmayacak bir otelde konaklamıştım. Abla ikinci gün kepenkleri indirirken eczanenin anahtarlarını uzattı bana;
“Yarın eczaneyi sen açarsın, ama gecikmeden lütfen!”
Düşünmeden edemedim;
“Kim bilir kaç zamandır bu işleri tek başına kendisi yapıyordu?” diye ve kendim kendime de olsa övünme payı(2) çıkartmadan geçemedim, kendimi bir bitki gibi nimetten(!) sayarak;
“İyi ki, bundan sonra da olsa varım!”
Günler, haftalar, hatta aylar(4) geçti bu minval(1) üzerine.
Hani “İlk bir-iki gün otel!” dedim ya, ilk değişikliğim ablamın ısrarı ile o gün ile sınırlı kalıp sona erip bitti, ablamın evinde yaşar oldum, yoksa o yarı yırtık resimleri nerede ve nasıl görecektim ki?
Ayrıca ya da ve hem de otelde kaldığım süre içerisinde Mübeccel Ablamın bana evinde oda hazırlığı yaptığını nasıl öğrenecektim ki?
Eczanelerde sırasıyla gece nöbetleri ve ablanın görevinin gereği silâh bulundurma ruhsatı vardı, taşıma değil, bu nedenle hep eczanede duruyordu o silâh. Ablamın saklayamadığı tedirginliğini bilip gördükleri için özellikle gece bekçileri sık sık, devriye gezen polisler arada sırada onun nöbetçi olduğu günlerde gözlemle ziyaretlerini eksik etmiyorlarmış…
Ablamın düşüncesi herhangi bir nedenle canının yok olması, karşıdakinin, ya da karşıdakilerin üç-beş kuruş çalıntılarına değil, gelenlerin hareketleriyle şu ya da bu şekilde ıstırap çekmesi, can çekişmesi ya da boş bulunup haklı olsa da silâhını doğrulttuğunda bir cana kıyma teessürüymüş. Bu nedenleymiş tüm tedirginliği, hatta bir bakıma ürküşü...
Ablamın gece nöbetlerindeki işleri için başlangıçlarda pek yararım ve yardımım olmuyor, olamıyordu, konunun uzmanlık gerektirmesi dolaysıyla, sadece bir can dostuydum, yanında, yakınında.
Sandalyede uyukluyordum, çünkü uykusuzluğa direnmek gibi bir hassasiyetim yoktu. Sonrasında ona da alıştım bir-iki nöbet sonlarına doğru!
Gece nöbetlerinde ablayı, perde ile örtülü, iğne yapma, çocuk emzirme, nefsi köreltme(3), dinlenme vb. gibi ihtiyaçlar için ayırdığı bölüme gönderiyor, sedyeye yatmasını bekleyip üzerini özenle örtmesini yönettikten sonra dört gözle asla ve kat’a(1) muhtaç olmalarını beklemediğim müşterileri kitap okuyarak dört gözle bekliyordum.
Evet, gerçek ki dört gözdüm, çünkü gereklilikler, öncelikler, özellikler ve özellikle e-reçetelerdeki rakamları ve normal reçetelerdeki karışık-kuruşuklukları(2), ilâç kutularındaki sırf okunmasın(!) düşüncesiyle yazılan yazıları okumam için büyüteç kullanmak yerine gözlük takmamın daha yararlı olacağını düşünmüştüm!
Yoksa ablama gözlerimin kısa sürede bozulduğunu, o nedenle gözlük taktığımı nasıl söylerdim ki?
Bir şeyi söylemem gerek hemen, ben yokken ablamın özellikle gece nöbetlerinde canını sıktığına inandığım. Arabayla gelen, çevresine saygısı sıfır, teyplerinin sesini sonuna kadar, ağızlarını kahkahalarla iğrenççe açmış rüküş(1) kadınların bulundukları arabalardan inenler ne bileyim genelde aspirin, sargı bezi filan gibi isteklerde bulunmuyorlardı!
Başlangıçlarda sedye üzerinde uyurken, daha doğrusu uyuklarken üzerini örtmesini denetlediğim ablamı, ilerleyen zamanda bir kısım şeyleri öğrendiğimi var sayarak, sıkışırsam telefonla, neyin ne olduğunu sormak üzere eve gönderir olmuştum.
İtiraf etmeliyim yahut da mutlulukla söylemeliyim ki, neyin ne olduğunu sorma mecburiyetini hiç hissetmedim, ilk bir-ki günden sonra bugünlere değin.
Ablam bir bakıma kepenkleri indirme-kaldırma zahmetine gerek kalmaksızın gündüz nöbetine yetişiyor, ben de eve gidip gece nöbetimin birikintisi ev nöbetime(!) başlıyordum, uyku öncesi ablamın itina ile hazırladığı sabah kahvaltısını ödev sayıp, es geçmeksizin(3) mideme stoklar gibi indirerek.
Genelde öğleden sonraları uykumu almış olarak tekrar eczaneye yöneliyordum. Birincisi; öğrenmenin yaşı(5) ve zamanı yoktu, ikincisi; “Bildiğim, bilmediğimdir! (6)” diyen düşünürden daha bilgili ve akıllı olmadığım, üçüncüsü; “Bana bir harf öğretenin…(7)” diye övünen muhterem insan gibi ben de ablamın kulu-kölesi olmak istek ve düşüncesindeydim.
Bir gecenin başlangıcında evin ayrı odalarına çekilmemize çeyrek kala evin kapısı çaldı. Ben; “Hayırdır inşallah!” diyerek yerimden doğrulmaya çalışıp gözlerimi kapıya dikmişken, ablam gülümseyerek kalktı yerinden. Gelen, elinde iki bavulla Münir Öğretmenimdi.
“Ablam, canım!”
“Hoş geldin Münir!”
“Öğretmenim bu ne güzel ve hoş bir sürpriz!” derken şefkat bekleyen iki yavru kuş gibi öğretmenimin koltuklarının altına büzülüşümüzün farkında değil gibiydik…
Lâf lâfı açtı, gecenin yarısına nasıl ulaştığımızı fark etmeksizin. İlk hareketim, özenle muhafaza ettiğim öğretmenimin cüzdanını kendisine teslim etmek olmuştu. Bunu daha önce ablama neden teslim etmemiş olmamın utancını yaşıyor gibiydim.
Münir Öğretmenim, bana kalırsa hizmetini tamamlayıp ablasının yaşadığı bu ile tayinini istemiş, bu dileği de ilgili makamlarca uygun görülmüştü. Öğretmenim tüm dileklerini hemen sıralamak eğilimindeydi;
“Eğer izin verirseniz burada kalayım, kiraya iştirak ederim!”
“Ev benim zaten, kirası yok, tatava yapma(3), geç bir kalem!”
“Yani analı-oğullu izin mi veriyorsunuz?”
“İllâ sözle tasdik etmemizi bekliyorsan, odan hazır! Geç otur, yat, kalk, okuluna git-gel! Evlenmeyi düşünüyorsan ki o da senin bileceğin bir şey, sadece ‘Beni örnek alma, kendini yaşa!’ demek isterim!”
“Olur abla! Benim biraz mehil sürem(2) var. Sanıyorum uzun zamandır dinlenemedin. Gece nöbetin ne zamansa onu bitirdikten sonra seni yurt içinde iki-üç günlüğüne bir yerlere dinlenmeye götüreyim. Sonra pasaport çıkartınca yurt dışlarına gideriz, eğer Mümin müsaade ederse tabii...
Hem belki ileriki tarihlerde Mümin’i de göndeririz, belki gönlünün sultanı olacak güzel, cici kız, Türkiye’de değilse bile belki Avrupalarda öyle bir yerlerdedir, kim bilir? Biz tatildeyken, sanırım yasal bir sorun yoksa eczaneye bakabilir, herhalde bu konuda oldukça pişmiş, geliştirmiştir kendini?”
“Ne demezsin? Bilmesem, tanımasam, ‘Gerçek eczacı’ diyeceğim onun için. Erişebildiği her boş anında bilmesi gerekenleri, internete girerek öğreniyor ve gelen reçete sahiplerini hastalıkları konusunda gerektiği şekilde ve o kadar onların hoşlarına gidecek şekilde bilgilendiriyor, esprilerle ilâçların tariflerini yapıyor.
Ezberlediğim esprilerinden bayatlamaya başlayan ikisi şöyle; ‘Ölünceye kadar yaşayacaksın, merak etme!’ ve ‘Ölmezsen yaşarsın!’ şeklinde...
Diğer bayat nükte ise; ‘Hoşça kal!’ diyenler için bölünme farklı olarak; ‘Çakal değilim, hele hoş çakal hiç değilim!’ demesi!”
Tenkit, istihza, takdir ve açıklamalar tam anlamıyla bitmemişti. Öğretmenim ablasının gözlerine bakarak elini omzuma koydu;
“Yanan ailenin cenazelerine katılamadığın için hüzün ve hicranını anlıyorum. Tüm gereklilikleri bir miktar sıkıntılarım olmakla beraber, ağabeyinin de dışarıdan söz ve söylemleri ile gerçekleştirdim. Sana, inanmanı isteyerek söylemem gerek ki; bana şu ya da bu şekilde, özellikle telefonla ulaşan, beni incitecek şekilde tehdit, hakaret ve sitemli sözlere asla aldırış etmedim.
Hemen eklemeliyim ki katil ordusunun bir bölümü kendi kazdıkları kuyularda kendileri telef oldular(3), diğerlerinin bir kısmı hapiste, kendilerini kurtaran, şimdilik ellerini kollarını sağlayanlar ise ortalıklarda, ancak vicdanları rahat mıdır, fikrim yok!”
Duraklar gibi olmasıyla devam etmesi arasında ya bir, ya da iki saniye kadar geçmişti;
“Bilmen gerekir diye düşünüyorum; ben tayinimi korkumdan, ölmek korkusundan değil, sadece arkadaşlarımın arasında olmama rağmen yalnızlıktan bunalmış olmamdan, her ne kadar ablamın yanında senin varlığın olmasına rağmen ablama destek olma arzumdan kaynaklandı. Neyse ki Bakanlığımın himmeti, iyi yöneticilerin takdiri ile sizlerle birlikteyim, buradayım!”
Bir sırrı, ya da bir şeyleri açıklamanın doğruluğu konusunda kendiyle hesaplaşır gibiydi sanki devam etme gayretini yaşadı;
“Ama bu gözü doymamış, salyalarının bile kanla bezenmiş olduğuna inandığım canilerin uzun bir kolu, maalesef ağabeyini de hapishanede şişleyerek öldürtmüş. Haber vermedim sana, yapman gerekeni yapmaya çalışmak istemen, o caniler için bulunmaz bir fırsat olur, senin canına da kastedebilir, katledebilirlerdi seni de.”
Kesik kesikti sözleri, her cümlesinde bir tereddüt, her anlatacağı sözde kahırlanacağım endişesini yaşıyor gibiydi öğretmenim;
“Ama bunlar seni aramaktan vazgeçmişler gibime gelmiyor. Ben de bir şanssızlık yapıp seni ele verme tereddüdünü yaşadığım için tayinimi istedim, aslında beni bulmaları gene de mümkün, ama sana ulaşacaklarını sanmam, en ufak şüphede ben kan davasını başlatırım, neyim var ki arkamda ablamdan başka…
Bu nedenle arabamı yok bahasına(2) sattım. Sana ulaşma gayretlerinin boşa yönelmesi için bir gece ansızın, buradan kilometrelerce uzak bir yerlere gittim, oradan bir başka yerlere ve sonra da buraya geldim…
Cep telefonumu, her ihtimale karşı toprağa gömdüm, okul müdürüne tayin olduğumu, bu şehri başkalarına söylememesini rica ettim. Arkadaşlarıma bile ‘Allahaısmarladık!’ demedim, not yazdım sadece ve cep telefonumu gömmeden önce hepsi ile ayrı ayrı konuşup, vedalaşıp helâlliklerini aldım(3)…”
Ağzının içine bakar gibiydim, söyleyecek başka şeyler varmış gibisine, nitekim yanılmadım da, hatta öyle ki, tayinini istemesinin, arabasını alelacele satmasının, apar topar(2) gelmesinin ilk ve tek sebebi bu olsa gerekti. Bavullardan birinin ön kapağını açtı ve bana bir zarf uzatırken;
“İkinci haberim bu! Sana pek faydası olmayacağını sandığım bir şey. Ola ki ‘Üniversiteye gideceğim!’ dersen ki bu, senin hayatın, asla karışamayız, tüm masraflarını karşılarız, mezun oluncaya kadar abla-kardeş merakın olmasın…
İlerilerde, eğer canın ödemek isterse, ödersin, bizim ne işimize yarayacaksa? Belki biz de onu yine öğrencilerle ilgili bir yardım kurumuna bağışlarız, kim bilir? Tek konu; senden ayrılışımızın zor olacağı…
Özellikle sana çok alışmış olduğuna inandığım ablamın, hani buralarda bir üniversiteyi kazanıp burada kalsan da…
Kan davası beni bu kadar endişelendirmiyor, çünkü ‘Allahaısmarladık!’ dediğin an dudaklarımızın kilidi de kapanacak, bil!”
“Üniversiteye gidip daha fazla okumama gerek yok. Belki devam zorunluluğu olmayan Açık Öğretim için tercihim ve desteğinizi beklemem olabilir. O da sırf size ağırlığım olmaması ve devamlı olarak size hizmet için katkıda bulunmam isteği...
Asla bir beklentim yok! Bağışlayın, sizden ayrılmaya ne niyetim, ne de arzum var. Sizinle olmak, aynı havayı teneffüs etmek mutluluğum. Sadece sınavlarım döneminde azıcık izninizi hak edeceğimi sanıyorum…
Beni kabullendiğiniz sizlerle yaşamama imkân verdiğiniz sürece elimden geleni yapıp devamlı olarak başınızın ağrısı olacağıma inanın. Bu arada sevgimin ve saygımın sonsuzluğunun mecburiyet değil, içten geldiğini bilmeniz isteğim…”
Ablam gerekli yerlere gereken siparişleri bilgileri ve banka defterlerini verdi bana. Hesaplardan para çekmeye ve yetkili olduğuma dair Noter Belgesini çıkarttırmasından son anda haberim oldu, imzam gerekmese bilemezdim, bilmem de gerekli değildi zaten.
Birkaç günlüğüne de olsa stresten(1) uzak, kafa yorgunluklarını dinlendirmek için; “Her şeye rağmen aklımız sende kalacak!” diyerek güneylere bir yerlere gittiler otobüsle. Öğretmenimin ekonomik durumunun uygun olduğunu düşünüyordum, demek ki yeniden araba almak için biraz gecikmek düşüncesinde olsa gerekti.
Onların gittikleri günün hemen ertesi sabahında, kapıda; “Evcil hayvanlarla ve dondurma yiyerek girilmez!” levhası olmasına rağmen koynunda bir süs köpeği ile genç bir kız eczaneye girdi.
Boylu-boslu-endamlı(2), beyaza yakın sarı saçlı ve saklamaksızın söylemem hatta itiraf etmem gerekirse güzelden de öte güzel…
“Köpekle girilmez hanımefendi!” demeyi nasıl becerebilirdim ki, nutkum tutulmuşken(3), üstelik müşteriyi kırmadan, üzmeden gücendirmeden? Şaklabanlıkla konuyu çözümleyeyim istedim, sonunu, sonucunu düşünmeden, hem de beni etkileyişini safça dile getirmek istercesine;
“Keşke köpeğinizin yerinde ben olaydım!” dedim. Genç kız aynı fıkradaki gibi yanıtladı beni;
“Hiç sanmam, istemezdiniz. Suzi çok yaramaz bir kız, her ne kadar siz erkek görünümlü olsanız da, sizin gibi devamlı arkadaşı, arkadaşları olsun istiyor, bu nedenle buradan çıkınca veterinere gideceğiz ve kısırlaştıracağım(3) onu!”
“Siz beni köpeğiniz gibi sevin, ben, beni kısırlaştırmanıza razıyım!” dediğimde köpek “Hav! Hav!” şeklinde değil, ince bir “Hev! Hev!” şeklinde hırladı. Artık anladığından mı, sahibine kur yaptığımı(3) fark ettiğinden mi, kıskançlığından mı, tasdik ettiğinden mi, nefret ettiğini belli etmesinden mi, yoksa kısırlaştırılmaya götürüldüğünü hissetmekten dolayı mı bilmiyorum.
Ama ben hapşırdım, alerjim vardı kedi-köpeğe ya da tüylerine, kokularına karşı!
Boşuna bekledim; “Çok yaşa!” dileğini. Hapşırmamla birlikte gereği olanı belli etmemiş, edememiş, “Köpekle girilmez!” levhasını gösterememiştim kendisine. Tenkidimi, ya da esprimi anlamamış gibi yaparak, sırf alay olsun diye belki, köpeği bana doğru tekrar uzatınca üst üste birkaç kez daha hapşırmıştım, zorunlu ve doğal olarak. Emri kısa ve kesindi;
“Sen yenisin galiba? Mübeccel Abla yok mu? Tut şunu, pabucum çözülmüş, bağlamam gerek!”
“Sen” ve “Tut şunu!”
Hemen içeriden boş bir ilâç kutusu getirdim ve elinin altına doğru uzattım, dekoltesinin(1) cömertliğini ve mini eteğinin gizleyemediği düzgün bacaklarını görmemek için(!) başımı diğer yana çevirdim. Genç kız köpeği kutu içine koyup, diz çökercesine eğilmeden önce;
“Ne o, korktun mu yoksa?” dedi.
“Hayır efendim, alerjim var da. O nedenle ‘Köpekle girilmez!’ levhasını asmıştık! Ama korkmam sizi mutlu edecekse ve ilginizi çekebileceksem, korkabilirim de. Ha! Bu arada söylemem gerek, Mübeccel Ablam bir-iki günlüğüne il dışına çıktı, eğer sağlıkla ilgili bir kısım gereklilikleriniz varsa, bana tahammül etmek zorunda kalacaksınız efendim, tabiidir ki başka eczaneler de tercihleriniz arasında…
Ama sizi biraz daha görüp, izlemek ve güzele bakmak şeklinde sevaba girmem(8) için düşüncelerinizi Mübeccel Ablamın eczanesinde gerçekleştirmenizi isterdim.”
“Diyorsun! Peki, raporun var mı?”
“Alerjim için mi?”
“Hayır tımarhane için. Çünkü sanırım delisiniz, ama zararsız cinsinden galiba?”
“Valla yok! Ama bana da köpeğiniz kadar ilgi ve sevgi gösterecekseniz o raporu da alırım efendim! Hem böyle yanlış sözlerin ağzınıza, bu güzel yaz gününde o güzel dudaklarınıza(9) yakışmadığını söylememe de izin verin lütfen. Belki haddimi aştığımı(3) söylemem gerek. Ancak bağışlayacağınızı ummaktan başka bir seçeneğim yok!..
Doğal olarak Mübeccel Ablamı tanıdığınıza göre size söylediklerimi ona aktarırsanız onun beni kör bir bıçakla kesip katil olmasına izin vermezsiniz, diye düşünmek, hatta size ‘Söylemeyin!’ diye yalvarmak istiyorum!”
“Tövbe! Tövbe! Haddini aşmışmış da, köpekle eczaneye girilmezmiş de, köpeğim olup deli raporu alırmış da. Sabah sabah çattık yahu!” derken kapıya doğru yöneldi.
Söylemek, ya da sormak yahut da alacaklarını almak gibi nedenleri söyleyip söylemediğinin farkında değildi, güzel güzel konuşurken neden sinirlendiğini anlamamıştım ki? Önüne geçtim, bir sınır karakolu nöbetçisi gibi;
“Hanımefendi! Sözlerimi unutun lütfen! Sadece sizi incitmemek için “Köpekle girilmez!” demek istemiştim size. Art bir niyetim, kötü bir düşüncem yoktu, özür dilerim! Ben kimim, siz kimsiniz? Ben önemli değilim! Kişi erdem(1) sahibi ise; “Dağ yolundaki yonca ile gül dalındaki gonca” farkını bilir, bilmeli de zaten…
Gerçekten haddimi aştığımın farkındayım. Affederseniz sevinirim, kalan hiçbir şey umurumda değil, ne şimdi, ne de bundan sonra(10)…”
Duygusuzca vitrindeki yazıya baktı. Sonrasında;
“Dedemin ilâçları…
Dönüşümde alacağım!” diyerek elindeki e-reçete kâğıdını uzatırken, sinsice(63) gülmeyi de ihmal etmedi.
“İnterneti, neyi, nasıl yapacağınızı biliyor musunuz?”
“Evet! Neler yapacağımı ablamdan öğrendim efendim, endişeniz olmasın! Hem internet adresimizi ve telefon adresimizi biliyorsunuz. Siparişi verir, şifreyi de söylersiniz, buralara gelmenize hiç gerek kalmadan, ablam geldikten sonra işaretleyeceğiniz her türlü ihtiyacınızı kapınıza kadar getiririm ben!”
Nasıl derdim ki; “Sizden etkilendim, bir kere daha, uzaktan da olsa sizi görmek için ne gerekiyorsa yaparım!” demek.
“Yani evimin adresini öğrenmeyi, mail adresimden bana ulaşmayı deneyeceksiniz? Öyle mi anladım, yoksa yanılıyor muyum?”
“Haddime mi efendim? Siz varlıklı, itiraf etmekte zorlanacağım kadar güzelsiniz. Ben bir çömez(1) olarak nasıl size iki satırla da olsa beni anlatmaya çalışır, gönlünüzü kazanmak için çaba gösterebilir ve ulaşabilmeyi ümit edebilirim ki?..
Bunun için girmemiş midir ki literatürlere; ‘Haddini bilmek?’ sözü? Bakın! Eğer herhangi bir nedenle eczaneye gelirseniz, sizi şöyle ya da böyle dolambaçlı olasılıklar yaratarak görmekten daha çok memnun, mutlu olur ve sevinirim, gene de haddimi bilerek efendim!”
Hani bir türkü vardı; “Eli elime değdi de, hem ben yandım, hem kendi!(11)” şeklinde başlayan. Evet, bana uzanan eline sadece dokunabilmiştim. Doğrusu burnuma ulaşan yanık kokularından anladığım kadarıyla(!) yanan bendim!..
Onun yandığı ise meçhuldü, hatta fazlası bir iyimserlik, hem olması da mümkün müydü; gül bahçesinde bir gül goncası ve çölde bir devenin dikeni, ya da kaktüs(12) olarak?
O; herhalde ensesi kalın birinin kızı ya da torunu olmalıydı, sosyetik. Gerçekten yüce dağlara tırmanmış bir yılanla, uçarak yükselmiş bir kartal(13) aynı terazinin kefelerinde tartılabilir miydi, o ve ben gibi?
Ancak insanlar yükselirken, ya da çıkarken rastladıkları insanlara selâm vermekten çekinmemeliydiler, çünkü inerken de aynı insanlara rastlayabilirlerdi(14).
Üstelik ya da hem; “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var! (15)” sözü boşuna mı söylenmişti ki?
İnsanlar düşündükçe, ellerinde, beyinlerinde olmasa da hayallere dalıyor, bu dalış onları bazen bunalımlara ve ulaşamayacakları dileklere, isteklere yönlendiriyordu. Örnek mi? İşte; ben!
Ne işime yarayacaktıysa beni oldukça etkileyen, hatta yaralayan o genç kızın ismini öğrenmek şeklinde bir tutku, ihtiras şekillenmişti gönlümde…
O genç kız gittiği yerden dönüşünde bu kez inatlaşırcasına, köpeği ve elinde dondurma yalayarak gelip girmişti eczaneye. Şaşkınca bakakalmıştım dedenin paketleme gayreti yaşadığım ilâçları uzatma gayretindeyken. Bilmece gibi konuştu, itiraf etmeliyim;
“Dut mu yediniz?”
“Anlamadım efendim?”
“Demin, ya da ilk karşılaştığımızda çeneniz düşmüştü(2), sizi dinlemekten gına gelmişti(3) ve şimdi dut yemiş bülbül gibi(2) suskunsunuz da! Söylemek istediğim bu?” derken sanki kasıtlı bir şekilde gibi dondurma külâhını düşürdü yere.
“Ah! Pardon!” dediğinde kucağındaki it (Pardon hanımefendi köpek) etkilenmişçesine birkaç kez “Hev!” dedi. Genç kız umursamadı bile.
“Dert etmeyin efendim, temizlerim. Şunlar; dedenizin ilâçları. 6.25 lira katkı payı var, öderseniz, kasa fişini hemen keseyim, yoksa bir diğer geçişinizde verirsiniz!”
Ses çıkarmaksızın cüzdanını açtı, cüzdanındaki bozuk paralarla ödemenin tamamını kuruşuna kadar yaptı, kestiğim fişi almaksızın, sırtını dönüp parfüm kokusunu arkasında bırakarak gitti, tabiidir ki, inanamayacağım bir şekilde düşürdüğü dondurma külâhına basmamaya dikkat ederek.
Saklamama gerek yok! Aklım da peşi sıra seğirtmişti(3), diyebilirim. Tabiidir ki hakkı ve haddi bilmek kaydıyla. Ancak yeni bir müşteri gelinceye kadar temizlik konusunda gereğini yapmalıydım, yaptım da…
Ben ki dağda büyüyüp sığır çobanı olacakken, hasbelkader(1) okuma şansına sahip olmuş, bir yaban idim. Sevgi, aşk, meşk(2), muhabbet neyimeydi, hem; “Aslını inkâr eden haramzade(1 ve 16)” dememişler miydi? Ve de; “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz(17)”dı.
Kan davasından kaçan bir sığıntıydım ben, güzel şeyler için umutlanmaya değil, düşünmeye bile hakkım yoktu benim. Haddini bilen, üstelik kan davasından korkan değil de, sırf içinde yaşadığı insanlar için ürküp çekinen bir insandım ben, üstelik kan davasının neden ve nasıl yaşandığını bilmeksizin…
Yaşamak için bir gayen yoksa ot gibi yaşar, ot gibi giderdin. Oysa ot bile bir canlıya gıda, hatta merhem(1), ilâç olabilirdi. Demek istediğim başım eğikti her zaman. Ne insanlara, ne de şuralara-buralara bakabilirdim.
Burnumun doruğuna(3) evden eczaneye, eczaneden eve, gidiş-gelişim dışında hiçbir sosyal yaşantı değişikliğim yoktu, olmamalıydı, olamazdı da…
Başlangıcımda ablamın, sonrasında öğretmenimin destekleyici teşvik, nasihat ve önerilerine rağmen aşka-meşke vakit ayırmayı bırak, askerlik görevimi, o ulvi(1) görevimi nerede, nasıl yapacağım konusunda bile oldukça dertli bir durumdaydım.
Kısa sürdü ablamın ve öğretmenimin tatil serüvenleri, bir bakıma tatillerinden tez döndüler(3) diyebilirim…
Aradan geçen zamanın hiç önemi yoktu. Büyümekse onun da önemi yoktu benim için, yaşamımı sadece yaşlanmak olarak yorumluyordum, hem bu yaşlarda yaşlanmak düşüncesi umurumda bile değildi.
Sadece geçen zamanda Açık Öğretime kaydolmuş, Maliye-Muhasebe bölümüne devam etmeye başlamıştım.
Bu arada gelen Kurban Bayramının etkisini unutmamam gerektiğini söylemem gerek. Çünkü adının Müşerref olduğunu öğrendiğim köpekli, dondurma yiyen kız, dedesi için hiçbir ilâç ve maksadı olmaksızın, elinde bir paketle eczaneye gelmişti.
“Kurbanımızı bağışlıyoruz biz. Hissettim ki cep telefonun yok. Ben yeni model, kapsamlı bir telefon aldım, eskisini kullanmıyorum artık. Eğer kabul edersen sen, daha yeni ve güzelini alıncaya kadar bu telefonu sana vermek istiyorum…
Benimle ilgili notları sildim, Mübeccel Ablanın ve kendi numaramı kaydettim şimdilik. Kim bilir belki senin de arayıp ulaşmak istediklerin olabilir, diye düşünüyorum. Kullanmasını da öğretebilirim, ya da Mübeccel Abla öğretir sana. Sonrasında okul arkadaşlarının, sevdiklerinin numarasını da örneğin sevgilinin, öğretmeninin numaralarını da kaydedebilirsin, eğer istersen!”
“Memnun oldum! Teşekkür ederim! Sağ ol!”
Kelimeleri art arda(3), uç uca(3) eklemek ve yetiştirmek gayretindeydim.
Ancak hemen cevaplamak gereken, soru şeklinde değil de ima yollu cümleyi karşılamalıydım;
“Affedersiniz efendim, benim gibi, ailesi olmayan bir çulsuza kim göz ucuyla olsa bile bakar, gönül verir ki sevgilim olsun! Sanırım dünyaya sap(1) gibi gelip, sap gibi gideceklerden biri de benim.”
Cevap vermedi, ama anlayamadığım bir şekilde yüzü aydınlandı gibime geldi.
Bayram, ikinci bir bayram olmuştu benim için, telefon sahibi olduğum için değil, beni düşündüğü, bir hüzünlü anımda ona ulaşabilme olasılığını yaşattığı için. Belki de hüsnü kuruntumdu(2) bu.
Bir taraftan da yoğun olarak kan akıtılan, katliam gününü düşünmeden geçemiyordum. Bilinirsem, bulunursam ve eğer kan davası benim de yok oluşumla sona erecektiyse yaşamak düşüncesi bile zor geliyordu bana.
Hiç olmazsa benden sonra rahat ederdi; halam, amcam, teyzelerim, dayım ve çocukları. Umudum, onların bu soysuz kan davasını devam ettirmemeleri idi.
Günlerden bir gün, belki ertesi gün, belki aydan, aylardan sonrası bir gün, onu düşünmekle geçirdiğim farklı bir yaşantımın olmadığı, hak etmediğim günlerden bir gündü. Mübeccel Ablam lâvabodaydı, ya da bir başka nedenle yoktu kasada, o geldi;
“Bir arkadaşım evleniyor yarın. Erkek arkadaşlarım tatildeler. Acaba rica etsem beni o düğüne götürmen mümkün olabilir mi?”
Şaşırmak bir yana, hani derler ya; “Apışıp kalmıştım(3)!”
Öğretmenim ve ablam, daha doğrusu ablam ve sanırım (ve galiba) kontenjandan öğretmenim de davetliydiler o düğüne. Hatta benim de kendilerine katılmam için ısrar etmiş, hatta ve tekrar hatta; “Gözün gönlün açılır, belki gerçek arkadaşın olacak biriyle karşılaşırsın, kim bilir?” diyerek içli-dışlı tam takım bir elbise satın almışlardı bana, zevkimden nasıl emin olduklarınavallahi-billahi akıl-sır erdirememiştim(3).
“Davulun bile dengi dengine çaldığını” belirtmek için oldukça makul ve mantıklı(2) bir yalan söylemem gerekliliğini hissediyordum. Ayrıca onun beni bir uvertür, ya da piyon gibi bir şey sanmasını değil, ihtiyaç duyduğu için istemesini bekliyordum.
Gaf! Bak! Bak! Bak! “Ben neymişim be abi?” Neredeyse kızcağız ayaklarıma kapansın dileği vardı sanki içimde. İşte burası tam “Tövbe! Tövbe!” denilecek bir durum…
“Elbisem yok…”
“Beğendiğini alırız, maaşlarını aldıkça taksit taksit ödersin!”
“Hem gereksiz, hem borçlarım var, hem de isteğim yok!”
“Şımarıklıkla üstünlük sağlama gayretimi affetmiyorsun, öyle mi? Peki, öyle olsun! Tek ricam var, eğer kabul edersen…”
“Yapabileceğim bir şeyse, neden olmasın?”
“Yapabilirsin! Benim seni bazı şeyleri bilmeme rağmen aşağıladığım, senin beni ilk gördüğün an gibi sevgiyle bak gözlerime!”
“Sevgiyle olduğunu nereden çıkartıyorsunuz ki?”
“Tanrının biz kadınlara bağışladığı altıncı bir hissimiz var. Yaşım belki ileri değil, ama bunu anladığımı iddia edebilirim…”
Tam bu sırada Mübeccel Abla lâvabodan çıkmıştı;
“Ooo! Hoş geldin Müşerref! Nasılsın? Deden iyileşip kendine geldi mi? Babaannen, annen, baban nasıllar? Yarın akşam sizinkilerden birinin düğünü varmış, inşallah bizler de geleceğiz, her ne kadar Mümin gelmek istemiyorsa da…”
Bu; saklı-gizli birimizi diğerine tanıştırmak gibi bir gaye gibi göründü bana.
“Abla geçenlerde dedeme aldığım ilâçların katkı payını vermeyi unutmuştum da…” sözlerinden sonra “Hık! Mık!” kelimeleriyle ikinci kez parayı uzattı ve ben de önceden kesip de hesap makinesinin altına koyduğum makbuzu uzatmaya çalışırken, ablamın gelen müşteri için tezgâhın öbür tarafına geçmesini fırsat bilip fısıldadı Müşerref;
“Sen de mutlaka geleceksin, istiyorum!”
O parayı o fırsattan istifade eline koydum, cevap veremeden. O gittikten sonra bu kez abla fısıldadı sır aktarırmışçasına;
“Müşerref eczacılıkta okuyor, belki onu yönlendirmiş olmam nedeniyle. Sonrasında, yani mezun olduğunda, emekli olmuşum gibi eczaneyi ona devredeceğim. ‘Hani bu bilgi aklının bir kenarında dursun!’ demek istedim!”
Nasihat mi, dilek mi, tehdit mi? Ne demek istediğini anlayamamıştım Mübeccel Ablamın. Oysa kim güzel bir kızın isteğini kırar ve geri çevirebilirdi ki, karşısındaki sesini çıkarmamış olsa bile?
Bir tarafta ısrar eden kilit ailem, öbür tarafta kendime bile dürüst olmakta sıkıntı çektiğim, isyan ve ihaneti göze almayı bile düşünemeyeceğim parayı verirken heyecandan tutuklaştığım, etkilenip sevdiğim bir insan?
Gidecektim, ama içimi kemiren bir duygu üstesinden gelemeyeceğim(3) bir eksikliğim ve bunun yanında gerçekten üstesinden gelemediğim bir duygu vardı içimde. Sanki bu düğün bana yaramayacak, sevdiğim genç kız; “Hadi be sen de, haddini bil!” diyecekti, ya da bir başka bir şey.
Hani kahve fallarına bakan; “Yüreğin kabarmış!(3)” derler ya, anlamı nedir bilmediğim, içimdeki “İşte öyle bir şeydi! (18)” düşüncelerimde yaşadığım.
Bir ara, düğüne giderken ablamın ruhsatlı silâhını yanıma almak geçti aklımdan, hakkım ve iznim olmadığı halde, neden böyle düşündüysem? Düşüncemde ola ki ısrarlı olsam, düğünde bir tatsızlığa neden olabilirdim (Belki).
Dans-mans bende hak getire(2), oyunda harmandalı az biraz, yöresel olarak da olsa hiçbir şey bilmiyordum. Cahildim, odun gelmiştim dünyaya, odun gidecektim dünyadan cehenneme, herhalde benim gibileri cehennem ateşini tutuşturacak odun olarak kullanırdı zebaniler.
Eee! Bu durumda güzel ötesi, çok güzel bir kızın nasıl yanında olabilirdim ki? Ama öğretmenim tarif etti, gösterdi;
“İki sağ, bir sol, baktın ki olmuyor, kendini karşındakine bırak, karşındaki genç kız biliyor olacak mutlaka. Sonrasında baktın ki herkes zıplıyor, sen de zıpla, ellerini-kollarını iki yana salla, kıçını-poponu değil!” diyerek, basbayağı, oldukça açıklayıcı ve doyurucu bilgiler vermiş, Mübeccel Abla da desteklemişti onu!
“Bakarsın gönlünün sultanına rastlarsın. Ama ahtım olsun ki; üniversiteyi bitirip, askere gidip dönünceye kadar seninle ilgili hiçbir işimiz olmaz, o vakte kadar; ‘Buldum bulacağımı, bizi baş göz edin!’ dersen avucunu yalarsın!” diye tam açıklamalı ilmihal(1), ya da takvim yapraklarının arka sayfalarının birinden nasihat gibi söyleyeceğini söylemişti…
Düğün evinin kapısında karşılaştık onunla, aşinaydık(109), dedesi, babaannesi, annesi ve babası ile ve beni tanıştırdıktan sonra ben de fısıldayarak;
“Silâh zoruyla getirildim buraya, dans-mans bilmem ben, ona göre!” demek zorunluluğunu hissettim.
“Külâhıma anlat(2) sen onu!” diyerek geçiştirdi sözlerimi.
Herkes masalarına yönelmiş, biz hâlâ kapı önünde sözlerimizi tamamlama gayretini yaşıyor gibiydik.
“Ben boşu-boşuna mı saçımı-başımı yaptırıp, allanıp-pullanıp güzelleşmeye çalıştım ki?”
“Sen güzeldin, hem hep güzeldin zaten, saçını başını yaptırmana, allanıp-pullanmana(3), boyaya-moyaya, güzelliğinin ötesinde bir güzelleşmeye ihtiyacın yoktu ki senin!”
“Diyorsun! O halde ayağıma basmanı peşinen kabullenerek affediyorum seni, dans teklifini kabulleneceğim! ‘Bekleyeceğim!’ demem gerek herhalde. Yoksa ortaya çıkar, rezil ederim seni, ‘Sarkıntılık etti, taciz etti!(3)’ diye bağırırım, artık sen bilirsin!”
“Tamam! Peki! İki sağ, bir soldan başka bir şey bilmiyorum ki ben!”
“Anlaştık! İşaret ederim, beni davet edersin! Ben bu yaşıma kadar senden başka kimseyi bilmedim, tanımadım, bilmeyecek ve tanımayacağım da! Anlıyor musun?”
“Ben geri zekâlıyım, neyi bilip anlayayım ki?”
“Daha tanışmadan, birbirimizi bile duygularımız haricinde bilmeden ilk kavgamız, öyle mi? Umarım gün gelir anlarsın, umarım o gün çok geç olmaz!”
“Peki! Yarın, ya da dans ederken, ayağına basmayı başarıyla gerçekleştirmeye çalışırken sözlerimizin devamını getirelim mi? Hadi şimdi masaları üleşelim, şüphelenen, merak edip bilmek isteyenler şüphelendiler zaten şüphelenecekleri kadar!”
“Bence hiç mahzuru yok!”
“Ne demek bu şimdi? Ben dağdan indim, anlayışım kıt!”
“Anlarsın, anlarsın da, anlamaz görünmeyi neden uygun görmeye çalışıyorsun ki, ben de bunu anlayamıyorum işte!”
Yerlerimize oturduk. “Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur!(19)” diye bir türkü geldi dilimin ucuna kadar! Çünkü ablam ve öğretmenim öyle oturmuşlardı, Müşerref sırt tarafımdaki masada kalmıştı, göremiyordum onu.
İkide bir arkama bakmaktan da çekiniyordum. Bir defa tesadüfen(!) sıkıştım, lâvaboya kadar gittim, geldim, ancak o kadar!”
Gelinle damadın ilk dansından sonra bir müzik çalmaya başladı. Anlaması gereken anlamıştı, anlaması gereken neyse. Mübeccel Abla;
“Kalk! Bu bir tango! Unutma iki sağ, bir sol. Biz görmek istediğimizi gördük, anladık da, bir de herkes görüp anlasın, destek için kardeşimle ben de yanınıza geleceğiz, hemen biraz ertesinde!”
Yanına gittim. Hanzoluk(1) babadan kalan miras değildi, kendimden geliştirdiğim bir meziyetti(1).
Daha ağzımı açmadan kaşlarıyla, gözleriyle dedesini işaret etti Müşerref. Hemen anladım!
“İzniniz olursa, torununuzla dans edebilir miyim efendim?”
Farkı, fark etmeyecek biri değildi ki o mümtaz(1) insan!
“Tabii oğlum!” derken Müşerref’e de “Kalk!” anlamında işaret etti sanki.
Dansa henüz başlamıştık, daha iki kelime etmeden, iki sağ, bir sol bile yapmadan kapıda kar maskeli iki adam belirledi, biri tehdit edercesine;
“Kimse hareket etmesin, alacağımızı aldıktan sonra hemen geri döneceğiz!” derken bir el silâh sesi yankılandı tavanda. Onlara en yakın bizdik.
Maskeli adamlar gördükleri bir şeyden etkilenerek bir süre yerlerinde sallandıktan sonra hiçbir şey anlamamışlar gibi koşarak kaçarcasına uzaklaştılar. Salonda ayakta duran tek kişi Müşerref’in dedesiydi ve kalkar gibi yapıp da nedenini bilemediğim bir şekilde oturan diğeri ise annesi...
Kaçanlar Güvenlik Kameralarıyla tespit edilebileceklerinin bilinciyle plâkalarının üstlerini; “Evlendik” ve “Mutluyuz” yazılı kartonlarla kapatmışlardı.
Ne olacaksa olsun, böyle bir düğünün her ne nedenle olursa olsun ahengini bozmaya(3) çalışanların peşlerinden koştuğumda; o siyah renkli arabayı marka ve modeliyle çizmiştim beynime. Bu konuda meraklıydım çünkü; param, pulum, çulum, heybem olmamasına rağmen.
Döndüm. Düğün sahibi oğlan babası;
“Herhalde bir yanlışlık, yanlış bir adres olsa gerek, devam edelim lütfen!” dedi kısaca. Belki de sonrasında polise telefon etmiş olabilirdi.
Ancak her ne olursa olsun, gece zehir olmuştu. Güvenlik Kameralarının bulunduğu odaya gittim. İzlediğim görüntülerde adamlardan biri maskeliydi, ikincisi arabadan inerken sıyrılan maskesini düzeltmeye çalışırken yarım yırtık da olsa kamerada görüntülenmişti, ancak kim olduğu belli olacak şekilde değildi gene de.
Yüzünün görünen o kadar kısmını hapsetmem zor olmadı beynime. Az olan bir şey, hiç olandan her zaman iyidir çünkü.
Huzursuz bir düğün olsa da, birkaç defa iki sağ, bir sol yaptık, biraz da tepindik Müşerref’le, suskun, durgun, düşünceli.
Vakit erken, hem çok erkendi sözlerim için, hem de o atmosferde;
“Güzelsin, hem çok güzelsin, seni tanımak mutluluğum!”
Başlangıcı bir saat içine sığan, bir kötü sürprizin soğukluğu salonu kuşatmışken nasıl; “Seni seviyorum!” derdim ki? O kadar hazımsız(1), bencil ve saygısız fırsat düşkünü(2) olamazdım. Müşerref’i yerine iade ederken dikkatimden kaçmayan tek şey, dedenin de, Müşerrefin annesinin de dalgın, durgun, düşünceli oluşu ve duruşuydu, anlayamadığım…
Ertesi gün, tam eczaneyi kapatmak üzereyken geldi Müşerref. Tezgâhın ucunda anahtarları ve kepenkleri çekme çubuğunu hazırlıyordum. Mübeccel Ablaya “İzninle abla!” dedikten sonra yanıma geldi, sessize yakın sesli gibi;
“Yaşadığın mekânı, kitaplarını, hatta malûm filmlerdeki gibi pul koleksiyonunu(!), bana göstermeye niyetin yok, besbelli! Bari gel de dün gece yarım yamalak gördüğün ailemle tanıştırayım seni…”
Ablam başını eğdi, benim de ona duyduğum özlem, ya da sevgi, her neyse, ne denirse o, öylesine kıpır kıpırdı(2) ki, “Olur!” dememem gaflet(1) olurdu. Onlar, yani herkes, neyin ne olduğunu anlamışlar, ben ise tüm umutlarıma, düşünce, rüya ve hayallerime rağmen anlamamakta direniyor gibiydim. İlk, tek ve son sözüm;
“Peki!” demek oldu, canım pahasına sevdiğim, her türlü sözüne karşın benimle ilgili hiçbir yakınlığının olduğunu düşünmediğim bu genç kız için.
Gözlerinden, hareketlerinden bir şeyler anladığım inancındaydım, ama o dansta sıcaklığını hissettirmeme çabası, bir kez bile gözlerime bakmadığı gibi neredeyse gözlerini kaçırması diyeceğim davranışı hiç de ümidimin olması görüntüsünü yaşatmıyordu bana, üstelik anlamakta zorluk da çekiyordum onu.
Dünlerde, yani ilk geldiğim günlerdeki tavırları neydi, şimdi ne?
Bilseydim, inanabilseydim onun da beni yaşadığını, bir genç kız olarak benden beklentilerini anlayabilseydim, Tanrımmış gibi dua ederdim ona; “Benim ol!” diyerek. Çünkü mevcudiyetimin en küçük parçalarıyla, benliğimin en küçük hücreleri dâhil, tüm zerrelerimle varlığımın tümüyle bağlıydım ona, seviyordum, dediğim gibi tapıyordum, nerdeyse eşsiz olan görüp bildiğim ona.
Ancak her şeyin göründüğü gibi ve kadar berrak olmadığını bilemezdim(19). Söylemek istediğimdeki konu o değildi, ama…
Yan yana değil, neredeyse peş peşe yürüyerek takip ettim onu, davete uymak isteyerek. Evlerinin önüne geldiğimde üstü örtülmüş araba çekti dikkatimi. Üstü örtülü de olsa etkilendiğimi saklayamayacağım bu araba, görünüş, cüsse ve yapısı itibariyle düğün gecesindeki o arabaya o kadar çok benziyordu ki!
“Bir saniye Müşerref!” dedim içtenlikle, hayret dolu bakışlarına inanamayıp hayret ederek.
Örtünün arka ucunu kaldırdım hafifçe. Evet, beynimdeki renk tutmuştu, plâkası uzak illerden birine aitti. Elimde bir koz olması gerekti, insan insana benzemeyebilirdi, ama araba arabaya benzerdi.
Ön plâkaya baktığımda, plâka üzerinde eser miktarda(2) da olsa kalmış bant parçası, plâka etrafındaki yapışkan izler neyin ne olduğunu ispat etmişti bana, ama ne, ne idi, bilmediğim, tahmin bile edemediğim bu idi.
Müşerref anlamamışçasına;
“Memleketten dayımlar ziyarete gelmişlerdi, bu onların arabası, aslen biz de oralıyız. Merak ettim, hayrola bir şey mi var?”
“Yok, bir şey!” dedim. Nasıl derdim ki;
“Dün gece düğün salonunu basan, birisinin yüzünü yarım yamalak(2) da olsa gördüğüm, kar maskeli silâhlı adamların arabası bu!” diye.
Çöp kutusuna, ya da arabanın içine bakmama gerek yoktu. Minareyi çalan, kılıfını da hazırlardı, bir bakıma.
Karton parçaları atılmışsa, çöpçüler geceden gereğini yapmış olmalıydılar. Herhalde; “İlerilerde belki tekrar lâzım olur!” diyerek saklayacak değillerdi ya, hem de arabalarının içinde, bagajında veya bir yerlerde.
Yine peş peşe, ama bu kez tereddütle çıkmaya gayret ettim, merdivenleri. Beynimde çözemediğim, üstesinden gelemediğim istifhamlar(131) vardı. Özellikle düğün salonunda dedenin ayağa kalkış şekli ve gelininin yani Müşerref’in annesinin davranışları gözümün önünden silinemiyordu.
Kapıyı anahtarı ile açtı ve bana yol gösterdi Müşerref, pabuçlarımızı çıkardıktan sonra.
Salondan sesler geliyordu. Peş peşe salona girdiğimizde biri yüzünü şöyle böyle görebildiğim iki kişi birden silâhlarını çekerek bana yönelttiler;
“Sen bu eve nasıl ve ne yüzle gelirsin ulan(1)? Dede! Bu kanlımızın kardeşi!” dediklerinde Müşerref önüme geçti;
“Dayılarım! Onu değil, önce beni vurup yok etmelisiniz!”
Ben onu kolundan tutup kenara çektim;
“Sen karışma lütfen! Benim cesedim sorunu sonuna kadar çözecekse, yaşamdan bir umut dışında hiçbir beklentim yok, tüm ailemi vurup yaktınız, hapisteki ağabeyimi öldürttünüz ve hâlâ doymadınız, kininiz geçip bitmedi. Vurun beni ve bitsin bu kan davası!”
Müşerref önüme geçip vücudunu bana siper etme gayretindeyken iki elini de arkasına ve arkama dolayarak belimden tutmuştu.
Yaşlı “Dede!” denilen Müşerref’in dedesi yerinden doğruldu, içerideki herkesin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, silâh tutan elleri yere doğru eğdirdikten sonra, yanımıza yaklaştı;
“Birileri bana; ‘Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur!’ demişti. Şimdi bu söze daha çok inandım. Birinin diğeri için canını feda edecek kadar sevgisine yaşamımda ilk defa şahit oluyorum. Biri, diğerinin yaşamına önem veriyor, onun için kendi yaşamından vazgeçebiliyorsa, bu; ulvi bir şey! Adına belki ilk defa önem verdiğim…”
Biraz durakladı, belki nefesi yetmedi, belki söylemesi gerekenleri zihninde tasarlamaya çalıştı;
“Gençler! Sizlerle ayrıca konuşacağım, ama dün akşamdan tereddütlerim olmasına rağmen, öncelikle maksatlarını şimdi öğrendiğim, gelinimin kardeşleri olan bu iki silâhlı akrabamızı yolcu etmem gerek!” dedikten sonra silâhlarını hâlâ ellerinde tutan o iki adama döndü;
“Pılınızı-pırtınızı(2) toplayıp yola çıkmanız için beş dakikanız var. Daha fazlası için bu odanın havasını değiştirmenize iznim yok!”
Sonrasında küskünce oturdu koltuğuna. Sanırım ne yapması, ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu.
Silâhlı adamlar bavullarını alıp, vedalaşmak için elini öpmeye yöneldiklerinde işaret parmağıyla kapıyı gösterdi onlara sadece, gelininin, yani Müşerref’in annesinin, üvey de olsalar kardeşlerine uzaktan da olsa bakmasına aldırmamıştı. Sonra bize döndü;
“Sizler bir yerlere ilişin çocuklar! Konuşacak çok konumuz, yapacak halledecek çok işlerimiz var!..”
Sonrasını özetlemem gerekirse; dayılar, ya da silâhlı adamlar şehir dışına çıkmak üzereyken onlara hiç yakışmayacak bir şekilde korku, telâş ya da aceleden “Polis Kontrolünden kaçalım!” derken, silâhlarını kullanmaktan çekinmemişler, bu da onlara pahalıya mal olmuş, delik-deşik olmuşlardı(3).
Olayı duyan ve kardeşlerinin öldüğüne inanamayan abla, yani Müşerref’in annesi anında, olaya ve karısının ölümüne dedeye müdahale edemediği için sebep olduğuna inanan babası da hemen arkasından vefat etmişti.
Yaşam devam ediyordu. Müşerref’in babası ve annesi yoktu artık. Nedeninin o trafik kazası, daha doğrusu polise karşı mukavemet etmelerinin(136) sonucu nedeniyle dede ve ninesiyle yaşadığını anlattı.
Müşerref mezun olup bir süre Mübeccel Abladan tıbbi, benden mesleki(!) olarak öğrenmesi gereken bilgileri aldıktan sonra Mübeccel Ablamızın emekliliğine onay verdi! Eczanenin ismini değiştirmeksizin devralmıştı, nedenini, niçinini öğrenmemin gerekli olmadığı bir biçimde.
Ablam, öncelikle eşyalarımı ve sonra onun evindeki özendiklerimizi almamız için evinin kapılarını sonuna kadar açmıştı.
Sahilde bir ev satın aldı ablam, sanırım öğretmenimin katkısı ve bedelinin bir kısmını evini sattıktan sonra ödemek kaydıyla doğal olarak, evinin satışını yapmadan önce.
İki kamyonetle gerekenleri götürdükten sonra bir süre bekledi evin değeriyle satılması için. Satıldı da ve ödemesi gerekeni ödedikten sonra kalan bedeli bir hesapta topladığını söyledi, “Gereği gerektiğinde yapılacak! İki kardeş olarak vasiyetlerimizi hazırladık!” diyerek! Dileğimiz sağlıklı bir yaşama devam etmeleri idi.
Askere gitmeden önce evlendim, sevdiğimle, çünkü ablam ahdini(1) unutmuş, ya da sevgimizin enginliğini fark edip unutmaya karar vermiş olsa gerekti ve nikâhımızda abla-kardeş nikâh şahitlerimiz olmuşlardı onlar.
Öğretmenim ve ablam;
“Yaz aylarında eczanede kimi görevlendirirseniz görevlendirin, mutlaka bekliyoruz!” demekle kalmamış sık sık telefonlarla, e-maillerle özlemlerini iletir olmuşlardı.
Başka şeyler söylemeye, devam etmemize gerek var mı?..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kan Davası; Geçmişte aralarında kan akmış olmaktan kökleşmiş düşmanlık bulunan iki ailenin karşılıklı düşmanlık gütmesi olayı.
Yazmam yararlı olacak diye düşünüyorum. Kur’an Maide Suresi, 32. Ayette mealen şöyle buyurulmuştur; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Yine Kur’an Nisa Suresi 93. Ayette mealen şöyle buyurulmaktadır; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”
(**) Münir, Münire; Nurlandıran, ışık veren, aydınlatan, parlak.
Mübeccel; Yücelmiş, yüceltilmiş, saygı gösterilmiş, yüce, ulu.
Mümin; İnançlı, inanan, iman eden.
Sadi; Baht açıklığı, mutlu, uğurlu.
Mümin Sadi; İsmi kullanmamın nedeni; Doğu Anadolu’da görev yaparken yardımını en çok gördüğüm bir Kürt arkadaşımdı.
Müşerref; Onur verilerek yüceltilmiş, şereflendirilmiş, kendisine şeref verilmiş, şerefli, onurlu. Kıymetli.
(1) Ahd (Ahid, ahit de denilir); Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendi kendine söz vermek. Bir şeyin tanıklığını isteyerek doğrulamak, yemin etmek.
Barkot; Değişik kalınlıktaki dik çizgi ve boşluklardan oluşan ve verinin otomatik olarak ve hatasız bir biçimde başka bir ortama aktarılması için kullanılan yöntem.
Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.
Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Haramzâde; Kalleş, kurnaz, kötü niyetli kimse. Anası ile babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen yahut babası belli olmayan çocuk, veledizina, piç. Her şeyin küçüğü, büyüğü ile aynı nitelikte olmayan. Terbiyesiz, arsız çocuk. Bir bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filizler, bir önceki yıl biçilirken tarlaya dökülenlerden kendiliğinden yetişen filiz.
Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla.
Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
Hunharca; Kana susamış, kan dökücü gibi.
İlmihal; İslâm dininin belli başlı ilkelerini kurallarını öğreten kitap.
Kalfa; Çırakla usta arası aşamada olan, ustalıktan yetişme mimar yardımcısı. Saraylarda ve konaklarda halayıkların başında bulunan kişi.
Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman.
Merhem (Melhem); Çare. Vücudun dış yüzeyinde, deriye sürülerek kullanılan, birçok etkili maddenin karıştırılmasıyla yapılmış, yumuşak ya da koyu kıvamda, yağsız ya da yağlı ilâç.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
Mümtaz; Seçkin. Ayrı bir yeri olan, üstün tutulan.
Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).
Sap; Öyküdeki anlamı “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir).
Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Ulan ya da Lan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kuranı Kerimde ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.
Ulvi; Yüce, gökle ilgili olan.
(2) Aile Efradı; Aileyi meydana getiren kişiler.
Apar Topar; Palas pandıras. Hazırlanmaya, ya da derlenip toparlanmaya olanak bulamadan, yaka paça.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tanımlamadır.
Boylu boslu (Poslu); Uzun boylu ve yakışıklı delikanlı, ya da uzun boylu, gösterişli ve güzel genç kız.
Can Yoldaşı; Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, ya da benzeri.
Çenesi Düşük; Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.
Dut Yemiş Bülbül Gibi; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirme, susma, sesini çıkaramaz olma.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Eser Miktarda; Belli belirsiz bir miktarda, çok az, önemsenmeyecek ölçüde.
Fırsat Düşkünlüğü; Uygun durumu, ortamı bulunca kötülük yapma, kötülük yapmak ve yaralanmak için her fırsattan yararlanma.
Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Karışık-Kuruşuk; Aynı nitelikli şeylerden oluşmuş, düzensiz şeyler, kargaşa halinde, açık-seçik olma durumunu yitirmiş, düzensiz, intizamsızlık, dağınıklık konusunda üst düzeyde olma.
Kıpır Kıpır; Aralıksız, sürekli bir biçimde kıpırdayarak, yerinde duramayarak. Çok hareketli, canlı.
Külâhıma Anlat; “Söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değil, sana inanmıyorum!” anlamında söz.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Mehil Müddeti (Süresi); İlk defa veya yer değiştirme suretiyle devlet memuriyetine ilişkin görevlere atananların belirli bir süre içerisinde görevlerine başlamaları için öngörülen süre.
Övünme Payı; Övünmek, kıvanç ve iftihar için kendine pay çıkarmak, vesile yaratmak, övünme vesilesi yapmak.
Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler. Eski Eşya.
Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.
Yok Bahasına (Pahasına); Son derecede ucuz.
Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.
(3) Ağzından Yel Almak; Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “Ağzını hayra aç!” anlamında söylenen bir söz.
Ahenk Bozmak; Uyumu, anlaşmayı, uyuşmayı, iyi geçinmeyi bir kenara atmak, boş vermek, bozmak.
Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.
Aklı Peşinden Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak birinin peşinden takip ederek bir yere doğru yürümek.
Alınmak; Bir sözün, bir davranışın kendisine karşı olduğunu sanarak incinmek, kırılmak. Uyarlanmak. Adapte olunmak.
Allanıp Pullanmak; Çok süslü olmak, göze batacak denli süslenmek, süslenip püslenmek.
Apışıp Kalmak; Çok şaşırmak, ne yapacağını kestirememek, bilememek, şaşırıp kalmak.
Art Arda Eklemek; Birbirinin ardı sıra, birbirinin arkasından eklemek.
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
Canına Kastetmek; Birini öldürmeye hazırlanmak. İntihara kalkışmak.
Delik Deşik Olmak; Bir canlının bedeninde muhtelif tip araçlarla birçok yara, kesik oluşturmak.
Es Geçmek; Üzerinde durmamak, boş vermek, önemsememek, o konuya dokunmadan sözlerini bitirmek, değinmemek.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
Gözlerini Kan Bürümek; Adam öldürecek denli öfkelenmek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Helâllik Almak; Rıza (Rızalık) almak. Kul hakkını ciddiye alan kişilerin ölmeden önce “Hakkını helâl et!” demeleri. Şehitlerin, ya da diyarı gurbette canını teslim edenlerin cenazelerinin evlerinin önünden geçirilmesi şeklinde yapılan tören.
İki Kelimeyi (Lâfı, Sözü) Uç Uca Eklemek (Getirmek); Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.
Kan Kusturmak; Çok büyük sıkıntı ve eziyet vermek. Birilerine bilerek acı çektirmek için elinden geleni yapmak. Hayatı karşısındakilere zehir zindan etmek için, tüm olanaklarıyla, hiç acımadan çabalamak. Kısaca; Dünyayı dar etmek.
Kısırlaştırılmak; Söz olarak bir şey diyemez duruma getirilmek. Verimsizlik. Yaratıcı özelliğini yitirtmek. Boşluk, yararsızlık durumunda bırakmak.
Korku Dağları Beklemek; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.
Kulağını Bükmek (Çekmek); Dikkatli olması için uyarıda bulunmak.
Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.
Nefsi Körletmek (Körletmek); Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Öğrenmeyi sevmeksizin cömertliği sevmek vardır ki aptalca bir saflığa götürür. Öğrenmeyi sevmeksizin bilmeyi sevmek vardır ki zihnin gereksizce dağılmasına götürür. Öğrenmeyi sevmeksizin içten olmayı sevmek vardır ki onur kırıcı bir aldırmazlığa götürür. Öğrenmeyi sevmeksizin dobra dobra olmayı sevmek vardır ki kabalığa götürür. Öğrenmeyi sevmeksizin açık görüşlü olmayı sevmek vardır ki umarsız bir asiliğe götürür. Öğrenmeyi sevmeksizin prensip sahibi olmayı sevmek vardır ki mantıksız bir zorlamaya götürür. KONFÜÇYÜS
Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek.
Tatava Yapmak; Saçma sapan sözler kalabalığı, boş lâkırdı, lâf ebeliği, gevezelik. Bıktıracak denli konuşmak kuru gürültü.
Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.
Tez Dönmek; Çabuk dönmek.
Tığ Gibi Olmak; İnce ve zayıf olmakla birlikte sağlam ve çevik olmak.
Tutunacak Dal Aramak; Güvenilecek, dayanılacak bir insan ihtiyaç duymak.
Üstesinden Gelmek; Üzerine aldığı işi başarmak, istenildiği gibi yapmak.
Yüreği Kabarmak; İçi sıkıntıyla dolup derin soluk alma ihtiyacı duymak.
(4) Günler, haftalar… deyince aklımdan geçen Türk Sanat müziğini hatırlamak oldu; Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(5) Öğrenmenin yaşı (yok) olmaz; En değerli atasözlerimizden biri.
(6) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOCRATES
(7) Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum! Hazreti ALİ
(8) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(9) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.
(10) Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığım… “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada…” şeklinde başlayan “Seni yazdım kalbime” olarak ünlenen şarkının bir bölümü.
(11) Eli elime değdi de, hem ben yandım, hem kendi. Hatay yöresine ait türkü.
(12) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.
(13) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN
(14) Hayat merdivenlerini çıkarken insanlara iyi davranalım. Çünkü inerken yine aynı insanlara rastlayacağız. Cenap ŞAHABETTİN
(15) Mağrur Olma Padişahım!; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişahta olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. Ve Bayram, Cyma ve hatta Culüs Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi!
(16) Aslını İnkâr Eden (Saklayan) Haramzadedir (Kâfirdir); Hazreti Ali’ye mal edilen sözle; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır” kastedilmektedir veya “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır.
(17) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf gibi ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz” şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”
(18) İşte öyle bir şey… “Seni düşündüm dün akşam yine” diye başlayan Erol EVGİN şarkısı.
(19) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.
(20) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.