Oldukça tatsız bir münakaşadan sonra parka yönelmiştim, elimdeki not kâğıtlarımla. Boş vakitlerimde, öfkelendiğimde, bir şeylere sinirlendiğimde bir şeyler yazmak, ya da çizmek beni rahatlatıyor, olay öncesi dünyama geri dönüşümü sağlıyordu.
Bu tatil günümde de eşimin imalı bir sözünden etkilenmiş, not kâğıtlarımın elimde olduğu görülünce umursamaz bir tavırla yolcu edilmiştim evimden.
Çocuklarımız değil, çocuğumuz bile yoktu. Artık Allah mı vermedi, bizim çocuk yapma enerji ve kabiliyetimiz mi yoktu, bilemiyorum. Ürküyordum kendimi fiziksel olarak kontrol ettirmeye.
Eşimin ise umurunda değildi, betsiz-bereketsiz(1), çocuk sesleri olmayan bir yuva. Gününü gün etmek(2) hobisiydi(3) onun.
Allah var, hakkında yalan-yanlış bir şeyler söylemem, düşünmem mümkün değil. Ezan okununca namazında niyazında, sair zamanlarda düşkünlüğünde idi, “zevk için” dediği şey.
Zevki taş oynamaktı, okey mi, ne diyorlar, o işte. İşten eve döndüğümde ona bir gün evde rastlarsam, tabii arkadaşlarıyla o oyundan oynarken görürsem, diğer günlerde aradınsa bul!
Hemen eklemem gerek ki, bazen beşuş(4) bir çehreyle girerdi kapıdan, bazen de sinirli. O günün sonucunu bu şekildeki çehresinden ve “Merhaba!” deyişindeki ses tonundan anlamam zor olmazdı. Hatta bazen kendisini bu oyunlara çok kaptırdığını da hissederdim.
Aslında buna hissederdim demem yanlış, bizzat, görür, anlar, yaşardım demem daha doğru. Çünkü öncesinde yüzündeki, ellerindeki fazlalıkları siler süpürür, banyoda ufak bir duş alır, varlığıma boş verircesine odamıza çekilir, teravih namazı kılar gibi dakikalarca ibadet ederdi, daha doğrusu saatlerce.
“Ben ne yapmışım, aç mıyım, tok muyum, işlerim iyi mi, değil mi?” falan gibi düşünceler hak getire idi, umurunda bile olmazdı neredeyse. Çok zaman da ibadetinin sonunda bana ulaşması mümkün tek kelime duymaksızın uyumuş bulurdum onu.
Usulca yanına kıvrılmamı hisseder, derhal mesaj vermek ister gibisine sırtını dönerdi. Anlardım. Ya ben de sırtımı dönerdim, ya bir pike alıp salonun kanepesini kendim, kendimle paylaşırdım, yaz-kış fark etmeksizin.
Hani biraz kaba kaçacak bir söz vardı; “Evliliğin ilk yılları can cana…” diye başlayıp “Git öte!” diye biten. O tertip işte, biz, daha doğrusu karım; “Git öte!” demeye erken, hatta çok erken başlamıştı, belki de alışkanlıkları, varlıklı oluşu nedeniyle.
Yaşadığı programlı ve düzenli(!) serüven(5) sadece ramazan aylarında etkinliğini yitirirdi. O zaman da ojesini, boyalarını dolabına koyar, başına kına yakar, türbanlar(6), koltuğunun altına kutsal kitabımızı alır, cami cami dolaşır, mukabelelere(6) katılır, hatim indirirdi(16).
Gereklilikleri, yani sahurluk ve iftariyelik yiyeceklerimizi teravih namazından sonra hazırlama gayretinde olur, doğal olarak da ramazanlarda diğer günlere göre daha çok yorulur, zayıflardı bile. Bayram gerçekten bayram olurdu, kendisi için, hem gecikmeksizin ikinci günden itibaren…
Bayramlaşmak için kapıya gelen olursa, onları kapıdan gönüllemek, bahşiş vermek, gofret-çikolata ile desteklemek görevi her zaman değilse bile çok zaman bana bırakılmış bir görev olurdu.
Hemen eklemeliyim ki eşim kadar dindar değilsem de, onun düşkünlüğü kadar düşkünlüğüm zerre kadar yoktu. Ramazanlar ve Cumalar ile kısıtlıydı dindarlığım, İslâm’ın şartlarını bilmeme rağmen.
Ve hobim, alışkanlığım rahat, huzurlu ve mutlu isem (saadeti kim kaybetmiş de ben bulmuş olaydım?) ya da değilsem fark etmezdi.
Öncelikle kanepelerden birine bedenimi yerleştirip düşünmek, yoğunlaşmak, bir bakıma tam olarak uyuşmasa da istihareye yatmak(7), sonrasında dizelerimin, satırlarımın, çizgilerimin oluşması için kapıyı arkamdan kapatıp düşünce ve tepkilerimi kalemimle bölüşmek olurdu.
Yaşamıma geri dönmeden önce birkaç konuya daha şöylece değinmemin yaralı olacağı düşüncesindeyim;
Karım, çocukluğumuzu da paylaştığım, şahane, dünya güzeli bir kadındı. Aslında onu kadın kelimesine sığdırmamın mümkün olamayacağı melek gibi güzeldi, demem daha doğru olacak.
Maddi varlığımız yerinde ve uygundu. Hatta daha ileri gidip şöyle bir kıyaslama yapabilirim. Karıma anadan-atadan kalan, beni bulaştırmadığı, bir avukatın yönetim ve denetimindeki gayrimenkulleri dolaysıyla oturduğu yerde kazancı benden daha fazlaydı.
Güzelliği yanında müşfik(8) de olan karım, birkaç hayır kurumuna da abone, gönülden katkısı olan gerçek bir gönüllü idi. Söylemeye gerek yok, aidat, bağış gibi gereklilikleri de talimatlarına uygun bir şekilde gerçekleştirmek görevi avukat olan yakınına aitti.
Avukatın kendine özgü harçlığını belirtmek gereksiz herhalde…
Evimiz kendimizin, daha doğrusu karımın idi. Nedense güveni yoktu hiçbir hizmetliye. O nedenle sadece hafta sonlarında, dolgun ücretli, paragöz(9) bir hanım gelirdi eve. Evdeysem ve o da evdeyse evden uzaklaştırılırdım.
Eğer evde kalmaması gerekiyorsa temizliği nasıl yaptığı konusunda karımı bilgilendirmem(!) için bir salon köpeği gibi hizmet eden kadının peşinde koşuşturmak zorunda kalırdım!
Gerek bu temizlikçi kadının, gerekse karımın girmediği bir odam vardı benim, her şeyimin olduğu, ancak düzeni olmayan “Pasaklı Odam” dediğim yahut da öyle anılan odam.
Evimde, odamda yalnız olmayı severdim. “Bırakın, dağınık kalsın! Girmeyin! Düzeltmeyin!” dediğim odam. Onun için de şöyle bir şiir(10) var, hatırladığım;
“Kalemlerim, silgilerim karmakarışık,
Kitaplarım, kâğıtlarım pek sıkışık,
Hepsi benle barışık
Bilgisayarım,
notlarım bölük-pörçük
dizelerim sahipsiz, karışık mı karışık?
düzensiz resimler hem orda-burda
bazısı birbirine yapışık
ama şık mı şık
hele bazı notlar kağıtlarda
kırışık mı kırışık
(yüzüm gibi mesela)?
burası benim odam
benim kimliğim…
Kapı mı çalındı?
Bir ses mi var dışardan, dışarılardan?
- Kim o?
Kimse yok,
hem hiç kimse
Sadece yalnızlığım
odamda
-pasaklı dünyamda-
duvarlarda
çizgilerde
dizelerde…”
Anlattığım gibi ve çok kereler olduğu gibi seven bir insana nasıl zulmedeceğini bilen eşim nedeniyle almış başımı gitmiştim parka, şu anda sebebini bile bilmediğim, hatırlayamadığım bir nedenle.
Önceleri hiddetli, şiddetli hareketleri olan kalemim, sonralarında uysallığına bürünmüştü.
Etrafıma bakınmak geldi bu sükûnetimde. Hemen yanımda, yakınımda başı eğik genç bir kadın dikkatimi çekti. İzlemiyor, susuyor, çaresizlikten olsa gerek, birleştirdiği elleri dışında parmaklarını çevirmeye çalışıyordu. Kendisine baktığımı hissedince döndü bana, kahırla ve gözleri yaşlarla;
“Beni ister misin?” dedi.
Anlamıştım, gerçekten anlayamamıştım, söylemek istediğini.
“Anlamadım!” dedim.
“Bebem evde aç, işim yok, elimdeki avucumdaki tükendi, bir tek bedenim kaldı satacağım, ‘benimle yatmak ister misin?’ diyorum!”
“Dur bakalım hanımefendi! Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var. Başını eğme! İş konusunu düşünürüm, düşüneceğim de. Ama şimdi toparlan, markete gidelim, ne istiyorsan al, bebene götür ve aklından başka bir şey geçirme!”
“Allah razı olsun abi. Beni yanlışımdan döndürdün. İyi ki sana rastladım, kurtardın beni elini uzatıp. Hakkınızı nasıl öderim ki, size?”
“Hani biraz evvel üleşmeyi düşündüğün bedenin var ya, onu sadece evlâdınla paylaşırsan, o zaman hakkını ödemiş olursun, güzel kız, küçük abla!”
Beklemediğim bir hareketti, parkeler üzerine diz çöküp elimi öptü.
Markete gittiğimizde önce bir ekmek aldı, poşeti açtı, bir lokmayı ağzına attıktan sonra “Oh!” dedi, ikinci lokma ola ki düşüncesi nedeniyle geçemedi boğazından, yutkunamadı ve tamamlama gayretinde oldu, fısıldarcasına sözlerini;
“Açlıkla terbiye etme Allah’ım kullarını, nankörlere, bencillere, menfaatperestlere ele-güne muhtaç etme sevdiklerini, seni sevmekten vazgeçmeyenleri…”
Reyonları dolaşırken anlaşamıyorduk onunla, adını bile sorup öğrenemediğim bu genç anneyle. Örneğin o altılık pakette yumurta almıştı, ben onu yerine iliştirip 30’luk viyolu yerleştirmiştim sepete. O yarım kalıp peynir, 250 gram ucuz kıyma, 250 gram ucuz zeytin, ufak bir paket çay gibi şeyler istemiş ben onların hepsinin çeşidini ve miktarını değiştirmiş, kendi aklıma gelenleri de ekleme gayretini yaşamıştım. İsteği olmasa bile, pirinç, bulgur, katı ve sıvı yağ, kaşar peynir, yoğurt gibi…
Çekinerek bir şişe süt aldı, ikinciye uzanırken elini çekti. Sonra diğer reyondan bir adet gofret almak istedi, gene aynı çekinceyle çekti elini, vazgeçti. Çocuğum yoktu ki, bir çocuğun isteklerinin neler olabileceğini düşüneyim.
Ancak tamamlamak gerekiyordu, belki de tamamlamayı arzuluyordum bebeği için özlem ve dileklerini genç annenin. Başka eksikliklerinin ne olduğunu bilmem imkânsızdı o an için, ya da aklıma gelmiyordu, gelmemişti.
Örneğin, sonradan hatırladım ki; bal-reçel gibi bir tatlı, kaç yaşında olduğunu bilemediğim çocuk için seveceğine inandığım bir şişe gazoz, tavuk, deterjan, çocuğa atlet-fanila gibi giyecek alsam fena mı olurdu ki?
“Sen geç, poşetlemeğe çalış, ben de bedelini ödeyeyim!” dedim ve kasiyere eğilerek fısıldadım:
“Sağ elin yaptığından sol elin bile haberi olmaması gerek, fişi bana ver, total rakamı fısıldayarak bana söyle, nakit ödeyeceğim, parayı da Küçük Abla görmesin!” dedim.
Sanırım sadece “Küçük Abla” deyişim dikkatini çekmişti kasiyer hanımın, diğer söylediklerimi ise “Anladım” şeklinde başını eğerek belirtmek istemişti.
Bana göre fazla tutmadı hesap. Bir taksiye binip götürdük aldıklarımızı, takside ben önde, o arkada oturarak tarifine göre evine ulaştık.
Altı yaşlarında kadar bir oğlan çocuğu açtı kapıyı; “Anne!” diyerek ve koşarcasına sarılıp yüzünü yanağını yalarcasına öptü.
Annesi poşetlerden birini araladı, içindeki çikolatayı ona uzattı ve açmasını engelledikten sonra;
“Amcaya teşekkür et, o büyük bir adam, namusumuzu koruyan, evimize bet-bereket getiren!” dedi.
Diz çöktüm, delikanlı beni de çikolatayı yemeğe gecikmesinin verdiği imkân kadar yalayarak öptü ve açlığını umursamazcasına paketi açtı, içinden bir parçayı alıp ağzına attıktan sonra, paketi özenle tekrar kapattı.
Ev, içine girmeden uzaktan gördüğüm kadarıyla kutu gibi kömürlükten, ya da sığınaktan bozma kümes gibi bir yerdi, bana göre.
Genç kadın, haydi kuralı bozmadan tekrarlayayım; “Küçük Abla” demeye devam edeyim, mutlu, minnettar(11) bir tavırla tekrar elimi öptü, başına koydu ve oğluna seslendi;
“Birol! Haydi, öp amcanın elini ve bugünümüze destek olan amcaya adını sor!”
Genç delikanlı, yani bebe, ya da bebek, elimi öptükten sonra sordu;
“Senin adın kim?”
Gülümsemesi, karşımdakilerin mutluluğunu görmem yeterliydi benim için;
“İsmim hiç önemli değil, küçük abi delikanlı, sen ne isim verirsen o olsun!”
“Annem bana bazen ‘Zıpır(12) oğlum!’ der, öyle sever, öyle saklar koynunda beni. ‘Zıpır!’ iyi bir şey olsa gerek, ben de size ‘Zıpır Amca’ diyeyim.”
“Olur! Bence mahzuru yok. Haydi, kalın sağlıcakla!”
“Bir çay demleseydim?”
“Sağ ol Küçük Abla. Bugün siz bana en büyük iyiliği yaptınız, kendime geldim, sakinleştim. Allah sizden razı olsun! Geri dönüş o kadar güzel bir şey ki!”
“Ne demek abi. Allah sizden razı olsun, demek bize farz. Allah kabul etsin, gönlünüzden ne geçiyorsa Allah’ım onu nasip etsin!”
“Tekrar geleceğim. Yaşamımda hiç bir işimi yarım bırakmadım, sana bir iş buluncaya kadar da elimi uzatmaktan geri kalmayacağım. Haydi, Allahaısmarladık, bu gece rahatça uyuyun, Allah şimdiden rahatlık versin! Yarın umarım sizin için iyi bir başlangıç olur, inanmak istiyorum. İnşallah!”
“Âmin!”
İnsanın yaşamında bildiği, bildiğini zannettiği şeyler kadar bilmediği şeyler de vardı, insan aklı bunu alamıyordu bile. Bir şeyleri plânlıyordu insanın beyni, düşünüyordu, bir de bakıyordu ki eksikler ve hayalinden bile geçmeyecek gerçekler var!
Nitekim kapıdan ayrılıp bir taksi bulup evime yönelme gayretindeyken, evin karşısındaki kıraathane yazılı yerden, bildiğimiz kahveden birisi yanıma yaklaştı, benden en aşağı 8-10 yaş, belki de daha fazla büyüktü. Doğrudan giriş yaptı sorusuna;
“Birgül’ün nesi oluyorsunuz siz?”
“Sana ne?” demek geçti içimden ama bu bana göre edepsizlikti.
“Uzaktan da olsa akrabasıyım, dayısının oğluyum” dedim yalan olarak (Herhalde “Allah affetsin!” diye de eklemem gerek).
Bir süre durakladı yaşlı adam, ummadığım bir şekilde;
“Şey! Durumlarını biliyorum. Kapılarına gidip de rahatsız etmek aklımın ucundan bile geçmiyor, zaten küçük bir meblâğ ve onunla vezir de olacak değilim, ama iki aydır kira ödemiyorlar, ödeyemiyorlar, hatırlatırsanız memnun olurum, olmazsa da olmaz, sıkboğaz edecek(13) değilim, bugüne kadar alacağım kalmadı, elleri bollaşınca nasıl olsa öderler.”
“Bir çay ısmarlarsanız, hallederim bu ufak sorunu, yeter ki haberleri olmasın gariplerin!”
Bir çay içiminde hallettim konuyu, kendilerine haber vermemek kaydıyla, önlerindeki üç ayın bedelini de peşin ödedim. Başka bir sıkıntı olduğu takdirde bana iletmesini rica ederek cep telefonu numaramı verdim sadece.
Adamcağızın iyi niyetli olduğuna inanıyordum, ama varlıklı biri olduğumu bilmesini istememiştim. Biliyor ve inanıyordum ki Birgül hissedecek ve mutlaka para kazandığı zaman borcunu ödeme gayretinde olacaktı.
Aklımdan geçen bir sürü kompozisyon vardı. Birincisi, ilki, hatta en önemlisi eşimle konuşmak, onu önce ikna(14), sonra razı etmekti düşüncelerime ortak olması konusunda. Çünkü Birgül’ün evimizin daimi hizmetlisi olmasını düşünmüştüm.
En büyük kozum da Birgül ve eşimin adı olan Bingül isimlerinin arasında bir çentik kadar, ama 999 fark olmasıydı. Bu; gururuna oldukça düşkün eşim için büyüklüğünü kat kat hissedeceği ve karşısındakine bunu hissettireceği, kabul ettireceği bir oluşum olacak gibi geliyordu bana.
Nitekim anlatınca;
“Hele bir gelsin göreyim, eli-yüzü düzgün mü, eli uzun mu, hırlı mı, eli kısa hırsız mı, maharetli(15) mi, gayretli mi, bir sınayayım, bir gün. Ama para-mara vermem ha! Meselâ Çarşambaya gelsin, kızlarla(!) Perşembe günü bizde oturacağız, bakalım ne yapacak?”
Hani derler ya; “Zenginle fakirin malı bir gider!” diye o tertip bir bakıma, fazlasıyla uyuşmasa da; “Gelsin, göreyim, para vermem, ha?” El, emeğini sergileyecek, gününü harcayacak, beğenmiş olsan da, “Eh!” demiş olsan da kapıyı gösterip salâvatlayacaksın(16) garibanı(17), öyle bir şey olabilir miydi?
Bu arada eklemem gerek ki karım her işini kendi yapmak eğilimindeydi, o güne kadar. Misafirleri için gerekenleri hazırlamak, satın alması gerekenleri almak gibi. Hatta arabasını bile bizzat kendisi kullanır, bakım ve yıkanmaları sırasında bile bizzat kendisi dururdu başında, “Şurasını unutma, burasına dikkat et!” diyerek devamlı komutlar verirdi.
Arabası konusunda “Bana bile güvenmezdi!” diyeceğim ama dilim varmıyor! Hem bu konuda memnundum da. Ola ki işi yüklendim ve geri geldim.
Mutlaka eksiğim olurdu, hiçbir şey olmasa bile; “Bahşişi az vermişsin!” deyip mıhlardı(18) beni yerime, ya da kendi deyimiyle “Lâfı gediğine koyardı(18)!”
Çarşamba geldi, getirdim Birgül’ü, ikna edip, gereklilikleri tamamen anlattığıma inanarak.
Kapıdan içeri girdiğimizde; “İyi günler hanımefendi!” deyip eğilip elini öptü. Eşimin en haz etmediği(19) şeylerden biri idi bu! Öyle ki; dini bayramlarda bile çocukları çok sevmesine rağmen, çok zaman kapıya çıkmaz, çıkarsa da elinde bulaşık eldivenleri olur; “Bulaşık yıkıyordum da!” yalanına sarılırdı.
İşte bu nedenle Birgül’ün 100 puan üzerinden en aşağı 40 puan kaybettiği inancını yaşamıştım. Kalan 60 puanı ağzı ile kuş tutsa(20) ve kazansa bile onun evimizde kalacağına hiç umudum, hiç inancım yoktu.
Gene de eşim odaları dolaştırdı, istediklerini anlattı, benim Pasaklı Odamın kapısını açmasıyla, kapatması bir oldu;
“Burası amcanın özel odası” dedi, dokunaklı bir şekilde. Ve sonra sordu;
“Börek, poğaça, kurabiye falan yapmasını bilir misin?”
“Kendi usulüme göre bilirim, efendim!”
“Ne demek kendi usulüme göre? Hem özel olarak bildiğin bir şey var mı?”
“Var efendim! Kendi usulüme göre deyince de, mutlaka tereyağı kullanırım, kabartma tozu yerine mutlaka fırından mayalık hamur alırım ilk seferde, sonra saklar diğer hamur işlerinde de kullanırım efendim!”
“Var, dediğin nedir?”
“Sürpriz olsun mu efendim? Bana sadece iki saat verin efendim, malzeme almam için vakit ayırmamı bu vaktin içinden çıkarın ve evde olan malzemelerin yerlerini tarif edin lütfen!”
“Un şurada, yumurtalar burada, şeker-tuz orada, süt-yoğurt-tereyağı buzdolabında, başka ne istiyorsan ara bul, eksikleri de markete gittiğinde al, biz içerdeyiz. Şurada ki kutuda bozuk paralar var, ne kadar gerekiyorsa al, kalanlarını da aynı yere koy, lütfen!” dedi eşim.
Benim televizyon izlemeye hiç arzum ve niyetim yoktu. “Abi” demişti bana ve ben uzak durmuştum ondan. Fakat beynimdeki hücreler bu uzaklığı kabul etmiyorlar gibiydiler. Pasaklı Odama yöneldim. Karakalem sarı karton üzerinde gezinmeye başladı. Bu arada Birgül’ün evde bulamadığı bazı eksiklikleri tamamlamak için markete gittiğini hissettim, diyeyim.
O döndü mü hemen ya da dakikalar sonra, zil çaldı mı, yoksa kapı mı aralıktı, hatırlamıyorum. Ama sarı karton üzerinde şekil belirlenmiş ve kapım tıklatılmıştı. Kapıda duran Birgül, sarı kartonda şekillendirdiğim de Birgül’dü, hem utançla fark ettiğim.
Evli-barklı bir adam ve genç, güzel bir kadın! Ayarsızlığın, ahlâksızlığın bir belirtisi olmalıydı bu, hem de muhtaç bir kadına karşı maddi gücüne güvenerek.
“Geliyorum!” dedim ve resmi en ufak parçasına kadar yırtarak salona yöneldim.
İki tabak içinde ikişer şeftali ve birer bardak limonata görülüyordu etajer üzerinde. Birgül kapı kenarında ayaktaydı, beğenilip, beğenilmeyeceğini sorgularcasına.
Eşim içten bir şekilde; “Mıımgh!” gibi bir ses çıkarttı.
Birgül’ün yaptığı şeftali kompozisyonu şeklinde bir kurabiye idi. Kurabiyenin etrafı sarı ve kırmızımsı (muhtemelen) boya ile renklenmiş ve asil şekli olarak işaretlenmişti. Etrafı tüyleri belli etsin amacıyla pudra şeker yerine toz şekerle süslenmiş, çekirdek kısmı kakaolu pudingle beslenmiş, yeşil bir maydanoz yapağı ise şeftalinin dalı ya da yaprağı olarak görevlendirilmişti (sanki).
Limonata da kendi eseriydi.
“Bırakmam seni!” dedi eşim. “Yarın sabah erkenden gel, bunu mutlaka yap, arkadaşlarıma hava atayım sayende. Başka ne biliyorsan yap. Eksik bildiklerini satın al. Pastaneye gitmeyeyim bu sefer, hepsi evden olsun, maharetini tüm arkadaşlarıma göstermek istiyorum!”
Bu kere “Kızlar” yerine “Arkadaşlarım!” demeyi uygun görmüştü zahir(21).
“Olur efendim!” deyip çantasını alıp pabuçlarını giyerken eşim çantasını açıp içine bir şeyler koydu, sanırım para olsa gerekti.
Ve üstelik bu kadarla da kalmadı, kucakladı, yanağından öptü onu ve;
“Yarın sabah erkenden, unutma ha!” diyerek de tembihledi tekrar.
O günü eşime ve Birgül’ü onunla tanıştırmaya ayarladığım için işe gitmemiştim.
“Seni evine bırakayım!” dedim.
“Gerek yok abi, yolu biliyorum, otobüs durağı da şurada zaten.” dedikten sonra arkasından bakmama izin vermek istemez gibi sırtını dönüp asansör düğmesine bastı.
Üç ay kadarlık zaman içinde çok değişiklikler oldu yaşamım(ız)da. Sıraya koymam gerekirse;
Hemen eklemem gereken ilk konu; paragöz dediğimiz hizmetlinin ayağını kesmişti eşim evimizden, hem de hemen denilecek bir şekilde. Çünkü Birgül’ün paraya tamahı(22) yoktu, “Allah bereket versin, Allah razı olsun!” sözleri eksilmiyordu dilinden.
Ve hepsi bir tarafa paragözden daha iyi yapıyordu, hem her şeyi Birgül.
Bingül ve Birgül kanka(23) olmuşlardı, sadece yedikleri-içtikleri ayrı gidiyordu sanki evin hanımefendisi ile hizmetlisi değiller gibiydi. Eşim herhangi bir nedenle dışarıda olduğunda ne gerekiyorsa yapıyor, eve kabulde, hizmette kusur etmiyordu.
Kendince memnu(24) olan şeylere dokunmuyordu. Pastanelerden şu-bu gibi bir şeyler almıyor, başta şeftali kurabiyesi olmak üzere tüm kurabiye, pasta, poğaça, börek, çörek gibi hamur işlerini ve hanımının istediği yemekleri arzusuna göre yapıyor, hazırlıyor, çay, meşrubat gibi şeyleri eksik etmiyordu, buzdolabından ve ocak üstünden.
Eşim hacı olmasa da, hacı gibi düşüncelere sahip olduğundan evde kolonya dışında alkollü hiçbir şey yoktu. Bazen arkadaşlarımla beraber olduğum toplantı dönüşlerimde ise sitemlerini esirgemez, açardı ağzını, yumardı gözünü(25).
Ara sıra da olsa buna tahammüllü(26) olmam gerekliydi, tahammül(26) de ederdim, tabiatıyla.
Evine gidip gelmesine, onun harcadığı süreye ve uzak kalmasına dayanamamıştı Bingül. Oturduğumuz sitede bir dairenin satıldığını duyunca, “Trink para(27)” diyerek gerekli indirimi yaptırmış, kendi adına satın almış, ancak Birol’un Nüfus Kâğıdını bir vesile ile eline geçirip avukatını gerekli bilgilerle donattıktan sonra;
“Ben öldükten sonra, hiçbir kayıt şart-şurta bağlı kalmaksızın ev Birol’un olacak!” şekilde vasiyet yazdırmıştı. Bildiğimizden değil, çok sonradan öğrendiğimize göre.
Ve Birgül’ü evvel emirde kiracı gibi, kira almama taahhüdüyle o eve yerleştirmiş, üstelik eksiklerini de Birgül’e tamamlatmış; “Maaşından taksitle keserim!” demiş.
Bunu uyguladı mı, peki? Hiç sanmıyorum.
Okula başlayan Birol da yaşamından memnundu, hatta öyle ki eşimi çok zaman “Komşu Anne, Cicianne” diyerek gönlünü almayı bile öğrenmişti. Belki o yaşta ev sahibi olmasının nedenlerinden biri de bu olsa gerekti!
Fark ettiğim halde, fark etmemeği dilediğim en farklı olay, yıllardır baş başa kaldığım Pasaklı Odama bir kadın elinin, onun elinin değmesi, odamın havalandırılmış ve kapısının açık olmasıydı.
Aralara sıkıştırdığım resimleri, şiirlerdeki büyük “R” harflerini fark etmiş olabilir miydi; “BiRgül!” gibi. Orası benim Pasaklı Odamdı ve bütün değerler bana aitti, ilgili olanı bile ilgilendirmemesi gereken;
“Bir pasaklı odam vardı
Kızdığımda; yumrukladığım
Sinirlendiğimde; bağırıp, çağırdığım
Bunaldığımda dertlerimi,
hüsranımı, hicranımı paylaştığım…
Bir pasaklı odam vardı
İçine sığmadığım
ama sığındığım…
O;
Şimdi yok!(28)”
Ve bir şarkı geçiyordu notasıyla gözümün önünden ve seslenişimle;
“Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış!(29)” der gibi.
Eşim evimizi, hatta her şeyi Birgül’e emanet etmiş, anlayamadığım bir şekilde uhrevi(30) bir hayata yönelmişti, kendi başına “Hu’lar!” çekiyor, geç vakitlere kadar namazında, niyazında oluyordu.
Hissettiği bir şeyler mi vardı, ahrete(31) hazırlanmak gibi? Kızlarla da eskisi gibi beraber olmuyordu. Çok zaman Birgül’ü de yanına alıp, okuyup, üflüyor, olduğu yerde sallanıyordu.
Ve bir gün bir ara, olmadık bir zamanda odama giren Birgül, onun resmini yaparken yakalamıştı beni ve çekinmeksizin, hem hiç bir şey söylemeksizin öpmüştü beni, hem defalarca, koklarcasına, yüzümün hiçbir milimetrekaresinden dudaklarını eksik etmemeğe, esirgememeye çalışarak.
Ve bir şarkıyı hissettirmeye çalışmıştı sesinde;
“Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin…(328)” diyerek.
Ayıplanmamam gerek (ama nedenini bilemiyorum) fark edilmiş ve tescillenmiştim(33).
Bir gün bir ibadet sonrası, Tanrıya karşı utanmaması gerektiği düşüncesiyle dayanamamış ve eşime;
“Ekmeğini yiyorum, evinde oturuyorum, beyinize ‘Abi’ diyorum, ama sonucu ne olursa olsun, ikiyüzlü(34) olamam, riyakârlık(34) edemem, saklamaya da utanıyorum, ama gerçeği, ya da içimdekini bilmeniz önce ve doğal olarak sizin hakkınız!..
Ben eşinizi, yani abiyi, ne kaybedecek olursam olayım, içtenlikle seviyorum. Ama yıkılacak bir yuvanın yastığına baş koymayı düşünecek kadar da hayırsız ve kalpsiz değilim. Çok iyiliğinizi gördüm, unutmayacağım ve affedin…
İzniniz olursa hayatınızdan çekilip kendi yoluma koyulayım abla!”
Karım önce tepkisiz kalmış, sonra kalkmış yerinden kucaklamış Birgül’ü ve sorgulamadan önce bildiklerini sıralamak gayretinde olmuş:
“Dürüstlüğün her zaman benim için gurur vericiydi. Çarşıya çıkarsın, fişini, para üstünü tam getirirsin. Evimden eksilmez bir şeyim, bir toplu iğne bile. Vs. ve Vs…
Şimdiki dürüstlüğün için de alkışlıyorum seni…
Bilmez misin ki bu yaşa kadar boşuna gelmişim? Açtığın Pasaklı Odada görmem gerekenleri görmemişim, okumam gerekenleri okumamışım, bilmem, görmem gerekenleri görmemiş, ya da bilmemişim. Peki ya o?”
“O, yani eşiniz bugüne değin ağzını açıp da tek kelime söylemediği gibi, size olan saygısından dolayı hep uzak durdu benden. Ama bana yakın olduğunu hissetmem zor değildi...
Bilirsiniz, Tanrının biz kadınlara verdiği bir haslet(35) vardır; hissetmek, bilmek gibi. Ama isterseniz siz de benim gibi Pasaklı Odaya bir göz atın ve sonra bana kapıyı gösterin lütfen!”
“Daha önce defalarca göz attım, görmem gerekenleri gördüm de. Ama tekrarını istiyorsun, peki! Yalnız burada kal, döneceğim!”
Pasaklı odam, ona gereken mesajı ulaştırmıştı, özellikle saklama gayretini yaşadığım resimlerle…
“Bak Birgül, ben eşimi istediğimce ve yeterince sevemedim, onun dilediği gibi onunla birlikte olamadım, onu hissedip tüm varlığımda yaşayamadım, o, satın aldığım bir erkek gibi geliyordu bana…
O ise mecburiyetlerine katlanan, görevini yapma gayretinde bir kadın gibi görüyordu beni. Üstelik onun da hatta tüm etrafımın da bilmediğim bir kusurum var benim, şu ana kadar sadece doktorumun bildiği, şimdi senin de öğreneceğin…”
Söylemekle, söylememek arası tereddüt eder gibiymiş Bingül;
“Benim anne olmamı Tanrı uygun görmemiş, bu nedenle eşime bir evlât vermem mümkün değil. Sen doğurmuşsun. Sen doğur da biz bakalım, bence bu dünyada rastlanacak en büyük hakaret. Bu nedenle eşimi değil, abini sana bırakmak için ne gerekiyorsa yapacağım.”
Bir süre duraklar gibi olmuş eşim, belki de söylemek istediklerini tamamlamak arzusuyla:
“Siz mutlu olursanız ben de mutlu olurum. Bunu istemek içimden gelmese dahi, mutluluğunuza katkımın olduğunu düşünmek sevincim olur, hele ki kızınız olur da ona benim adımı koyarsanız, nerede olursam olayım havalara uçarım!”
“Affedersin abla!”
“Neden? Doğrular için dünyada kimler özür dilemiştir ki, sen özür dilemek arzusundasın?”
“Sizden hiçbir değerinizi çalmadım, almadım. Ama siz şu anda tapulu olan malınızı karşılıksız olarak ‘Al!’ diyorsunuz, bu haktan reva mı(36)?”
“Onu bilemem, ama sevenlerin kavuşmaları gerektiği düşüncesindeyim. Hadi şimdi evine git, beni yalnız bırak, düşüneyim ve eve geldiğinde eşimin kesin düşüncelerini öğreneyim, düşüncelerimi aktarayım!”
Bingül ilk defa elini uzatmış Birgül’ün elini öpmesini istercesine.
Ve Birgül vedalaşır gibi içten sarılışını anlamdıramamış!
Oysa Bingül’ün avukatını evine acilen çağırdığını plânladıklarını yazdırmayı, sonra uygulanmasını istediğini düşündüğünü bileydi Birgül, ne yapardı ki?
Avukata tüm içinden geçenleri daha önce bilerek not aldığı kâğıtlara göre yazdırmış, kendince bir iki satır da elindeki bloknota karaladıktan sonra su ile değil, gazyağı ile içmiş, evde ne kadar ilâç varsa…
Eve geldiğimde yerde yatıyordu, kusmuştu, gözleri kocamandı, nefes alışı ritimsizdi. Telâşla önce ambulansı, sonra dâhili numaradan Birgül’ü aradım; “Yetiş!” diyerek…
Neler olduğunu bilmem, anlamam mümkün değildi.
Ambulansı takip ederken Birgül’ün anlattıklarından anlamağa çalışmış, ama hiçbir şey anlamamış gibiydim. Birol da o telâşa rağmen arka koltukta bize katılmıştı, farkında değil gibiydim.
Yanına almadılar bizi. Doktorlar herhalde gereklilikler için meşgul olsalar gerekti.
Bir süre sonra elinde çantasıyla siyah elbiseli bir adam geldi. Tanıyordum onu sanki daha önce gördüğümü hatırlar gibiydim. Bingül’ün avukatı olsa gerekti.
Onunla birlikte iki doktor daha gelip girdi Bingül’ün odasına, bizim yanına girişimize izin vermeksizin. Sadece Birol’u kabul etmişti “Komşu Annesi”.
Bingül uhrevi bir çaba içindeyken, bilmez miydi, Tanrının bazı şeyleri, bazıları için uygun görmediğini, bunun için bebek sahibi olamadığını, iyi bir insan, görünüşte iyi bir Müslüman, her ne kadar ve nasıl olursa olsun intihar edenlerin yerinin ebedi cehennem olduğunu(37)?
Bir süre sonra o siyah elbiseli avukat ve doktorlar çıktılar odadan, yüzleri karanlık ve üzüntülü.
Odadan;
“Cicianne, komşu anne beni bırakıp gitme!” şeklinde sözleri yankılanıyordu Birol’un.
Anlamıştık Bingül’ün Tanrıya yardımcı olmak için yönelişini ve emanetini teslim ettiğini.
Siyah elbiseli avukat yanımıza yaklaştı, iki-üç kelimeyi birbirine yapıştırmak gayretini yaşadı;
“Bütün geçmişini size bağışlayan Bingül Hanımefendiyi kaybettik!” dedi. Cümlenin yetersiz olduğuna inanmış olsa gerek ki, ekledi;
“Maalesef!...”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Betsiz Bereketsiz; Bolluğu, yüceliği, imkânı olmamak.
(2) Gününü Gün Etmek; Hiçbir şeyi kendine dert edinmeden, günlerini zevk ve eğlence içinde geçirmek.
(3) Hobi; Kişinin işi, meslek çalışması, asıl uğraşı dışında, dinlendirici bir iş olarak yaptığı, oyalayıcı şey.
(4) Beşuş; Güler yüzlü, gülümser, güleç, şen şakrak. Araplarca çok meşhur ve meşum kadın. (Okşadıkça süt veren deve).
(5) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik, heyecanlı olguların bulunduğu olay. Sonunu nereye varacağı kestirilemeyen iş, durum.
(6) Türbanlamak; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı taşıtmak.
Mukabele; Karşılık verme, karşılık, karşı gelme, başkaldırma anlamlarında olmakla beraber Kur’an’ın karşılıklı olarak ezberden veya kitaptan yüksek sesle okunması ve onu dinleyen topluluğun da okunanlar Kur’an’dan sessizce takip etmesi.
Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
(7) İstihare; Bu kelime Arapça olup anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak” olarak söylenebilir.
İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde). Ek Bilgi; İstiharede beyaz ve yeşil renk görmek hayır, siyah ya da kırmızı renk görmek şer işaretidir, derler.)
(8) Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen.
(9) Paragöz; Parayı çok seven, hiçbir işi parasız yapmayan, paraya çok düşkün.
(10) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ODAM, BENİM DÜNYAM -veya- PASAKLI DÜNYAM”
(11) Minnettar; Minnet eden, bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duyan, gönül borçlusu, teşekkür borcu hisseden.
(12) Zıpır (Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır. Zotkacının da aynı anlamda olduğunu iddia edebilirim.
(13) Sıkboğaz Etmek; Bir şeyi yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak.
(14) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.
(15) Maharetli; İşleri yapmakta usta, eli yatkın, uz, becerikli.
(16) Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
(17) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(18) Mıhlamak; Bir kimseyi, ya da bir şeyi yerinden ayrılamaz, kıpırdayamaz duruma getirmek. Öldürmek. Mıhla, çiviyle tutturmak, çakmak, çivilemek.
Taşı (Lâfı) Gediğine Koymak; Gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak.
(19) Haz Etmek (Haz Almak, Haz Duymak, Hazzetmek); Hoşa giden duygulanma, hoşlanmak, keyif, tat ve zevk almak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
(20) Ağzıyla Kuş Tutmak; En zor, en güç işleri yapsa da, ustalık gösterse de sonuç yok. Ne yapsa, ne etse de başarılı olması mümkün değil.
(21) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.
(22) Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.
(23) Kanka; Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.
(24) Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.
(25) Ağzını Açıp Gözünü Yummak; Çok öfkelenerek ağır, onur kırıcı sözler söylemek.
(26) Tahammül; Nesne, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilme, dayanma, direnme. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.
Tahammüllü (Olmak); Güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilmek, dayanmak, direnmek. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırması ve katlanması.
(27) Trink Para; Peşin, hemen ödenecek para anlamına gelen söz.
(28) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “PASAKLI ODAM II”
(29) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir.
(30) Uhrevi; Ahretle, öteki dünya ile ilgili.
(31) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(32) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(33) Tescillenmek; Bir şeyin resmi olarak kaydedilmesi, resmileştirilmesi, kütüğe geçirilmesi, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yapılması.
(34) İki Yüzlülük; Bir dediğinin diğerine uymaması, yalancılık, riyakârlık, menfaat için kişinin her şeyi yapabilmesi.
Riyakârlık; İkiyüzlülük.
(35) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
(36) Haktan Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.
(37) Kur’an’da Nisa (4) Suresi 43. Ve 93. Ayet de şöyle denilmektedir: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?