Genç kız belki güzellik tarifleri içine girecek gibi güzel olmasına güzeldi, ama hiç de önemsenmesi gereken biri gibi değildi. Tanrı’nın gücüne gitmesin; fiziksel olarak evde kalmak için % 100 aday gibiydi bu yaşlarında.
Ama bir erkek çıkmıştı karşısına, onu görmüş, tanımış ve gönlünü vermişti ona.
Gönüldü bu her şeye rağmen her şeyi işgal edebilirdi; zaman, mekân güzellik aramaksızın, tanımaksızın. Hem zaten; insanların “aşk” denilen bilmeceyi çözememelerinin sebebi de bu değil miydi?
Gerçi ilâhi bir aşkı tarif etmeye çalışan Mevlâna’nın sözlerini aşk tarifi içine almak da insanlara zor gelmeyen bir düşünüş olsa gerekti; “Bir aşka ilâhi diyemem korkarım, insanî diyemem utanırım!(1)”
Genç kız oldukça şişmandı. Ya da şöyle söylemek daha kolay olacak, olağanın üstünde kiloluydu. Örneğin; bacaklarının dizleri üstündeki bölüm için o yaştaki bir genç kızın neredeyse beli kalınlığındaydı dense abartılmış(2) olmazdı.
Bu nedenle olsa gerek, onu kimse topuklu pabuçlarla gezerken, gezinirken görmemişti.
Basen, kalça, popo artık bir insanın gerisine ne denirse, bir hamal küfesi gibiydi! Memeleri yetim(3)-öksüz(3) iki çocuğu doyuracak bir şekilde haşmetli(4) ve ileriye doğruydu. Hani Arşimet’in dediği gibi(5); beline ya da göbeğine bir destek konsa tahterevalli ya da metronom(6) gibi günlerce yerinde sallanabilirdi.
Lepiska(7) saçlıydı, gök mavisi gözleri ve pürüzsüz yüz güzelliğine gelince; işte orada biraz durmak gerekti. Hani derler ya; “Yüz, göz, gerisi söz!” diye, bu genç kız da aynen öyleydi işte!
Peki, huyu, karakteri, yaşamı neydi, nasıldı bu fakir, bir evin tek kuzusu olan kızın?
“Evlerinin önü söğüt, atalardan almış öğüt!(8)” türküsünü dercesine tek bir menfi(9), yanlış, ters, ayıplanacak tarafı yoktu. Akıllı, zeki, uslu, terbiyeli, tertipli artık başka neler eklenirse tüm iyi ve üstün özellikleri üstünde toplamış, genç, güzel bir kızdı o.
Bir memur emeklisi olan babasının, ev kadını olan annesinin tek varlığı idi o. Anne ve babası yememişler, yedirmişler, içmemişler, içirmişler, giymemişler giydirmişlerdi!
Aç-susuz kalmak bahasına(10) her isteğini, istediğini karşılamışlardı ana-baba olarak “Obez” demeye utandıkları kızlarının.
O kız da bu konudaki dikkat sınırlarını zorlamamış “Homini gırtlak(11)” örneği evden çıkarken elinde ev yapımı kurabiye, poğaça, ders aralarında gofret falan, eve dönüşünde de “Çay Saati” ya da “İkindi Kahvaltısı” niyetine Allah ne verdiyse çekinmeksizin midesine indirmekten erinmemişti(12). Zaten adı da Erin idi, bu genç, kilolu, obez denmesinde sakınca olan güzel kızın…
Genç kızın bu kadar tarifi yeterli olsa gerek. Ona gönül vereni anlatmak ise pek zor olmasa gerekti. Genç, yakışıklı tarifi içine ne gibi özellikler girerse hepsine sahip, bir evin tek oğlu, veliahdı(13), mansup varisi(13), varlıklı, annesinin babasının bir tanesi idi.
Kız, yani Erin üniversite sonlarında bir yerlerdeydi, delikanlı, yani Derin’de askerlik görevinden yeni dönmüş, onu otobüs durağında otobüs beklerken görmüş ve vurulmuştu.
Aslında buna kaderin bir yönlendirişi demek de mümkündü. Çünkü varlıklı bir ailenin arabalarının olmaması mümkün müydü? Muhtemelen zengin oğlanın arabalarından biri bozulmuş, ya da arkadaşlarından biriyle otobüs durağında buluşmaya söz vermiş olabilirdi Derin, vb. vb.
Derin; adını, sanını bilmediği bu kız için her gün aynı saatte durak önünden geçer olmuştu yeni model, göz kamaştıran(14) arabasıyla. Etki tepkiyi doğururdu(15). Bir-ki-üç…
Eee! Sonunda bir acayiplik olması, farkın fark edilmesi de mukadderdi(16) ve kaderin şekillenmesi için de ona bir şans vermek ve bir süre gerekti, iyice emin olmak için!
Erin gerçekten zeki ve akıllı bir kızdı. Üstü bazen açık, bazen kapalı olarak önünden geçen ve geçerken de ağzı açık ayran delisi(17) gibi kendine bakan gözleri daha otobüse ilk kez binerlerken fark etmişti.
Ve otobüse devamlı olarak aynı duraktan, içinden geçenlere önem vermeyi istememesine rağmen aynı saatlerde binmeye gayretli olmuştu, gecikme ihtimaline bir bakıma değer vermeksizin.
Oysa değil böylesine yakışıklı, kara yağız(18), genç, varlıklı olduğu arabasından belli birinin dikkatini çekmek, fiziksel görünüşü itibariyle ona kimsenin önem vereceği biri olmadığına inanıyordu. Ancak uzak durmak, hatta yok olmak gibi kavramları yaşıyor olsa da kendini ona çeken bir güce engel olamıyor, hatta olmak da istemiyordu.
Ve gerçek şu ki bu durum gene de iştahını engellemiyordu, Tanrının buyruğuymuş gibi yeme ve içmesini dengelemeyi aklının ucundan bile geçiremiyor, tıkınmaktan(19) kendini alıkoyamıyordu.
Ve gururu vardı, asla inkâr edemeyeceği…
Derin bir gün tüm cesaretini toplayarak arabasını otobüs durağının biraz ilerisinde park ederek gofret yemekte olan Erin’in yanına yaklaştı.
Derin daha ağzını açmadan, ağzındaki gofret parçasını yutma gayretinde olan Erin, Derin’in niyetini anlamışçasına; bir solukta “Hayır!” dedi.
Derin ne diyeceğini şaşırdı. Yutkunan Erin, ondan gelecek tepkiyi bekler gibiydi. Baktı ki karşısındakinden ses gelmiyor, deyim yerindeyse, açtı ağzını, yumdu gözünü(20);
“Varlıklısın! Yakışıklısın! Çevrende mutlaka çok güzel kızlar vardır! Neden her gün benim otobüs durağında bulunuşumu gözleyip hava attınız ve şimdi de yanıma geldiniz ki? Nereden buldunuz ve kimden aldınız ki bu cesareti? Kendimi biliyor ve tanıyorum. Değil benimle hoşça vakit geçirmek, ilgilenmeniz bile abes(21)! Haydi, genç adam, sen yoluna, ben yoluma!”
“Bitti mi söyleyecekleriniz?”
“He! Varsayalım(22) ki, bitti! Çünkü aldığım aile terbiyesi ve fiziksel konumum daha fazlasını söylememe engel!”
Sinirlenmişti, dudakları titriyor, burun delikleri açılıp kapanıyor, şakaklarının kımıldamasına ve gözlerinin seğirmesine(23) engel olamıyordu, gayret ediyor olsa.
“Ne söylemek istediğimi biliyor muydunuz peki?”
“Yoo! Sadece tahmin ettim!”
“Yanıldınız sadece…”
“Özür dilerim, otobüsüm geldi, dersime geç kalmamalıyım, geciktiğim vaki değil(24) bu güne kadar, arkadaşlarım merak eder beni…”
“Ben götüreyim sizi!”
“Olur! Daha buralarda gören, bilmeyen, ama anladığını zanneden el âlemin(25) ağzına sakız olayım. Ağızlarını bıraksınlar da başka yerleriyle gülsünler, öyle mi? Affedersiniz, tövbe, tövbe!”
Genç adam da akıllı, ısrarcı ve inatçıydı. Uzaktan kumanda ile arabasının kapılarını kapatmış, cüzdanından çıkarttığı kartı makineden geçirmiş ve öğrenci biletini gördüğü, ismini o an bilmediği Erin’le aynı otobüse binmişti.
İlgilenilmek her genç kızın hoşuna giderdi, olağandan iri, şişman olanların da, fiziksel ölçülerinin uygun olmadığını bile bile, hele ki tüm içtenliğini ve kokusunu burnuna üflercesine yanına oturduğunda.
“Neden?” dedi fısıltıyla Erin.
“Yaşamımda bu güne kadar sizin gibi beni etkileyen biriyle karşılaşmadım da ondan!”
Erin gülümsedi bu sözler üzerine.
“Çok acayip bir cümle mi kurdum ki güldünüz?”
“Yabancı gözüyle şöyle bir baksanıza bana. Hiç sizi, ya da herhangi bir insanı etkileyecek gibi görünüyor muyum? Nezaketiniz(26), kibarlığınız(26) ve centilmenliğiniz(26) için sağ olun, ancak yalan söylemeniz uygun değil. Peki, benden istediğiniz ne?”
“Kısaca siz!”
“Deli olmayın!”
“Sizi ilk gördüğüm andan beri aklım başımda değil ki!”
“Otobüste bu kadar insan arasında bu sözleriniz biraz ayıp kaçmıyor mu?”
“İsminizi söyleyin, yarın durakta beklememe izin verin lütfen, otobüsten hemen ineyim ve meraklı gözlerden kurtarayım sizi!”
“Erin!”
Bu; gizli bir davet, yasaklamanın önüne geçilemediği “Evet, Peki!” anlamlı bir söz müydü? Erin kendisi bile farkında değildi. Hani; “Hayır!” dersem “Belki!” anla, “Belki” dersem; “Evet!” anla der gibi(27).
“Ben de Derin! Umarım görüşürüz!” dedikten sonra ilk durakta otobüsten inmek üzere yerinden doğrulup zile bastı.
Umduğu ile bulduğu arasında belirgin bir fark olmasına rağmen mutlu gibiydi Derin, ta ki bir taksi ile arabasını bıraktığı yere gelinceye kadar.
Arabası o kısacık süre içinde çekilip götürülmüştü park ettiği yerden. Bu kaçıncısıydı park, çekme cezası ödeyerek arabasını geri alacağı. Trafikçi ağabeyler, kardeşlerle neredeyse akraba olmuş gibiydi bu konuda.
Oysa ülkede yasakların uygulanmamak için kararlaştırıldığını bilmezler miydi?
Bu kez üzüntü yok gibiydi gönlünde ama. Taksiden inmeden, taksi şoförünün istihza(28) dolu tebessümüne aldırmaksızın cezalı araçların park edildiği servise geldi. Arabası henüz getirilmemişti ve vakitten tasarruf(!) için görevli kardeşlerin ikram ettiği çayını içerken ceza işlemlerini tamamlattı ve bir süre arabasının getirilmesini bekledi.
Başlangıçta; “Beklemeye değer…” diye düşündü, içinden geçen düşüncelere ek olarak! Bu nedenle iş yerinden ne araba, ne de şoför istedi.
Daha önceki böyle durumlarda taksi tutup giderdi iş yerine. Arabayı alması için de uygun bir zamanda şoförlerden birini görevlendirerek arabasını aldırırdı sonuçta. Yahut da şoför isterdi gelip kendisini alması için.
Arabasını o şoför getirirdi, işlemlerin tamamlanıp, gerekli ödemelerin yapılması sonucunda.
Eee! Ne de olsa veliahttı ya, o da şoförün getirdiği araba ile yerine, yuvasına dönerdi…
Günler geçti, günler günleri takip etti.
Beğenilmek, istenmek, hatta sevilip arzulanmak hoşuna gitmişti Erin’in, saklamasına gerek yoktu, içi neyse, dışı da öyleydi çünkü.
Hissettiğine emin olduğu bu düşünceleri göstermesinin gerekliliği, devamını vermesi, yaşatması da Derin’in görevi gibiydi, Erin’in içinden geçmeyen bir sevgi gibi. İlgilenmişti Erin, ilgileniyordu da, saklamaya, saklanmaya gerek olmaksızın, ama ona ihtiyacının olduğunu hissetmiyor, böylesine bir duyguyu yaşamıyor, her nedense yaşayamıyordu.
Aramazsa umurunda değil gibiydi, ama aradığında, buluştuğunda da hop oturup hop kalkmasa bile seviniyordu, ama bu mutluluğu, özendiği, yaşamında şekillendirdiği mutluluk değildi. Ya da kendine öyle geliyordu.
Erin, normal yemek, içmek gibi ihtiyaçlarını normal bir ihtiyaç gibi görüyordu, onunla birlikteliğini yaşarken. Onsuz da olmuyor yaşamı, onunla da…
Tek farkla ki, gerçekten onunla birlikteyken güvende hissediyordu kendini, kendince seviliyor gibi olmanın hazzını yaşıyor, fiziksel durumunu da göz ardı ederek(29) beğenilmenin, hoşlanılmanın hazzını bile yaşıyordu.
Ama işte o kadar! Bir yuva, çocuklar…
Aklının ucundan bile geçmiyor, belki de düşüncelerinden bile geçmiyordu Erin’in.
Derin’le birlikteliğinde pek umudu olmasa da bir kısım çabalara girişmişti Erin. Mademki beğeniliyor, hatta seviliyordu, her genç kızın düşüncelerinde yaşadığı bu beğeniyi onun sevgisine ve ilgilisine lâyık olmak üzere şekillenmeliydi.
Doğum öncesi bir hayli kilo alan asistan doktor ablalardan biri, Dâhiliye (İç Hastalıkları) Uzmanları, psikiyatr(30), psikolog(30) ve diyetisyenlerin(30) diyet(30)destekleriyle eski haline dönmüş ve tığ gibi olmuştu(31).
Erin’in ekonomik durumu uygun değildi, asistan doktor abla gibi. Ne de olsa onun beyi profesördü aynı fakültede ve kazançları da yeterli olsa gerekti. Yani o, o gideri yapabilirdi, ama bunu düşünmek bile bir hayalden öteye geçemezdi, kendisi için.
Gene de arzusu; (Herhalde obez kelimesini kendine yakıştıramadığı için) şişmanlıktan kurtulmak, kendisine ve karşısındakine yakışan duruma gelmek ve özlemi olan, ama hiç de önemi olmayan topuklu pabuçları giymek, hepsinden, her şeyden önemli olarak çocuğunu ve de çocuklarının doğurmaktı.
Gene de zamana ihtiyacı vardı, ama bu zamana önem vermeyen, kendisini bu haliyle kabul eden biri vardı yaşamında, sevgi ile ilintisi olmasa da; Derin…
Hocasına gitti Erin, tombulluğundan(32) kurtulmayı öğrenmek için. Ne, nasıl, kim veya kimler ve nerede? Ücretlerini, yerlerini, randevu olanaklarını öğrendi. Öncesinde İç Hastalıkları için uzman bir doktorla görüşmüştü, hocasının tavassutu(33) ile.
Sonrasında hocasının katkısı, haberi olmayan maddi desteği, taksit imkânları, özellikle diyet programı(34) ve bir diyetisyenle birlikte zayıflama arzusunu yaşamaya başladı.
Diyetisyenin bir dediğini ikinci kez söyletmedi ve en önemlisi aç kalmaksızın, özellikle aralarda kurabiye, bisküvi, gofret falan eklentileri aklına bile getirmeksizin diyetine isteyerek ve sadakatle devam etti.
İlerleyen zaman ve arkadaşlıkları sonrasında o meşum(35) güne ulaştı Erin. Derin onu ailesiyle tanıştırmayı istemişti, oysa kendisini bu durum için hiç de hazır hissetmiyordu, henüz ve ancak bir-iki kilo verebilmişti o güne kadar. Gene de Derin’i kırmak, üzmek aklından geçmedi.
Şüphe ve endişe ile girdi kapıdan içeriye Erin. Kendini görücüye çıkmış(36) kart(37) ve şişman yapılı bir kız olarak değil de belki de pehlivan yapılı bir toy(38) gibi hissediyordu. Oysa daha 22 yaşını kutladıkları birkaç gün olmuş ve Derin ona “E” harfi oldukça iri ve değerli bir kolye hediye etmiş ve;
“Sanma ki adın Erin diye aldım bu kolyeyi, bu ‘Ebediyen!’ anlamında, bil!” demişti.
Gönlü hoş olmuştu; “Sevmesem de ilerilerde sevebilirim (belki)” diye düşünmüştü Erin, Derin o kolyeyi takarken ensesinden öptüğünü hissettiğinde.
Oysa onun için zayıflamak isteğini göz ardı ederek kendini kandırma eğiliminde olsa gerekti.
Erin kapıdan girdiğinde Derin’in annesi Evrim yerinden kıpırdamamış, Erin yanına geldiğinde de elini uzatmamıştı. Baba Devrim ise oralı bile olmamıştı(39) sanki. Umursanmamak, aşağılanmak zoruna gitmişti Erin’in, ama ailesinden aldığı terbiye ve onların öğrettikleriyle;
“İyi akşamlar efendim!” dedi, sırf kendisine iyi niyetle yaklaşan, yakınlaşan hatta kendisini etkilemek için var gücüyle gayretli olduğunu hissettiği Derin’e olan saygısı, inancı ve hatta kendine itirafta zorlanıyor olsa da sevgisi nedeniyle.
Ve aklının bir köşesinde bugüne kadar boş olan kalbini dolduracağına, gönlünü doyuracağına ve ilerilerde âşık gibi sevebileceğine inandığı o tek insan için gayretli olma çabasında idi.
Annesi usulca başını çevirmek zorunda kalmıştı, sanki gaipten bir ses işitmişçesine(40);
“Gel bakalım oğlumun aklını başından alan garip(41) kız!”
“Adım Erin efendim! Oğlunuz söylemiştir sanırım. Oğlunuzun aklını başından almak için hiçbir çaba ve ihtiyaç hissetmedim. Çünkü kendimi, konumumu, sınırlarımı ve en önemlisi haddimi biliyorum(42) efendim!”
“Garip!” niteliğiyle aşağılanmak istenmesiyle ilgili söyleyecek, ekleyecek başka sözleri de vardı belki Erin’in. Ancak Derin’in annesi birikmiş bir öfkeyle yerinden kalkmış, öncesinde plânlamışçasına;
“Sus! Cevap verme terbiyesiz obez!” derken belki de sinirlerine hâkim olamayarak Erin’i tokatlamıştı. Bunda belki kendi adaylarına ilgi göstermeyen oğlundan da hıncını alma(43) isteğinin etkisi de olsa gerekti, ama neden kendisineydi bu tavır, bu öfke, bu aşağılayış ve öfke?
Şimşekler çakmıştı gözlerinde, ama acıdan değil, gururu yaralandığından dolayı gözleri yaşlanmıştı.
Ve herhalde kadının elindeki o ağır ve pahalı yüzük de dudağını patlatmıştı. Kâğıt mendille dudağını silmeye çalışırken Derin’in;
“Ne yaptın anne? O ömrümün ışığı, sevdiğim, gönül verdiğim tek insandı!” sözü ulaştı kulağına. Susması gereksizdi Erin’in;
“Bana her şeyi söyleyip yakıştırabilirsiniz efendim! Ama asla terbiyesiz değilim, hatta sonradan görmüş hiç değilim. Hele ki evine gelen oğlunun arkadaşı bir misafire tokat atacak kadar da eksikli değilim. Bundan fazlasını söylememe ise aldığım terbiyem izin vermiyor, siz düşünün!” dedikten sonra boynundaki kolyeyi çıkartıp sehpanın üzerine koydu, kapıya doğru yönelmeden önce;
“Elveda Derin! Ömür boyu elveda! Umarım tüm haksızlıklara, yanlışlara, ayıplara ve kötülüklere karşın aradığın mutluluğu bulursun!” derken, hak etmediğine inandığı halde içinden de; “Bu durumda o mutluluğu da bulacağına hiç inanmıyorum ya!” demeyi de esirgememişti.
Derin’in arkasından koşup; “Dur! Gitme!” diye yalvarmaya çalışması o kadar anlamsızdı ki. Anne-baba ve oğul ile kendine göre hiçbir vasfı olmayan arkadaşı üçgeninde nerede olmasının gerekliliğinin şüphesi bile olmaz, olamazdı.
Öncelerinde obez olmaktan kurtulmak arzusu idi, şimdi ihtiras(44) haline gelmişti arzusu. Gofret, bisküvi, kurabiye yememek vazifesi gibiydi, şimdi temelli vazgeçmesinin zamanının geldiğine inanmıştı.
Vazgeçti hepsini tüketmekten. Ulaşmayı istediği yerlere otobüslerle gitmek yerine biriktirdiklerini eritmek için sportif anlamda ritmik(45) olarak yürümeye başladı.
Erin’in annesinin, babasının maddi ve manevi desteklerini göz ardı etmesi mümkün değildi. Hele ki yürüyüşlerinde, işlerini güçlerini bırakarak tempo için birinin önünden, birinin arkasından kendini yönlendirmesi ve hatta özel olarak kronometre(46) alıp her gün bir adım fazla, ya da aynı mesafeyi bir saniye eksik yaptırmak için destekleri kendi için gururdu…
Derin peşini bırakmamıştı, bırakmaya da niyeti yok gibiydi. Ancak içinden geçenleri saklamak gayretindeyken söylemesi gerekenleri bir çırpıda söylemek zorunda kaldı Erin, incitmeden, üzmeden, hak vermesini bekleyerek;
“Derler ki; ‘Cennet, annelerin ayaklarının altındadır, ana gibi yâr olmaz!’ O halde ben senin annenin yerine ve önüne geçemem. ‘Evlenmek’ dersen, birincisi annen razı değil, babanın da annenle aynı fikirde olmasından kuşkum yok! İkincisi; tüm koşullara rağmen olası ki, hani yuva kursak, mutlu olacağımıza inanır mısın, küskünlüğümüzde? Sanmam!”
Durakladı bir süre, belki de en çok önem verdiği cümleyi kurmak için ve devam etti;
“Üçüncüsü; seni beğendim, hoşlandım, beraberliğimizden mutluluk duydum, ama seni sevdiğimi hissetmeme buna karşın çok uğraşmama rağmen sana âşık olmayı bir türlü beceremedim…
Ve bilirsin ya da bilmen gerekir ki; bildiklerini saklayamayan, bilmiyormuş gibi yapamaz, tüm elverişli yahut da elverişsiz her neyse o şartlara karşın bilmiyormuş gibi yaşayamaz. O halde sen yoluna, ben de kendi yoluma, bu sözü ikinci kez söylediğim için pişmanım...
Gene de bana bu kadar ilgi ve yakınlık gösterdiğin için seni unutmayacağımı bilmeni isterim…”
Söyleyecekleri bitmiş miydi, ya da bu kadarını yeterli mi görmüştü, farkında değildi.
“Sevgili Erin! Ben seni ‘İki sevgi ile seviyorum. Biri sana aşk ile bağlanışımın ifadesi olan sevgi, ikincisi senin sevilmeye lâyık oluşunun içimde meydana getirdiği sevgi(47). Bu nedenle seni ömrümün sonuna kadar sevmekten asla vazgeçmeyeceğim ve beni kimse sahiplenemeyecek senden önce olduğu gibi senden sonra da. Özür dileyerek tek ricam var; eğer kabul edersen; kolyeni tekrar takmama izin ver!”
“Kabul edemem, silinmesi gereken bir geçmişi, o tokadı, o aşağılayıcı sözleri hep hatırlamamı isteme benden. Zaman nelere kadir değil ki? Ben unuturum, tamam kolay değil, ama sen de unutursun!”
“Eğer güneş doğmayı, ay yükselmeyi, kuşlar ötüp uçmayı, insanlar birbirlerini yemeyi, âşıklar ise mutluluğu, saadeti unuturlarsa ben de ancak ve o zaman unuturum seni…
Ve bil ki yaşadığım sürece seni unutmam asla mümkün değil. Hem; ‘Sevmekten kim usanır(48)” Ki? Bu nedenle sana ‘Allahaısmarladık!’ demiyorum!”
“Ben ‘Elveda!’ ve ‘Güle güle!’ diyorum, bağışla, buna mecburum!”
“Bitti!” denilen şeyler hemen bitmiyor, bitemiyordu. Derin ısrarcı, Erin reddediciydi. Erin önceleri görmezden geldi, sonraları telefon numarasını, yolunu, yordamını, vakitlerini, hatta geçici bir süre için bir ev kiralayarak evini bile değiştirdi, anne-babasına yaşadıklarını ve yaşamaması gerekenleri anlatarak.
Bu arada zayıflamasının belirtisi kıyafetlerini değiştirdi, bir bakıma tebdili kıyafet(49) gibi saçlarını boyatıp, kara gözlükler takarak saçma-sapan(50) kıyafetlere büründü…
Diyetisyen ablanın gayretleri, kendinin, anne-babasının diyet konusundaki kısıtlamaları ile istenecek, özlenecek, hatta gönül verilip sevilecek bir kız haline geldi Erin mezuniyet töreninde.
Annesi, babası mutluydu. Her türlü saklanışına karşın, kendisini bulup uzaktan onu izlemek arzusunda olan biri daha mutluydu, duygularını ertelemeyen, engelleyemeyen…
Erin mezun olmuştu, ama iş bulamıyordu, internetten üleştiği CV’leri(51) ile başvuruları cevapsız, gazete ilânlarından ulaştıkları boştu. Sabahtan akşama kadar tabanları şişmesine rağmen üniversite mezunu bir mühendis olarak, artık aslanın ağzında olmayıp midesine doğru yol alan hatta midesinde olan iş arzusuna ulaşamıyordu, bir türlü.
Ve canından neredeyse bezdirecek olan da bu yaşta bile babasından harçlık almasıydı!
Bir gün bir telefon aldı, heyecanı doruktaydı, iş başvurusunda bulunduğu yerlerden biri; “Görüşelim!” diye davet etmişti onu.
Erin’in bilmediği, bir vesile ile CV’sini eline geçiren perde arkasında kalmayı isteyen Derin’in, o fabrika sahibinin askerden arkadaşı olmasıydı…
Konuşmuşlar, anlaşmışlardı. Kanaatkâr oluşuna hayret etmişti Patron Emin. Erin’in aylık ücret talebi en düşük ücretli işçinin aylık maaşı kadar olmuştu. Gani gönüllüydü(52) Emin, hiçbir işçisinin maaşı, asgari ücretin altında değildi, hatta öyle ki üstünde iki misline yakındı, denilebilir.
“Sen mühendissin Erin Hanım, maaşın talep ettiğinin bir buçuk katıdır, başlangıç olarak. Hadi hemen sekreterimin yanına git, gereklilikleri versin sana, seni iş arkadaşlarınla, onlar da ustalarla, işçilerle tanıştırsın, hemen bugün şimdi çalışmaya başla…
Şu andan itibaren tek iznin bugününü anne ve babana bildirmen, bundan böyle nefes almak bile yok, nefes alman da izne tabii, bilesin!”
Erin öylesine mutlu ve gerek gerçek mühendis olarak çalışmak ve gerekse beynindeki kırıntıları yok edip unutmak için öylesine istekliydi ki, çalışmak konusunda?
“Çalışmaya doyamıyordu!” dense, yeriydi bir bakıma. Bir ay içinde kendisi sivrilmiş, fabrikada da bazı ilerlemeler kaydedilmişti, ileri teknoloji ile elde edilenlerin masrafları, kazancın yanında devede kulak(53) örneği gibiydi, tekrar etmek gerekirse bir ay içinde hem.
Emin, Derin’e telefon etmiş, “Allah razı olsun!” demişti.
Ve sonrasında muhasebecisine telefon edip net maaşını en düşük işçi maaşının iki misli olarak hesaplanmasını emretmişti.
Erin tahakkuk eden(54) maaşını aldığında;
“Hakkım değil!” diyerek usulünce girmişti Emin’in odasına. Patron;
“Hakkın kızım!” diyerek omzunu okşamış, sonra masasının kenarında oturan bayana aldırmaksızın kucaklayıp öpmüştü onu;
“Bu bayan, benim eşim Emine. Emine bu da sana bahsettiğim, fabrikanın altını üstüne getiren(55) yeni mühendisimiz Erin. Yetenekli, gayretli, çalışkan, kanaatkâr ve daha da özetlemem mümkün olmayan özellikleri olan ve CV’sinden haberdar olan ve ‘Allah razı olsun!’ dediğim arkadaşımın tavsiye ettiği genç...
Senin bana desteğin gibi, onun da fabrikaya etkisiyle sanırım en fazla bir yıl, bilemedin iki yıl içinde bu konuda Türkiye’nin bir numarası oluruz. Sebep olanlardan Allah bin kere daha razı olsun!”
Gaf yaptığının(56), açık verdiğinin(56) farkında değil gibiydi Emin. Üstelik Erin’in çalışkanlığı paralelinde IQ’su(57) üstün bir zekâya sahip olduğunu bilmez gibiydi.
“Anlayamadım efendim! Beni siz çağırdınız, işe siz kabul ettiniz. Dolaysıyla da size faydalı olmamın sebebi sizsiniz. Şimdi siz kendinize mi dua ediyorsunuz, yoksa bilmediğim, bilmem gereken bir şeyleri mi anlatmak yahut da gizlemek arzusundasınız?”
Çok konuda, hatta her şeyden haberi olan Emine söze karıştı, hem yalan söylemek için kendini mecbur hisseder gibiydi sanki;
“Yok kızım! Ben hissettim de, onu demek istedi Emin! Yani ‘Allah razı olsun!’ dediği kişi benim.”
Erin anlamamıştı henüz görmeden Emine’nin “Allah razı olsun!” dileğini nasıl hak ettiğini ve aralarındaki diyaloğun(58) ne zaman oluştuğunu. Anlamasına, anlamak için beynini zorlamasına gerek yok gibi gelmişti kendisine.
Oysa bileydi, Derin’in tavsiyesini, zorlamasını, Emin’in inancının nasıl oluştuğunu öğrenseydi? Ara sıra telefonla, bazen bizzat gelerek, ama kendini gizleyerek kendisini görüp izlediğini de…
Bilemezdi ki!
Aradan geçen bir süre sonunda tüm işler yolunda gitmesine rağmen patronun suratı asılmıştı bir gün.
Ve o günden sonra fark edilecek şekilde devamlı somurtkanlığa bürünmüştü Emin.
“Bir şey mi oldu Emin ağabey, size hiç yakıştıramadığım bir surat asıklığınız var?”
“Bir arkadaşımın artık elimizden hiçbir şey gelemeyen rahatsızlığına, hastalığına, onu yitirmek üzere oluşumuza üzülüyorum Erin!”
“Üzüldüm, yapmamı istediğiniz bir şey varsa, size, eşinize, tanımıyor olsam da o arkadaşınıza destek olmaya çalışayım ağabey.”
“Sanırım buna ihtiyacım olacak, ama daha sonra rica ederim sana, belki birkaç gün içinde.”
“Ricanız değil, emriniz olur efendim.”
“Hayır! Senin gibi gayretli, insan, cici bir kıza ancak rica edebilirim!”
“Beni şımartıyorsunuz ağabey!”
“Hak ediyorsun! Çünkü dünlerle bugünler arasında o kadar çok ve büyük fark var ki bu işletmede! Bunun sebebi yalnız sensin sevgili kızım! Ha! ‘Kızım!’ dememe yaş farkımızın az olması nedeniyle güceniyorsan; ‘Mühendis Hanım! Erin Hanım! Hanımefendi!’ de diyebilirim!”
“Yok, daha neler? Ha, siz ‘Ağabey’ demem yerine ‘Patronum, Emin Bey!’ dememi istiyorsanız, o başka tabii…”
“Ağzından yel alsın(59) kızım! Konu kapanmıştır, derhal işbaşı…
Şu kısa konuşma bile teessürümü dağıtmaya o kadar iyi geldi ki, sağ ol, görüşeceğiz, hadi git artık!”
“Sağlıkla kal ağabeyim!”
Erin, her gün ilerleyen abur-cubur(60), gofret, kurabiye ertelemeleri, hatta bir bakıma unutkanlıklarıyla fabrika dışında zevkle giymeye başladığı topuklu pabuçlarıyla mutluydu. Buna onu yönelten sevgi ve aşk değil, hakaret ve aşağılama ve bunun neticesinde de bir bakıma gönül vermek istediğinin duyarsızlığıydı.
Bir tatil gününün sabahında, gizlendiklerini sandığı kira ile oturdukları evin kapısının önünde lüks bir araba durdu, o arabadan inen bir şoför inecek olanın kapısını açtı, bir kadın arabadan inip zemin kattaki evin kapısına yöneldi şoförüyle.
Şoför kapının zilini çalmak için hamle etmek üzereydi. Erin pencereden motor sesinin yaptığı gürültüyü fark ederek pencereden bakıp görmüştü geleni.
Ne, nasıl, niçin, neden sorularını hayret etmeyi önemsemeksizin zil çalmadan evvel açtı kapıyı, içeriye adım atmasını önlemek istercesine gelen için kapı önünde durdu;
“Kızım?”
“Pardon! Anlayamadım!”
“Ben Derin’in annesi, özür dilemeye geldim!”
“Biraz geç olmadı mı? Üstelik kapıma geliyorsunuz, arabanızın kapısını şoförünüz açıyor, kapı zilimizi şoförünüz çalmak için hamle yapıyor. Bu, hâlâ insanları aşağılamanızın ve varlıklı olma arzunuzu göstermek için bir amaç mı?”
“Ne diyeceğimi bilemiyorum. Derin çok hasta ve son arzusu sizi görmek. Yalvarırım, lütfen onu görün ki, gözleri açık gitmesin. Yaşamında kul-köle olmak istediği tek varlık sendin ve biz bunu engelledik, anne-baba olarak. Mal-mülk hiçbir şey umurunda olmadı, senden başka. ‘Üzüntü kanserdir!(61)’ sözü tam olarak yerine oturdu. Bunu bilemedik, o bu hale gelinceye kadar!”
Bu sırada Emin de öndeki kadar lüks olmayan arabası ile gelmişti, aynı kapı önüne.
“Bir dakika, hemen geliyorum!” dedi Erin. Bir Pazar sabahı yaşanıyor olsa da pejmürde(62) değildi Erin, böyle bir günde yüzünü yıkamak ve iyi bir kahvaltı yapmak dışında her şey önemsizdi.
O giyinirken Evrim ve Emin konuşma modundaydılar, belliydi ki birbirlerini tanıyorlardı, tanımamaları imkânsızdı zaten.
Erin, Emin’in arabasına yöneldi, hazırlıksız sorularını ona sorma gayretini yaşadı;
“Ne, nedir, nasıldır, sizin nasıl haberiniz oldu? Derin’le ilişkiniz nedir, bilmiyorum. Ama iyi ki geldiniz ağabey!”
“Derin arkadaşın mıydı?”
“Evet! Beni seven, sevip âşık olmak istediğim, fakat ailesinin beni sevemediği…”
“Çok hasta olduğunu biliyor musun?”
“Annesi söyledi, ama siz nereden biliyorsunuz?”
“Derin, benim asker arkadaşımdı, artık saklamama gerek kalmadı.”
Erin kafasındaki boşluktaki, kendi başına gezinen taşları yerlerine oturtma gayesini yaşıyor olmasına rağmen bunun yerinin ve zamanının olmadığını düşünüp erteledi düşüncelerini ve ulaşmak istediği sonuçlarını.
Ancak Emin’in sözlerini duymazlığa gelemedi;
“Ölürken herkes yalnızdır(63)! Ancak Derin yalnız olmayacak!”
Eve girdiklerinde hiç beklemediği bir manzara ile karşılaştı Erin. Derin’in saçları yoktu, gizlemeye de gerek görmemişti galiba. Zayıflamış, neredeyse bir deri bir kemik kalmıştı(64). Yanında oksijen tüpü, yüzünde maske, bir sürü torbalar ve etajer(65) üzerinde bir kısım ilâçlar vardı.
Derin, sanki kokusundan geldiğini hissetmiş gibi gözlerini açtı, maskesini gücünün yettiği kadarıyla sıyırdı, çenesinin altına kadar ve;
“Sen mi geldin bir tanem? Beni sana kavuşturacak tek şeyin ölüm olduğunu bilseydim, Azrail’in gelmesini beklemezdim!(66)” dedi, Erin’e bakarak, belki kucaklamak arzusuyla yerinden kalkmak isterken, gücü yetmedi.
Vaktinden önce çökmüştü, yorgun bedeni yatağıyla kucaklaştı yeniden.
Yastığının altından kolyeyi çıkarttı elleriyle ve;
“Tak! İlk ve son defa öp beni!” dedi fısıldarcasına, muhtemelen gücü ancak o kadarına yetmiş olsa gerekti.
Uydu onun sözlerine Erin. Kolyeyi taktı ve uzandı dudaklarına.
Erin Derin’in yüzünden ayrıldığında Derin’in hissedilecek bir gülümsemesi vardı yüzünde, gözlerinde, dudaklarında. Sanki ruhunu teslim etmesi, Tanrıya yolculuğu için beklenen kendisi idi.
Sadece bir kere o öpüş gibi nefes aldı, o öpüşü kalbinde, ciğerlerinde saklamak istercesine, geri vermedi bir daha…
Bir sevilmiş, pir sevilmişti(67) Erin. Üstelik kendisi de bir sevmiş, pir sevmişti, ama bunu fark etmemiş, anlamamış, anlayamamıştı Erin, onu yitirdiği ana kadar…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Obez; Aslında obezite demek gerekti; vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı ve anormal yağ birikmesi, yani aşırı şişmanlıktır. Kısaca şöyle tarif etmek daha doğru gibi geliyor; Obez; şişman, Obezite ise şişmanlık hastalığı anlamındadır. Bilimsel bir ölçek olarak boy/kilo endeksiyle ulaşılan sonuca göre hastanın tedavisine karar verilir.
Erin; Ergen, erginlik durumuna gelmiş, ergenleşmiş. Bu isim İngilizcede de aynen kullanılmaktadır. İngilizcede İrlanda’nın (Eire) eski adı olmakla beraber “Ateş saçan Tanrıça” anlamını da kapsamakta.
(1) Bir aşka ilâhi diyemem korkarım, insanî diyemem utanırım! MEVLÂNA
(2) Abartmak; Bir şeyi olduğundan büyük, ya da çok göstererek anlatmak, mübalağa etmek.
(3) Öksüz-Yetim; Çok kişi “Kimsesiz” anlamında da kullanılan “Öksüz” kelimesini “Yetim” kelimesi ile karıştırmaktadır. Öksüz; bazı literatürlere göre hem anasını, hem babasını kaybetmiş kişileri için kullanılmaktaysa da; Öksüz; “Anasız”, Yetim ise; “Babasız” demektir.
(4) Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
(5) Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım. ARŞİMET
(6) Metronom; Zaman sayacı. Yunanca kökenli bir kelime olup sabit bir ritim elde amacıyla belirli aralıklarla vuruş sesleri çıkartan bir alet.
(7) Lepiska Saç; Uzun sarı ve yumuşak saç. Ayrıca ipek anlamına da gelir.
(8) Evlerinin önü söğüt, atalardan almış öğüt… Bir yiğit gurbete gitse diye başlayan türkü Keskin’e aittir.
(9) Menfi; Tersi, sonuçsuz olma.
(10) Baha; Paha, kıymet, eder, değer, bedel. Güzellik, zarafet, alışma.
(11) Homini gırtlak … Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(12) Erinmemek; Kendinde gevşeklik hissetmemek, bir işi yapmak için gayretli olmak, gayret etmek, üşenmemek, tembellik yapmamak.
(13) Veliaht; Genelde bir hükümdarın, kralın, bir işyeri sahibinin ölümü, ya da işi, tahtı bırakması halinde yerine geçmeye aday olan kimse.
Mansup Mirasçı; Murisin iradesine dayanan mirasçılık.
Yasal Mirasçı; Kanunda yazılı olan esaslara göre belirlenen mirasçı.
Muris; Miras bırakan kişi.
(14) Göz Kamaştırmak; Güzellik, üstün başarı gibi nitelikler dolaysıyla görenleri hayran bırakmak. Güçlü bir ışığın kısa bir süre için görüşü bulandırması, gözü bir süreliğine göremez duruma getirmek.
(15) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(16) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(17) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
(18) Kara Yağız; Koyu esmer erkek.
(19) Tıkınmak; Eline geçen yiyeceği oburca yemek. Yemek yemek.
(20) Ağzını Açıp Gözünü Yummak; Çok öfkelenerek ağır, onur kırıcı sözler söylemek.
(21) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(22) Varsaymak; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayım, temel ilke, bir öncül olarak kabul etmek.
(23) Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
(24) Vaki Olmamak; Gerçekleşmemek, olmamak.
(25) El Âlem; (Cümle Âlem Dünya Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
(26) Nezaket; Başkalarına karşı incelikli ve saygılı davranma, incelik, naziklik. Herhangi bir durumda dikkatli, özenli davranmanın gerekmesi, önemli olma, önemlilik.
Kibarlık; Kibar olma durumu, incelik, kibar bir kimseye yakışacak biçimde davranış ya da söz.
Centilmenlik; İyi arkadaşlık etme, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar olma (erkekler için).
(27) Gel seninle bir yere… Yok, yok I-ıh, I-ıh!” diye başlayan “Cici Kızlar” grubuna ait şarkının bir yerlerinde; “Hayır!” dersem “Belki!” demek, “Belki!” dersem “Evet!” anla, çok söz söyler kadınlar, “Evet!” demezler asla” sözü geçer.
(28) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(29) Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.
(30) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.
Diyetisyen; Diyet uzmanı, besi bilimci.
Diyet; İslâm hukukuna göre, herhangi bir nedenle öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda bir zarara sebep olunduğunda suçlunun ödemek zorunda olduğu mal, para, kan parası. (Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejimle ilgisi yoktur).
(31) Tığ Gibi Olmak; İnce ve zayıf olmakla birlikte sağlam ve çevik olmak.
(32) Tombulluk; Şişman, etine dolgun, yuvarlak olmak ve besili gibi görünmek.
(33) Tavassut; Yardım amacıyla araya girme, aracılık etme, ara bulma, aracılık.
(34) Diyet Programı, Rejim Programı, Perhiz Programı; Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamaların programı. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni.
(35) Meşum; Kötü, uğursuz.
(36) Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.
(37) Kart Kız; Evlenmemiş, ömrünün sonbaharının ilerisini, hatta kışa bir adım kalasını yaşamaya başlamış, mutluluk, saadet ve seks bilmeyen, hiçbir şekilde yaşamayan kız.
(38) Toy; Acemi, Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş, bilgisiz. Uçabilen en büyük ve iri bacaklı kuşlardan biridir. Dişileri, 8 Kg. civarı, erkekleri 18 Kg. kadardır ve Türkiye’mizde nesli tükenmek üzeredir. Öyküde kızcağızın iriliği dışında mecazi olarak kızcağızın tecrübesizliği, yani toyluğu vurgulanmak istenmiştir.
(39) Oralı Olmamak; Önemsememek, umursamamak, aldırmamak, ilgilenmemek.
(40) Gaipten Sesler Duymak (Almak); Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.
(41) Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.
(42) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(43) Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kini sonlandırmak.
(44) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.
(45) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.
(46) Kronometre; Süreyi ölçen alet.
(47) İki sevgi ile seviyorum. Biri sana aşk ile bağlanışımın ifadesi olan sevgi, ikincisi senin sevilmeye lâyık oluşunun içimde meydana getirdiği sevgi… Rabitü’l Adevviyye’nin Allah sevgisi üzerine söylediği bir söz. Herhalde insan sevgisi üzerine de yorumlanmasında sakıncası olmasa gerek (diye düşünüyorum). (Öykünün Mısır’daki Adeviyye olarak, toplantıların yapıldığı meydan ile hiçbir ilintisi yoktur!)
(48) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(49) Tebdili Kıyafet; Gizlenme, kılığını değiştirme, kimliğini saklama, saklanma, sahte kıyafet, maskelenme.
(50) Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.
(51) CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri. İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim ve tecrübelerinin gösterildiği belge. Özgeçmiş, hal tercümesi anlamındadır.
(52) Gani Gönüllü; Tok gözlü. Cömert. Paraya, mala, yiyeceğe düşkün olmayan.
(53) Devede Kulak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bütüne göre çok ufak bir parça.
(54) Tahakkuk Etmek; Gerçekleşmek.
(55) Altını Üstüne Getirmek; Aramadık yer bırakmamak, her yeri aramak, her yeri düzene sokmak, başarı için tüm çözümleri başarmak. Karmakarışık etmek, dağıtmak.
(56) Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.
Açık Vermek; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak. Hesabı denkleştirememek.
(57) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(58) Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.
(59) Ağzından Yel Almak; Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “Ağzını hayra aç!” anlamında söylenen bir söz.
(60) Abur Cubur; Besin değeri, tadı vb. düşünülmeksizin, zamanlı, zamansız, rastgele yenilen şeyler. İpe sapa gelmez, anlamsız sözler.
(61) Üzüntü kanserdir; Kanserden ölen Dale CARNEGIE, “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak!” adlı eserinde; “Üzüntü, kanserdir!” demiştir. (Bir bakıma CARNEGIE, yazdıklarına rağmen “Çok mu üzülmüştü, çok mu stresi vardı?” diye sormak gerektiğini düşünüyorum. )
Üzüntü ve Stres; Yapılan bir incelemeye göre; Üzüntü ve yoğun stres bağışıklık sistemini zayıflatabilmektedir. Her insanın vücudunda hemen hemen her gün eğer yok edilmezse ileride kansere dönüşebilecek hücreler oluşmaktadır. Ancak bu hücreler bağışıklık sistemi tarafından hemen tanınıp yok edilmektedirler. Bağışıklık sisteminin zayıflaması bu mekanizmanın kanser öncüsü hücreleri kaçırmasına neden olmaktadır. Onlar da kansere neden olmaktadırlar. Bu bir görüş, diğer bir görüşe göre üzüntü ve stres kansere neden olmamaktadır. O zaman; “Üzüntü, kanserdir!” diyen ilim adamlarını da inkâr etmemiz gerekirdi, diye düşünüyorum.
(62) Pejmürde; Eski püskü yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan. Yırtık pırtık.
(63) Ölürken herkes yalnızdır! Bu konuda o kadar çok yorum ve felsefi deyişler var ki, hangisini örnek olarak almak şaşkınlığımı yaşadım, kim nasıl yorumluyorsa, doğru olan budur (mutlaka)!
(64) Bir Deri Bir Kemik Kalmak; Tam anlamıyla çok zayıflamak.
(65) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.
(66) Beni sana kavuşturacak tek şeyin ölüm olduğunu bilseydim, Azrail’in gelmesini beklemezdim; İnternetten bir ALINTI.
(67) Bir Sevmek, Pir Sevmek; Başlangıçta duygular ne ise, şu anda ve sonuna kadar o şekilde sevme dileğinin ifadesi.