Bir tatil gününün sabahında hiç de istekle uyanmamıştım, uyanamamıştım da denilebilir. Buna belki de akşam seyrettiğim ve etkisi altında kaldığım film de sebep olmuş olabilir, aslında üzerinde durmamam gereken.

İşin enteresan tarafı bunda annemin; “Kalk oğulcuğum! İşe geç kalacaksın!” şeklindeki uyandırma telâş ve çabasının da etkisi olsa gerekti.

“Güzel annem! Canım annem! Bugün tatil!” diye vızıkdamamı(1) duymazdan gelip, ancak üçüncü çabasında kucaklayıp öperken ikna edebilmiştim(1) onu.

İkna etmek mi? Herhalde espri(3) sınırlarımı zorlasam bile ancak bu kadar yerinde olmayan bir kelime kullanabilirdim. Çünkü annem;

“Eee! Çayı hazırladım, kararsın da boşa mı gitsin?” deyince tüm akan sular durulmuş, güzellik uykuma(2) devam etmeyi bir gün sonrasına ertelemiştim. Ertelemek de zorundaydım zaten. Çünkü babamı yitirmemin akabinde(3) annem olağandan öte aşırı derecede düşkün olmuştu bana.

Yoruluyordu, üzülüyordu, her şeyin üstesinden gelmeye çalışıyordu. Birinci defanın ertesinde ve her seferinde “Evlenmem ile ilgili” o cümleyi kurmamak için sabırlı olmaya gayret ediyordu.

“Sırf annem mutlu olsun, ona yaşamının son zamanlarında destek olsun!” diye elkızının kahrını çekmek(1) ise bana zor geliyordu. Sanılmasın ki, avam(3) ağzıyla; “Bir litre süt için, bir inek beslemek” gibi bir şaşkınlıktan dolayı idi çekincem(3)!

Yakın arkadaşım yoktu, desem kendime karşı dürüst davranmamış olmam, bağışlanması uygun olmayan bir davranış olacak. Evet, hiç olmazsa gerçeği kendim kendime itiraf etmeliydim, bunda sakınca yoktu. Çekiniyordum.

Evet, evlenmekten korkuyordum da ve bu benim mantıklı düşünmeme de, düşünceme de engeldi, doğruya doğru(2).

Annem; Dünyaya kazık mı çakacaktı? Dünya Sultan Süleyman’a kalmamıştı! Anneme, bize mi kalacaktı? Bu düşüncenin zerresi bile geçmiyordu aklımın ucundan, şimdilik dilimden düşmüş gibi görünse de.

Evet! Bu sabah tatil gününün sabahıydı ve ben annemin “Silâh zoruyla” tehdidini çabucak anlayarak kahvaltı masasına oturmuştum. Her zamanki teranelerden(3) başta gelenleri dinleyerek;

“Şuncağızı da yiyiver, hatırım için! Şunu ister misin? Bunu yapayım mı? Nasıl istersin?” ve benzerleri gibi.

Bunalmak doğal hakkımdı, otuza yaklaşan bu yaşlarımda. Ama bir evlât, bir insan bu yaşlara gelmesine rağmen kendine kol kanat geren gurk tavuk gibi yavrusunun üstüne titreyen bir anneye karşı nasıl yanlış davranır, bu hakkı kendinde nasıl bilip, bulup da kullanabilirdi ki?

“Şuncağız…”

“Sağ ol anne!”

“Buncağız…”

“Teşekkür ederim anneciğim!”

Reklâmlara sıra gelirdi sonrasında, her zamanki gibi; “Şuncağız…”

“I-ıh!”

“Buncağız…”

“Hayır!”

“Hâkimin kızı…”

“Yaşlı!”

“Doktorun baldızı…”

“Kim kaybetmiş ki ben bulayım?”

“Şu…”

“O daha çocuk anne…”

Zaman bu teranelerle geçiyordu. Önce gazete almaya gidiyordum, sonra televizyon seyretmeye çalışıyordum. Genelde birçok kanalın taraflı yayınlarını benimsemediğim için televizyonda seyrettiğim programlar aşağı yukarı belli idi; belgesel, spor, ya da başlangıçlarını izlenebilir görmüşsem özellikle komedi dizileri.

Belki benim de yanlışım muhalif(3) bir gazeteyi okuyor olmam, gerektiğinde (gerekirse) aynı tandansta(3) yayın yapan bir televizyonu izlemem olabilirdi…

Karşılıklı diyaloğumuzla(3) daha kahvaltı masasından kalkmadan kapımızın zili çaldı. Bu benim annemin ısrarlı tekrarlarına karşın kahvaltı masasından kurtuluşumun ilâhi bir müjdesi olabilirdi. Hissediyordum ve hislerimde çok zaman olduğu gibi bu sefer de yanılmamıştım.

Yan apartmanda oturan oğlu amatör futbol takımında oynayan baba-oğul kapımıza gelmişlerdi.

“Gündoğan Ağabey! Bu gün enteresan bir maçımız var, öğleden sonra. Bizim takım, babamın antrenörlüğünü yaptığı takıma karşı maç yapacak. Ben oynayacağım sanıyorum. Babam Mehmet’le bizim antrenör Emin Ağabey antrenör olmadan önce aynı toprak sahalarda, aynı takımda, yıllarca, beraber, yan yana diz çürütmüşler(1)

Emin Ağabey saha dışında babamla çok iyi arkadaş. Babama karşı oğlunu tanıtmayı düşüneceğini sanıyorum. İçimde böyle bir his var! Her zamanki gibi maçıma gene gelir misin?”

“Ne demek? Tabii!”

Bilirdim ki; bazen sorular, cevaplardan çok daha önemlidir(4)! Zaten cevaplar da soruların içinde gizli değil midir, böyle durumlarda? Bu soru da benim için öyleydi. Ayrıca bu; annemin öğle yemeği için ısrar ve reklâmlarından, teranelerinden uzaklaşmak, keyfimce, ama herkes gibi sakınmaksızın çekirdek çitlemek, gobit yemek(1), gazoz içmek demekti, hem gönül rahatlığıyla(2).

“Çöpçünün parasını sen mi veriyon?” yanlışlığını, “Herkes evinin önünü süpürse şehir tertemiz olur!” deme mantığını maalesef sporsever olduğuna inanmadıklarıma uyarak ve hilafsız(3) olarak ben de gerçekleştiriyordum. Eee! İmam bi şey ederse, cemaat de bi başka şey edermiş, değil mi? Benim tavrım belki de kısaca stres atmak(1), ev-iş arasına sıkışan dünyam dışındaki bir dünyada yaşamaya çalışmak, ya da kısaca yaşamaktı.

Bu sabah gazete almayı erteledim. Stada giderken almayı yeğledim(1). Çünkü statta hem ilân dolu sayfaları kanepe üstüne serip üzerine otururdum, hem de devre arasında göz gezdirir, akşam da dizi arası reklâm değil, reklâm arası dizi film seyretme mecburiyeti yaşarken bilmeceleri çözmeye çalışırdım. Bu reklâmlara aşırı düşkünlüğüm nedeniyle(!) sesini kapatıp sessizliğe alışmam yanında gerçekten ve hakiki bir belgesel izleyicisi olmuştum!..

Maça gidecektim, sevinçliydim. Belki de iş ve ev ayırımı yapmadan tüm haftanın stresini; iyi oynamayan, ya da yanlış kararlar vereceğine inandığım hakemlere ve onların hatalarını not etmeyen gözlemcilere içimden geldiği, zihnimden geçirdiğim şekilde seslenecek(!) ve hangi takım veya kim gol atarsa atsın “Gol!” diye bağırarak geçirecektim, stattaki vaktimi. Doğal olarak penaltı atışlarını izlemek, sonucunda oyuncuların sevinç ve hüzünleri izlemek ayrı bir zevkti benim için.

Gayet tabii, komşumuzun çocuğunun takımı gol atarsa, hele ki o golün sahibi komşumuzun çocuğu olursa sevincim daha da katmerli olacaktı.

Bu arada unutmayayım çekirdek çitlemek ve gazoz içmekle geçirmek istediğim zamanı erteleyecektim. Onların yerine peşi peşine dolaşan turşucudan Çubuk Turşusu alıp, gobitle yemek yanında ardından da su içmeyi plânlamıştım.

Markette 30-35, bilemedin 50 kuruş olan su burada 1 lira idi, ama önemli değildi. Onlar da kazanacaklardı tabii. Kazançları ile ne yaptıkları ya da yapacakları beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

Bu düşüncelerle çıktım evden. Sanki bir savaşa gidiyordum, annem; “Hayır dualarını eksik etmemişti!”

Gerçi bu konuda hem haklıydı, hem de benim buna ihtiyacım vardı. Neden mi? Kısaca haksızlığa ve sinirlerime hâkim olmayıp bir-iki vukuatım olmuştu. Karakollarda sicil kaydım, nezarethanelere alışkanlığım vardı.

Her seferinde; “Bir daha olmasın, ha!” önerileriyle salıverilirdim, haklılığım anlaşıldığından. Polisçi(!) kardeşlerimin sözlerinin tehdit olduğunu aklımdan bile geçirmezdim, benim, bizim polislerimiz iyi insanlardı, kısaca.

Gazetemi aldım. Maksadım; rahmetli sanatkâr gibi, farklı olarak meselâ elimi kulağıma dayayarak ezan okur gibi seslendirerek “Uzun, ince bir yoldayım!(5)diye sessizce ve yürüyerek stadyuma ulaşmaktı.

Bu arada yürüdüğüm yolda yerlere de bakmayı unutmamalıydım. Bakardım para bulurdum ve yoluma ilk çıkan fakire (dilenciye değil) uzatırdım onu, kendime ait paralarımı koyduğum cüzdanın diğer bir gözüne koyarak.

Bu; aldığım terbiyenin göstergesi olsa gerekti.

Caddedeki trafik ışığı tam benim gelişim sırasında yayalar için yeşil ışığa dönmüştü. Ben yoldan orta şeride doğru ilerlerken siyah renkli, süslü bir araba benim sağımda durdu. Zannederdim ki mutluluğun simgesi, göstergesi beyazdır, bu nedenledir ki gelin arabalarının beyaz olması gerekir, gereklidir diye düşünürdüm.

Orta taraftaki geçişten diğer tarafa akan trafik nedeniyle karşıya geçememiştim. Ülkemde yayaya yeşil yanmasını, sağa dönüşlerde yayanın geçiş üstünlüğünün olduğunu bilen o kadar çok bilgisiz ve saygısızlar vardı ki, bekledim.

Yanımda duran gelin arabasındaki şoför cep telefonu ile konuşuyor, onun arkasındaki benim tarafımdaki yaşı bir hayli ileri gözüken kara-kırçıl sakallı bir adam ise “Lây-Lây-Lom!(2) tavrında idi, bakar-kör(2) diyebileceğimiz bir tipten.

“Pencereyi açın!” anlamındaki işaretimi görmezden gelmek ona uygun gelmiş olsa gerekti. Daha yollarının başlangıcında benim gibi birinin bahşiş isteyeceğini düşünmesi uygun muydu ki?

Belki de koltuğumun altındaki muhalif gazetenin isminden hoşlanmamış olabilirlerdi. Öyle ya, sakalları tümden beyaza dönmemişti, muhtemelen öncesinde kara sakallı olsa gerekti ve bence elimdeki gazete onun yaşamının, düşüncelerinin karşıtı olan bir gazete olsa gerekti.

Trafik işareti onlara yeşil yanıncaya kadar gazetenin üst tarafına “Bahşiş” yazıp üstünü çapraz işaretle kapatıp, “Mutluluk dilemek istemiştim” diye yazdım, sonuna ünlem işaretini koymayı unutmaksızın.

Yazıyı araç içindekilere göstermeye çalıştım, okuyup okumadıklarını bile beklemeden sırtımı döndüm.

Trafik ışığı onlara yeşil yanınca hareket etmiş olmalıydılar, farkında değildim, üzülmüştüm çünkü. Ben jest yapmak(1) istemiştim, onlar beni “Kopil(3)” sanmışlardı herhalde, bu yaşta, bu giyimde, elimde böyle bir gazete olmasına rağmen.

Öteki caddede trafik yoğunluğu azalınca ve özellikle de bana yeşil ışık yanınca caddeyi geçtim. Manavın sağ yanındaki kaldırım gölgeliydi, o tarafa geçip yürümeye başladım, hiç âdetim(3) olmamasına rağmen. Çünkü rahmetli babamın önerisi vardı;

“Direksiyondayken hep yolun durumuna göre mutlaka orta şeritten, zorunluluk varsa özellikle sağ şeritten ve fakat yavaşça yürü! Şoförken Türkiye’min bozuk trafik düzeninde dolmuş durur, herhangi bir işaret konmamış, önlem almamış kamyon, ışıksız römork vb. vardır, tehlikelidir…

Eğer yaya yürüyorsan mutlaka yolun solundan yürü ki, akan trafiği karşına alıp karşından geleni görüp gerekli tedbirini alabilesin!”

Kaderin cilvesi(2) ya da oyunu her neyse o olması gerekti herhalde, yolun sağ tarafından ilerleyişimde dalgınlık, belki de kırgınlık, ya da gaflete düşme gibi bir olasılıkla karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmez, geçemezdi.

Otobüs durağını geçince sağ tarafta durmakta olan aynı arabaya rastladım. Etrafta kuaför, berber ya da fotoğrafçı dükkânı yoktu, gelin arabası orada niye durmuş olabilirdi ki? Ola ki hani berber, kuaför ya da fotoğrafçı olsa bu konular için gereğinin yapılması arzusunu yaşadıklarını düşünebilirdim.

Gördüğüm nezaket zorlayan tepki, aile terbiyem(2) bana, yanlarından umursamaksızın geçmemi emrediyordu. Ama olmadı. Ön kapı açıldı, yaşlı, ama arkadaki sakallıdan daha genç görünen kişi; “Müteessir(3) olduğunu, olayı tasvip etmediğini(1)” söyledi, tebessüm ederek ve fakat kısık bir sesle;

“Mutlu olacaklarını pek sanmıyorum, ama…” dedikten sonra sesini yükseltti;

“Size karşı yaptığımız hataydı. Ben damat adayının küçük kardeşiyim. Özür dileriz. ‘Gelin, gideceğiniz yere kadar götürelim sizi!’ desem, arabamız müsait değil, bizi takip eden başka bir arabamız da yok şimdilik. Rica etsem, şunu alsanız ve ulaşmak istediğiniz yere taksiyle gitseniz…”

Para uzatıyordu bana,

Sözünü bölmek zorundaydım. Bu arada sağ arka kapı camı açıldı. Ben yaşamımın bu anına kadar böylesine yeis(3) ve hüzün dolu, ağlamaklı, hatta ağlamaya devam eden bir yüz görmemiştim.

Gözleri yalvarır gibiydi. Yönelişimin; neden, niçin, nasıl olduğunu bilemez, anlayamaz gibiydim. Üstelik gelin arabası şaşaasındaki(3) arabada yine siyahlarla donanmış, belki de donatılmış(1) normal giyimli görünen bir genç kızdı.

Merak, şeytanın en favori yollarından biriydi(6) ve ben onun insanı günaha sürüklediğini çok iyi biliyordum. Üstelik saçma olduğunu da…

Çünkü bir kimsenin kayıtsız ve ilgisiz olmasının gerektiği bir kişiydi karşısındaki ve bu anda benim duyduğum merak ve istek saçmalıktı sadece.

“Sağ olun efendim. Devlet memuruyum, üstelik ailem tarafından kazancım yeterli. Sizi alkışlayacak diğer gençlere uzatın ellerinizi, paralarınızı ve zarflarınızı. Üstelik taksiye falan da ihtiyacım yok. Bir yakınımın hemen şuradaki sahada çıkacağı futbol maçına gidiyorum. Yürüyüş bana iyi geliyor, anlamı olacaksa tekrar mutluluklar dilemek isterim.”

Genç adamın “Peki!” diyerek arabaya binişi ile genç kızın yüzünün asılmasının aynı ana rastlaması tesadüftü.

Etkilenmiş miydim o hüzünlü yüzden? Bunu kendime sormadan önce; Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünür gibi bir söz geçti aklımdan.

Peki, bir başkasının gelin adayından etkilenene, o gelin adayına yan gözle bakana, ilgi duyma garabetini(3) yaşayan edepsize ne denirdi, o ne ve nasıl görünürdü ahlâk yoksunu(2) gibi karşısındakilere?

Üstelik bu nemrut bakışlı(2) kişi, yani o benim, bir de aile terbiyesinden bahsederken.

Bu edepsiz mahlûka başka ne gibi sıfatlar yakıştırılırdı ki? Bu kadar genç, hem belki on sekizini bile doldurmamış bir kıza, yanında olan kişiye karşın meyilliymişim gibi davranmak, ayıplanmamın gereği değil miydi?

Davulun dengi dengine çaldığına inanmakta zorlandığım bu dünyada bu kızın talibi olsa olsa ya koca adayı askere gitmekte, ya da dönmüş olması gereken bir kızdı, yanındaki asarı atika(2), kilometresi dolmak üzere, tedavülden kalkma(2) süresi yaklaşmış, hatta bir kısım etkinliklerinde bazı takviyeler olsa da şüpheli kişi değil!

Ben kendi kendime gittiğim yolun bir kenarında düşünmeye çalışırken “Damadın küçük kardeşiyim!” diyen yaşlı adamın sözleri çınlamıştı kulağımda. Demek ki yanılmamıştım. Arka kanepede oturan, bir bakıma kirli sakallı yaşlı adam, belki torunu yaşındaki kız için damat adayı idi.

Olur mu, olurdu. Türkiye’m de neler olmuyor, Türkiye’m neleri bilmiyor, görmüyor, anlamakta sıkıntı çekmiyordu ki!

Hele ki başka işleri yokmuş gibi cinsellik üzerine fetvaları(3) mide bulandıran Diyanet ve onun ilkellikte çağ atlamış, geriye özentili, çağdaş Türkiye’me yakışmayan imamları, hocaları gibi…

Düşüncelerimden utandığıma inandığım anda stada geldiğimi fark ettim. Lâmı-Cimi yok(2), utansam da, utanmasam da, unutmaya çalışsam da, unutamasam da, hakkım olmayan gözlerden kendimi esirgeyemediğimi, dürüstçe kendime itiraf etmem yanında kimin nesi olduğunu, ismini bile bilmediğim bu kızı unutmam gerektiğini biliyordum, hem de kesinkes, yüreğimi de bilir-bilmez yanında götürdüğünü bile bile.

Aslında Sarı Çizmeli Mehmet Ağa(7) veya ona uyarlanmış olarak Sarı Çizmeli Gelin Ağa diyeceğim gelin adayını bulup öğrenmem bir bakıma kolay gibi görünüyordu bana, hatta zorluğu yok gibi. Velev ki(2) nikâh evde değil, Nikâh Salonunda olsundu. Civardakilerden başlayarak araştırırdım. Da…

Bu ne işe yarardı ki, nedenini kendime bile izahta izah edemiyor, zorlanıyordum, alan almış, satan başından savmışsa. Değil mi?

Düşünmekten yorulmuş ve bunalmıştım. Hele ki aklımdakiler kendi kendilerine yol alma mecburiyetlerini hissettirince. Meselâ mecburiyet…

Meselâ nikâh önceden kıyılmış, ya da nikâh ve düğün aynı evde, ya da aynı salonda yapılacakmış, ya da düğün başka bir şehirde, meselâ köyde yapılacaksa gibi çeşitli nedenler cirit atıyordu(1) beynimde, beni neden ilgilendirdiğini anlayamadığım.

Benim bu mantıksız düşüncelerime uygun olsun olmasın, umuruma taşımaksızın bu dertten kurtulayım arzusundaydım. “Dert” yerine neden “İllet” diyemediğimin de şaşkınlığı içindeydim. Aklıma gelmeyeni ise sonradan öğrenecektim…

Ne çekirdek çitlemek, ne gazoz içmek, ne gobit, ne turşu, ne de tezahürat(49)

Sahaya bakıyordum, ama hiçbir şey görmüyor, göremiyordum! Ara sıra önümdekiler, arkamdakiler ayağa kalkıp “Gol!” diye bağırdıklarında gözlerimin önündeki hayal gidiyor, perde kalkıyor ve ben kısa bir an için de olsa dünyaya, dünyama dönüyordum.

Daha yaşamımın başlangıcında böyle bir kıza rastlasaydım, herhalde onu; Bir gül gibi koklar sarardım(8).

Maç bitmişti, fark ettiğim kadarıyla. Skorboardda(3) delikanlının babasını yendiği tescillenmişti, izleyip de bildiğimden değil, delikanlının duşunu alıp tebrikleri kabul ettikten ve elimi öpüp arkadaşlarının yanına gitmeden önce;

“Nasıl güzel bir goldü, değil mi ağabey?” dediğinde şaşırdım. Önümdeki insanların “Gol!” diye ayağa kalktıklarında bile fark etmemiştim delikanlının attığı golü.

“Gene de ‘Yavaşlatılmış olarak tekrar anlat!’ desem?”

“Tekrar” kelimesinin üstüne basa basa söyleyişime mutlaka gücenecekti. Bu nedenle söylemek istediğim cümleden vazgeçtim;

“Ya, evet! Güzel, hatta şahane bir goldü! Herhalde baban, kendi takımında senin gibi bir oyuncu olmadığından dolayı, biraz kaba kaçacak, ama söylemek zorundayım; herhalde morarmıştır(1)!”

Mutlu olduğunu sanıyordum, bu diyalogdan sonra, oysa çekilen bir şutun tesadüfen sırtına çarpıp da gol olduğunu nereden bilebilirdim ki? Onunla konuşunca aklımda olmaması, unutmam gerekeni de unutmuş (gibi) olmaktan dolayı mutlu gibiydim.

İnsan bilse ki sultanı kutuplardadır, ekvatordadır, şarktadır, garptadır, dünyanın tepelerinde, denizlerin derinliklerindedir, güzeldir, çirkindir, dindardır, ateisttir…

Arar, bulurdu kendine hükmedecek olanı. Ancak bir namahreme değil göz ucuyla bile bakmak(1), bakmayı düşünmek bile şirk(3), iftira(3), gıybet(3) gibi günah olsa gerekti benim için. Ama o gözleri bana, beni sadistçe ona yönlendiren Tanrımın benim davranışımda hiç mi günahı yoktu ki?

Ne yaptım, ne yapmıştım ki Tanrım ben sana? Evet, bu yaşıma kadar namazla, niyazla ilişkim olduğunu iddia edemezdim, ama sana karşı kulluk görevimi kanımca doğru, dürüst olarak yaptığım inancındaydım.

Ha, namaz, niyaz ve diğerleri mi? Onları da ilerilerimde görevlerim ve borçlarım olarak tamamlamaya çalışacağımı sen de biliyorsun Tanrım. O halde (bence) beni cezalandırman neyin, nesi, neyin eseri ki?

Bu zulmü, durup dururken, tüm dertlerden azade iken neden uygun gördün ki bana Tanrım?

Oturduğum yerde yalnız kalmıştım, maçın bitiminde ve futbolcu oğlan yanımdan ayrıldıktan sonra, ben başıma. Sanırım ki, bu maçtan sonraki ikinci maçı merak eden seyirci de yok gibiydi.

Birden kolumda bir sıcaklık, kulaklarımda heyecanlı ve hatta yalvaran bir ses oluştu, daha öncelerimde hiç mi hiç duymadığım;

“Kurtar beni!”

Sese döndüm. Saatler öncesinde gelin arabasında gördüğüm siyah, unutamadığım, mahzun yüzlü, hatta ağlayan genç kızdı, belki de lise öğrencisi. Hem aynı kıyafetle, yanılmamıştım giyimini düşünürken. Ceket, pantolon, fular(3), başörtüsü, pabuçlar, topuksuz…

Baştan aşağı siyah, simsiyah ruh halinin göstergesi, bundan sonraki yaşamının özeti olacak, onu belirten bir simge gibi (galiba).

Ve anlayamadığım şeyler vardı, üstelik oldukça da çoktu…

“Nasıl?” dedim, dudaklarımı uçuklatan(1) bir heyecanla, hayret ve hatta endişem en üst noktalardaydı. “Nasıl?” dediğim andan sonra dudaklarım kurumuş, sesim kısılmış, nutkum tutulmuştu(1), o ise anlamıştı sorumu, sormak istediğimi;

“Maça gittiğinizi söylemiştiniz! O ana kadar sahipsiz olduğuna inandığım bakışlarımın sahibi(9) olmak arzusundaymışsınız gibime geldi…”

“Peki, ama…”

“Kurtar beni yalvarırım, kulun, kölen olayım ondan sonra. Nikâhsız olarak kocam olmak isteyen kişi, yetmişlerini aşmış biri. Beni ikinci karısı olarak almak istiyor, imam nikâhıyla, belki de sırf kendisine, karısına bakmam, boğaz tokluğuna hizmetçilik yapmam için. Babamızı yitirmemiz, cahillik, işsizlik, gecekondu imkânsızlığı…

Sorulmadan, edilmeden elden gidiyordum. Evlenmektense, hizmetçilik yapıp gecikmiş heveslerin esiri olmaktansa intihar etmeyi düşünüyordum. Yapamazdım, ortalıklarda kalırdı annem, kardeşlerim, sefil olurlardı(1). Ölsem de vicdan azabı(2) çekerdim, toprağımda. Çaresizliğimde karşımdaydınız, umutlandım!”

“Yaşın kaç, hem ismin ne?”

“On dokuz, Güngör!”

“Ve yetmiş küsurluk biri, kapama olarak seni sözüm ona eşi olarak ailenden, yani annenden satın aldı öyle mi? Demek ki adın ‘Güngör’ değil ‘Gün Görme! Gün Görmeyecek!’ olsa gerekmiş!”

“Demin de söylediğim gibi işi-gücü olmayan gündelik olarak çalışan babam dördüncü kardeşim doğduktan bir süre sonra bir mahalle kavgasını ayırmak isterken bir bıçak darbesiyle kalıvermiş cadde ortasında…

Ve inanılması güç gelebilir, ama katilleri hâlâ bulunamadı, yakalanamadı ve biz annemle beş kardeş olarak kalakaldık ortalıklarda...

Bu nedenle biz ağlarken gülen insanlardan hep nefret ettim.”

Durdu, ayağa kalkıp pantolonunu silkelerken, bir taraftan da konuşmaya devam ediyordu;

“Hayat hikâyem önemli değil, bir şeyler yap, koru, sakla beni öncelikle ve sonra annemi, kardeşlerimi…

Kaçtım, yakalarlar beni mutlaka ve ne yapacaklarından emin değilim, eline düştüm, tut elimden, karanlık bir dünyaya bereketsiz olarak kapanmaktansa, aydınlık bir dünyada, benim, bizim hepimizin senin eserin olarak yaşamamızı sağla!”

Düzgün bir Türkçesi vardı, soluklanma ihtiyacı hissetmişti herhalde. Bir süre durakladı, anlattıklarının dinlendiğinden emin olmak istercesine, ancak canımı acıttığının, üzüntüye boğulduğumun farkında değildi, devam etme isteğini yaşarken.

Ayağa kalktım ben de, kararsızlıkla geldiği yönün aksine doğru yürümeye başladığımızda, zamandan faydalanmak, belki de kendini kabul ettirebilmek için anlatmaya devam etti;

“Okuma arzum olmasına rağmen zar-zor da olsa liseyi bitirdikten sonra devam edemedim, üniversiteyi bırakmak zorunda kaldım. Annemle birlikte evlere temizlik, ev işi yapmaya giderek geçimimizi sağlamaya çalışıyorduk. Doğal olarak kardeşlerim de yasaların emrettiği kadar okuyabildiler, geri dönüşüm torbalarıyla geçimimize katkıda bulunmaya çalışıyorlar…”

Suskunluğunda sessizliğimi anlayamıyordu; “Evet! Peki! Vah! Vah!” gibi ünlemlerin ağzımda yer almasını bekliyor olsa gerekti, devam etme heyecanı yaşarken;

“Temizliğe gittiğimiz evlerden birinde, arabanın arkasında, yanımda gördüğünüz o pimpirikli(3) dedenin gönlü, canı çekmiş beni, artık nasıl, niçin ve ne anlamda çektiyse…

Oysa kızları benden büyük, maddi bakımdan sıkıntısı yok ve sürüyle torunları var. Maddi bakımdan rahatlama imkânı anneme hoş görünmüş. Beni istemeleri karşısında, benim fikrimi almadan, bir kız olarak gönlümde birinin olup olmadığını sormadan, etmeden benim için kararını ‘He!’ diyerek vermiş…”

Can evimden vurulmuştum, çenemi tutamadım;

“Böyle biri var mıydı gerçekten?”

“Gerçekten olmalı mıydı, satın alınmış olduktan sonra? Ama olmadı, lisedeki arkadaşlarım bile fakirliğimden, kardeşlerimin fazlalığından olsa gerek, yaklaşmadılar bile yanıma. Hoş benim de onlarla aramda o kadar uzun bir mesafe vardı ki, sonsuz desem yeri...”

İstediğim cevabı vermişti, farkında olmaksızın. Duraklamasına gerek yoktu. Ama gene de yürüyüş mesafemizin nerelerinde olduğumuzu merak etmeksizin düşüncelerini, dilek ve isteklerini sıraya koyma gayretinde idi.

Bu kere ağzımın, yüzümün sevinçten görünümlü olsa da şeytan çarpmış gibi yamulmasını, kısaca çarpılmamı görmesini istemediğimden başım eğik olarak dinlemeye çalışıyordum onu.

Üstelik sesimle, yanlış bir seslenişle herhangi bir vukuatı yaşamamak, yaşatmamak isteğiyle...

Kendini bana emanet etmiş bir genç kıza nasıl hıyanet eder, nasıl hainlik düşünebilirdim ki, etkilendiğimi kendime bile itirafta zorlanırken?

“Yokluk, imkânsızlık, cahillik kelimeleri altına sığınmaya çalıştığım için utanıyorum. Evde bakımı gereken, ama bakılamayan, okumak isteyip de okuyamayan dört kardeş, annem ve ben…

Anneme gücenikmişim gibi yorumlamayın o yaşlı adama ‘He!’ dediği için. Çünkü onun düşüncesi yaşadığımız sefaleti sona erdirmek ve özelde hepsinin ablası olarak benim rahatlığımdı…

Yaşlı adamla o geziyi yapmamız gerekmiş. Oysa bu gezi öncesinde intihar etmeyi bile düşündüm bir ara, ama çirkin cesedimin sevdiklerime hiç yararı olmayacaktı ki...”

Dinleyip dinlemediğimden şüphelendi ya da onun gibi bir şey;

“Bana elinizi uzatacağınızdan, yardımcı olacağınızdan emin olduğum için anlatıyorum bunları. Beyefendisiniz, devlet memurusunuz, yol-yordam bilirsiniz, belki eşiniz…”

Galiba gerçeğimi bilmek hakkıydı;

“Evli değilim kızım, ben de babasız, annesiyle yaşayan biriyim. Ancak anlatacakların bitsin, içimden geçirdiklerimi sırasıyla anlatmaya gayret edeceğim, mutlaka yol göstermeye, önderlik etmeye gayret edeceğim. Tek farkla ve şartla, elimi uzattığımda sadece senin değil ailenizin tümünün kulum, kölem olma mecburiyetinin olmadığını, bil lütfen! Şimdi devam etmeni rica etsem?”

“Kuaförün arka kapısından kaçtım. Kurtarıcım olarak belirlemiştim sizi, daha ilk gördüğüm, karşılaştığım anda, nasılını bilmeksizin. Allah’a şükürler olsun ki, o düşürdü aklıma, kuaföre gitmek istediğimi ve Allah gösterdi yolumu, beynimi kullanıp size statta ulaşmayı, üstelik endişe etmeden, hiç arayıp sormadan, endişe edecek vakit bırakmadan…

Bana ayırdığınız zaman için sağ olun. Elinizden bir şey gelemese bile, dinlemeniz bana yol göstereceğinizi vaat etmeniz beni rahatlattı…”

“Peki, hemen sorayım! Karakola sığınmayı düşünmediniz mi, olayları yaşamaya başlamanın evvelinde?”

“Sonuçta reşit(3) olduğum için gene aileme, yani anneme teslim ederlerdi beni, belki yokluğumda çekecekleri muhtemel eziyet ve sıkıntı yanlarına kâr kalırdı, beklemesem bile annem ikinci kez ‘He!’ demekten çekinmezdi.”

“Peki, yoruldun biraz, şu kanepeye oturalım biraz, burnunu çekmek istersen çek, utanma, ağlamak istersen de korkma, çünkü bazı şeyler örneğin ıstırap veren düşünceler gözyaşları ile temizlenir(10), kendini zorlamadan gerçekleştir eylemini!”

Hemen çözüldü, kolumdan tuttu, başını omzuma dayayıp rahatlama moduna girdi, sordum sonrasında;

“Ne yapmamı istersin, peki?”

“Kurtar beni bizi, her ne ve nasıl olursa olsun. Tamam kulun, kölen olmasam da, annenin, senin hizmetçin, hatta beni istersen seni sever, karın olurum. Mutlaka avukat, hâkim gibi tanıdıklarınız vardır. Bana bize yol göstersinler…

Ben bende değilim, ismini bile bilmediğim ağabeyim yardım et, önce Tanrıya, sonra sana, size sığınıyorum! Yeter ki beni o evden, o yaşlının koynundan al, esirge beni ağabey!”

“Peki, önce bize gidelim, annemle tanıştırayım seni. Eski toprak, mutlaka bildikleri vardır, danışalım. Bakalım o ne diyecek? Üstelik kulağı da deliktir, komşuculuk oynamayı da pek sever, belki tanıdık yardım edecek birileri vardır çevremizde…

Hem öyle tüm çareler tükenmişçesine konuşma, dünyada ölümden başka her şeyin bir çaresi var(11), Mevlâ’m bir kapıyı kapatırsa diğerini açar(12), üstelik Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(13)!..

Tüm çarelerin tükendiği inancında değilim, öğrenememiş, hatta araştıramamış bile olabilirsiniz. Devletin kurumları var, ayrıca bundan böyle her zaman yanınızda olma gayreti yaşayacak bir ağabeyiniz var...

Ancak tek sıkıntım, sanırım sana ve annene iş bulma konusunda yardımcı olacak olsam da, bulacağıma dair söz veremeyecek oluşum…”

“Peki, ola ki şansınız oldu, o takdirde anneme göre benim iş şansım nedir, ne kadardır peki? Hatırınızda kaldıysa liseyi bitirdim demiştim…”

“Üniversite?”

“Güldürme beni ağabey, nasıl?”

“Peki, anladım. Annen ve kardeşlerin için sana her ne şekilde olursa olsun yardımcı olmaya çalışacağım. Yeter ki bana üniversite sınavını kazanacağına dair söz ver. Senin için burs, ya da kredi durumlarını araştırırım. Henüz tanıdım seni, ama sana inandım içtenlikle, inanıyorum da, bu nedenle de eğer bu imkânlarla okuman mümkün olamazsa ben sana ve ailene destek olmaya çalışırım…

Ömrüm varsa borcunu üniversiteyi bitirip işe girdiğinde taksitler halinde ödersin. Bana bir şey olursa içinden gelen bir hayır kurumuna verirsin. Bu konuları araştırabilmem için senden bana kısa bir süre vermeni istiyorum, o kadar!”

Nasıl bir düşünceydi benimki? Duygu sömürüsü(2) yapar gibi, içten pazarlıklı(2), egoistçe “Gözümün önünden ayrılma, seni sevmeye devam edeyim!” demek ister gibi. Hiç tanımadığım, isminden, yaşadığından ve anlatışında yaşadıklarından başka hiçbir şey bilmediğim on dokuz yaşındaki bir genç kızın sadece hüzünlü gözlerinden etkilenerek söz vermemin anlamı neydi?

“Sen ölme, sana bir şey olmasın ağabey. Peki sonra?”

“Hayırlı bir kısmetin çıkar, önce seni, sonra kardeşlerini…”

“O cümleyi tamamlamayı şimdilik erteleseniz, ya da hiç düşünmeseniz…”

“Eh! Mademki ağabeylik yapıyorum ve yapacağım da, ne kadar saklanmaya çalışırsan çalış, hele ki kardeşlerinle de tanışayım ve topluca her birinizin gönlü birilerine düştüğünde bu görevi yerine getirmem sözüm, vaadim, ısrarım olsun!”

“Olmasın! Siz yaşayın, başımızda olun, bu yeterli olur bizim için!”

“Anlamadım, ama olsun! Önce annemle tanıştırayım, öğütlerini dinle, sonra adresini ver ki, seni merak eden ailene haber vermeye gidelim, hep beraber!”

“Ne olur ağabey, beni teslim etme!”

“Yaşın on dokuz! Yanlış bir şey ya da yanlışlıklar için seni kimse zorlayamaz. Özgür bir insansın. Evet, babanı yitirdikten sonra çok şeyi annene borçlusun. Ama hiç hoşlanmadığım bir söz; ‘Eğer doğmasaydım, niye doğmadım?(14)diye bir serzenişin(3) yahut da şikâyetin olacak mıydı annene, babana karşı?..

O halde serbest bırak kendini ve asla üzülme! Tekrar ediyorum, söz veriyorum, gücümün yettiği kadar sorununu, sorunlarınızı halletmek, çözmek çabasında olacağım!”

“Bir görüşte inandığın benim için mi?”

“Hepiniz için!”

Şu kısa süre içinde minnete karışan duygularıyla ümit var olmamalıydı, kendimi, duygularımı, etkilenişimi saklamalı, ondan da sakınmalıydım, her ne kadar hissettiklerim beni mutlu ediyor gibi görünse de, hayattan handiyse bihaber olan genç kız bilmemesi gerekenleri bilmemeli, yaşamamalıydı…

Eve geldik. Annem daha kapıyı açtığımda hayret dolu bakışlarla yüklenmişti sanki.

Anlattık, dinledi, anlamış gibi yapmasına rağmen manalı, istekli, hatta arzulu bakışları gözümden kaçmamıştı.

Güzel annem, benim zaten yüreğim yerinden çıkarcasına hoplamış, onun birkaç saat içine sığan yakınlığında gücümü yitirme noktasına gelmiş olmama rağmen, kendimi zapt etme gayretindeyken, bu manalı bakışlarını çekebilir miydim?

Ben otuzlara merdiven dayamışım, o daha henüz on dokuzunda, düşünmek bile haktan reva mıydı?

Evet, gönüldü bu. Aşk meleğinin okunu nereye, ne zaman göndereceği belli olmazdı, sen-ben istemesek de. Ama akıl, izan(3), mantık, insaf, hak ve haddini bilmek vardı(1)! Davulun bile dengi dengine çaldığı bir dünyada umut etmenin bile zor olacağı bir düşünceyi nasıl yaşama gayretinde oluyordu ki bir insan?

Evet, varlıklı sayılırdık, görünüşte pimpirikli dede kadar olmasak da. Ama onun gibi satın almayı nasıl düşünürdük ki, karşının güçsüzlüğünün bahanesi ile sevgi olmadan sahiplenmek uygun muydu? Ben anlamıyor, anlayamıyordum ki, anneme anlatmak için nasıl bir çabam olsundu?

Maç atmosferine uygun giyimimi değiştirdim. Güngör’ün tarif ettiği eve geldiğimde hiç aklımdan geçmeyen, hatta Güngör’ün bile beklemediği şeyle karşılaştım.

Kapı açıktı, evde tarif etmekte zorlanacak sessizlikte bir yeis vardı.

Annenin yatağında gözleri açıktı ve dördü de kız olan çocuklar odanın bir köşesine kucak kucağa yığılmışlar, ağlıyorlardı.

Daha doğrusu ağlamaktan göz pınarları kurumuş, sessizlikte sadece sessiz ve zorlukla olduğu belli höykürüşleri(1), iç çekişleri duyulabiliyordu.

Bir Allah’ın kulu, bir komşu… Ne yapılana, ne seslere ulaşmamış, yapılanlara engel olmayı düşünmedikleri gibi, çocukların yalnızlıklarına ve bir ölü başındaki çaresizliklerine de aldırış etmeyi düşünmemişlerdi. Garip ve yokluk içinde olmanın cezası idi bu; Kimsesizlik(15)

Hemen telefon açtım anneme cebimden;

“Güngör’ü de alıp eylenmeden bir taksi ile hemen gelmelerini” söyledim, nedenlerini cevaplamaksızın, çünkü telefon açtığım ana kadar gerçek nedeni bilmiyordum, kapının kırılmış olması bir kısım olumsuzlukları belirtir gibiydiyse de.

Güngör’den sonraki en büyük kızın anlattığına göre, ablaları kuaförden kaçınca pimpirikli adam, çılgına dönmüş, avenesiyle(3) birlikte eve gelmiş, kardeşinin engelleme çabalarına karşın bir tekmede kapıyı kırmış;

“Şimdi kaçan kız, bana karı olmaz! İlerlerde gene kaçar!” deyip ne verdiyse, hatta buzdolabındaki sucuk, peynir, reçel gibi yiyecekleri bile alıp ayrı bir poşete yerleştirmiş ve avenesiyle birlikte arkasına bile bakmadan ayrılmışlar oradan.

Duyarsız insanların yaşadığı memlekette, mahalleliden bir şeyleri beklemek, katırın doğurmasını beklemek gibiydi.

Anne tahammül edememiş, yatağına ancak uzanabilmiş, ruhunu iki soluk alıp vermekle Yaradan’ına teslim edip çocuklarını yalnızlık ve yokluk dolu kaderleriyle baş başa bıraktığının farkında bile olmamış.

Kapı öylesine darbeliydi ki, hemen onarılacak gibi görünmüyordu. Acil servise telefon edip bir ambulansın bir saat içinde belirttiğim adrese gelmesini rica ettim, yapacak bir şey yoktu, çünkü teyzenin bedeni neredeyse soğumuştu. Çocuklara sarılıp onları teskin etmeye(1) çalışırken annem ve Güngör ulaştılar eve.

Güngör’ün attığı çığlık, önce annesinin cansız bedenine, sonra kardeşlerine sarılıp ağlayışı sanırım yaşadığım sürece aklımdan asla çıkmayacak.

Annemle göz göze geldik. Sanırım anlaştık, ne konuda, nasıl ve neden anlaşmamız gerekiyorduysa…

Bu esnada ambulans geldi kapının önüne ve komşulardan bir kaçı uyandı, ambulans ses etmemesine rağmen, kırılmış kapıya doğru başlarını uzattılar, pencerelerden, duyarlılıklarının(!) ispatı olarak!

Ambulanstan inen doktor, herkesin bildiği gerçeği; “Yapacak bir şey yok!” dedikten sonra iki elini yanlara açarak, kafasını iki tarafa sallayarak sözlerini destekleme gereği hissetti (herhalde).  Anneme göz ucuyla bakarak Güngör’ün kolundan tuttum;

“Söyle kardeşlerine, özellikle Günay’a, neye ihtiyaç duyuyorsanız hazırlamaya gayret etsinler. Annenin Nüfus Kâğıdını al, anneni hastaneye beraber götürelim!”

Sesimi yükselttim;

“Anne paran var mı? Telefonun yanında mı? Biz Güngör’le gidip gerekenleri hazırlayalım. Biz gelinceye kadar da evi terk etmeyin, kedi-köpek girmesin içeriye. Bunun için kapıyı kapatacak bir şeyler koyun kapıya. Bir arkadaşımın babası marangoz. Telefon edip gelip gereğini yapmasını rica edeceğim…

O çalışmaya başlayınca, biz de gecikirsek, çocuklar aç kalmasın, teselli olmaksızın yaşama çabası düşünmesinler. Zaten benim bunları söylememe de gerek yoktu ya, neyse?”

“Olur oğlum!” derken cılızca çıkmıştı annemin sesi. Üzüntüsünden mi, aceleciliğimden mi, yoksa bundan sonrasının nasıl olacağının tereddüdünden mi, bilemiyorum.  Bildiğim, övünmek gibi gözükecek olsa da, kanımdaki atalarımdan kaldığına inandığım asaletti; “İyilik yap, denize at! (16)örneği.

Aslında içten pazarlıklı egoist olduğumu inkâr mı etmeliydim?

Çok zaman, çok kişinin dediği gibi zaman bazen geçmez, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar kendine gelirdi zaman. Benim için de öyle oldu. Özellikle “Nuh deyip, peygamber dememe” ısrarlarını kırmak için Güngör’ü ikna etmem çok zor oldu, ek olarak Günay’ı da.

Masum(93) bir isteğim vardı(!) bana göre; bizimle birlikte yaşamalarını istemek gibi.

Azmin elinden, sakladığı düşünceden kim kurtarabilirdi ki kendini? Annemin de olağanüstü içinden geçirdiği başka düşünceleriyle ısrarı sonucu bizlerle yaşamaya razı oldular. Kardeşler öncelik ve özellikle Güngör’ün gözlerinin ve ağzının içine bakıyorlardı, sessizce, saygılı ve fakat arzuladıklarını hissettirir gibi…

İkna olduklarında hemen hücuma geçtim;

“Sen hatta sizler bilirsiniz, beraber karar almanız uygun olur düşüncesindeydim. Bence beni dinlerseniz evinizi satın, tutarını olduğu gibi bir kısmını vadeli olarak bankaya yatırın. Ev derdiniz olmayacak nasıl olsa, sen üniversiteye git, kardeşlerini okut, eğit, o parayı kullanarak…

Tamam ilk sözlerimdeki vaadimi tutup gerektiğinde giderlerinize katkıda bulunurum. Ama o para tamamen sizin, hiç kimseye başınızı eğmeyeceğiniz garantiniz olur, hele ki annem de ben de arka arkaya ölürsek meselâ!”

Rıza gösterdiler bir kez daha. Zaruri eşyalarına aldılar, peyderpey. Bir kısmını annem istemedi, bir kısmını ben, çeşitlerini saymak, söylemek gereksiz. Yenilerini yerleştirdik evimize aldığımız mobilyalara ayrı, ayrı. Mutluydular bir de Güngör ikide bir suratını ekşitmese(1).

“Mahcubuz, zahmet ettiniz, ilerilerde inşallah borçlarımız öderiz!” gibi gereksiz sözleri etmeseydi. Annemin emekli maaşı, benim maaşım, birazcık da kıyıda-köşede olanlar, artık aile fertlerimiz olan ailemizin nesine yetmezdi ki?

 Kalan eşyaların bir kısmını isteyen, istekli olan komşularına verdiler, bir kısmını çöp konteynırlarının(2) yanlarına yerleştirdiler, ihtiyacı olanların almaları umut ve dileğiyle.

Kalması gerekenler de kaldı evin içinde. Sonraki görev benimdi. Gecekondunun kapılarına, pencerelerine çapraz tahtalarla barikatlar kurup kartonlar çakıp belirli köşelerine “Satılık” levhaları koydum.

Aradan geçen sürede yan taraftaki ev ve arsayı alan müteahhit oraya site yapmak için çocukların evini de yok pahasına satın almak istemişti.

Bu bizi çok az da olsa üzse de gerek komşuya verilen daire sayısını ve gerekse arsanın değerini öğrenmekle ve “Ata Yadigârı(2)” saplantısından özellikle büyük çocuğu(!) ikna etmekle evin satışını yaptık ve bedelini bankaya gene büyük çocuk adına yatırdık.

Üzüntü demem müteahhitle olan savaşımız için değil, miras, tapu işlemlerindeki gevşeklik ve gecikmeler anlamında idi.

Yaşamımız devam etmeye başladı, normal konumda hiçbir değişiklik olmaksızın, eğer Güngör’ün üniversiteyi kazanmış olmasını, bebelerin derecelerine ve yaşlarına göre okullara başlamalarını ve annemin soğuk sudan sıcak suya ellerini değdirmediğini ve benim iç çamaşırlarım dışında her şeyimin kızların ellerinden geçtiğini saymazsak…

Tek bir kusur, bilgisayarda bazı bazen sıra beklememin gerekliliğiydi, o da en kısa zamanda taksitle de olsa çözeceğim bir unsurdu.

Ve itiraf etmeliyim ki ben artık Güngör’ün gözlerinde yaşıyor, özellikle anneme ve de ona bir şeyler hissettirmemeye çalışıyordum, başım öne eğik, oysa ne güzel söylemişti o sanatkâr; “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma…(19)

Unutmadan söylemem gerek, bir başka gün, durup dururken değil, söz sırası geldiğinde;

“Çok yakınımız yok, siz artık bizim çekirdek ailemizsiniz(2), bir uygun zamanda Nüfus Kâğıdını ver de evin tapusunu senin üstüne yaptırayım, annem ve ben ölünce sıkıntınız olmasın!” dediğimde, şiddetle karşı çıktı Güngör;

“Ağzından yel alsın Gündoğan! O nasıl söz? Yaşayamam!”

Sevip de sevdiğine “Seni seviyorum!” Diyememek ne kadar acıysa, sevilip de sevildiğini bilmemek de o kadar acıydı. Dünyada paylaşıldıkça büyüyen tek şey sevgiydi(20). Ancak paylaşmasını bilenlere...

Biz ne yapıyorduk, birbirimizden, annemizden, kardeşlerimizden sakınarak? Birbirimize bakmanın yeterli olmadığını bile bile aynı yöne bakmamız gerektiğinin farkında bile değildik(21), sanki!

Bana ilk defa uluorta, ölüm sözü ettiğimde ismimi söylemişti;

“Ne dediğinin farkında mısın şu an?”

“Yaşım küçük, ama ‘Benim de kalbim var, ben de insanım(22)!’ Seven gibi sevilenin de bilmesinin gerektiğini düşünüyorum.”

“Anlamadım! Herhalde minnet duyguları yüklü bir kalpte sevgi olduğunu belirtmek gibi bir yanlışlığı yaşıyorsun gibime geliyor!”

“Hayır! Bana ilk baktığında çarpıldım, ’Benim dünyam!’ dedim, seni yitirmemek için her şeyi göze alıp, aklımdan geçmemiş olsa da annemi yitirmek pahasına sana ulaşmaya, seni yitirmemeye çalışmak için bir saniye bile eylenmedim bir yerlerde, nefes bile almadım, o kısacık mesafede de beni anlattım sana…”

“Küçük Kız! Küçük Hanım! Aynı sözleri söyletme bana. Sizleri sokakta bırakmadığımız için,  anneme ve bana minnettar olduğunuz için söylüyorsun bu sözleri. Belki de yüreğin bir güçsüzlükle baş edemediği için yanlış telâffuz ediyorsun duygularını. Bu da sana yakışmıyor!”

Çevremizde kardeşleri, annem ve hiç kimse yokmuşçasına biz bize konuşuyor gibiydik. Annemin ve özellikle Günay’ın hayret dolu bakışları gözlerimize çarpmıyordu.

“Eğer ‘Ağabey’ dememi istiyorsan, beni buna zorlama. Sen benim için, seni ilk gördüğüm andan beri sevdiğim, hayatta bağlandığım, hayata bağlandığım, yarınıma güvendiğim tek insan Gündoğan’sın. Çünkü seni, senin anlamadığın, anlamak istemediğin kadar seviyorum. Gözlerine ilk baktığımda söylemiştim; ‘Kulun, kölen, istersen karın olurum!’ diyerek!”

“Minnettarlığın duygularının tüm gözeneklerini de kapatmış, basit bir hezeyan(3) bu, günlerden sonralarının ertelerinde. Şimdi yat, istirahat et, ya da dinlen her neyse, yarına bir şeyin kalmaz, şu anda söylediklerini unutursun!”

“Mümkün değil Gündoğan! Seni seviyorum, inanman zor gibi görünse de canımdan çok. Kardeşlerim sana emanet. Bana inanmadın, inanmıyorsun da, o halde hayattan da hayatından da ebedi olarak çekiliyorum, bu bir gösteriş değil, bir yemin, bilesin!”

Yerinden kalktı Güngör, umursamaksızın, kimsenin kıpırdamasına bile imkân bırakmaksızın, hayret dolu bakışlarımıza aldırmaksızın.

Balkon kapısına yöneldi, kapı kilitliydi, açmaya uğraşırken aptalca izliyorduk onu kardeşleriyle, artık kardeşlerimiz olanlarla birlikte, elimizden sanki bir şey gelmiyormuş gibi.

Ama annem ben ve çocuklar gibi değildi, yerinden fırlamasıyla birlikte kapıyı açıp da balkona yönelmek üzere olan Güngör’ü bacaklarından tutmuş, beraberce yuvarlanmışlardı, balkonun zeminine.

Annemde bir şey görünmüyordu, ancak Güngör’ün kafası balkon duvarına çarpmış olsa gerekti, başı kanıyordu, baygın gibiydi hem.

“Güngör! Aç gözlerini bir tanem. İntihar etmene gerek yoktu. Öperdin beni, inanırdım. Çünkü ben de seni, gözlerinle ilk karşılaştığım, ilk gördüğüm andan beri, tıpkı senin için ölecek kadar seviyorum, inan bana!

Gözlerini usulca araladı Güngör, yorgunluğuna, acılarına önem vermeksizin, beklediği sözlermiş gibi, inanmak damarlarında heyecanla dolaşıyormuş gibi;

“Sahi mi?” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.

Diz Çürütmek; Sözün aslı; Dirsek Çürütmek. Yani okumak, örenim görmek için uzun süre çalışmak. Benim söylemek istediğim; futbol sahalarında futbolcu, antrenör gibi görevlerle uzun süre kalmış olmaktır.

Donatmak; Birinin giyimini, kuşamını sağlamak, süslemek. Bir şeyin ihtiyacının karşılanması, iyi iş görebilmesi için gereken nesneleri, alet, edevat, gereçleri temin etmek, vermek.

Dudak Uçuklatmak; Şiddetli şekilde korkutmak.

Gobit Yemek; Baget de denilebilecek pideye benzer, özel bir ekmek içine haşlanmış yumurta, kıyılmış yeşil soğan ve baharat konularak yenilmesi sağlanan, bir bakıma “fast food” tipi yiyecek (simit gibi meselâ) yemek. Bunu satana da “Gobitçi” denilmesinden daha doğal bir şey yoktur, gibime gelir.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

Jest Yapmak; Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranış.

Kahrını Çekmek; Uzun süreli sıkıntılarına katlanmak.

Morarmak; Herhangi bir söz ve davranıştan dolayı bozulmak. Herhangi bir sıkıntı, hastalık ya da ezilme dolaysıyla morlaşmak, mor duruma gelmek, mor renk almak.

Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

Sefil Olmak; Yoksulluk içinde bulunmak, yoksulluk çekmek, Yoksul olmak.

Stres Atmak; Eğlenerek ya da benzeri davranışlarla duygusal gerilimi azaltmak, rahatlamak.

Surat (Yüzünü) Ekşitmek; Rahatsız olduğunu, hoşnut olmadığını, öfke duyduğunu yüz ifadesiyle belli etmek.

Tasvip Etmemek; Bir düşüncenin ya da davranışın doğru, uygun, yerinde olmadığını belirtmek, onu uygun bulmamak, onamamak.

Tedavülden Kalkmak (Kaldırmak); Bir uygulamanın, geleneğin vb. için geçerliliğinin yitirilmesi. O paranın kullanılmasının sona erdirilmesi.

Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.

Vızıkdamak (Vızıldamak); Hafif sesle ve bezdirici bir biçimde yakınmak, sızlanmak.

Yeğlemek; Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp o şeye yönelmek, tercih etmek.

(2) Ahlâk Yoksunu (Yoksulu); Terbiye sınırlarını aşanlar için kullanılan deyimler.

Aile Terbiyesi; Kişiye ailesince verilen terbiye.

Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Bakar Kör; Gözleri sağlam göründüğü halde göremeyen, çok dikkatsiz, şoke olmuş durumda sabit bakışlı.

Çekirdek Aile; Anne, baba ve çocuklardan oluşan aile.

Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.

Doğruya Doğru (Eğriye Eğri); Gerçek ne ise aynen belirtmek veya gerçek doğrultusunda onaylamak.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Gönül Rahatlığı; Dirlik, İç rahatlığı iç huzuru, baş dinçliği, huzur.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

Kaderin Cilvesi; Talihin beklenmedik bir zamanda ortaya koyduğu durum.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Lây- Lây-Lom; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.

Nemrut Bakışlı, Nemrut, Nemrutça; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.

 (3) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural. Alışkı; Bir kimsenin yapmaya alıştığı, bir kural gibi uyduğu şey.

Akabinde; Ardından, arkasından, hemen ardından, hemen arkasından.

Avam; Halkın aşağı tabakası, ayaktakımı, okuması, yazması, ilmi irfanı kıt olan (Fakirlik, Fakirler Sınıfı).

Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam.  Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da Zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…

Fetva; İslâm hukukuyla ilgili bir konunun, bir sorunun dinsel hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, müftüce verilen hüküm. Bir işle ilgili yargıda bulunmak, bir işin yapılmasına olur vermek.

Fular; Eşarp, kadın boyun atkısı, entari vb. yapımında kullanılan ipek, ya da yarı ipek, ince kumaş. İpek eşarp ya da boyun atkısı.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

Hilafsız; Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.

İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak. Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yükleme, kara çalma. Kur’an, Nahl Suresi, 56 Ayet; “Allah’a and olsun ki; yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz!”  Kur’an, Nur Suresi, 4. Ayeti; “İffetli kadınlara iftira atıp da dört tanık getirmeyenlere gelince, onlara hemen seksen vuruş vurun. Ve onların tanıklıklarını ebediyen kabul etmeyin. Onlar sapmışların ta kendileridir.” Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK

İzan (İz’an); Anlayış, anlama yeteneği, basiret. Kavrayış. Terbiye, boyun eğme, söz dinleme, bildirme.

Kopil; Romence “Çocuk” demektir. Babası belli olmayan (Nesebi gayri sahih, Piç) çocuk. Arsız sokak çocuğu. Yaramazlık yapan, serseri erkek çocuk.  Küçük Romen veya çingene çocuğu.

Muhalif; Bir görüşe, bir eyleme, bir tutuma karşı olan. Muhalefet eden, ya da muhalefet partisinden olan.

Müteessir; Üzüntülü, üzülmüş, etkisinde kalmış, etkilenmiş.

Pimpirikli; Gereksiz yere titizlik gösteren, kuşkucu.

Reşit; Ergin, Doğru yolu tutan, iyi hareket eden, akıllı, 18 yaşını doldurmuş, evli, ya da mahkeme kararı olarak.

Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.

Skorboard (Skorbord); Sayı Tahtası.

Şaşaa; Parlaklık. Parıltı. Olağan ötesi gösteriş.

Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.

Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

Yeis; Umutsuzluktan doğan karamsarlık. Üzüntü. Hüzün; Duygulanma. İçe kapanıklık. Üzüntü. Gönül üzgünlüğü.

(4) Bazen sorular, cevaplardan çok daha önemlidir.  Nancy WILLARD

(5) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.

(6) Merak, şeytanın en favori yollarından biridir, insanı günaha sürükler. Nihat TINEL

Kendine kayıtsız olduğu halde, kendinin ilgili olmadığı bir alana duyulan merak saçmalıktır. PLATON (EFLÂTUN)

(7) Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi diye başlayan Barış MANÇO şarkısının nakarat bölümü; “Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı” şeklindedir.

(8) Yasemen; Benim olsan, seni bir gül gibi koklar, sararım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(9) Sahipsiz bakışların benim olsun, isterim. Barış AKARSU

(10) Ağlamaktan korkma! Zihnindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir. KIZILDERİLİ SÖZÜ

(11) Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(12) Mevlâ’m bir kapıyı kapatırsa diğerini açar… Sözün aslı; “Bir kapıyı kapatıp, bin kapıyı açan Allah’a hamdolsun” şeklinde olup söz Kur’an Ali İmran Suresi 26 ayete dayandırılmaktadır. (Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım. Sen mülkü dilediğine ve mülkü dilediğinden alırsın).

(13) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(14) Annem-babam oldukları, doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa; Stuart MILL sözü.

(15) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(16) Sözün tamamı; “İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir” şeklindedir. Ancak şu iki sözü de tekrarlamasam olmazdı;

(17) Her gün birine iyilik yap. İyilik yapamıyorsan, hiç tanımadığın olsa da birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri elinden gelmiyorsa, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy.

(18) İnsanlar mutluluğun en büyüğüne, ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilirler.

(19) Başın öne eğilmesin, Aldırma gönül aldırma… Sabahattin ALİ’ye ait Sinop (Cezaevi) yöresi türküsü.

(20) Seni seviyorum! Diyememek ne kadar acıysa, sevilip de sevildiğini bilmemek de o kadar acı. Dünyada paylaşıldıkça büyüyen tek şey sevgi. Yazmanın söyleyememekten daha iyi olduğunu belirtmeye yarayan söz.

(21) Bu cümleyi kurarken; Antoine de Saint EXUPERY2e ait; “Aşk birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır” sözünden etkilenmiş olsam gerek.

(22) Aşkımla oynama kumar değildir… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; “Benim de canım var, ben de insanım, benim de kalbim var, ben de insanım” şeklinde olup, eserin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi İsmet Nedim SAATÇİ’ye ait olup Muhayyer Kürdi Makamındadır.