Bu, aklımdan hiç geçmeyen bir şeydi, belki de hayallerimi zorlarsam hayallerimden geçirebileceğim bir şey. Şöyle ki;
Her şeyin katı kurallarla yasaklandığı Metro İstasyonunda, altına açılır-kapanır bir sandalye, önüne bir sazın kılıfı ve bir darbuka ile gazete iliştirilmiş, gözlerinde kapkara gözlükler olan aşağı-yukarı 50-55 yaşlar civarında bir adam saz çalıyordu. Anlayamamıştım…
Sazı çalma gayretinde değildi, basbayağı(1), hatta çok güzel çalıyordu. Oldum olası hayranıydım Türk Halk Müziğinin. Bu konuda herkesin bilip tanıdığı, bence de uzman, yetenekli, meşhur olan sanatkârların adlarını bile sayabilirdim tek tek.
Ama bu kadar iyi saz çalan, bu kör ağabey zihnimde hiç mi hiç yer etmemişti. Tanımalı mutlaka tanımalıydım onu ve hepsinin ayrı ayrı yer aldığı diğerleri gibi onu da zihnime yerleştirmeliydim.
“Anlayamadım!” demiştim. Evet! Her şeyin bağnaz(1) ve katı kurallarla sınırlı olduğu bu mekânda kimdi bu saz çalan kör ağabey? Sazı çalmak için kimden ve nasıl izin almıştı?
Ve en önemlisi bu kadar güzel nasıl çalıyor, çalabiliyordu?
Âşık Veysel’den beri böyle görmeksizin saz çalan birini hatırlamıyor, üstelik bilemeyişimi kabullenemiyordu beynim. Üstelik gazete üstünde, sabahın bu (kör) vakti(2) diyesim gelen zaman içinde o kadar çok para birikmiş olmasını da havsalam(1) almıyordu.
Üstelik mübalâğa(1) kabul edilmemesi gerekir ki, metronun yaratacağı, yarattığı rüzgâr nedeniyle uçmaması istenen kâğıt paralar da üstüne konulan demir paralarla kontrol altına alınmaya çalışılmıştı. Kim ya da kimlerin bu aklı icat ettiği önemli değildi.
Zapt edemedim kendimi, yanına yaklaştım, o çalmaya devam etme arzusundayken kulağına fısıldadım;
“Türk Halk Müziğine de, folkloruna da hayranım. Pek yeteneğim yok gibime gelir, ama darbukanızla size katılabilir miyim?”
“Darbuka senindir delikanlı!”
İşim-gücüm umurumda değildi, doymak istiyordum üstadın sazının tellerinde. Nihayeti devlet memuruydum, bir molada telefon eder, gecikmem için amirlerime mazeretimi söyler, ya da uydururdum bir şeyler.
Ancak itiraf etmeliyim ki ne bu sazın, ne de bu ağabeyin sesine ömrü billâh(2) bir daha rastlayamazdım, kendim kendime “Asla!” dememek için zor sabrettim kendimi.
Onunla beraberken, benden sonra kaç metro ya da yeraltı treni gelip-gitti önümüzden hatırımda değil. Tüm insanların aceleleri vardı, dinlemek için durmaları bir yana, hayret dolu olması gereken bakışlar bile yoktu gözlerinde.
Olağan, sanki her daim(2) rastlanan bir vakaymış gibi duyarsızdı inen de, binen de insanlar. Oysa trenin hareketinde duyulan anons ve malûm sesler dışında kör ağabeyin sazı, sesi ve benim darbuka çalışım nedeniyle istasyon inliyor gibiydi, tabiidir ki bana göre.
Birkaç gencin dudaklarını kıpırdar gibi gördüm. Annesinin sürüklercesine tavrına aldırmaksızın annesinin elinden kurtulmayı başaran(!) bir kız çocuğu önce kör ağabeyin yanağına dokundu o minik elleriyle, okşarcasına.
Ve sonra da öptü onu, dudaklarının bıraktığına inandığım izlerin sevgi mi, acıma mı olduğunu kestiremedim, anlayamadım.
Kör ağabey etrafındaki sessizliğe göre mola veriyordu çalmasına.
Ve bu boşluklardan yararlanarak sorular soruyorduk birbirimize;
“Kaç yaşındasın evlât?”
“Yirmi altı, ya siz?”
“Elli üç. Çalışıyor musun?”
“Bir devlet dairesinde memurum efendim.”
“Gecikmedin mi?”
“O kadar güzel ve mest edici(3) bir şekilde çalıyordunuz ki, sizi dinlemek için izin aldım! Ama üzgünüm ve herhalde şanssızlığım sizi de etkilemiş olmalı ki, benim gelişimden beri önünüzdeki gazeteye beş kuruş bile atılmadı!”
“Üzülme, önemli değil evlât! Paranın önemi hiç yok! Önemli olan musiki, gücünün son kertesine(1) kadar ahenkli türküler…
Kısaca musikiden zevk almak, musikiyi yaşamak ve asla doymamak…”
“Bu yaşlarınıza doyumsuzluğu yaşayarak ulaşmış olmalısınız? Kaç yıldır körsünüz ağabey?”
Âşık Veysel’in yedi yaşlarındayken çiçek hastalığı nedeniyle sonradan kör olmasından esinlenerek de olsa soracağım sual bu mu, bu şekilde mi olmalıydı? Patavatsızlık(1) parayla olsaydı şu anda zengindim herhalde, ama hemen düzeltme arzusu duydum;
“Affedersiniz ağabey!”
“Önemli değil, ‘Kısa bir süredir!’ desem, yeterli görür müsün? Henüz alışamadığımı da eklemem gerek!”
Yeni bir tren yaklaştı perona. Kalabalıktan birkaç kişi bizi dinlemek ve yardım etmek(!) arzusunu duydu gibime geldi. Bunlardan önemli olan iki kişiden birincisi genç ve güzel, elinde bir keman kutusu olan kızcağız, diğeri karayağız(2) bir oğlandı. Genç kız;
“Size katılabilir miyim?” derken kemanını kılıfından çıkartma gayretindeydi. Karayağız oğlan da elimdeki darbukayı sahiplenmişti, rica ile! Herhalde çalışımı beğenmemiş, muhtemelen içinden de olsa ayıplamış;
“Darbuka öyle değil, böyle çalınır işte!” demeyi isteyen bir profesyonel gibi çalmaya başlamıştı.
Üçünün çalışıyla Metro İstasyonu inlemeye başlamış, insanlar önce yüzlerini, sonra yönlerini dönmeye ve ellerini ceplerine sokmaya başlamışlardı.
Rahmetli sanatkârlar Âşık Veysel’den, Neşet Ertaş’tan, Özay Gönlüm(4)’den üstat hangisine başlarsa gençler de ona uyuyorlardı. Sesim güzel değildi, sözleri biliyor olsam da onlara katılma amacım olsaydı, ismini bile bilmediğim, ama sazı gibi sesi de güzel olan ağabeye katılmaya nasıl cesaret ederdim ki?
Ara sıra mırıldanmaya(3) çalışıyordum, bana yetmediğine inansam da. Allah var, ağabey dışında o iki genç de çok güzel çalıyorlardı.
Ve ben gerek müziğin ve gerekse kemanı çalan genç kızın etkisinden kurtaramamıştım kendimi. Üstelik gençlerle kör ağabey arasında müthiş bir uyum oluşmuştu, ben neden yanlarında sabit bir şekilde duruyorduysam? Tren gelince saza başlıyorlar, sessizlikte dinleniyorlardı.
Ve gazetenin üstü başlangıç kalabalıklarından sonra görünür bir şekilde birikmeye başlamıştı.
Anlamadığım, anlayamadığım bir şeyler vardı. Hele ki genç ve iyi giyimli bir adamın kör ağabeyin yanına gelip de;
“Baba! Çalışmanız bitti, sanırım! Hadi gidelim artık!” deyince beynimdeki soru işaretleri iyiden iyiye artmıştı.
“Olur, Erol!(5) Bu çocuklara iyi bak, onları tanı, sözleş onlarla, yarın nasıl müsait olurlarsa ona göre davran onlara!”
Üçümüz de, belki ufak bir fasıladan sonra nüans(1) farkıyla;
“Yarın akşamüzeri bu vakitlerde müsait olurum!”
“Metro kapısında buluşalım mı?” dedik. Başlarımızı eğişimiz gerçeğin tasdiki gibiydi…
Beynimi zorluyor, bu çaba, tavır ve edaların bir anlam niyetiyle yapılmış olabileceğini kurgulamaya çalışıyordum. Evet, olağandan fazla zeki, IQ(6) derecesi yüksek biri değildim, ama olaylara ve insanlara göre, hiç olmazsa bazı şeyleri anlamaya karşı yeteneğim olduğuna inanıyor ve akıllı sayıyordum kendimi.
Üstelik görüntülerden anladığım, daha doğrusu üçümüzün de dikkatinden kaçmayan o ki; yaşlı adamın sazı kılıfına sokarken, gazeteyi düzgün bir şekilde tozlu olabilecek tarafı içe gelecek şekilde katlarken ve kâğıt paraları düzenli bir şekilde dizerken titizliği bizi etkilemiş, meraka düşürmüş, ancak endişelendirmişti de, belki de yalnızca beni, sebebi meçhul, bilemediğim.
Yarının akşamında birbirini hiç bilip tanımayan üç insan buluşacaktık, artı bir kör üstat ve ona “Baba!” diyen genç irisi, düzgün kıyafetli bir oğul ile…
Ve ayıptır söylemesi, bir bakışla yıllar süren yalnızlığına “Dur!” demek istercesine biri olacaktım ortamda, o bendim işte, üstelik Kerem misali(7) yandığının hemen farkında olan.
Oysa karşımdakiler kimdi, iki sevgili, karı-koca, son bir ümit; iki kardeş?
O genç kızın bana ilgi duyacağını ummak istiyordum, ancak ufacık bir kırıntı bile zorlamıyordu benliğimi. Hele ki gülümseme modunda bir şeyi hissetmiş gibi olmak, utanmaksızın dikkatimi üstünde topladığım halde?
Belki sazı çalan ağabey gibi kör olaydı sesimden, yani tarifi mümkün olmayan kalitesiz sesimle etkilemiş olabilirdim onu. Kargaların bile bu düşünüşüme gülecekleri basit, ama gerçekti. Çünkü söylememiş, dediğim gibi sadece mırıldanmıştım, sesim çıkmaksızın…
İşime döndüm. Müziğe doymuş gibiydim, beynim boşalmıştı, ancak düşünmekten yorulmuş, o ne olduğunu bilmediğim karşımdakinin ismini bile öğrenememiş olduğumdan dolayı hülyalarıma haksız gibi olsam da vermek istediğim düzende başarılı olmadığım için kahroluyordum.
Oysa ismini öğrenememiş olmamın hülyalarıma ne katkısı olabilirdi ki?
Gene de tek bir umut beslememin hakkım olduğuna inancı yaşamamdı. Çünkü onun da ismini bilmediğim kör ağabeye katkıda bulunacağımız mekânda; “Ne haber? Ne var, ne yok, nasılsınız dünden beri?” gibi saçma-sapan sorularla hal-hatır sormalıydım.
Eğer uygun cevaplar ve iznini alabilirsem duygularımı anlatmak, anlatabilmek için elini tutmaya gayret etmekti maksadım. Yanılmamayı umut ettiğim konu, yanındakinin kardeşi olması idi.
Eee! Peki! Sonra?
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşıyor, yaşayacak olsa(8) da hayallerine nerede nokta koyacağını bilmeli, asla ve asla hayallerinin peşinden sürüklenmeyi düşünmemeli, hayallerin sınırı olduğunu(9) bilmeliydi.
Kısaca kanatları yokken uçmayı da, hakkı olandan fazlasını değil hayal etmek, düşünmemeliydi bile.
O halde yasaklara, kurallara, adaba uymalı(3), haddimin olmadığı(3) şeyler için başımı eğmeyi, boynumu bükmeyi, kısaca haddimi bilmeliydim de…
Ve galiba hayal dediğim şeylerin gerçekleşmesini ummam için bilmem gereken şu idi bence; Güneşin doğmaması, denizlerin mehtapsız, yakamoz fakiri olması, çiçeklerin açmayı, kuşların uçmayı, ötmeyi unutmuş olmaları gerekli gibiydi.
Bir bakıma Nasrettin Hocanın göle maya çalması gibi bir şey yani. Ancak Nasrettin Hocanın umudu vardı; “Ya tutarsa?” diye.
Ama benim umut etmeye, ummaya hakkım da, mecalim(1) de yoktu, haddimi bilmemin gerekliliği ile. Kendimi bilmeli, uzanamayacağım daldaki üzüme koruk, ulaşamayacağım pişirme tarifinde sıkıntı çekeceğim ciğere mundar(1) demeksizin sütre(1) gerisinde kaybolmayı bilmeliydim. Doğal olarak “Kendime göre” şeklinde bir parantez açmam gerekli…
Yarın ve yarının akşamı olmakta gecikmedi! Söz edilen Metro İstasyonu önüne gelen ilk kişi (vatandaş yani) bendim. Belki de sözleştiğimiz saatten on-on beş dakika kadar önce, heyecanlı ve umutlu olarak.
Rahmetli büyüklerim, aceleciliğim nedeniyle “Bıktık senin şu acullüğünden(1)!” derlerdi. Bence dokuz aylık yolu yedi ayda almamın da etkisi olsa gerekti, bu acullük kavramının bana böylesine yakıştırılmasında.
Oysa haksızdılar bu konuda. Çünkü kendileri aceleci davranmışlar, hiç bilmediğim, beklemediğim, hatta düşünmemin bile uzak olduğu zamanlarda, acele ederek vakitlerinden çoktan çok zamanlar öncesinde göçmüşlerdi. Demek ki miras bana, onlardan aktarılandı!
Giderlerken, gözleri açık mıydı bu nedenle, hatırlamıyorum. Kefenlendiklerinde sadece kapalı gözleriyle görmüştüm, her ikisini de, gözleri pamuklarla kapanmadan önce…
Önce darbukacı çocuk geldi. Adı Mahirmiş. Üniversitede okuduğunu söyledi ve bir roman(1) olduğunu söyledi sakınmadan.
Sonrasında Mahinur. İsmini söylerken, doğrudan doğruya da uzatmıştı iki elini de ikimize, koltuğunun altındaki keman kutusunu neredeyse düşürmesine ramak kala(3) zapt etmeye çalışırken. Tanışmak arzusu ile adımı söylerken, neredeyse bacaklarım titriyordu;
“Muhtar!”
Hiçbir eklentisi olmadan;
“Böyle de isim mi olurmuş?” gibi şaşkınca bakışlarına tahammül etmem gerekliydi, ben de o gerekliliğe uydum!
Mahir centilmen bir delikanlıydı, Mahinur’un keman kutusunu elinden aldı hemen. Bakışları davetkârdı, kanları kaynaşmış gibiydi, deli-dolu yaşamlarının(2) gereği gibi.
Ve benim yanımdan uzaklaşıp belki de bir köşede birbirlerine “Hayat Hikâyelerini” anlatmaya başlamış olmalıydılar.
“Ellerim bomboş(10)! Yüreğimde fırtına, kırk yılın, pardon yirmi altı yılın başında gönlüme uygun birine rastladım!” derken onu daha başlangıçta romana kaptırmıştım. Hüzünlüydüm, üstelik hüzünde limite(2) ulaşmışçasına…
Yanımıza lüks bir araba yanaştı, dünkü Erol idi o, dünkü gibi aynı standart giyimde.
“Buyurun!” der demez Mahir ve Mahinur yılların beklentisi içindeymişler gibi, şaşkınlık yaşamadan arabanın arka kanepesine oturdular yan yana, sözlerini bitirememiş olmalarının telâşı içindeydiler sanki. Ben öne oturmak zorunda kalmıştım.
Nereye gittiğimizi bilmiyor, bir fevkaladelik fark etmiş gibi hissediyor olsam da sormaya çekiniyordum. Tahminime göre; “Dilenme İzni” almış bir körün Metro İstasyonunda dilenmesi ile en basitinden bu araba ile yaşadığı debdebe(1) ve şaşaayı(1) anlayamıyordum.
Üstelik genç şoför de dilsiz gibiydi, tüm dikkatini yola vermiş olarak arabayı kullanıyordu. Yalnızca bir ara dile geldi, kendisine hayret dolu bakışlarımızı yöneltmemizi göz ardı ederek(3).
“Akşam yemeğinizi yediniz sanırım?”
“Evet, ama neden sordunuz ki?”
“Açsanız, sizlere yemek ısmarlamam emredildi!”
“Başka?”
“Başka bir şey bilmiyorum efendim!”
“Size ‘Üç maymunu oyna(11)!’ dediler yahut o saz çalan ağabey böyle mi söyledi, ya da emretti, yani?”
“Bilmiyorum efendim, bana sadece; ‘Al, getir!’ ve mekâna girerken de; ‘Sürpriz olsun, gözlerini bağla!” dediler, ben de o görevi yerine getirmeye çalışıyorum!”
“Peki, o kör ağabeyin adı ne?”
“Bilmiyorum efendim!”
“Peki, bildiğin bir şeyler var mı?”
“Var efendim! İslâm’la ilgili çok şey ve çat-pat(2) öğrenebildiğim bir-iki türkü…”
“O halde patlat o zaman birini…”
“Sesim güzel değil efendim!”
Ben soruyordum, o cevaplıyordu, arkamdakiler de suskunluklarını dikkate alırsam, sanırım bu karşılıklı atışmalarımızı(3) dinliyor gibiydiler, tek farkımız prova yapar gibi olmayışımız olsa gerekti (ve galiba).
Lüks bir gazino önüne gelip indiğimizde, daha kapıya yönelirken şoför Erol gözlerimizi temiz birer uyku gözlükleriyle kapattı birer birer, itina ile incitmemeye dikkat ederek.
Mahinur’u ortamıza aldık Mahir ile birlikte ellerinden tutarak ve kör gibi ayaklarımızı sürterek ve Erol’un komutlarına göre yürüyerek.
Mahir, Mahinur’un kemanını aldı diğer eline, kucaklar, hatta tüm gücüyle düşürmekten sakınır gibi. Centilmen çocuk demiştim ya…
Ellerimizi birbirimize kenetlemeden önce Mahir’le sözleştik, ne olursa olsun, herhangi bir yanlışlık anında Mahinur’u selâmete çıkarmak için gereken ne olursa olsun yerine getirecektik.
Kavga-dövüş-gürültü söz ve enstrümanların bir kadın sesiyle süslendiği bir mekândaydık gibime geliyordu. Pavyon, gece kulübü ya da benzeri her neyse…
Ama şu an bu hava, bu hissediş hiç önemli değildi benim için. Belki çekinceden, belki heyecanımdan Mahinur’la ellerimiz terlemiş, yapış yapış olup neredeyse kaynaşmış gibiydi birbirine.
O kadın sesinin oldukça yakından geldiği bir masaya el yordamıyla oturmaya çalışırken gözlerimizi açtı Erol.
Oldukça mazbut(1) giyimli bir bayanın şarkı söylediği, saz sanatçılarının olduğu büyük bir sahnenin hemen önündeydik. Çevredeki tüm insanların bizlere dikkatle ve merakla bakışlarından galiba üçümüz de rahatsız olmuş gibiydik. Özellikle ailesinden izin almakta zorlanmış gibi gözüken Mahinur, cep telefonuyla, öğrenmemin ve aklımın da ermesinin mümkün olmadığı bir şekilde iznini uzatmıştı, galiba.
Biraz sonra “Baba” tezahüratlarıyla o kör sandığımız kişi, siyah gözlükleriyle çıktı sahneye. Anlamadık, anlamamıştık da zaten ve hatta bizim dışımızda da anlamayanların olduğunun bilincindeydik. Erol dikildi başımıza, bizi sahneye davet etti.
“Baba” önce bizleri tanıttı salondakilere;
“İsimlerini bile bilemediğim bu gençler, musikinin kişiyle değil, notalar, sazlar ve sesler ile değerlendirilebileceğinin ispatını yaşattılar bana, uygulamaya koymak istediğim, ilgili kurumdan izin aldığım bir gösteri sırasında. Musiki, ruhun gıdasıdır ve ilgilenenlerin rüyaları için zaman, mekân ve para-pulun değerinin olmadığını gösterdiler bana...
Onlara medyunum(1) ve buraya devamlı ya da ilk kez gelenler de onları tanısınlar istediğim için bugün sahneyi onlarla beraber paylaşmayı istedim.”
Kör, ama kör olmadığını düşündüğümüz ve ismini, çok yakından bildiğim ağabey sazını çaldı, emriyle biz de eklendik ona;
“Vardar Ovası…(12)” diye çığırarak…
Sonra “Baba” merak dolu bakışlarımıza aldırmaksızın tekrarlamak gereğini hissetti herhalde, Türk Halk Müziğini sevdirmek konusunda. Genelde onun düşüncesine göre bizler haricindeki insanlar duyarsızdı.
Toplandığını sandığımız paraları da başlangıçta gazete üstüne kendisi yerleştirmişti. Bu nedenle sözlerinin bu kısmında cebinden bir makbuz çıkardı. Bir hayır kurumuna ait bu makbuz üzerindeki rakam önemli değildi, ama bağışı yapanlar önemliydi;
“Türk Halk Musikisine Gönül Vermiş Üç Sağlam Gençten”
Ve “Baba” bu sözlerinin sonunda o siyah gözlüklerini çıkardı, gerçekten o, benim, bizim gibi onu tanıyan ve tüm sevenlerinin tanıdığı “Baba” idi.
“Geleceğim tekrar!” diyerek kulise yöneldiğinde, üçümüz de telefonlarımıza yöneldik, yerlerimize geçerken.
“Baba ile beraberiz, gecikeceğim, merak etmeyin!”
Başka ne denirdi ki “Baba” ile beraber olmanın mutluluğu ile?
Masada Mahinur ikimizin arasında idi. “Baba” türküleriyle coşmuştuk, içmeden iki tarafa sallanıyorduk.
Oysa kapaklarını kendimiz açmıştık kolaların, içinde herhangi bir katkı(?) maddesinin olması imkânsızdı ve de ikram edilen meyveleri yiyorduk.
Geciktiğimizin hatta çok geciktiğimizin farkındaydık. Yaşamımızda beni bir kenara bırakalım, benim için önemsiz gibi görünse de, bu kadar gecikmeye gençlerin haklarının olmaması gerekti.
“Baba” terini soğutmak, dinlenmek, ya da elbisesini değiştirmek için sahne arkasına çekildiğinde;
“Ben mi gideyim, biriniz mi gider, yoksa hep beraber mi gidelim; ‘Baba’dan izin alıp evlerimize dönmek üzere?” diye sorduğumda kararı “Hepimiz!” olarak beraberce aldık.
Garsonu çağırıp “Acaba ‘Baba’ bize vakit ayırıp ayıramayacağını söyleyebilir mi?” diye sormasını rica ettim, grubum(!) adına.
Şoför, ya da “Baba” nın her şeyi olduğuna ve fakat “Hiçbir şey bilmediğini” söylediğine inanamadığım şoför Erol göğüsledi(3) garsonu. İki kelimenin uç uca eklenmesinden sonra içeriye yöneldi, birkaç dakika sonra da yanımıza gelerek;
“Üstat ‘Baba’ sizi görüp vedalaşacak!” dedi. Takip ettik kendisini.
“Baba” ayaktaydı. Hepimizi kucakladı öptü, ayrı ayrı. İmzalı birer fotoğrafını verdi ve;
“Erol! Bu nadide(1) insanları teker teker evlerine bırak ve sonra sen de dinlen. Beni almana, beklemene gerek yok, ben başımın çaresine bakarım bu gece. Bu mutluluğu sadece kendim kendime yaşamak istiyorum!”
İçimden elini öpmek geçti, çekmedi elini, ötekiler de bana katıldı…
Arabanın başına gelince bu kez Mahir’den önce davrandım, arka kapıyı açıp Mahinur’un binmesini bekledikten sonra ben de yanına oturdum. Mahir öne oturmak zorunda kalmıştı.
Şoför Erol adreslerimizi sordu ve kararını verdi;
“Bayanların önceliği olsa gerek, ama bildiğim kadarıyla önce yanımda oturan genç arkadaşın evi tam yolumuz üzerinde olduğundan onu önce bırakmam daha uygun olacak gibime geliyor. Sonra genç bayanı ve en sonra da sizi bırakmamda bir sakınca olur mu?”
“Mutabıkız(3)!” dedim, ya da dedik, belki de bir ağızdan(2)…
Önce Mahir’i bıraktık; “İyi geceler!” dileğiyle. Sonra Mahinur’un evine doğru yöneldik. Genç kız her ne kadar Mahir’e karşı ilgisini belli etmiş olsa da bir şeyler yapmak arzusundaydım, çünkü gerçekten kaderin bu tesadüfünden etkilenmiştim.
Umudum yoktu, ama etkilenmek, hoşlanmak ertesinde sevebilir, hatta âşık bile olabilirdim. Çaresizliğimi hiç olmazsa bilsin, reddetmesi gerekenin o olduğu inancındaydım.
Cebimdeki daire kartlarından birini cüzdanımdan çıkartıp avucuna sıkıştırmak istedim. Elini, ateş değmiş, cereyan çarpmış gibi çekti ve bana öyle bir baktı ki, sokak lâmbalarının bile hiddetle yanar-söner gibi, korkudan bellerini büküp sürüklenişlerinden çekindim.
Ama kaybedecek bir şeyim olmayacağına göre beni kim vazgeçirebilirdi düşüncemden. Usulca tekrar uzatma gayretinde oldum kartımı, bu kere aldı, bakmadı bile…
Arabada üçümüzün nefes alıp verişimiz duyuluyordu ve de sadece sinsi motor sesi.
Evine geldik, sol taraftan inerken öncesinde sol yanındayken, kartı benden alışından sonra aramıza yerleştirdiği keman kutusunu aldı ve verme teşebbüsünde bulunduğum kartı görebileceğim bir şekilde koltuk üstüne bıraktı, hatta fırlattı, attı da diyebilirim.
Kapıyı hışımla kapattıktan sonra şoföre elini uzatıp; “Her şey için teşekkür ederim, iyi geceler!” dedi, bana dönmeksizin, sitemini belli etmek istercesine. Çünkü bir söz ulaşmadı bana, ondan.
Hâlbuki o arabadan inince ben de şoför yan koltuğuna geçmiştim, görmem gerekenleri almam ve doğal olarak hak ettiğim davranışı sindirmek için.
“Erol Bey!” dedim. “Eğer gidecek, gitmen mecburiyeti olan bir yer yoksa daha fazla yorulma, evim müsait, misafir edebilirim seni. Sabah da saati kurarım, hangi vakitte, nerede olmak istersen ona göre uyandırırım seni. Çünkü dün de bugün de çok yoruldun!”
“Ben size ağırlık olmayayım efendim!”
“Artık patronun elemanı değil, benim misafirimsin, efendim sözünü de bırak artık, bana ismimi söyle, adım Muhtar…”
Erol beni, ben onu kabul ettim. Gerçekten oldukça yorgundu, kanepeye hazırladığım çarşaf, yastık ve pike üzerine koyduğum misafir pijamalarını ancak giyip kendini yatağa bıraktı diyebilirim. Pikeyi horlamaya başladıktan sonra örtebildim üstüne.
Horladığı falan yoktu garibimin, o benim uydurmamdı, nefes alış verişinin ritminde, tıpkı arabadaki gibi.
Sabah tıkırtılarla uyanıp geldim kendime. Geç değildi, ama biraz erken gibiydi galiba. Erol, kendince çay ve kahve hazırlama gayretinde olmuştu.
Hem lafladık, hem kahvaltı ettik. Daha doğrusu yaşamından, yalnızlığından, ekmek parasından ve “Baba” yı ne kadar çok sevdiğinden bahsetti. Gizlemeye çalıştığı şey sır küpü olmak yanında “Baba” nın her bakımdan koruyucusu olmasıydı, bir bakıma badi gard(2), silâhı daima elinin ve hatta yastığının altında idi.
Konuşurken bir ara durakladı, sandım ki gitme vakti geldi, acele ediyor gibi görünmemesine rağmen. Yutkundu, yüzüme baktı, bir şeyleri söyleyip söylememe tereddüdü içinde gibiydi.
“Çekinme, söyle!” dedim.
“Beni evine misafir ettin, çekinmedin. Gücenmezseniz, söyleyeceklerimi dinleyin, demek isterim!”
“Dost acı söyler, derler ve bana göre de doğruyu dürüst olarak söyler, karşısındakinin tavrı ne olursa olsun. Ben de sana doğruyu söyleyeceğin inancında olduğumu belirtmek isterim, söyle!”
“Bütün gece sizi ve o genç kızı takip ettim sessizliğimde. Sizin gözleriniz bir an bile ayrılmadı ondan. Onun bakışları da kaçamak olsa da kaçmadı gözlerimden. Üstelik birbirinize yakışıyordunuz, çabalarınızı anladım…
Ama en yapılmayacak şeyi yaptınız. Sanki o genç kız evde kalmış, kart, nasipsiz bir kızdı. Kartınızı alınca koşa koşa size yönleneceğini düşünmeniz büyük bir hata idi. Bence gönlünü yapın, kapısında kul-köle olacağınızı, olduğunuzu belli edin, onu sevmeye başlayıp devam edeceğinizi, onsuz olamayacağınızı anlatın ona. ..
Bence bilgim kıt olmakla beraber mutluluğa ancak böyle ulaşırsınız, kanaatindeyim.”
“Teşekkür ederim!”
“Gereksiz! Siz uygulayın ve bu kadar bilgiyi nasıl öğrendiğimi sormayın. Bir seveni sevmeyip, bir sevmeyeni sevdiğim için desem, kısaca anlatmış olabilir miyim dorukta olan hüznümün sebebini?..
Ve her şey için teşekkür ederim, hakkınızı helâl edin Muhtar Ağabey.”
“Sen beni doğrularınla yönlendirdin, asıl sen hakkını helâl et ve vakit buldukça beni ziyarete gel ve bugünkü gibi kahvaltı hazırla, dertleşelim, mutlu olurum!”
“İnşallah ağabey, inşallah!”
Zaman geçmeli, ortam soğumalı, köprülerin altından sular akıp geçmeliydi. Eğer Erol’un izlenimleri doğruysa ve eğer Mahir Mahinur’un yaşamına hükmetmeyi başaramamışsa o zaman şansımı tekrar denemeliydim. Çünkü kesin olarak hissediyordum ki; etkilenme modunu aşıp sevgi moduna yönelmiş, hatta bu modu da aşmıştım.
Aşığım diyebilir miydim? Aşk diyebilir miydim yaşadığım için? Aşk eğer bu şekilde tarif ediliyorduysa, belki!
Bir gün izin aldım, ilerleyen sabahların biri için.
Ve sabah ezanı ile birlikte evinin önüne gelip onu görebileceğim bir yerde gerçek anlamda pusuya yattım.
Kapıdan çıktı, sanki ortamı aydınlattı bir güneş gibi, bulutlar arkasına gizlenen güneşin onu kıskandığını hissettim, nitekim saniyeler sonrasında göstermek zorunda kaldı kendini.
Ve o hareketsiz gibi durdu bir süreliğine kapısının önünde. Koltuğunun altında keman kutusu, sinirli bir şekilde ayağını kapı eşiğinin betonuna vuruyordu, döver gibi.
Bir araba gelip durdu, tam önünde, belki de söylenerek bindi ve araba yanımdan hızla akıp geçti. Onun Metro İstasyonuna gideceğini düşünmüş, her ihtimale karşı otobüs ve dolmuş duraklarını bile öğrenmiştim.
Oysa o, beyaz renkli o arabayla ve o genç şoförle birlikte gitmişti, bir asilzade gibi.
Ona ait hiçbir eklentim ve hakkım ve haddim olmamasına karşın iliklerime kadar işlemişti kıskançlığım. Arabanın plâka numarasını not ettim zihnime, ne işe yarayacaktıysa? Hani aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele!
Buralara kadar gelmişken bu cesareti, bu imkânı bir kez daha bulamayabilirdim, tek katlı bahçeli evin kapısını çaldım, bilinçsizce, ne diyeceğimi bilmeksizin. Yaşlıca bir hanım çıktı kapıya, yalandan kim ölmüştü ki, bu zamana değin;
“Bağışlayın, affedersiniz efendim. Mahinur’da kitabım vardı, eğer çıkmadıysa söyler misiniz, yakında sınavımız var, kitabımı alabilir miyim?”
“Ah, oğlum! Beş dakika önce yeğeniyle birlikte okula gitti!”
“Anladım efendim, sağ olun! Ben onu okulda bulurum!”
“Siz de mi konservatuardasınız yoksa? Arkadaşlarını tanırım, ama sizi ilk defa görüyorum!”
Kadıncağız içten pazarlıklı olduğumu(2) anında anlamıştı (galiba). Benim yaşımda, neredeyse eşşek kadar(!) konservatuar öğrencisi olur muydu ki? Her ne kadar yalancıların çok zeki olmaları, yalanlarını hatırlarında tutmalarının gerektiğini biliyor olsam da…
“İmtihana gireceğim, kitabım onda” dedikten sonra yeni yalanım bu kez onu destekleyecek şekilde olmalıydı, değil mi? Ama ı-ıh! Yalandan da insanların öleceklerinin hâlâ farkında değildim;
“Evet efendim, ben de konservatuardayım, ama öğrenci olarak değil!”
Kadıncağız, hem kimdi ki, bilmiyordum, üstelik Mahinur’da kitabı ve kariyer sahibi olmak(3) isteyen ve sınavı olan bir öğretim görevlisi mi, büro memuru yahut da odacı-kapıcı gibi bir görevli olarak düşünürdü, bilemiyorum.
Ama şu anda o hanımefendinin söylediğine göre şehirdeki tek üniversitenin sahibinin ben olduğumu hissediyordum!
Gittim, konservatuarın karşısındaki banklardan birine oturdum, çünkü vatandaş olarak beni almadılar içeriye. Yeni yalanlar için de elimde hiçbir done(1) yoktu, soyadı, sınıfı, numarası gibi. Onun okuldan çıkacağı ana kadar beklemeliydim onu, şansımı zorlamak için.
Ancak öğle ezanı okunurken şansımın en az % 50 kadarını yitirmiştim, heyecandan, korkudan, çaresizlikten, bilmezlikten…
Farkındaydım. Kalan, hatta zamanla daha da azalacağına inandığım cesaret bana yetecek miydi?..
Yüreğim ağzıma geldi(3). Okuldan çıkmış, yalnızlığını kendiyle paylaşır gibiydi. Gecikmemeliydim, kırıntısı bile tükenmek üzere olan cesaretimi yitirirsem, bir daha bulmam imkânsız olacaktı gibime geliyordu. Karşısına geçip;
“Mahinur?” dedim, sorarcasına, adeta yalvarırcasına.
Anlamış mıydı, anlamak mı istemişti, yoksa anlamamak ve acımak hisleriyle mi yoğundu?
“Evet?” dedi aynı sorgulama tonuyla. “Ne söyleyeceksen söyle, işim-gücüm var benim!” der gibiydi sessizliğinde.
Korktuğum başıma geldi, dudaklarımın kıpırdadığını hissediyordum, ama sesim çıkmıyordu.
“Eee! Bir şey demeyecek misiniz? O gece maşallahınız vardı, dünyadaki tek yakışıklı sizmişsiniz gibi kart vermeye gayret etmeler, hemen boynunuza sarılacakmışım gibi beklentiler. Hem de bir gece içinde âşık olmuş gibi edalar, tavırlar, afralar-tafralar(2)! Sahi, siz ne sandınız kendinizi ve de beni?”
Dur-durağı yoktu, düzgünce, güzel bir Türkçeyle, sanki kurgulamış gibi sıralı-sekili(2) konuşuyordu ve ben dut yemiş bülbül gibi(2) karşısında susarak, üst rütbeli subayından fırça yemiş bir er gibi suskunca duruyordum karşısında. Sinirlendi;
“Ne oldu Muhtar? Dilini mi yuttun, sudan çıkınca boğulmak üzere olan balıklar gibi. Dudakların titriyor, ağzın açılıp kapanıyor, ama sesin, soluğun çıkmıyor?”
Bana ismimle hitap etmişti azarlarcasına, ama olsun, hatırlanmak güzeldi, hem de onun beni hatırlaması…
“Sıkıldım, ama böyle ayakta durmaktan, sessizliğinden. İzin ver çekileyim uzaklara, eğer önümden çekilirsen, ya da evli evine, köylü köyüne örneği ayakaltında kalmayalım, milletin geçmek zorunda kalacağı ortamda.”
“Gitme, uzat elini, yanlışımı bağışla. Seni seviyorum!”
“Hoppala! Söyleyeceğin tek söz bu muydu? Yani ben de şimdi; ‘Aaa! Ne tesadüf ben de seni seviyorum!’ deyip boynuna mı sarılmalıyım?”
“Yapsan kaybın mı olur? Sevaba girmeyi düşünmez misin?”
“Kazancım ne olur, peki?”
“Ömür boyu ben!”
“Sen kimsin ki?”
“Seni ilk gördüğü andan beri senin kölen olmak isteyen, sahibim olmanı dileyen. Yüce Tanrı bağışlarsa kulun olmayı becermeye çalışan biri! Seninle olduğu ilk andan beri sensizliğe tahammül edemeyen bir zavallı!”
“Başka?”
“Başka ne diyebilirim ki? Seni seven kısaca…
Sana ömrünün yettiğince tapınmak, bir yuvada beraber olmak isteyen. ‘Uzat elini, bana sırtını dönme!’ diyerek yalvaran biri. Ama sevenin, senin de sevdiğin biri varsa, edepsiz değilim, yüreğime taş basarım, ömrüm varsa boşuna geçirir, gereksiz yere tüketirim umursamadan. Çünkü senin mutluluğun benim için, benim mutluluğumun önündedir ve bunu asla fedakârlık olarak kabul etmemen dileğimle…”
“Gerçeği, saklamaksızın söylememi istersin değil mi?”
“Evet, canımı acıtacak olsa bile, lütfen!”
“Beni sevdiğine adım gibi emin olduğum biri, benim de, ilk karşılaştığımız andan beri deli dolu ilgilendiğim hatta onu tüm varlığımla sevdiğime inandığım, güvendiğim biri var!”
“O halde bana teessür ve ıstırabımla senden uzaklaşmak, sevgine saygı duymak ve senden uzaklaşmayı bilmek var kaderimde. Asla duygu sömürüsü(2) yapmadan ve ‘Onu bırak, benim sevgim ikimiz için de yeterli!’ demeden!”
“Kim olduğunu ve ona ne kadar değer verdiğimi, hatta sevdiğimi, ilk karşılaşmamızdan beri yüreğimde ne kadar yer ettiğini bilip öğrenmeden mi beni azat etmek düşüncen? Hiç olmazsa bir sevdiğinin hatırası kalmasın mı belleğinde?”
“O senin, sen onunsan, bana da yapmam gerekeni yapmam yakışır!”
“Hâlâ anlamadın mı, benden başkasını düşünmeyen, düşünemeyen âşık?”
“Neyi?”
“O sevdiğim, sevdiğini söylediğin ve ilâhının olmasını istediğin kızın ben olduğumu ve benim sana ait olduğumu?”
Ben bu dünyada değildim artık!
Cadde ortasında, meraklı gözlere rağmen ona sarıldığımda keman kutusu düşer gibi oldu koltuğunun altından, can havliyle(64) gibi tuttum onu. Bu desteğimle açıldı bilemediğim bir nedenle kemanın kutusu.
Sıkı sıkıya zapt etmeye çalıştığım kemanın kutusundan ayırdığı kemanını alıp kimseyi umursamaksızın çalmaya ve söylemeye başladı bir Türk Sanat Müziği eserini, yıllar sonra bile bizim olan o şahane dizeleri;
“Geçsin günler, haftalar, aylar mevsimler…(65)”
Biz mutluyuz…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İtiraf etmeliyim ki; bu öyküyü kaleme alırken Joshua BELL’den etkilendim. JoshıaBELL’in Bach’a ait altı eseri elindeki 3,5 Milyon dolarlık kemanıyla Metro İstasyonunda 45 dakika çaldığını kimse fark etmemiştir. Bir gazete tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzere yapılan inceleme için bu mizansen düşünülmüş.
Önemli olan önceliklerimiz nelerdir, güzellikleri gereğince algılayıp onlara gerektiğinde gerekli zamanı ayırabiliyor muyuz?
Öyküdeki “Baba” nın maksadı da bu idi. Ya da belki de öncesinde reklâm yapmayı düşünüp, bu düşüncesinden gençlerin tavırları nedeniyle utanıp vazgeçmiş de olabilirdi (Dileyen “Metrodaki Kemancı, Joshua Bell” olarak daha fazla bilgiyi internetten edinebilir).
Joshua BELL’den “Metrodaki Kemancı” olarak bahsedilmiş, ben de ondan etkilenerek başlığı “Metroda Saz…” olarak şekillendirdim. Konunun özü olarak “Baba” ismini de kullanabilirdim belki. Ancak bu isme bir öykümde yer verdiğim için tekrarlamayı uygun görmedim.
Mahir; Becerikli, yetenekli, usta.
Muhtar; Özerk. Köy ya da mahallenin yasalarla belirtilmiş işlerini yürütmek üzere, o köyde ya da mahallede oturanlarca seçim yoluyla göreve getirilmiş kimse.
Mahinur; Ay nuru, ışığı. Ay yüzlü güzel.
Türk Halk Müziğinde “Baba” lâkabını almış, ya da kazanmış birçok sanatkâr var. Birini bir diğerinden ayırmam imkânsız. Herhangi değişik bir isim vermeye kalkışsam, belki kenarlarda köşelerde unutulmuş bir sanatkârla çarpışmış, ya da bilinenlerden birini duygusal bir şekilde üzmüş olabileceğim ihtimali nedeniyle öyküde “Baba” nın ismini zikretmek istemedim.
(1) Acullük; Acelecilik. (Acul, Arapçada “aceleci” demektir) aklımda kalan belki atasözü, belki kişilerin deyişleri olarak birkaç alıntı da şöyledir: “Aceleyi yavaş yapın! Ağır ağır acele et! Sabır sevincin, acele pişmanlığın ifadesidir! Hata acelenin hayırsız çocuğudur!” gibi.
Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Basbayağı; Her zamankinden, alışılandan, bilinenden ayrı bir yönü, değişik bir yönü olmayan.
Debdebe; Görkem, gösteriş.
Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey. (24) Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.
Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
Kerte; Sonra, sonrasında. Sert ve kesici bir şeyle yapılan işaret, iz, çentik.
Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
Medyun; Verecekli, borçlu.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken sözün etkisini güçlendirmek için olduğundan fazla veya eksik gösterme.
Nadide; Her zaman rastlanmayan, az bulunan, az görülen, çok değerli.
Nüans: Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayrıntı, ince fark.
Patavatsızlık; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşma. Davranışlarına dikkat etmeme.
Roman (Romen); Sepetçi, elekçi de denen kökeni çingene olan topluluk.
Sütre; Sözlükte “Perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Ayrıca bir askerlik terimi olup; düşmana karşı kendini görünmez yapan doğal (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır. Öyküde görünmez olmak, kaybolmak, gizlenmek, görünmemek anlamında kullanılmıştır.
Şaşaa; Parlaklık. Parıltı. Olağan ötesi gösteriş.
(2) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme.
Bir Ağızdan; Sesler ve sözler için hep birden, hep birlikte, beraberce.
Bodyguard (Badi gard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
Can Havli İle; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Çat Pat; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük. Uygunsuz zamanlarda. Zamanlı zamansız.
Deli Dolu Bir Yaşam; Uçuk, dünyayı umursamayan, yaşamanın kurallarına uymamayı prensip haline getirmiş birinin yaşam şekli.
Dut Yemiş Bülbül Gibi; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirme, susma, sesini çıkaramaz olma.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.
Hüzünde Limit; Gönül üzgünlüğünde ulaşılabilecek en son nokta.
İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan, kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.
Kara Yağız; Koyu esmer erkek.
Ömrü Billâh; Hiçbir vakit, asla.
Sabahın Kör Vaktinde; Sabahın en erken vaktinde, yani tavuklar bile uyurken anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber yanlış kullanıldığı ifade edilmektedir. Sabahın başlangıcı, “İşe erken başlamanın sevinci olmalıdır!” denilmektedir. Bir bakıma “Erken kalkan yol alır!” anlamındadır.
Sıralı-Sekili; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi oturmak, kalmak, herhangi bir işi yapmak.
(3) Âdâbına (Aktöreye) Uymak; Âdâp; edep sözünün çoğuludur. Usul, yol, yordam, davranış kaidelerine, ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzlarına uymak.
Atışmak; Karşılıklı olarak kırıcı sözler söylemek, ağız kavgası etmek. Halk ozanlarının önceden belirlenen bir uyak üzerine, bazen lebdeğmez kuralıyla karşılıklı yarışması, şaka yollu tartışması.
Göğüslemek; Karşı durmak, karşı koymak. Göğüsle zorlamak, göğüsle itelemek.
Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Kariyer Sahibi Olmak; Yapılan iş ile ilgili kendini geliştirmek sektör hakkında bilgi, beceri ve deneyim sahibi kişi olmak.
Mest Etmek; Kendinden geçirmek
Mırıldanmak; Alçak bir sesle şarkı söylemek. Alçak sesle, kendi kendine, anlaşılmaz bir biçimde bir şeyler söylemek.
Mutabık Kalmak (Olmak); Birbirine uymak. Aralarında anlaşmazlık olmamak.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Yüreği Ağzına Gelmek; Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızlı hızlı atmak.
(4) Öyküde sadece Türk Halk Müziğinde sivrilmiş, Türk Halk Müziği ile özdeşleşmiş üç bay isimden bahsedince bayan sanatkârları unuttuğum düşünülmemeli, örneğin Muazzez TÜRÜNG’ü “Mektebin Bacaları” ile Perihan-Neriman ALTINDAĞ kardeşleri hatırlamamam mümkün olur muydu?
(5) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Cameo Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOKK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum.
(6) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(7) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.
(8) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(9) Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(10) Senden ayrılmadan önce bilmiyordum hiç… Ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı… Fatih ERKOÇ
(11) Üç Maymun; Biri gözlerini (Görmemek), biri ağzını (konuşmamak), bir diğeri kulaklarını kapatıp (duymamak) şeklindeki maymun figürleriyle, “Üç Maymunu Oynamak” sözü Türkçemize yerleşmiş olup genel manada kişi ya da kişilerin duyarsızlığı, olaylara vurdumduymazlıkla uzaktan bakmak anlamlarını taşımaktadır.
(12) Vardar Ovası; Atatürk’ün en çok sevdiği, “Mayadağ’dan kalkan sazlar” şeklinde başlayan türkülerden biridir. Mayadağ; Kırklareli sınırları içinde bir dağ, Vardar Ovası; Makedonya’nın güneybatısında bir ovadır.
(13) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.