Görevim gereği her gün aynı yerde inerdim halk otobüsünden ve her zaman o piyango bileti satan ablaya rastlardım. Önceleri tebessümlerle başlayan ilişkimiz, sonra gülücüklere, “Merhabalar” ve daha sonraları da “Nasılsın, İyi misin?” gibi sözlerle devam eder olmuştu, bir abla-kardeş yakınlığı gibi.
Bazı-bazen işten dönüşlerde de rastlardım, bu mahzun ve yorgun görünüşlü; “Milli Piyango!” diye seslenen ablaya. Bazı-bazen sloganını(1) değiştirirdi; “Size de çıkabilir!” şeklinde.
Sözünde yaptığı bu son değişiklik etkilemişti beni;
“Bana çıkmaz!” dedim. İddialaşır gibi oldu;
“Ya çıkarsa?” deyince yaşamımda ilk defa en küçük değerli biletten bir tane almış ve sonucunu söylememe gerek yok, avucumu güzelce yalamıştım(2)!
Bunu ona söyleyemezdim, söylememeliydim, söylemedim de. Ama hissetmişti (galiba).
Nedenine gelince dairedeki arkadaşlarım yıllardır, her yeni yıl çekilişlerinde “Düz-Çapraz Seri” dedikleri, anlamını bilmediğim biletlerden almak üzere para toplarlar; “Borcun şu kadar!” deyip beni de ortak ederlerdi biletlere.
Biletler alındıktan sonra da biletlerinin numaralarının yazılı olduğu bir fotokopiyi bana verirlerdi. Ben de ilk gereken zamanda o fotokopinin arkasını müsvedde olarak kullanırdım. Bilirdim ki çıkmaz, ya da çıksa da bir şeyler; “Haydan gelen, huya gider!” örneği gibi düşünürdüm.
Yılbaşlarının ertesinde arkadaşlarımın mahmur(3) suratlarına bakardım ki, suratlar asık olurdu, zorunlu amortilerden(4) başka elimize herhangi bir ikramiye ulaşmamıştır, ya da son iki rakam gibi. O amorti ya da son iki rakamlı biletler de bir sonraki, ya da ondan sonraki çekilişte gereğine ulaşırlardı (Maalesef, demem de bu durumda şart olurdu, arkadaşlarımın yüzlerine bakıp).
Günlerden bir gün vaktim uygun oldu, dertleştik ablayla. Beyi de önceden aynı işi yaparmış. Ölmüş bu işi de sosyal güvenceleri olmadığından geçimleri için kendi almış, kurallarını, gerekliliklerini, zorunluluklarını bilmem öğrenmem gerekmiyordu.
Beyinin neden, ya da nasıl öldüğünü o anlatmadı, ben de sormadım, tıpkı piyango satmak için ne gibi kurallar olduğunu bilmeyi düşünmemek gibi. Anlatmak istememesinin makul(5) ve mantıklı(5) sebepleri olsa gerekti.
Ablanın, onu hayata bağlayan tek bir kızı vardı, sözleri ise kendisine ait eklentileri ile; “Ömrümün yazı, kışı, baharları, ilâcım, aşım, suyum, sevincim, neşem…” gibi kelimelerdi.
Sanırım bu tarif ve dilekler içine özellikle; “Hüzün, acı, keder, hastalık, ölüm…” gibi sözleri koymamaya gayretli olmak için efor(6) sarf etmişti, hislerimde pek yanılmadığımı söylemem gerek.
Üniversiteyi bitirmek üzereymiş kızı. Biraz uçarı(7) olması yanında, ev işlerine hiç katkısı olmuyormuş. Evde olduğu zamanlar tüm uğraşı ders çalışmakmış, öyle adam gibi masada değil. Bir genç kız olarak ne kadar çıplak olabilirse o kadar çıplağa yakın soyunup, eşofmanlarını giyip, yaz kış demeden, ayakları çıplak, bir ayağını somyanın üstüne atıp, bir ayağı somya altında, attan düşmemek gibi bir pozisyonda ders çalışırmış.
Dersi bittikten sonra bir öğretmen edasıyla(8) elindeki oklavayla odada dört döner, kendi kendine sorular sorup, kendini imtihan edip, ara sıra teklediğinde duvara sopayla vurarak kendini tehdit edermiş;
“Olmuyor, olmuyor, bu çalışmayla bırak üniversiteyi bitirmeyi, liseden bile mezun olmana şükretmelisin, bunu bil! Yokuş aşağı ancak piyango bileti satarsın, o da şansın varsa!”
Azar azar kendine, bir de okula giderken üstüne başına dikkat etseymiş, abla gam yemeyecekmiş(9)!
İsmini? Merak etmeme rağmen söylemedi ablam, görünüşünden de söz etmedi, sadece ata biner pozisyonda ders çalışması ve kendini sınavlara vermesi dışında. Zaten piyango bileti satan ablanın adını da bilmiyordum ki! Ya yakasındaki kartı özellikle çevirip, adını öğrenmemi istemiyor yahut da ben meraksız bir centilmen(10) gibi yakasına bakmıyordum.
Ben ona “Abla!” diyordum her zaman, o da içinden ne geçiyorsa öyle sesleniyordu bana; “Delikanlı, genç, genç adam, arkadaşım, ablasının kuzusu…” gibi ya da sadece “Merhaba!”
İçimden gelirdi onu selâmlamak…
O bir-iki dakika içinde sabahki görevime şevkle(11) başlar, akşama tüm stresimi(12) atar, dert, üzüntü ve kasavetten(12) uzaklaşırdım. Bazen onu neşelendirmek, sevindirmek geçerdi içimden. Ufak bir kutu tatlı alırdım, miktarı her zaman sabit, cinsini her seferde değiştirdiğim.
“Sizin yorgunluğunuz dinsin biraz, küçük ablanın da zihni açılsın! Kontenjandan(13) da benim için ‘Hayır Duası(14)’ etmeyi unutmayın inşallah, demek isterim!”
Her insanın yaşamında ders, öğüt, nasihat aldığı kadrolu(!) bir yakını olurdu. Piyango bileti satan abla da benim için kadrolu, dertleşip anlaştığım, anlaşmakta devam edeceğimi sandığım biriydi, dediğim gibi adını bile bilmediğim.
Tek tük(15) de olsa ona rastlayamadığım zamanlar merak ederdim onu; “Hasta mıdır, nedir, sorun mu var, sorun mu yaratıldı yoksa?” gibi yoğun düşüncelerle. Böyle zamanlarda, varsa neden kendinin ya da kızının cep telefon numarasını almayı akıl etmediğim için sorgulardım kendimi ve gördüğümde “İyiyim!” sözü ertesi unuturdum isteğimi.
Sonralarımda da hiç akıl etmedim, ya da yanlış olacağını düşünüp sormadım.
Bilirdim ki ablamın bütün dünyası kızıydı; güneşi, aydınlığı, gündüzü, gecesi ve yaşamında her şey ona göre plânlıydı, düşüncemin yönlendirişiydi bu. Annesinin bu kadar düşkün olduğu, hatta tapınır gibi söz ettiği kızını merak ediyordum, cidden.
Gerçekten onu hak ettiğine inandığım annesi karşısında, onun ise annesini hak ettiğine dair şüphe kırıntıları vardı zihnimde. Ama “Al kızını getir!” ya da “Götür beni, kızını tanıyayım!” diyemezdim.
Dememeliydim de. Şüpheli bir cümle olurdu bu, hem de her bakımdan. Ablayı bazen aşırı bir gülümseme içinde görürdüm sabahları. Zaten tatlı ikramlarımı da bugünlerin akşamlarına saklardım.
Bilirdim ki; kızı derslerinde, sınavlarında başarılı olmuştur, ya da benim aklıma gelmeyen bir sevinci, mutluluğu yaşatmıştır kızı, annesine.
Bazen ablaya baktığımda görürdüm ki, şapkasının üstüne kondurduğu, ya da sırtına astığı kargacık-burgacık(16); “Şu ikramiye benden alınan bilete çıkmıştır” yazılı bir karton olurdu.
O kartonu düzgün bir şekilde hazırlayıp annesine sunmadığı için gayri resmi(17) olarak içimden kızardım kızına.
Hemen uzaklaşmazdım böyle durumlarda yanından. En küçük bedelli biletlerden birini kendi adına çekip saklamasını rica ederdim. Kırmazdı beni, başlangıçlardan sonra razı olduğu alışkanlığı ile. Ara sıra da olsa daha fazla bedelli bilete teşebbüs etmemi hep engellemişti.
“Aza kanat etmeyen çoğu bulamaz, çok insanı zıvanadan çıkartır(18), çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz!” der ve az biraz soluklandıktan sonra; “Azıcık aşım, kaygısız başım!" derdi, kendisine yakıştığına inandığım felsefe(5) ile.
Eee! Onun bu sözlerine benim de iki söz eklemem gerekmez miydi? Ekledim ben de; “Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur”(20) ve “Azla mutluluk çokla didişmekten iyidir!”(21)
Abla kanaatkâr olarak memnuniyetini söylemekten çekinmezdi. “Son iki rakam çıktı, bir aylık elektrik, doğalgaz hesabımız tamam!” gibi. Saplantıları vardı, benim bir bakıma “Maalesef” şeklinde yorumlamamın gerektiği; “Haydan gelen, boğazdan geçmemeli!” der gibi.
“Boğazınızdan geçmiyor, ama keseden geçiyordu ya, onlar için harcayacağın parayı, boğazın için harcamıyor musun abla?” demek hem bana yakışmazdı, hem de düşüncesini eğer bu şekilde yoğunlaştırmışsa neden etkilemeye çalışaydım ki onu?
Oysa dünyamda rastladığım bu abla dışında yaşamımdaki her şey değilse de çok şey şanssızlığımdı.
Örnek mi? Aha! Örnekler öylesine dolu ki!
Oğlanlardan, yani ağabeylerimden sonra annem, babam hazırladıkları isimle kız çocuğu beklerlerken ben gelmişim dünyaya. İsim değiştirilmemiş; “Nurhan Günay” koymuşlar iki ad olarak adımı; anlamlarını asla çözmek istemediğim.
Okuyup adam olmak istemiştim, sadece düz bir mühendis olabilmiştim.
Şarkta yapayım istemiştim askerliğimi. Merkezde bir elim yağda, diğer elim balda bitirmiştim askerlik görevimi.
İş görevimde ise neredeyse askerlikten memuriyete yatay geçiş yapmıştım, neredeyse evimize on dakikalık mesafe olarak. Oysa ağabeylerim uzak diyarlarda işlerine ve eşlerine kavuşmuşlardı.
Anne ve babamın vefatları ertesi yapayalnız yaşıyordum dünyamda, üstelik kimsesiz, gönlüm, kalbim bomboş ve hiçbir şeye, hiçbir zaman, hiçbir şekilde meylim olmaksızın.
Bakımım mı? Er olsam da hamarat(22) sayılırdım. Bazen de uzaktan da olsa eş-dost-komşu ve akrabalarım, özellikle hiçbir telkin(23), ima(23) ve yönlendirmede bulunmaksızın koltuk çıkıp destek oluyorlardı, köşe-bucak temizlik-bakım-onarım vb. için inkâr etmek(23) bana yakışmaz asla.
Bir akşam mesaiden çıkışımda, uzaklardan, yanına yaklaşmaya cesaretim olmaz bir şekilde ablanın yanında birini gördüm. Yüzü uzaktan da olsa bağımsız bir şekilde güzel, ama o güzelliğe hiç yakışmayan bir şekilde saçları kırmızı-sarı boyalı, kocaman halka olan küpeli kulakları, bunun yanında kulaklarının kepçe kısımlarında üç-dört tane parlayan şeyler, burnunun ve alt dudağının bir taraflarında isimlerini bilmediğim boncuklu halkalar(24) ona yakışmamıştı (sanırım, düşünceme göre).
Göbeği açık, göbeğinde halkalı bir çıngırak, etekleri miniden mini, şort, hatta neredeyse külot gibi, utanarak söylemem gerekli ki neredeyse iç çamaşırının gözüktüğü, parmak arası terlikli ve yine bacak bileğinde rengârenk başka halkalar vardı, bilip anlamadığım, anlayamayacağım, hatta anlamak istemediğim.
Ablanın yanında duran sadece o değildi, ipe-sapa gelmez(25) diye vasıflamak mümkün, saçları uzun, yağlı, jöleli(26) gibi, kot pantolonları yırtık-pırtık, pantolonlarından üçgen şeklinde dışarı sarkan kirli gömleklerinin bir kısmı don lâstikleri ile zapt edilmeye çalışılmış, onların da yine kulaklarında tonlarca ağırlıkta(!) ucuz, değersiz küpeler olan üç…
Ne demem gerektiğini bilemediğim, galiba insana benzer bir şeyler vardı. Uzaktan da olsa onlara; “Delikanlı, genç, adam…” ya da ne diyeceğimi bilemez gibiydim.
Abla çantasından bir miktar destelenmiş para çıkardı ve içinden bir kâğıt parayı o boyalı genç kıza uzattı. O kız verilen o parayı yeterli görmemiş olsa gerek ki, o para tomarını avuçlamış, oldukça önemli bir miktarını alıp bir miktarını cebine ve bir miktarını da rengi soluk, valize benzer çantasına yerleştirme çabasında olmuştu.
Ve onunla birlikte olan uzun saçlılarla belirli bir yöne doğru kaybolmuşlardı.
Hayretler içinde yaklaştım ablanın yanına, ağlayamıyordu, sesi çıkmıyordu, ama gözleri yaşlıydı, sormak istediğimi gözlerimden anlamıştı ve tek kelime döküldü dudaklarından;
“Kızım!”
“Abla, sen üzülme! Ben şimdi onları takip edeceğim ve en geç yarına ne yapılması gerektiği konusunda size rapor vereceğim!”
Bu dünya tatlısı fedakâr anne için yapacağım bir şeyler olmalı, bu kızın aklını başına devşirip(27) önce normal bir insan olmasını, sonra iyi bir öğrenci olma gayretini sağlamalıydım.
Annesinin bunu hak ettiği inancındaydım, ama nasıl? Bilmiyordum ki! Ne kız kardeşim, ne yeğenim, ne de kuzenim olmuştu. Üstelik evin en küçüğü olduğum için bildiğimi, anladığımı iddia edeceğim herhangi bir şey ya da bilgim yoktu.
Bir taksi ile takip ettim, üçlüyü ve boyalı kızı. Önce bir kahvede çay, neskafe gibi bir şeyler içtiler, hesabı o boyalı kız ödedi, üstelik paraları gösterişli bir şekilde sayarak…
Sonra adını, sanını ya da ne olduğunu bilmediğim, müzik sesinin dışarılara kadar ulaştığı bir yerlerde durdular bir süre, sanırım girip girmemekte tereddütleri olsa gerekti.
O, o tuhaf varlıklarla konuştuktan ve içeriye girmeden önce geriye döndü, sanırım indiğim arabanın kapı sesinden takip ettiğimi anlamış olması muhtemeldi. Arkasında da gözlerinin olduğunu, umduğumdan daha zeki, akıllı ve şüpheci olacağını bilemezdim.
Karşıma dikilip sorgulamak istercesine durdu;
“Bizleri annemle konuştuğumuzdan beri izlediğinizin farkındayım. Sanırım; ufak tefek(28) görüp de Karamürsel Sepeti(29) sanmamışsınızdır beni. Hiç sanmıyorum, ama şansımı denemek istiyorum. Annemin, beni takip etmeniz için para ile tuttuğu bir hafiye, ya da polis misiniz?”
“Eğer karşımdakinin cici bir kız, annesini üzmemek için çaba gösterecek biri olduğunuza inansaydım, size cevap verirdim. Ama değilsiniz. Şimdiden sonra bugün serbestsiniz. Yemin ederim ki, sizin annenizin kuzusu, bir tanesi, her şeyi olarak en kısa zaman içinde bir hanımefendi olacağınızı göreceğim!”
“Babam, ağabeyim yok, değilsiniz, peki, nasıl?”
“Zaman en iyi kırbaçtır, kamçının ağabeyi yani küçük hanım. Bu kırbacı elimden almanızı önereceğim size. Fakat bugün ve şimdi değil…
Bu vesile(30) ile iki değerli insana ait iki sözü art arda hatırlatmama izin ver, lütfen; ‘Hayatını seviyorsan zamanını boşa harcama, çünkü zaman hayatın ta kendisidir…(31)’
Ve ‘Zaman sahip olduklarımız içinde en değerlisi, ama en dayanıksızıdır!..(32)’
Özür dileyerek söylemeliyim ki; tıpkı babasız kalıp yaşamda bugün olup da yarınlarda neler yaşayacağımızı bilemeyeceğimiz, yaşamımızda annelerimizin olup olmayacağını düşünmemiz gerek diye düşünüyorum. Bu gerçek olan sözlerim, o zeki beyninizin bir yerlerinde hapsolsun demek isterim, uygun mu?”
“Siz kimsiniz ki böyle afra-tafra(33)?”
“Hiç kimse! Belki bugünden fazla iyimserlik gibi gözükebilir, ama bir gün saygı duyacağınız biri olacağımı sanıyorum!”
“Bu; benim yaşamım. Yaşamımı, özgürlüğümü hele ki dışarılardan, dış kapının mandalı(34) gibi kısıtlayamazsınız. İstediğimle gezer-tozar, paramı istediğim gibi harcar, hatta isteğimle kadın olmayı bile deneyebilirim!”
“Evet, yaşam sizin hanımefendi! Benim gibi bir yabancının da size tahakküm(35) etmeye asla hakkı yok! Hataların telâfisi(36) mümkün, hem her zaman, her yerde, her şekilde…
Ama son söylediğinle hayatının düzeltilemeyecek hatasını yapmamanı dilerim. Zira annen bunu duyar, ya da öğrenirse, senin gelin olmadan kadın olduğunu öğrenirse kahrından ölebilir, tabidir ki annenin ölümü senin umurunda değilse ve bundan sonraki hayatın önemsizse…”
“Sana ne? Benim için bugün var sadece. Çok şair ve yazarın dediği gibi, dün geçti, yarından bana ne? Bugünü yaşıyorum ben? (37)”
“Sen” diyerek kabalaşmasını göz ardı etmeyi(38) istemediğim halde, yokmuş gibi davrandım;
“Tekrar ediyorum, yapma, anneni üzme küçük hanım! O, özellikle babanı yitirmenizden sonra varını-yoğunu sadece sana hasretmiş, senin için yaşıyor, öldürme anneni. O dünden razı senin için yok olmaya, ancak berbatlığınla yok etme onu, o, çünkü gerçekten senin annen olarak muhterem, büyük, kıyaslanması mümkün olmayan bir anne…”
Sözlerimi henüz tamamlayamamıştım, devam etmek arzumdu, ancak o müzik çalan yere giren kirli, pasaklı, yağlı gençler merak edip belki de züğürtlükleri(39) nedeniyle dışarıya çıkmışlardı, herhalde onlar şahin, ben karga ya da serçe olsam gerekti;
“Bir şey, bir olay mı var Nurcan? Rahatsız mı ediyor bu zibidi(40) seni?” derken beni göğsümden itekleme arzusunu hissetti herhalde. Nedense bazen sinirlerime hâkim olamamak gibi kötü bir huyum, boş zamanlarımda kendimi korumak gibi çalışmalarım vardı, salonlarda, eğitmenlerin kontrolünde.
Ufak bir fiske ile geriletme çabam yetti beni göğsümden itekleme çabasında olan yağlı pehlivana. Affedilmem mümkün, tam tabiriyle 2.80 uzanıp kaldırımı ölçme, ya da öpme çabası yaşadı (sanırım)!
Elini kaldırma çabasındaki ikinci; yağlı, yırtık pantolonlu çiroz(41) görünümlü yalancı pehlivana(42) şöyle bir dokunmam yetmişti, itekler gibi.
Üçüncüsü; pabucun pahalı olduğunu anlamıştı galiba, uluslararası bir atletizm yarışında gibi süratlenirken arkasına baktığını düşünemiyordum bile.
Nurcan bana bakıyor, ben ona bakıyordum. Öyle bir bakışı, öyle bir hükmedici bakışları vardı ki, taş olan bir varlığın bile etkilenmemesi, insan denilen bir varlığın kendini bu gözlerin sihrinden kurtarması, uzaklaştırması mümkün değildi.
Kör, sağır, topal, çolak, yatalak olurdu insan, dilini yutardı, dilsiz olurdu, ya da ne bileyim bir şeyler olurdu herhalde, hem de benim yaşlarımda…
Usulca yanıma geldi Nurcan, fısıldarcasına;
“Beni, anneme götür!” dedi sadece, sessiz, başı önüne eğik ve “Lütfen!” demeksizin.
Bir anda oluşuveren bu değişikliğe aklım ermemişti, zaten onu gördüğümden beri aklım başımda değildi ki, fiziksel görünümü ne olursa olsun! Hele ki şanssızlığımı ve bende şeytan tüyünün olmadığını düşününce...
Ev adresini öğrenerek onu evine götürüp annesine teslim ederken;
“Abla! Bu senin kızın. Güçlüydüm, inançlıydım, ama size bu kadar çabuk geri döneceğimiz doğrusu benim aklımdan geçmemişti. Ama kızın güçlü olduğunu, seni ne kadar çok sevdiğini, sevginizin karşılıklı olduğunu ispatladı…
Analı-kızlı konuşursunuz artık! Bana ihtiyacınız olmaksızın birbirinize sarılıp dünyayı paylaşın, her günü, her yeri ve her şeyi yalnızca birbirinizle üleşin!”
“Allah razı olsun!” dedi abla.
“Sağ ol abi!” dedi Nurcan elimi öpüp başına koyarken, istemez gibi elimi çekme arzuma karşın. Nedense içim sevinç doluydu;
“Şu benim telefon numaram. Her ne zaman ne sıkıntınız, ne isteğiniz olursa arayabilirsiniz beni, bir kardeş, bir amca, ağabey gibi. Ve Nurcan! Senin adına annene söz vermemi ister misin? Saçlarındaki renklerin yüzündeki, kulaklarındaki, bedenindeki gereksiz eklentilerin yok olacağına, akıllı, uslu, ayıpsız, güzel elbiseler giyeceğine dair…
Ne dersin? Yoksa bir süre sonra kendin mi söz verirsin annene?”
“Annem konuşsun benim adıma, söz söylemeye hiç hakkım yok çünkü!”
“Söz veriyor ağabeyi!”
“Mutlu oldum! İnanıyorum ki bundan sonralarınız daha güzel olur, inşallah!”
Genç kızdaki durgunluğu anlayamıyor, bir bakıma hemen ıslah olacağına(43), sözünü tutacağına inanamıyordum nedense.
Bir tam gece geçti aradan. Ertesi gün otobüsten indiğimde ablayı aynı yerde gördüm yine. Selâm verdim, gülümsedi, çok zaman olduğu gibi, acelem vardı acil işler için daireye gecikmemem gerekti.
Tüm gün çalıştım, bitiremedim. Hani derler ya; “Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi!” diye, işte o tertip. Geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalmıştım. Üstelik de ertesi günün ertesinde önce bir yurtiçi, sonrasında bir yurtdışı seyahatler için gerekli onaylar alınmış, yazılar hazırlanmış, araç, döviz, gereklilikler her neyse tamamlanmıştı.
Bu; memuriyet yaşamımın zorunluluklarının bir parçasıydı. Ancak bazı şeylerin merak sınırlarımı zorladığını hiç olmazsa kendime karşı dürüst olup ifade etmeye çalışmalıydım.
“Evrak çantamı, bitiremediğim işleri ertesi gün tamamlamak ve seyahat için gerekli evrakı doldurmak üzere hazırlamıştım. Evden de gerekli olacağına inandığım eşyalarımla daireye gelecek ve akşamına yurtiçi görev için yola çıkacak, bir daha da eve dönmeyecektim.
Tam daireden çıkmak üzereyken cep telefonum çaldı;
“Ağabey?”
İsmimi bilmiyordu ki, “Abi” kaybolmuş, ağabey olmuştum.
“Ben Nurhan. Evet, anlat Nurcan!” dedim.
“Annemin yanında, eserin olan Nurcan’ı göstereyim istedim sana, ama olmadı!”
“İnanır mısın? Şu anda bitiremediğim işler için dairedeyim hâlâ. Yarından sonra yurt içinde bir yere, oradan döndükten sonra da yurtdışında başka bir yerlere gideceğim. Yaklaşık bir ay kadar olamayacağım şehirde…”
“Bir ay nasıl geçecek? Kendine dikkat et ve bir gün dahi olsa erken dönmeye bak! Bunu şu anda yanımda olan annem de, ben de diliyor, istiyor ve Allah’ımıza tükenmeyecek bir özlemle yalvarıyoruz!”
“Peki! Hayal etmem için, şimdiki Nurcan’ı tarif etsene bana!”
“Ne gibi?”
“Annenin adına, nasıl değiştiğini ve sevgili evlât olduğunu anlatacak sen gibi!”
“Ben, eski, beni görüp beni tanıdığın ancak o şekilde tanımak istemediğin ben değilim artık! Annemin belki senin de istediğin, arzuladığın gibi benim artık! Saçlarım doğallıklarını özlemişler, aynı eskisi gibiler, kumral…
Hiçbir takım yok, hem hiçbir yerimde. Zaten geçici dövmeler benim inancım dışında idi. Gözlerimdeki lensleri de, üstümdeki çaputları(35) da attım. Gözlenen ve hatta istenen, yani senin isteyeceğin bir kızım demek istediğim, utanarak da olsa. Bana ‘Hanımefendi!’ diyen size bağırıp çağırdığım, hatta ayıplı sözleri söylediğim için de utanıyorum. Affedin beni!”
“Beni böyle giderayak üzüp, ellerimi böğrümde bırakmasan!”
“Söylemek istediğin bir şey mi var?”
“Sen genç, güzeller güzeli genç, körpe bir fidan, bense gençliğini tüketmiş bir çınar, sana ne diyebilirim ki?”
“Dersin! Dersin! Hissediyorum ki söylemek istediğin o kadar çok söz var ki beyninde, dilinin ucunda. Yaşamımın hiçbir ucunda hiç kimse fedakârlık yapmadı benim için, beni koruma gayretini yaşamadı. Git görevine. Selâmetle dön ve ne zaman istiyorsan, içinden nasıl geçiyorsa söyle bana, kesik kesik değil, düzgünce hissettiğin tüm duygularla…”
“Beni zorlama, her şeyden vaz geçerim!”
“Her şeyden vaz geçme, ama hissediyorsan seni zorlarım!”
“Seni o yanlışlıkların olsa da ilk gördüğüm anda…”
Devamını getiremiyordum, içimde coşkun bir neşe, üstesinden gelemediğim bir heyecan vardı, iliklerime kadar işleyen.
“Anlayamadım?”
Tüm düşüncelerimin hilâfına(45) nasıl derdim ki; “Ben seni dün sevmedim, çünkü dün bitti, ben seni bugün de sevmedim, çünkü bu gün de bitti, bitecek, ben seni yarın sevdim, çünkü yarınlar hiç bitmeyecek ve ömür boyu devam edecek!” diye…
Yaşamımdaki görev, seyahat her şeyi umursamadım;
“Ben de anlayamıyorum. Yaşamımda hiçbir şey senden önemli değil. Annenle beraber, annenin her zaman durduğu yere gel, bir taksi tut, hemen şimdi. Sanırım bu cesareti bir daha bulamam, yola çıkmak umurumda değil, görev için…
Ne biliyorsam dilimin ucunda, ilerisinde, gerisinde ne varsa söylemeliyim sana, ömrüm tükenmeden, hem hemen, hem de sakınmadan, çekinmeden, üstelik anneni de getir, annenin yanında söylemek isterim; ‘Allah’ın emri, peygamberin kavli ekleriyle! Lütfen…”
“Ufacık da olsa bir ipucu, bir açılış cümlesi?”
“Allah’ın emri dedim ya, gene de istediğin dilimin ucunda, her şeyden vaz geçeceğim gibi; ‘Sen, seviyorum!’ Hem tüm varlığımı, tüm dünyamı değiştirecek gibi, Tanrıdan sonra senin eserin olan tüm varlığımla…”
“Ben de…”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.
(2) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
(3) Mahmur; Uykudan kalkınca duyumsanan ağırlık ve sersemlik hali. İçki içmiş bir kimsenin duyumsadığı baş ağrısı ve sersem gibi olma hali.
(4) Amorti; Piyangoda bilete verilen para kadar olan ikramiye. Ticari terim olarak; Tamamı birden ödenerek faizinin işlemesi önlenen tahvil.
(5) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.
(6) Efor; Bedensel, ya da zihinsel güç, çaba, emek.
(7) Uçarı; Sefih. Ele avuca sığmaz, kendini çeşitli eğlencelere vermiş kimse.
(8) Eda; Davranış, tavır. Verme. Ödeme.
(9) Gam Yememek; Tasa etmemek, kaygılanmamak.
(10) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).
(11) Şevkle; İstekle, hevesle, sevinçle, neşeyle.
(12) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
Kasavet, Kasvet; İçe sıkıntı veren. Üzüntü, tasa, kaygı, içi daraltan sıkıntı.
(13) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.
(14) Hayır Duası; İyi dua.
(15) Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.
(16) Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
(17) Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.
(18) Zıvanadan (Aklı) Çıkmak; Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek.
(19) Felsefe; Kısaca düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
(20) Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur. HADİS
(21) Azla mutluluk çokla didişmekten iyidir! Benjamin FRANKLIN
(22) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
(23) Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
İma; Dolaylı olarak anlatma. Üstü kapalı bildirim, ihsas. Açıkça belirtmeme, işaret etme, işaretle anlatma.
İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.
(24) Halhal; Genellikle Arap ve Hintli kadınlarca kullanılan, Anadolu’nun kimi yerlerinde de kadınlarca kullanıldığı görülen, ayak bileklerine takılan, çoğunlukla gümüş ya da altın halka.
Hızma; Burun kanadına takılan süslü, altın ya da gümüş küpe gibi bir şey. Aslında ayı, boğa gibi hayvanların dudaklarına veya burunlarına geçirilmiş halkaya verilen ad.
Persing (Piercing); İnsanların bedenlerinin muhtelif yerlerine taktırdıkları boncuk türünden bir şeyler.
(25) İpe Sapa Gelmemek; Akla yakın olmamak veya birbirini tutmamak.
(26) Jöle; Saçın düzgün bir şekilde uzun süre kalmasını sağlayan yağlı, parlak, yapışkan madde. Meyve suyunun şekerle kaynatılmasıyla istenilen yoğunlukta elde edilmiş şekerleme. Et suyunun soğuduktan sonra gevşek ve esnek bir kıvam almış durumu.
(27) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
(28) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
(29) Karamürsel Sepeti; Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in yöresel olarak sunulan kiraz sepeti için bu deyişin oluşumuyla ilgili güzel bir öyküsü vardır.
(30) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(31) Hayatını seviyorsan zamanını boşa harcama, çünkü zaman hayatın ta kendisidir. Benjamin FRANKLIN
(32) Zaman sahip olduklarımız içinde en değerlisi, ama en dayanıksızıdır! John RANDOLPH
(33) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme.
(34) Dış Kapının Mandalı; Gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim.
(35) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
(36) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.
(37) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
Gün geçmez bölmelerde yaşa! (Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! “ÜZÜNTÜYÜ BIRAK, YAŞAMAYA BAK!” Dale CARNEGIE
Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(38) Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.
(39) Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.
(40) Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.
(41) Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın kurutulmuşu.
(42) Yalancı Pehlivan; Kendisini büyük işler yapmış gibi gösterdiği halde hiçbir şey yapamayan kimse.
(43) Islah Olmak; Daha iyi bir duruma gelmek, yanlışlıkları düzeltmek, iyileştirmek. Yola gelmek, uslanmak.
(44) Çaput; Gelişi güzel kumaş parçası.
(45) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.