Ağlamıyor, bağırıp çağırmıyor, âdeta(1) höykürüyordu(2) genç adam.

“Nasıl katili olabilirim gözümden bile sakındığım, doğduğumdan, büyüdüğümden beri gönlümde sakladığım, onsuz olamayacağıma inandığım, sadece yaşadığımız günlerin değil, çocukluğumuzdaki, mazisindekileri bile kıskandığım karımın…”

“Ama deliller öyle söylemiyor genç adam, özellikle bıçakta bırakılan izler…”

“Yalnızlığımın, kadersizliğimin, kimsesizliğimin yarattığı umarsız, cahilce davranış efendim. Bilemedim, bıçağı bedeninden çıkarınca yaşayacağını sandım karımın…”

Hâkim ve suçlu adayı arasındaki diyalogdu(1) bu. Avukatlar yoktu, sadece karşı, yani karısı tarafının anne, baba ve kardeşleri vardı, hüzünlü, ama tepkisiz ve aynı şekilde bir-iki komşu, yaşadıkları siteden. İnançları inanmamak üzerineydi.

Ama yasalar; “Yakaladığını, deliller ispatlıyorsa cezalandıracaksın!” diyordu. Bilmem hangi yasanın, bilmem hangi maddesinin, bilmem ne fıkrasının ifadesine göre.

Hâkimin de, savcının da uyguladıkları, uygulamak istedikleri ve uygulamak üzere oldukları bu idi, her ne kadar şüphelinin suçluluğu kanıtlanana kadar suçlu olarak itham edilmemesi ilkesi varsa da(3).

Oysa suçunu inkâr ettiğini saydıkları şüpheli hakkında kesin deliller vardı.

Bir kere komşular o genç adamın kıskançlık krizlerinin(4) kapı arkasındaki seslerini duymuş, kapı önünde görüntülerine şahit olmuşlardı. Bunlardan biri de hemen karşı dairede oturan kira ile oturdukları evin ev sahibi olan ancak babaları olmayan anne ve kızı idi.

Genç kadın kocasına;

“Kirpiğimin tek teli kadar hiçbir şeyin değeri yok, senden başka!” demişti o gün kocası evden ayrılırken kapı önünde. Ev sahibi ve kızının son bağırışlar-çığırışlar sırasında kapının önünde şahit oldukları söz sadece bu idi.

Ve genç adam, genç kadını, yani karısını eliyle evin içine doğru iteklemiş, kapıyı dikkat etmesine rağmen olağanın dışında bir gürültüyle kapatmıştı. Şahitlerin gürültünün nedeninin açık pencere-kapı arasındaki cereyan nedeniyle oluştuğunu akıl edememeleri normaldi, bir bakıma.

Söz buraya gelmişken bir konuya değinmekte yarar var.

Kiralık dairenin sahibi olan anne ve kızı genç adamın çalıştığı iş yerinin ikinci patronunun ilk karısı ve kızı idiler ve o patron her iki daireyi boşanmasının mükâfatı olarak onlara bağışlamıştı.

Ancak tek şart iletmişti; ayrıldığı eşi ve kızına. Genç adamın çalışkanlığını takdir ettiği için karı-koca yeni evliler olarak onlara kiralanacaktı evlerden oturmayacakları diğerini. Onlar da kabul etmişler, kira bedelini her ay nafaka(1) ile beraber patrondan, yani babadan alır olmuşlardı.

İkinci patron Erdem mi? O, kendini baştan çıkartan, aralarında en az 20-25 yaş fark bulunan kızından bile küçük, sözüm ona fabrikada görevlendirdiği mühendis hanımla mutlu ve mesut yaşıyordu.

Ve buna büyük patron Mehmet’in kızı Ayşe de şahitti. Çünkü Ayşe başlangıçta okuyamamış ve halen de açık öğretime devam ediyor olması dolaysıyla edindiği üç-beş bilgi kırıntısının yararından nemalanarak(2) fabrikanın muhasebesinde çalışıyor görünüyordu. Ne de olsa büyük patronun kızıydı ya…

Güvenlik kameraları vardı oturdukları sitenin dışından gelen-geçenden haberdar olmak için. Bu kamera sistemi giriş kapısı dışında, ilk kat dâhil başlangıçtan sona kadar hiçbir katta yoktu doğal olarak.

O gün sadece bir su dağıtıcısı gelmişti, Güvenlik Görevlilerinin tanıdığı ve telefonla nereye su getirdiğini telefonla kat sahibine haber verdikleri. Ve Güvenlik Görevlileri davet edildikleri konuya ait mahkeme safhasında; kayıt defteri ile; “Şu saatte sitemize şu girdi, şu çıktı!” diyerek bilgi vermişler, ayrıca su getiren görevlinin şahitliği de muteber addedilmişti(2). Kayıtlarda, CD’lerde(5) açık seçik görülüyordu siteye bir başkasının girmediği.

Genç adam, o gün hiç âdeti(1) olmadığı halde, evden çıktıktan 15-20 dakika sonra eve dönmüş ve karısının kalbinden bıçaklanmış cesedi ile karşılaşmış, anında polise haber vermişti. Yaşarsa diyerek karsına saplanmış bıçağı eliyle zorlayarak da olsa çıkarttıktan ve karısının öldüğüne kesin olarak inandıktan sonra ağlayarak, höykürerek polisi ve ambulansı beklemeye başlamıştı.

Hâkime; “Aşırı kıskançlığım nedeniyle kalbini kırdığımdan dolayı, sırf özür dilemek için eve geri dönmüştüm!” sözleri inandırıcı ve yeterli görünmemişti, yasayı uygulamak isteyenlerce.

Kendisinin kendisi olduğunu biliyordu, ama karısını o hale getiren canavar, katil her ne ise, o kimdi? Bir kaşık suda(2) da olsa, adaletten önce boğası geliyor, düşünüyordu onu, o her kimse! Karısının hıncını almak(2) için değil, kendisini yaşamdan uzaklaştırışı içindi kini.

Herhalde karısının bedeninden çıkartmakta zorlandığı bıçağı, karısı kendisi o kadar derine saplamış olamazdı, kuvveti ile ilgili gerçek bir bilgisi olmamasına, hem intihar etmek gibi bir düşüncesi olmamasına rağmen.

Hem neden intihar etmeği düşünmüş olsundu ki? Karısı kendisini biliyordu ve ufak bir kıskançlık hezeyanı(1) sonrası, kocasının aşırı ötesi tepkileri nedeniyle mutlaka özür dileyeceğini, dizlerine kapanacağını ve sevdiğini söyleyeceğini bile bile neden böylesi bir davranışı gerçekleştirmek istesindi ki?

Hâkimin, genç adamın karısına bıçağı kendisinin sapladığına inanması da çaresizliğinin bir belirtisi idi. Çelimsizliği, karısını çok sevdiğine inandıramasa bile, karısına bıçağı o kadar derine ve isabetli saplaması engeldi. Ancak mahkeme heyeti, kendisine inanmamak konusunda kendilerini şartlandırmışlarsa onun höykürmesi, bağırıp çağırması, yalvarıp, yakarması yersiz, yetersiz ve gereksizdi.

Hâkim; “Müebbet(3)” ya da belki de “Ağırlaştırılmış müebbet(3)” kararını açıklamak üzereyken, savcının mütalaasını(3) dikkate alarak “Bir kere daha dinlenilmek üzere” diyerek davayı, tutukluluk hali devam etmek üzere bir sonraki zamanlardan birine ertelemişti.

Susması emredilmesine, konuşması yasaklanmasına rağmen konuştu genç adam;

“O yoksa ben zaten ölüyüm. Neyle suçlayıp yargılarsanız yargılayın beni, umurumda değil, sadece bedenimin çürümesine şahit olacaksınız, her hal ve şartta, sadece bunu bilin!”

Heyetin zihninde oluşan istifhamı(1) çözmek mümkün değildi. Yasalar mı, vicdani kanaat(3) mi? Heyet kararsızlıklarının muhasebesini yapmak dileğindeydi, sanki verdikleri erteleme kararıyla.

Oysa idam cezası olsaydı(3), delillere bakıp kalem kırmak(3) ve idam cezası vermek o kadar kolay olacaktı ki? Doğal olarak ve tabiidir ki, vicdanlarındaki “Mülâhazat Hanesini boş bırakmak(2)” kaydıyla.

Aynı şehrin, aynı köyün, yan yana iki evin çocuğu değildi; Müge ve Tolga. Çocukluklarında birbirine göz aşinalığı(4) var mıydı, bilinmez, ama ilköğretim sıralarında önce göz göze bakışma, sonralarında yakınlaşma ve el ele tutuşma, şeklinde gelişmişti arkadaşlıkları!

Ancak Tolga, anne ve babasını arka arkaya yitirip de yaşama küsünce çıkınını(1) alıp yollara düşmüş ve ayrılmışlardı birbirinden.

Tolga yalnızdı, yapayalnızdı yaşamda. Anne ve babası dışında kalan akraba-taallukatı(4) düşünmese de el ele tutuşup Müge ile yaşadıkları aklından çıkmıyordu, hem de hiç. Küskündü yaşama, ya da küsmesi zorunlu olan yaşama tek başına devam etmesinin, katlanmasının gerekliliğini düşünüyordu.

Aklını başına devşiremediği(22) tek konu, gözlerinin önünden silemediği tek hayal; Müge idi. Yaşama küskünlüğü nedeniyle o da o kadar uzaktı ki kendinden. Bazen aklından geçiyordu, sevgi varsa kutsaldı, unutulmazdı, unutulamazdı, kendisi unutmamıştı, unutamıyordu da, ama bunu Müge’den de beklemek; fazlasıyla iyimserlik olmaz mıydı?

Günlerce dolaştı, bilinçsizce ulaştığı bir başka şehirde, aç-açıkta olarak(2). Sonrasında bir fabrikanın ikinci sahibi olan Erdem Patron tuttu elinden. Önce Güvenlik Görevlisi, sonra Gece Bekçisi gibi…

İtimada şayan(4) olduğunu görünce, geçen zaman sonralarında fabrikanın çalışanı yaptı onu patron.

Günler geçtikçe göze girdiğinin(4) farkındaydı Tolga. Bu nedenle de isteği olanı gerçekleştirdi patron. Önce gece lisesine kaydını yaptırdı, sonra ehliyetlerini aldı, profesyonel oto, ağır vasıta, forklift(1) ve benzeri tüm araçlar için.

Gece kurslarında öncelikle Almanca, kendini aç bırakmayacak kadar da İngilizce öğrenmeye gayret etti.

Bir gün kendisinin velinimeti(1) olan Erdem Patron odasına çağırdı onu. Birinci patron Mehmet oldukça yaşlı olduğundan gün gelir fabrikaya uğramazdı bile. Gelirse de fabrikayı ve odaları şöyle bir dolaşır, selâm-sabahtan sonra gazeteleri, özellikle fabrikaya yararı olacak ilânları, varsa Faaliyet Raporlarına bakardı kâğıt üzerinde patron görünen Mehmet, oldukça dikkatli gibi, dikkatliye yakın incelerdi, ya da öyle görünürdü, çünkü hiçbir fikir beyan ettiği(2) duyulmamıştı.

Sonrasında her zamanki gibi şoförüne “Al beni!” diye telefon edip, arkasında kalanlara klasikleşen bir şekilde; “Bana doyum olmaz!” der ve evine yönelirdi. Geride kalanlar, her seferinde onu bir daha görüp göremeyeceklerinin tereddüdünü yaşarlardı.

Fabrikanın tüm yükü ikinci Patron Erdem üzerindeydi. Ancak Tolga’nın patron ile görüşü; belki de gençlik heyecanı yahut da özenciyle genç bir bayanla evlenmiş olmasıydı, kendisini neden ilgilendirdiyse.

Belki de nikâhları, düğünleri için çekilmesi gereken tüm çile, angarya ve organizasyonları yüklendiği için olabilirdi görüşü ve o nedenle hoş görmeyi uygun görmüştü, hem hakkı mı vardı ki?

Odaya girer girmez, patron doğrudan doğruya Almanca konuştu kendisiyle. Nedenini anlayamamıştı, ama aynı dilde cevapladı kendisini. Patron çözülmüştü, niyetini belli etmek için hemen Türkçeye döndü;

“Ne gerekiyorsa en kısa zamanda öğren! Bundan sonra özellikle yurtdışı TIR(6) seferleri için TIR kullanacak gibi Sürücü Belgeni, Pasaportunu al! Şoförümüz Behçet’le birkaç kez yurtdışında bağlantımız olan yerlere git.

Biliyorsun bizde iki TIR var. Biri sağdan, biri soldan direksiyonlu, hangisi kolayına gelirse. Demem o ki; ‘Özellikle Kıbrıs’a gittiğinde her ihtimale karşı sağdan direksiyonlu olanı kullan!’ Yok, ‘Önemsiz!’ dersen, sen bilirsin. Cep telefonunu yurtdışı konuşmalar, e-mail(7), facebook(7), twitter(7), Whats Up(7), falan filân işte, bilinen tüm sistemler için uygulanır hale gelmesini sağla…

Yeni telefon alman gerekirse, fabrika adına…

Yok! Yok! Kendi adına al! Hediyem olsun, bedeli benden…”

Erdem susmak için pek gayretli değildi, ama neden? Daha sonraki cümleler gereğini açıklamıştı kendisine. Meğer “Behçet Efendi yaşlanmış, yorulmuş, emekliliğini istiyormuş!”

Ancak patron sözlerinin bir bakıma Tolga’nın üniversiteye devamının yok edilmesi anlamında olduğunun farkında değildi.

Behçet Efendi Tolga’nın arkadaşlığından, yardımlarından ve öğrenme isteğinden ve en önemlisi öğreteceklerini öğrettikten sonra, emeklilik isteğini onaylayacak, izin verecek olmasından dolayı mutlu, sevinçli ve neşeliydi.

Ve bunun içindir ki Tolga’nın kendisine “Behçet Ağabey!” demesinden hoşnut oluyor ve her sözüne; “Evlât!” diyerek başlıyordu, sözleri emir değil, rica, minnet, şefkat ve sevgi dolu idi.

İlk seferleri güzel başlamış, daha sonraki seferlerinde de ihracatı yapılan malzemeleri yerlerine ulaştırırken vermeleri, ya da hediye yahut da ikram etmeleri(!) gerekenlerle yolları doğru düzgün başlamış, devam etmiş, bitmiş, ithalatı yapılan hammaddeleri yükleyerek geri dönmeye başlamışlardı, Tolga öğrendiğini kabulleninceye kadar.

Avrupa ülkelerinin yaz-kış denmeksizin her mevsim inkâr edilemez sisleri, yağmurlu havaları vardı. “Sakınılan göze çöp batarmış” örneği, şoför mevkiinde, direksiyon elinde olan Tolga, yağmurlu havada, arka ön lâstiklerden birinin patladığını hissetmişti. Aracın sanki taşımaya gücü yetmiyor, az da olsa direksiyon ahenksiz olarak sağa-sola çekmeye çalışıyordu aracı. Bu dorse(6) içinde ki malzemelerin yığılmalarında dengesizlik nedeniyle de olabilirdi.

İlk park mahalline girip lâstiği değiştirmek isterken, nasılsa tekerlek o yağmur çisentisiyle elinden kaymış ve jantıyla birlikte sol ayağının üzerine oturmuştu, hem de haşmetlice.

Kırığının, çıkığının olmamasına şükrediyordu Tolga, ancak çektiği acı ve ıstırap müthişti. Ustasını yani Behçet Ağabeyini nasıl yalnız bırakabilirdi ki yâd ellerde(4), hastaneye-mastaneye gitmeyi düşünerek? Bırakmadı, bu hem delikanlılığa, hem de insanlığa sığmazdı…

Behçet Babası tüm yapılması gerekenleri tek başına halletmişti. Behçet’i ağabeylikten babalığa terfi ettirmişti Tolga!

Tekrar ve direksiyon Behçet Babasında olmak üzere yola çıktıklarında ülkeye kadar dişini sıkmasının gerekliliğinin farkındaydı Tolga. Bir ağrı kesici, bir tane daha ve ülke topraklarına giriş, Behçet Babanın “Hemen hastaneye” şeklindeki kükreyiş dolu ısrarlarına rağmen fabrikaya dönüş…

Fabrikanın hammadde boşaltmak için park yerine park etmesi ertesinde patron özel arabasıyla yönlendirip gönderdi Tolga’yı hastaneye. Genç adam, baştan belli etmişti, kırığının, çıkığının olmadığı için Tanrıya şükrünü.

Doktorun söylediği kadarıyla tek sakınca bir süre sol ayağını dinlendirmesi, üstüne basmaması, koltuk değneği ya da bastonla dolaşması zorunluluğuydu.

Sığıntı gibi olduğuna inanmasa da, patronun himmetiyle(1) yemek salonu kenarındaki mutfak malzemesi deposu iken kendisine ait oda olarak ayrılmış yerde, herkes çalışırken sızan yemek kokularına, yemek vakitlerinde kaşık-çatal seslerine handiyse(1) boş vererek yatması zordu, tahammül edemezdi, boş durmaktan da asla hoşlanmazdı ki Tolga.

Baston yerine saplı (hatta bir bakıma sopalı) şemsiyesini kullanarak patron, mühendis ve diğer başların ısrarlarına rağmen kendi başına bir şeyler yapma gayretini yaşadı. Özellikle evrak, bilgisayar gibi işler için ayağını sehpaya uzatarak…

Bir akşam, mesai sonrasında servis araçlarını uğurlamak için fabrika park sahasına indiğinde arkasından kendisine ulaşan bir kısım sözler sinirlendirdi kendisini;

“TIR Şoförlüğü senin neyine be birader? ‘Yüzmesini bilmiyorsan, kavak ağacına çıkmayacaksın arkadaş(8)! İşte o kadar!”

Döndüğünde, fabrikadaki kendini bilmez(4), birazcık belki de sanat enstitüsünü bitirmiş olduğundan bilgi birikimi ile ne oldum delisi(4), henüz görevini ve mevkiini hazmedememiş genç ustabaşılardan birinin kendisine alayla bakarak gülümsediğini fark etti.

Genç ustabaşının her iki tarafında iki güzel kız vardı, belki de şu ana kadar kendi dünyası dışına çıkmadığı için herhangi bir nedenle bakmadığı, bakmak istemediği, görmediği.

Biri; güzelden de öte güzel, diğeri ise; “Allah gıybet ettim(2) diye bana gücenmesin! Günah yazmasın!” dileğiyle gördüğü aklından; Dombili(1), tombalak, tombul, donanma, armada, hatta tank!” gibi sözleri geçirdiği fiziksel özelliğini hakkı olmadığı halde ayıpladığı bir kızdı.

Genç kız, yanındaki ustabaşı ile nişanlıydı, öğrenebildiği kadarıyla. Ötekinin sıska, çelimsiz gibi görünse de balıketindeki(1) diğerinden daha güzeldi. O da kardeşi olsa gerekti ve ustabaşının onları, kendi imkânlarını kullanarak işe aldığı, uygun bir yerlerde görevlendirdiği neredeyse belli gibiydi.

Genç ustabaşının maksadının ne olduğu bariz(1) olarak anlamış gibiydi kendine göre. Gene de terbiyesini bozmaksızın yüzüne bakarak hissettiğini sordu;

“Bana bir şeyler söylemek, yakıştırmak mı istiyorsun arkadaşım?”

“Bir kere seviyemiz farklı, ben arkadaşın değilim, ikincisi bir tekere bile hâkim olamayan başka bir hanzo(1) var mıdır ki, senin dışında, yaşadığımız dünyada?”

Sinirlenmemesi elinde değildi Tolga’nın. Karşısındakinin ne yapmak, ne anlatmak istediğini, gayretinin ne için olduğunu anlayamamıştı. Baston olarak kullandığı şemsiyeyi aradaki mesafeyi de hesaplayıp hoplayıp zıplayıp kapattıktan sonra olanca gücüyle kafasına vurmak istedi.

Genç ustabaşının sakınma gayreti ona pahalıya mal olmuş, şemsiyenin demir kısmı boynuna, belki de şah damarına(9) yakın bir yerlere rastlamış, Tolga karşısındakinin bayılmış gibi olmasına aldırmaksızın karnının üzerine oturarak yumruklamaya devam etmek üzereyken iki ayrı ses çınlamıştı kulağında, biri uzaklardan, biri hemen yakınından kulağının zarını patlatacak gibi;

“Abi! Haklısın, yapma, vurma n’olur?” Şişman olandı o.

“Tolga hatırım varsa, ne olur sakin ol, vurma!” diyen diğeri ise zayıf olan kızdı, yanı başında duran. Öyle ki sanki o, yumruklarını sıkmış, dinlemezse gereğini kendince çözümleme modundaydı.

Nefesinde, saçlarının gizlemeye çalıştığı şakaklarında, sıkılı yumruklarında, zayıf kollarında, sinirden olsa gerek kalbinin atış ritmi neredeyse fark edilir gibiydi. Tolga niçin olduğunu bilmediği hatırdan ziyade, ona bir şey olması ihtimalinden dolayı çekindi, altındakine vurmaktan vazgeçti.

Öteki tombul kız genç ustabaşının yanına diz çökmüş, eğilmişti yüzüne doğru;

“Ömer! Ömer! Kendine gel! Aç gözlerini n’olur? Bak, benim, Gülten!” demeye çalışırken çantasından çıkardığı poşeti açıp kolonyalı mendili burnuna tutmaya çalışıyor, aynı sözleri tekrarlamaya devam ediyordu;

“Kendine gel! Ömer! Ömer! Ben Gülten!”

Ömer doğrulmaya çalışırken, yumrukları sıkılı kızı ayırt edip uzaklaştırdı ortamdan Tolga. O; mali işler, ya da muhasebe bölümünde çalışan Nur olsa gerekti, muhtemelen birkaç kez karşılaşmış olabilirlerdi, isim, cisim bilmeksizin, şimdi ise çıkartılmamış, ya da çıkartılması unutulmuş yaka kartında dikkatli gözlerden kaçması mümkün olmayan ismi okunuyordu.

“Ben kimim ki, ilgileneceğin? Bu nedenle de benim için vurmadığını düşünüyorum, teşekkür ederim, sağ ol! Ama neden bu kadar celâllendiğini(2) anlamış değilim…”

İçinden “Hayda?” nidalı bir söz geçti Tolga’nın. Hatırı için dövüşmekten vazgeçmiş gibi de, üstelik onun için savaşmamış gibi de, üstüne bir de teşekkür? Karanlıkta göz kırpmış da Tolga farkında mı olmamıştı? Durmadı sözler üzerinde, durması gereken zamana kadar erteledi.

“Onun ne söylediği hatırınızda mı?”

“Hayır, ama ne?”

“Bir bakıma yoksulluğumla, deneyimsizliğimle, cüsseli, iri yarı olmayışımı dikkate almaksızın hatta topallığımla alay eder gibi ‘Hanzo!’ diyerek. Ama şunu söylemek zorundayım; bir insan ustabaşı olmadan önce insan olmayı bilmeli…

Üstelik hem. ‘Zerdüs palan da vursan, eşek yine eşektir(10)!’ Onun bana hakaret ederek; “Sen garip bir çingenesin, gümüş zurna neyine?” anlamında söz etmesi hak mıdır?”

“Yanlış anlamış olmayasın Tolga?”

Bu kez de doğrudan doğruya “Tolga”, kırk yıldır tanışıyorlarmış gibi ki bu mümkün değildi, o halde bu sözün, yakınlaşma gibi bir tavırla söylenmiş olmasının, tanışıyorlarmış gibi olmasının, ne alâkası vardıysa?

“Ben muhasebeden Nur!” dedikten sonra suskunlaştı Nur.

Tolga, Gülten’le Ömer’in nişanlarından haberdardı. Uzak olmayan yakın bir tarihte de nikâhları kıyılacaktı, biliyordu, çünkü arkadaşlarından biri hediye anlamında para toplamıştı, “Vermek zorunluluğu yok!” anlamında anons ederek.

Nur, bakışlarındaki değişikliğin fark edilmediği, sözlerinin anlaşılmadığı düşüncesini yaşıyor gibiydi. Belki de Tolga’nın uzun zamandır kendisini fark etmemesinin, görüp hissetmemesinin yükünü taşıyamıyor gibiydi.

Şimdi tam sırası ve zamanı olabilirdi. Gülten Ömer’le ilgilenirken, o da şemsiyeyi alıp Tolga’nın koluna girmeyi, yardımcı olmayı, sıcaklığını hissettirmeyi prova edebilirdi.

“Hiç mi fark etmedin beni, bakışlarımı, nefesimi? Hep o sana egemen olan, buruşturup, yırtıp attığın kâğıtlardaki Müge ismi yazılı olanla mı berabersin? Onu mu yaşıyorsun, bir rüya, hayal, ya da ne bileyim ulaşılmayacak bir dua gibi?”

“Bir saniye! Sen hep beni mi takip ettin? Yazıp, yırtıp, buruşturup attığım kâğıtlara bakıp yaşamaya çalıştığım hayallerimin içine mi girdin?”

“Bundan doğal ne olabilir ki? Tüm mevcudiyetimle seni sevdim, seni seviyorum, belki hakkım olmamasına, hak etmediğime(2) inansam da. Ama seni sevmemi engelleyemezsin ki, hem bu sevgiyi kim engelleyebilir ki?”

“Hem benim kime ait olduğumu biliyorsun, hem de beni sevdiğini söylüyorsun. Yanlış değil mi? Gel yol yakınken bu sevdadan vazgeç! Güzel bir kızsın. Gönlüm dolu olmasa ben de sana, senin bana baktığın gözle bakabilirdim. Belki değil, belki de muhakkak. Mutlaka gönlünün sultanını bulacak, mutlu olacaksın, dileğim; senin için bu, benim!”

“Mümkün değil Tolga! Ama kahır hiçbir işe yaramıyor. Bu akşam beni isteyene ‘Evet!’ diyeceğim, ancak şunu bil ki seni ömrümce unutmayıp sevip yaşayacağım ve kalbimde yaşatacağım düşüncesiyle. Beynim ve gönlüm hep sende kalacak, çocuklarım olsa da, kocasına sadakatle bağlı bir ev kadını olsam da…”

Tolga hiçbir şey diyemedi, sadece gece vardiyası için gelenlere; “Merhaba, hayırlı işler!” demek dışında.

Sonrasında odasına yöneldi, bir hobi olarak benimsediği şekilde, içinden geçenleri yazmak, her zamanki gibi sonrasında yok etmek üzere. Ancak bu kez; Nur’un söylemleri nedeniyle kâğıtları buruşturup atmak, kâğıt kıyma makinesinde yok etmek, çok küçük parçalar haline gelinceye kadar yırtmak şeklinde olmayacaktı yok etmesi…

Yakmaktı düşüncesi, sonsuza kadar kendi düşüncelerine bile ulaşmamak üzere.

Aslında bir hobi olarak sözler, cümleler, kelimeler, harfler, çizgiler yerine ulaşmayacak, ulaşamayacaksa gerek var mıydı ki saklamaya, biriktirmeye? Bunun için değil miydi yok edişi?..

Çabuk iyileşti Tolga. Bunda kendi gayreti dışında birinci patronun tek kızı Ayşe’nin de katkısı olmuş muydu, bilmesi imkânsızdı. Özellikle paça çorbalarında, ilâçlarında, masajlarında ve en önemlisi terapilerinde(1) hep yanında ve yardımcı olmuştu; “İçimden geliyor!” demişti.

Ayşe öylesine güçlü ve kuvvetliydi ki, bir bakıma “Gülten gibi” dense yerindeydi, farklılığı pehlivan gibi görünse de dombili bir yapısının olmamasıydı! Onun masajlarında gerçekten ve oldukça rahatladığını hissediyordu Tolga.

Üstelik sohbetleriyle yalnızlığını da unutturuyor gibiydi. Beyninde yaşayan, hiçbir zaman unutmadığı, unutmaya da niyetli olmadığı Müge dışında.

Zamanı gelince, eğer içinden geçen bir şeylerin olduğuna inanırsa, Nur’a söylediklerini Ayşe’ye de söylemesinin gerekli olduğunu düşünüyordu Tolga. Oysa Ayşe’nin ondan vazgeçesi yoktu, hatta düşüncesi bile.

Ayşe; maddi varlığını konuşturup; “Gerekirse satın alırım!” diye geçiriyordu içinden. Sevginin, aşkın satın alınamayacağını bilmiyordu. Ne de olsa ikinci patronun ikinci karısı ilkine ek olarak ikinci bir kardeş yapmazsa fabrikanın yarısının sahibi sayılırdı. Çünkü ilk patronun tek evlâdıydı.

İkinci patron boşandığı eşinden sonra bir çocuk yapmazsa fabrikanın tek sahibi de olabilirdi, Miras Hukukundan(11) anlamasa bile nasıl olsa ikinci patron, ilk karısına ve kızına nafakalarını muntazam olarak ödüyordu.

Ha, bir kardeş gelirse, yasalar ilk kardeşi de mirasçı sayarsa o zaman miras üçe bölünürdü, kaybın çoğundansa üçte birine bile rıza göstermek yerinde bir davranış olurdu.

Ayrıca bir şeylere hâkimdi Ayşe. Hani meselâ bir ortak yeğen gelse onu saf dışı bırakması kolaydı. Ha! İlk yeğen mi onun da halli kolay gibi görünüyordu kendisine, suya-sabuna dokunmadan(2).

Fabrikayı, elemanları, zaaflarını, zayıf taraflarını, evli-bekâr fark etmeksizin biliyordu tümünün. Çünkü babası yoksa da kendi fabrikadaydı, hem her gün. Yoksa zeki olması bir tarafa personel hakkında o kadar yoğun bilgisi nasıl olabilirdi ki, mühendisler hariç?

İnsanlar sevgi konusunda ileri adımlar atmak isterlerse, eğer istikballerini de garanti altına almak düşüncelerinde olurlarsa sevgi konusunda da cömert olabilirlerdi. Yanlış bir düşünce gibi görünse de, parayla alınamaz mıydı sevgi, karşı taraf ne kadar direnirse dirensin?

Para eğer cesareti yaratmazsa, şantaj(1), iftira etmek(2), yalan-dolan(4) ne güne duruyordu? Yeter ki Ayşe meram etsin(2)!

Güzellik, cinsellik, çoluk-çocuğa karışmak sahip olmaktan sonra düşünülecek konulardı Ayşe için. Bu nedenle Tolga’nın yemekhane kenarındaki odasını arşiv odasına taşıttırmış, hazırlattığı o özel bölümde ve olur-olmaz zamanlarda onu ziyaret edip bir bakıma baskı altına alma arzularını olağan ötesinde hissettirir olmuştu.

Bu; yanlışlık gibi geliyordu Tolga’ya. Çünkü “Allah gıybet etmemi affetsin!” deyip kendisiyle Ayşe yan yana geldiklerinde, kendilerini “10” ya da “01” numara gibi görünüyordu. Çünkü hem ustabaşının “Hanzo” deyip de yanıldığı, hem Nur’a hanzo olmadığının tarifinde anlatılmaya çalışıldığı gibiydi Tolga.

Ne kadar uzun boylu ve çelimsiz “1” numara ise, Ayşe de iyi beslenmesinin varlıklı olmasının, belki de kendisine hiç dikkat etmemesinin gereği semiz, yakıştırıldığı gibi pehlivan yapılı bir “0” değil, hatta “O” bile sayılabilirdi.

Bir bakıma cinsiyet farklılığı göz ardı edilirse(2) Ayşe ve Tolga; özellikle Lorel (Stan LAUREL) –Hardi (Oliver HARDY) gibiydiler. Aslında “Neşeli Günler” adlı Türk Filmindeki Adile NAŞİT ve Münir ÖZKUL tiplemesi demek daha doğru görünecek…

İlgilenilmek, hele ki yalnız bir insan için gerçek bir güzellikti, inkâr etmemesi gerekti Tolga’nın.

Peki sonrası? Hele ki başına gelmesi ihtimal dâhilinde olan gerçekler…

“Tövbe(2)!” dedi Tolga yalnızlığında. Dünya bir tarafaydı, Müge bir tarafa. Kör olurdu, topal, çolak, kötürüm olurdu, ama Müge kendisini istemese bile ondan, onun olmaktan asla vazgeçmez, vazgeçemezdi. Her şeye rağmen, hatta daha ileri giderek son nefesini vereceği ana kadar…

Askere gitme zamanı gelmişti. Behçet Baba devam ediyordu işine;

“Hele bir git, gel, sayılı zaman çabuk geçer, evlât! Bir sıkıntın, bir ihtiyacın olursa beni haberdar et!” demiş, cebine ufak da olsa bir zarf bırakarak.

Patronlar da ayrı ayrı zarfları yerleştirmişlerdi ceplerine. Nur ve eşi bir-iki paket halinde şort-fanila-atlet, Ayşe kazak-pijama gibi şeylerle, zarf ve içinde bir mektup iliştirmişti hazırladığı paketin içine.

Ve hiç kimseden çekinmeksizin, kimseye aldırmaksızın sarılıp öpmüştü onu, umutla…

Müge gönlündeydi Tolga’nın. “Gidip de gelmemek, gelip de görmemek” vardı. Sevdiğine, sevdiğini söyleyip vedalaşmalıydı. Bunun için yerini yurdunu terk etmediğine inandığı Müge’nin adresine ulaştı, yıllar sonra, aniden karşısına çıkarak, aklından ne geçiyorsa haykırarak;

“Seviyorum seni!” dedi. Aldığı cevap;

“Seni seviyorum!” oldu.

“O halde evlen benimle!”

“O halde evlenirim seninle!”

Başka söz geçememişti dillerinin ucundan, heyecanla olsa gerek.

Düğün-derneksiz, kâğıt üzerinde birleştirdiler hayatlarını ve Tolga askere gitti.

Gitti, gitmesine de aklı, fikri, düşüncesi hep karısı üzerine kurguluydu. Ya şehit olaydı, ya da bilmediği bir nedenden yahut da yapması gereken bir çabadaki başarısızlıktan dolayı, “Ne şehittir, ne gazi…” gibi bilmem ne yoluna gitseydi?

Onsuz bir hayatı tüketmektense; “Şehit olmak bir yana, Niyazi olmak” bile umurunda olmazdı.

Sayılı zaman gerçekten kısa sürermiş, sayılı zamanını tüketmişti Tolga. Dönmüş ve düğün-dernekle Müge ile evlenmişti.

Nur ve kocası mahcubiyet içinde de olsa düğünlerine gelmiş, Ayşe düğünün tasdikiyle elini-ayağını çekmiş gibiydi, bir bakıma onların yaşamından.

Ancak fabrikada devamlı olarak görüşmek zorunda olmaları Ayşe’ye zor gelen bir karşılıktı. Hele ki ara sıra da olsa Tolga’nın dairesi karşısında oturan yengesini, yeğenini özellikle ziyaret ettiği zamanlarda.

Gerçekten de mal varlığı dikkate alındığında kendisinin olmasını istediğinden kopması mümkün müydü?

Tolga’nın askere gitmeden önce Müge ile nikâhlandığından haberi yoktu Ayşe’nin. Bu nedenle ne hazırladığı paketin içine koyduğu mektuba, ne de postaladığı, bir kısmının içeriğini tahmin ettiğinden dolayı açmaksızın, mektupların hiçbirine cevap vermemişti.

Aslında Ayşe’nin askeri adresini öğrenmesi de bir muamma idi ya, neyse? Belki patronlarına, belki Behçet Babaya yazdığı mektuplardan edinmiş olabilirdi adresini. Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmesine(12) gerek var mıydı? Yoktu herhalde. Ya da olmaması gerekti!

Yaşamlarına devam ediyorlardı Müge ve Tolga. Mutluydular da. Tek-tük de olsa(4) Tolga’nın kıskançlık krizleri yok sayılabilirse.

Örneğin evde ise, ezkaza(1) perdeler açıkken meselâ Müge üstünü başını değiştirmeye kalkışsa, önce perdeleri kapatıyor, sonra tüm genişliği ile açıyordu ağzını, yumuyordu gözlerini, bilmem kaç desibel(75) gücüyle.

Komşularının duyabileceğini umursamıyordu Tolga, bu nedenle gerekenin üstünde çekiniyordu Müge. Oysa sevgide en üst noktada olduklarının bilincindeydi her ikisi de.

Yalvarması, yakarması, ricası; “Ben sadece seninim, başlangıcımdan bugüne kadar! Kirpiğimin bir tek teli kadar bile aykırılığım yok sana karşı!” demesinin yararı olmuyordu, ancak bu kıskançlıklar mutluluklarına gölge düşürmüyor, Müge’nin Tolga’ya sarılıp öpmesi öfkesinin buzlarını eritiyor, kıskançlığını anında söndürüyordu kocasının.

Bir gün komşulardan iki yaşlı teyze ziyaretine gelmişlerdi Müge’nin;

“Çam sakızı, çoban armağanı(4), kim kime, dumduma(4) olan sitede evlendiğinizi yeni öğrendik!” diyerek biri bir albüm, diğeri bir resim çerçevesi getirmiş, “Mutluluklar” dileyerek ayrılmışlar;

“Biz iki kardeş, bu blokta 26 numaralı dairede oturuyoruz, bir isteğin olursa bize ilet!” diyerek.

Müge, Tolga gelince önce olayı anlatmış, yemekten sonra da resimleri albüme yerleştirmesine yardım etmesini istemişti kocasından.

Önce çerçeveye en tumturaklı(1), en güzel olduğuna inandıkları düğün resmini koymuşlardı, âdeta gülerek, eğlenerek.

Sonra ellerindeki kutudan albüm için daha önce meşgul olamadıkları resimleri ayıklamaya başlamışlardı. Klâsik vesikalık fotoğrafları bir kenara ayırırken bir fotoğraf çekti Müge’nin dikkatini, kocasının kıskançlık konusundaki titizliğini bilmesine rağmen, boş bulunup(2);

“Rahmi senin arkadaşın mı?” diye sormak gafletinde(1) bulundu.

“Kendisinin “Ağabey” dediği ustabaşılardan birinin adını karısının bilmesi ve sorması çılgına çevirmeye(2) yetmişti Tolga’yı. Sorarcasına ismi tekrarladı;

“Rahmi?”

Ok yaydan çıkmış, söz ulaşmaması gerekene anında ulaşmıştı. Mazeret mümkün değildi. Üstelik yalan da söyleyemezdi Müge, canı gibi, canı kadar, hatta canından çok sevdiği Tolga’ya.

“Tesadüfen karşılaştık!” oldu başlangıç cümlesi, Tolga’nın bakışlarından ürkerek, başını eğdi ve hecelercesine devam etti;

“Sen de hatırlarsın belki, Rahime diye bir kız arkadaşımız vardı, senin, benim iyi tanıdığımız, seni, beni iyi tanıyan. Senin şehirden kaçarcasına uzaklaşmandan sonra yakınlığını esirgemeyen ve bu yakınlığının uzamasını dileyen bir arkadaşımdı…

Beni ağabeyine, yani ismi Rahmi olan Rahmi Beye uygun görmüş ve tesadüfen ben farkında değilken tanıştırmak istemişti.”

“Demin Rahmi, şimdi Rahmi Bey, öyle mi?”

Bir süre düşünür gibi, sözlerini toparlama gayretini yaşadı Müge, soruyu anlamamışçasına, belki de anlamak istemeksizin ve devam etti;

“Bir bakıma görücüye(2) çıkmışım, hissetmeksizin. Ne el ele dokunduk, ne göz göze bakıştık, ne iki söz söyledik, ne de beraber çay içtik. Belki o beni beğenmedi, kardeşine rağmen, belki de tavırlarımdan anladı olmaması gerekeni, başlangıcımdan ölüp ölesiye kadar senin olduğumu…

Buna rağmen şansını denemek için gönderdiğine inandığım mektuplarını Rahime’nin gözleri önünde açmadan yırttım ve Rahime’ye verdim. Son olduğunu sandığım mektuptan sonra da yollarımız ayrıldı Rahime ile. O kişiyi tanımam bundan dolayı işte!”

“Diyorsun ve inanmamı bekliyorsun, yılları içeren bir duygu gibi ‘Rahmi!” derken ve resme bakar bakmaz, etkilenmiş olmanı göz ardı ederek sana inanmamı bekliyorsun. O adam, bizim fabrikamızın ustabaşılarından biri ve hâlâ bekâr, sen artık onu nasıl etkilemişsen…

Ve şunu söylemem gerek ki; sen izin vermemiş, doğaldan da öte yakınlık göstermemiş olsaydın, Rahime dediğin arkadaşın da seni ağabeyine tanıştırmak cesaretini bulamazdı! Kusura bakma!”

“İnanmıyor musun? Benim sana ve tüm dünyaya karşı alnım ak, yüzüm pak, kirpiğimin tek teli kadar senin dışındakine değer vermem mümkün değil. Bir nebze(4) bile aklımdan geçen herhangi bir şey olduysa, senden başka birini düşündüğüm, yaşadığım olduysa, karın olmak dışında aklımdan bir şey geçtiyse öleyim, eğer istediğin bu ise?”

Tolga küskündü, belki savunma addettiği sözleri duymak istemiyordu, karısı konuşurken de ayağa kalkmıştı zaten. Karısının son sözlerini duymamışçasına sırtını döndü, belli belirsiz “Allah rahatlık versin!” diye mırıldandıktan sonra yatak odasına yöneldi.

Aslında henüz üç-beş aya sığdırdıkları yaşamlarında karısını sarmadan, öpmeden uyuduğu vaki değildi(2), bugüne kadar. Kıskançlık damarlarında uyuşturucu bir madde gibi dolaşıyordu sanki.

Müge ömrünce biliyor, tanıyordu kocası, böyle bir mizanseni(1) ilk kez yaşıyor olsa da, yaptığının mazeret sınırları içinde kalmayacak bir gaf olduğunu bilmesine rağmen.

Soyunup dökündü kocasının ardından, sırtını dönmüş olarak yatan kocasının yanına büzüldü ve fısıldadı;

“Üşüyorum, sar kollarınla, ısıt beni, eğer öpmezsen uyuyamam, biliyorsun!”

Yelkenlerin suya indiğini(2) söylemek gereksiz herhalde! Sevgi varsa şefkat de vardı. Bir ömrü beraberce tüketmeye içtenlikle söz vermişlerse, birbirine sarılmaları, birbirini ısıtmaları; hem hak, hem tutsaklık, hem de kutsallıktı.

Sabah, gene de suskun olmalarına rağmen bir öncenin akşamı gibi değildi. Müge “Hayır Dualarıyla” kocasını uğurlarken gün boyu kıskançlığıyla kendini yorup zehirleyeceğini, eve dönüşünde de öfke kusacağını(2) bilmese de tahmin edebiliyordu.

Tolga olağandan önce geldi evine. Karısı hayret eder gibiydi. Resimleri toplamış, kutusuna koymuştu, ancak kutu masa üzerindeydi. Asabiyetinin nedenini bilir gibiydi Müge.

Endişesi, sinirliliği nedeniyle fabrikanın altını üstüne getirmemiş olmasıydı.

Oysa kendisine anlatılanlara rağmen Ayşe ile fabrikada her gün görüşüyor olmaları konusunda tek bir söz bile söylemediği hatırındaydı Müge’nin. Gene de kendisinin de kocasını kıskandığını, bazı-bazen onun ve kocasının beraberce geldiklerini, karşı dairelere girerlerken gülücüklerle selâmlaşmalarını hazmedemiyordu doğrusu, ayda-yılda bir gibi görünse de, kocasının sadece evi ile fabrika arasında mekik dokumasına(2), kendisine olan sonsuz sevgisinden emin olsa da.

Eşini kıskanmamak domuzlara has bir hasletti. Her canlı varlık eşini kıskanırdı, domuzlar dışında. Kendisinin yaşadığı da kıskançlıktı Müge’nin, hem de daniskası, kocasının ki gibi ve kadar olmasa da.

Müge,  yeğenini ve yengesini bu kadar sevip sık sık ziyarete gelmesini de anlayamıyordu Ayşe’nin. Hele ki plânlamış gibisine kocasıyla karşılaştıklarında saçlarını geriye atarak kinle, hasetle(1), hatta öldürecekmişçesine “Mal bulmuş mağribi(4)gibi haince bakışlarına kahırlanmaksızın tahammül edemiyordu.

Doğrudan doğruya salona geçti Tolga, konuşmadan, elini, yüzünü yıkamadan, montunu sandalyelerden birine asarak. Resim kutusundakileri olduğu gibi oturduğu kanepe yanındaki boşluğa döktü.

Boş kutuyu yanına alıp önce o vesikalık resmi bulup parça parça edip parçaları kutunun içine attı. Hakkı olmadığı halde, ileride karısı olacak kıza görücü gibi bakan adama kahırlanmaktan vazgeçemiyordu düşüncelerinde.

Tolga sonra kendisi ile ilgili resimlerden ayırmak istediklerini yanındaki koltuğa koyup ilgisini çekmeyenleri aynı şekilde yırtıp kutuya atıyor, karısına ait olanları ise hemen kanepenin öteki yanında oturan karısının kucağına koymak yerine atıyordu, sanki.

Burnundan soluyordu(2) Tolga. Anlamsızlığına hak veremeyecek boyuttaydı Müge. O da kucağına atılan resimlerden ilgisini çekmeyen bir kısmını aynı tepki ve sinirle yırtıp kutunun kapağına istiflemeye başladı. Ta ki kendine ait resim Tolga’nın eline geçinceye kadar.

O resimde ağabeyi, yengesi ve onların hemen yanında beyaz takım elbiseli biriyle el ele tutuşmuş dans ediyor görünümünde Müge vardı.

Uzun bir süre resme bakakaldı Tolga. Solukları daralmış, nefes almakta sıkıntı çekercesine elleri titremeye başlamıştı. Müge, beraber yaşadıkları şu anlara kadar onu hiç böyle görmediğini düşündü, savunmak gereğini hissetti, öncesinde olduğu gibi;

“Ağabeyim ısrar etti; ‘Fotoğraf çektirelim!’ diye. Yengemin doktor olan ağabeyi, bizim düğünümüze de gelmişti, belki hatırlarsın!”

“Ben askerdeyken ve sen benim nikâhlı karımken, seni kıskandığımı, seni gözümden bile esirgediğimi bilmene rağmen ve ağabeyinin ısrarıyla, bana ait olan sen, bir başkasının kollarında, öyle mi? ‘Göğüslerinde tümör var mı, yok mu, kalbin boş mu, dolu mu?’ diye de kontrol etti mi doktor?”

“Nasıl sözler bunlar, kırıcısın, bana hiç mi inanmıyorsun?”

“İnanmam mı gerekiyor?”

“Sana sadakatimden, masumiyetimden(98) emin değilsen, benim yaşamam gereksiz! Bana karşı inançsız sözlerin için üzgünüm. Sen kocam olmadan evvel de yaşamımda bir başkasını düşünmediğim tek erkeğimdin…

Hatırımda değil, kim bilir kaçıncı kez tekrarlıyorum; senden başka benim için hiçbir şeyin kirpiğimin teli kadar değeri yok! Bunu bil!”

Tolga yerinden doğruldu, bu kez hiçbir şey söylemeksizin salondan çıkıp yemeden, içmeden, oturma odasına geçip kanepeye uzandı ve gözlerini tavana dikti. Sonra buzdolabından sessiz sedasız bir ilâç alarak yuttu ve tekrar kanepeye uzandı. Uyumuştu…

Müge kırılmıştı bir kere, tıpkı “Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere(13)!” gibi beklentisi özür bile değildi. Kocasının üstüne bir pike örttü, küskünlük yaşamaması gereken yatağına uzandı, kocası olmaksızın.

İçi içini yiyordu. Yalnız yatmayı bilmiyordu, evlendi evleneli. Sağa dönüyor, sola dönüyor, uyuyamıyordu. Uyku getiren sentetik ilâçlara(4) ihtiyacı yoktu, kocası gibi. Kocasının güvensizliği, şüpheleri ve kıskançlığı iliklerine kadar kemiriyordu kendini.

Kalkıp, bir şeyler yazıp gecenin kör vakti olmasına aldırmaksızın, kendini yok ederek kocasının hayatından temelli çekilmeyi düşündü. Çünkü onsuz bir hayat kendisi için asla çekilmezdi.

Eğer ölmesini beceremezse; bu deveyi ya güdecek, ya da güdecekti, bu diyardan gitmeyi asla aklından geçirmemeyi koydu aklına. Bazı şeyleri, özellikle ve kısacası kocasının kıskançlığını içine sindiremese de.

Sabah olmak mecburiyetindeydi, oldu da…

Kahvaltıyı hazırladı, kocasını öperek uyandırdı Müge; “İşe geç kalmaması” dileğiyle. Tolganın yüzü, belki de rahat uyuyamaması nedeniyle bin parça(4), mahkeme duvarı gibiydi(4). Anlamamıştı Müge, anlayamazdı, anlaması da mümkün değildi.

Tolga aynı kararlılıkla ve kara değil, simsiyah olarak tıraş olmuş, kahvaltı sofrasına göz ucuyla(4) bile olsa bakmaksızın kapıya yönelmişti karısının yaşamında duyduğu son söz kulağında çınlıyordu;

“Kirpiğimin teli kadar hiçbir şeyin değeri yok, senden başka…”

Karşı evde misafirdi Ayşe o gün de. Kapı açılmış, Ayşe Müge’nin sözlerini duymuş, Tolga’nın tavrını izlemişti sinsice, Müge’nin sözlerini yorumlama gayretinde olsa gerekti, kinle…

Hâkimin; “Bir kere daha dinlenilmek üzere” olan ertelenen zaman gelmiş, mahkeme heyeti bilinmeyen, ancak tüm delillerin aleyhinde olmasına akıl erdiremedikleri için, muhtemelen hissedilen nedenlerle vicdani kanaatleri hukukun üstünlüğüne(4) mağlup olmuş ve yasalara göre Tolga’ya “Müebbet Hapis” cezası vermişti.

Tolga için hiçbir şeyin değeri yoktu, artık nefes alıp vermesi sadece bedeninin çürümesi için vesile olacaktı. Masumdu kendisi, ama nedendi, dünyasının aydınlığı, yaşamının tek sebebi karısının katli?  Kimdi Tanrının eli olup da kendisini karısından ayırıp bu hallere düşüren?

Görevli polisler arasında müebbet hapis cezasını yaşamaya başlamak için, görevlendirilen arabaya binmek üzere yöneldiklerinde birden;

“Kardeşler! Bana bir şeyler oluyor?” diyerek yığıldı kaldı, polislerin kendini tutan ellerinden kayarak merdivenlere daha adım bile atamadan.

Kimselerin anlamasına gerek kalmamıştı, sevdiğine kavuşmuştu bir anda, bir nefeste kıskançlığının hükmü ve hüznü ile ya da sebep yaşayan insanlar indinde ne olarak görünürse görünsün!

Tolga yararsız bir kalp mesajı ve suni teneffüs ile gereksiz bir yaşama döndürülmeye çalışılırken, yasa koyucu gerekli incelemesini tamamlamış asıl suçluyu tespit etmişti, kamera görüntüleri, rahatsız vicdanların itirafı ve pişmanlığın göstergesi ile.

İki polis arasında elleri kelepçeli olarak bir kadın getiriliyordu adliyeye, Tolga’nın göçtüğünden kendisi dışında dünya âlemin(4) haberi olduğunda!

Tolga karısının katilinin Ayşe olduğunu görmemişti, hem görmesine de gerek var mıydı? Onu karısının katili olarak görecek kadar yaşaması neye yarayacaktı ki?

Feleğin alacağı hiçbir şey kalmamıştı ki ondan; “Canım, aşkım, hayatımın ışığı, bir tanem” dediği sevdiğinin gidişinden sonra ve ona kavuşma umudunu yaşarken.

“Kapandı” denilen Müge’nin öldürülmesi ile ilgili “Cinayet Dosyası” yeniden açıldı. Mahkeme Heyeti; Hâkimler, Savcılar ve diğer görevliler teessürlerinden dolayı yıkılacak gibiydiler topluca…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Müge; İnci çiçeği de denilen hoş kokulu, çok yıllık bir bitki.

Tolga; Savaşta askerlerin başlarını korumak için giydikleri demir başlık.

(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural. Alışkı; Bir kimsenin yapmaya alıştığı, bir kural gibi uyduğu şey.

Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse. (Sporda; olağan yürüyüşle)

Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.

Bariz; Belgeye gereklilik göstermeyen, gözle görülen, çok açık, göze çarpan, çok belirgin, apaçık, açık.

Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Dombili; Vücut yağlarından nasibini fazlaca almış, şekil itibariyle yumurtaya benzeyen bir vücut yapısı olan kişilere takılan bir lâkap.

Eskaza (Ezkaza); Kaza eseri, istemeden olan bir şey.

Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

İstifham; Soru. Sual. Soru Sorma.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

Şantaj; Bir kimseyi, istemediği bir davranışa zorlamak amacıyla, elverişli bir durumu kötüye kullanarak onu baskı altına alma, para sızdırmak ya da çıkar sağlamak amacıyla kendiyle ilgili lekeleyici, kötüleyici, gözden düşürücü bir bilgiyi açıklamak, yaymak tehdidiyle korkutmak.

Terapi; İnsanların duygusal olarak rahatlamalarını sağlayan tedavi şekli olup çeşitleri vardır.

Tumturaklı; Anlama bir şey katmayan, bir anlam bildirmeyen ama kulağa hoş gelen gösterişli anlamında olmakla beraber yöresel olarak “Özel, kıymetli, önemli” anlamlarındadır. Öyküde bu ikinci anlamında kullanıldı.

Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.

(2) Aç-Açıkta Kalmak; Yoksulluk içinde evsiz, barksız kalmak.

Addedilmek; Öyle kabul edilmek, öyle sayılmak

Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

Beyan Etmek; Bildirmek, söylemek, açıklamak, bildirimde bulunmak.

Bir Kaşık Suda Boğmak; Karşısındaki kişiye aşırı zarar vermek istemek. Bir kimseye çok kızmak, öfkelenmek.

Boş Bulunmak; Dikkatsiz ve dalgın bulunmak. Söylenmesi sakıncalı olan bir şeyi söylemek.

Burnundan Solumak; Çok öfkelenmiş olmak, işi başından aşkın, ya da çok sinirlenmiş olduğundan dolayı gözünün hiçbir şey görmemiş olması, hatta hiddetli, bir şekilde nefes alıp vermesi.

Celâllenmek; Öfkelenmek, kızmak.

Çılgına Çevirmek; Deli gibi etmek.

Gıybet Etmek; Çekiştirmek. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.

Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.

Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kini sonlandırmak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

İftira Etmek; Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yüklemek, kara çalmak.

Mekik Dokumak; İki yer arasında hiç durmadan gidip gelmek.

Meram Etmek; Üstüne düşerek yapmak istemek.

Muteber Addedilmek; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli olmak.

Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

Nemalanmak; Beslenmek. Faiz getirerek çoğalmak.

Öfke Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek.

Suya Sabuna Dokunmamak; Sakıncalı konulara hiç girmemek. Davranışlarında, sözlerinde kimsenin incinmeyeceği bir yol tutmak.

Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

Vaki Olmamak; Gerçekleşmemek, olmamak.

Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.

(3) Suçluluk; Anayasanın 38. Maddesi; “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz. Kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” Ve “Suçluluğu hükmet sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz!” şeklindedir.

Gazeteci Hıncal ULUÇ bir yazısında; “Kadını rezil köle durumundan çıkaran, ona erkekle eşit haklar veren Medeni Kanunu, ‘Suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur!’ ilkesine dayalı Ceza Yasasını bu ülkeye getirerek, en büyük hukuk devrini gerçekleştiren Atatürk’e ve adını Uluslararası Hukuka altın harflerle yazan (Bozkurt-Lotus Davası, ders olarak okutulur)unutulmaz Adalet Bakanı Mahmut Esat BOZKURT…” demektedir.

Evrensel Hukukta; “Suç, suçlu ve ceza konusunda kanıtlama” esastır ve kesinlikle peşin hükümle işlem yapılamaz. Doğal olarak düzmece belge ve bilgiler, yalancı şahit ve özellikle yeni olarak uydurulan gizli tanıklarla suçların ispatlanmaya çalışılması, potansiyel suçlu gibi görüntülenmesi düşündürücüdür.  Bu konuda son on-on beş yılın dokümanları yakın tarihimize ışık tutacak niteliktedir, demek zorundayım.

Müebbet Hapis; Yaşadığı sürece, ömür boyu. Sonu olmayan, sonsuz hapis cezası..

Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis; Mahkûmun havalandırma, sohbet, arkadaş ve akraba ziyareti, haberleşme gibi tüm hakları kısıtlı olarak 23 saat boyunca tek başına, “Hücre Hapsi” şeklinde yaşamasıdır.

Vicdani Kanaat; Maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili bir makamın, duruşma devresindeki muhakeme faaliyeti sonunda, aklını rehber yaparak ve hukukun koyduğu usul ve esaslar çerçevesi içinde kalarak, maddi olayın oluş biçimine dair ulaştığı, kendi açısından şüpheye vermeyen ve gerekçeye dayanan kanaat.

Savcı Mütalaası; Savcının derlemesi, İrdelemesi, düşünce ve kararını okuması.

İdam Cezası; En son 1984 yılında uygulanan idam cezası, 14.07.2004 tarih ve 5218 sayılı kanunla kaldırılmıştır (Avrupa Birliğine Uyum Paketi zorunluluğuyla).

Kalem Kırmak; İdam kararları sonrasında hâkimlerin kalem kırması Cumhuriyetin ilânından sonra başlatılan, ancak bu buluşa kimin imza ettiği bilinmeyen zorunluluğu olmayan bir gelenek. Ancak idam cezası kaldırılıncaya kadar bu gelenek hep uygulanagelmiştir.

Hukukun Üstünlüğü; Devletin tüm organları üzerinde hukukun mutla bir egemenliğe sahip olması. Hukuk devletinin ve demokrasinin vazgeçilmez şartı.

(4)

Göz Aşinalığı; Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanışıklık.

Akraba-i Taallukât; Hısım, akraba. Yakın-uzak bütün hısım, akraba, yakınlar ve aile çevresi.

İtimada (Takdire) Şayan; Beğenilmeye, güvenilmeye, takdir edilmeye lâyık, yaraşır, uygun.

Göze Girmek; Davranışları, ya da yeteneğiyle sevgi ve güven kazanmak.

Çam Sakızı, Çoban Armağanı; Varlıksız kimselerin armağanı, hediyesi küçük olur. Hediyede çokluk ya da değerden önce içtenlik, soylu davranış önemlidir.

Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.

Yalan-Dolan; Katakulli, dalavere.

Kendini Bilmez; Ne yaptığını bilmeyen, haddini aşan.

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, kendinden umulmayacak işleri yapan kişi anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Sentetik İlâçlar; Bir kısım kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan, doğada hazır bulunmayan maddelerle yapılan, çoğu zararlı ilâçlar.

Yüzünden (Gözünden, Suratından) Düşen Bin Parça; Sıkıntısı, öfkesi, küskünlüğü yüz ifadesinden belli olmak.

Mahkeme Duvarı Gibi Surat; Bir kimsenin yüzünün asıklığını, ya da utanmazlığını vurgulamak.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

 

(5) CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmamalıdır).

(6) TIR; Uluslararası yük taşımacılığında kullanılan kapalı, uzun araç biçiminde kapalı kamyon.

 Dorse (Trayler); Taşıma araçlarının arkasındaki kasa.

(7) Face Book, e-mail, Twitter, Whats Up, Linkedin… Bilgisayarla, İnternet üzerinden bilgilenme yolları.

(44) Genç ustabaşının kaba anlamda söylemek istediği; “Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine?” olabilir. Bu vesile ile örnek olabilecek şu sözler de ustabaşının söylediklerine eklenebilir. “Şalgam kazana girince, et oldum sanırmış! Arap ata binince, kendini bey sanırmış! Bıldırcının beyliği harman kalkana kadarmış! Her ‘Hıyarım var!^diyene , ne diye tuz alıp seğirtirsin ki? Bacağında donun yok, başına fesleğen takmaya kalkıyorsun! Ata nal çakıldığını görmüş, kurbağa bacağını uzatmış!”

Namdar Rahmi KARATAY’ın o muhteşem şiirlerinden biri olan “Sen bir garip çingenesin” dizelerini hatırlamamam mümkün mü?

(8) Genç ustabaşının kaba anlamda söylemek istediği; “Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine?” olabilir. Bu vesile ile örnek olabilecek şu sözler de ustabaşının söylediklerine eklenebilir. “Şalgam kazana girince, et oldum sanırmış! Arap ata binince, kendini bey sanırmış! Bıldırcının beyliği harman kalkana kadarmış! Her ‘Hıyarım var!^diyene , ne diye tuz alıp seğirtirsin ki? Bacağında donun yok, başına fesleğen takmaya kalkıyorsun! Ata nal çakıldığını görmüş, kurbağa bacağını uzatmış!”

Namdar Rahmi KARATAY’ın o muhteşem şiirlerinden biri olan “Sen bir garip çingenesin” dizelerini hatırlamamam mümkün mü?

(9) Şah Damarı (Arteria Carotis); Sağ ve solda olmak üzere iki tane olan, aort yayından ayrıldıktan sonra boyundan geçerek beyne doğru çıkan büyük atardamarlar.  Soldaki şah damarı, sağdakinden 4-5 cm. daha uzundur.

(10) Zer-düz palan da ursan eşek yine eşektir. Altından semeri (palanı) olsa da insan adam olamamışsa, şu veya bu olup yanlış yapıyorsa eşek ondan daha azizdir. Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)

(11) Miras Hukuku; Bir kimsenin ölümünden sonra yasal ve atanmış kalanlarına, bırakılanların şartlarını ve sonuçlarını konu alan hukuk dalı.

(12) Ses Kesini, Fazla Lâfın Lüzumunu Alâkadar Etmez; Yedek Subay olarak askerliğimi yaptığım dönemde bir çavuştan duymuştum bu sözü. Bu sözü söyleyecek kadar sinirlenişi uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Sözün birinci bölümünü; “Kes sesini!” olarak tercüme etmem zor olmadı! Anladım da. Ancak ikinci bölümde çavuş ne demek istemişti, hiç anlamamış, anlayamamıştım. Bugün bile aynı sözler bazen aklıma gelir de, anlayamamış olmama hâlâ şaşarım!

(13) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere.  Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler. (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap isimi)

(14) Bir okkacık balım mı var, / Bir dönümlük malım mı var, / Bin derdime bin dert ular, / Nem alacak felek benim… diye başlayan, sözleri Hasan Turan’a ait  “nem” sözü türküde olduğu gibi “neyim” anlamındadır.