Hani bazı araçlar vardır, önlerinde ya da arkalarında; “Babam sağ olsun!” ya da benzeri sözler yazılı olan. İşte, aynen öyle! Babam eski, külüstür(1), miadını doldurmuş(1) arabasını istekli birisine satmış, biraz cepten, biraz banka kredisi ile yeni, yepyeni bir araba almıştı bana.

“Bana” diyorum, çünkü araba benimdi, anlatmak istediğim arabanın tescili(2) benim üzerimeydi.

Şansını denemek için yurtdışına giden ağabeyime ve malda-mülkte aşırı derecede gözü olan, zengin bir kocaya kaçan ablama kahırlanarak(3) babam ve annem sağlıklarında bakkal dükkânını ve evlerini de benim üstüme devretmişlerdi tapuda, aynı düşüncelerle.

Devamlı olarak yanlarında idim annemin, babamın…

Üstelik en küçük velet(4) olarak ve sırf onlar için liseden sonra devamını okumayan, sadece askerlik süresi kadar onları yalnız bırakan “Has Evlât(4)” olarak, benim için yaptıkları konusunda galiba doğru düşünmüş oldukları inancında olsalar gerekti, büyüklerim.

Azıcık, kenardan köşeden de olsa, ben de galiba aynı düşüncedeydim!

Camiden eve, evden camiye yönelen ve çok zaman bana yardım ve desteğini esirgemeyen, bildiği her şeyi öğretme çabasında olan babam ve her şeyimle ilgilenen ve ara sıra da olsa, kendilerinin baki olmadığını(5), artık evlenmek için gelin adaylarına bir göz atmanın yararlı olacağını defalarca anlatmıştı annem, sağ olsunlardı!

Dediğim gibi, ben (azıcık) dâhil (gibi) üç evlâdı vardı anne ve babamın, belki tümü de hayırsız diyebileceğim.

Ağabeyimden yıllardır haber alamıyorduk, hem de hiç! Nerededir? Nasıldır? İyi midir? Ölü müdür, sağ mıdır?

Ablam da belki mecburen, mecburiyetten bazen haftada, bazen on beş günde bir arıyordu annemi, babamı, esamisi(6) okunmayan ben hariç. Belki de kocası varlıklı, kendisi refah(7) içinde olmasına rağmen anne-babasından kalacak beklentileri olabilirdi (Benim kasıtlı, katı ve mutlaka yanlış düşüncem)!

İnsanın, bir kız evlâdın, arada bir torun topalak(8) onu doğuran, doyuran, yetiştiren, gelin edenleri ziyaret etmesi o kadar mı zordu ki?

Sanırım; “Sükûtu Hayale(9) Uğrayanlar Listesi” yapılsa, anne ve babamın vefatları sonrası ağabeyim de, ablam da peş peşe aynı sırada olurlardı, öncelik-sonralık olmaksızın (Bu sözü de galiba ben uydurdum).

Bilemiyorum; ağabeyim haberdar olup gelir miydi, miras gibi bir hakkının olduğunu düşünerek?

Ablam benim düşündüğüm gibi (belki de haksızlığım olarak) hakkını arar mıydı, yoksa hakkı olmadığına razı mı olurdu, bilemem! Benim ne gaipten haber almam(10), ne de geleceğimle ilgili bir şeyler düşünmem (anlamam, anlatmam değil onlara kendime bile) imkânsızdı. (Sebep? Anlatmam güç, şimdilik!!!)

Her genç kızın…

Pardon, her genç delikanlının rüyası, araba sahibi olunca benim gibi hava atmak(11) olsa gerekti. Eh! Ben de gecikmemeliydim! Annemin düşüncelerine uygun olarak nasibim olacak(!) birilerine rastlardım belki bu suretle.

Ne kadar banal(12) bir düşünce değil mi? Elin kızı;

“Aaa! Şunun ne güzel arabası var, bari şununla evleneyim!” mi diyecekti ki, ha?

Çulsuz(13) bir bakkal olduğumu, ona da babamın himmeti(14) ile sahip olduğumu dışarılardan bir kimsenin bilmesi mümkün değildi. Üstelik arabamın değerinin, bakkalımın değerinden fazla olduğunu da dışarılardan birinin bilmesi asla mümkün değildi.

Bu durumda da kişinin (yani anlatmaya çalıştığım kişi; bizzat(15) benim) evlenme, bir yuva kurma rüyasını gerçekleştirmesi için ya kendini aç bir tavuk gibi darı ambarında görmesi, ya da dereyi görmeden paçaları sıyırması gibi bir garabeti(16) yaşaması gerekecekti. Öyle değil mi?

Ancak…

Lâf aramızda…

Annemin tespit ettiği tüm adaylar ve özellikle ebeveynleri; “Hele bir düşünelim bakalım!” deyip uzak tutmuşlardı kendilerini ve dolaysıyla kızlarını bizden.

Bir kısmı halen düşünmeye devam ederken, bir kısmı ise düşünmekten vazgeçip aşk, sevgi gibi kavramlara boş vererek, hayırlı kısmetleriyle görücü usulü(17), beğeni gibi kavramlarla kızlarını yuvalarına kavuşturmuşlardı.

Mutlaka ataerkil(18) bir aile olmanın avantajıyla (dezavantajı şeklinde de yorumlamam mümkün, her şeye rağmen o güzel, garip kızlar için). “Belki de zorla, gönülsüz olarak” şeklinde düşünmenin benim için hem uygun olmadığı, hem de yararsız olduğunu düşünmekteyim.

Ve son bir düşünce kırıntısı; o genç kızların ataerkil yapı, belki de zorlama ile yaptıkları evlilikle mutlu olduklarını düşünmek ne kadar mümkündü ki? Bunlardan Türkiye’min başta gelen ve çözümlenmemiş en büyük sorunlarından biri olan çocuk yaştaki kızların, babaları yaşındakilerle evlendirilmeleri içimi acıtıyor.

Bu konuda düşündüklerimin tümünü yazmak ne içimden geliyor, ne de kocaman(!) duyarsız insanların çok olduğu ülkemde yapmacık tavırlarla sözüm ona konuya eğiliyorlarmış gibi tavırlarına karşılık bir şeyler üretmeye çalışmam mümkün…

İnsanlar, hele ki benim yaşımdakiler, her zaman kanaatkâr olamıyorlardı, özeleştiriden(19) sakınmamam gerek. Davul bile dengi dengine çalardı değil mi? Ama benim gibi, benim yaşımdaki sıfat olarak tarifi imkânsız kişiler, mazbut(20) bir yaşamı düşünmek yerine şaşaalı(20), şatafatlı(20), güzelliği ön plâna çıkaracak, ancak hak etmediklerinin farkında olmaksızın uygunsuz davranışlar sergileme gayretini yaşıyorlardı.

Bunun için de güzel bakmak yerine, güzele bakmanın sevap olduğu şeklinde yanlışlığı siper ediyorlardı görüşlerine.

Babama rica ettim bir gün;

“Cep telefonumla sizlere sık sık bilgi veririm. Arabayı şöyle bir denemek istiyorum. Aksesuarlarını(21) tanımak, yakıt sarfiyatı, fren mesafesi, durumu, rodajı(22), caddeye yapışması falan konularında neler gerekiyor öğreneyim. Fazla gecikmem, eve vaktinde dönerim!”

Sözlerimi daha sabahtan yoluna koyup terbiye etmiştim. “Çalışmamı uygun bir şekilde gerçekleştirirsem güzellere bakmak için de kendime vakit ayırır, ayırabilirim!” der miydim?

Annemin gönlü zengindi, beni kral ya da prens sanıyor, bana kraliçe, prenses olacak adaylar arıyor ve bugüne kadar olduğu gibi; “Düşünecek olanlara fırsatlar tanıyıp” her keresinde eli boş dönüyordu, benim yuva kurmam konusunda başarısızdı kısaca.

Hani kuzguna yavrusu Anka, ya da şahin görünürmüş(23) ya o hesap idi işte, annemin kurgusu. Allah var; kenardan, köşeden, uzaktan, yakından, tesadüfen yahut da bilerek, isteyerek karşılaştığım annemin aday olarak kabullendiği o kızların hepsi güzeldi, melek, huri, ya da prensesler gibi.

Ama ben öncesinde onların maddi ve manevi(!) olarak tipleri değildim, ya da ben gerçekten gönlümün sultanını, gönlüme işlediğim o müstesna(24) varlığı arıyordum, onun peşindeydim, inancımla.

Tatil günüydü, ama bakkallar için tatil yoktu ki, her daim açık olmalıydı, hatta akşamın ilerleyen vakitlerine kadar, her ihtimale karşı ve doğal olarak nafakalarını(25) hak etmek istiyorlarsa.

Bakkalı babama emanet etmiştim, Bakım ve Kullanma Kitabından gerekliliklerinden çoğunu öğrenmiş, düz yolda arabayı sıkmadan, uygun süratle kullanıyordum.

Her saat başı anneme ve babama tekmil veriyordum(26). Ana yüreği, annemin; “Karnını doyurdun mu, suyunu içtin mi, iyi misin?” ve benzeri ahret sualleri(27) niteliğindeki sorularla beni bunaltma hakkını kullanmasına ise hiç ses çıkartmıyordum.

Akşam serinliği şehre inerken, en sosyetik, en güzel yerlerin ve aç parantez en güzel kızlarının bulunduğu, hiç olmazsa usulünce(!) göz banyosu yapmanın(28) uygun olduğu caddeye yöneldim, gözle zina(28) kavramını bilmiyormuş gibi.

Sokak lâmbalarının gündüz gibi aydınlattığı caddelerde babam gibi amcalar, annem gibi teyzeler üşümesin tavrında kazaklar giydirdikleri, ya da koyunlarına gizlemeye sakladıkları maskot gibi köpek ve kedilerle dolaşıyorlardı.

Eee! Yaşlarının gereği kendilerinin de üşümemeleri gerekliydi değil mi? Ama nedense annem gibi teyzeler, bedenlerinin tüm yükünü beylerine ya da oğullarına, kızlarına taşıtmak isterlermiş gibi kollarına girmiş gibiydiler.

 Oğlanlardan bahsetmek pek işime gelmese de sadece fanilâ giymiş olarak kaslarını, memelerinin şişkinliklerini ve dar pantolonlarıyla, yüksek musiki sesiyle arabalarla dolaşıyor, çok zaman yanlarından geçtikleri kızları bana göre taciz edercesine(29) arabalarına davet ediyorlardı.

“Bence” dedim ya, “Be hey salaklar! Kendinizi bir şey sanıp baba parasıyla caka satarak(30) üç-dört kişi bir arabaya oturmuş, kızları davet ediyorsunuz. Peki, nereye oturacak o kızlar, ‘Peki!’ derlerse…

Tövbe! Tövbe! Yoksa salaklardan bir ikisi araba dışına mı çıkacak, fedakârlık ederek?” Tekrar tövbe! Elin derdi, sinirlerimi gerdi tipinden mantıksız bir düşünce işte!

Genç kızlar ise (İlgi alanım olduğu için, dikkatle bakıyordum şeklinde anlaşılmasın lütfen!); Dar pantolonlu, keten ayakkabılı (neden böyle düşmanlarımmış gibi ayaklardan başladım ki?) askılı elbiseler, sutyenlerini belli eden şeffaf elbiseler, tişört, mini etek, hatta şortlarla geziyorlardı!

Eee! Ne de olsa mevsim onlarındı.

Mazbut ya da ortama uygun kıyafetliler yok muydu? Vardı tabii! Benim de ilgi alanım onlar üzerine olmalıydı, annemin gösterdiği adaylardan aklımda kaldığı kadar. Onlara da tesadüf etmem? Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele!

Gezip dolaşmak için, kıymetli arabamı(!) park edecek doğru-düzgün bir yer bulmaya çalışırken, kapılarını içeriden kilitlemeyi aklıma getiremediğim arabamın iki yan kapısı birden ani olarak açıldı ve üç genç kız “Merhaba!” diyerek doluştular arabama.

Cadde boyu, gördüklerim gibi değil, annemin tarifindekiler gibiydiler, hayret dolu bakışlarıma aldırmaksızın ve arkada ortada oturan onlardan biri tavırlarını anlatma gayretini yaşadı (galiba);

“Üçüncü kez, bakınarak ve merakla geçiyorsunuz bu caddeden. Biz de sizi merak ettik arkadaşlarımla ve arabanıza beraberce doluşarak bizlere dondurma ısmarlamana karar verdik!”

“Anladım, ama ya param yoksa?”

“Böyle bir arabayla dolaşıyorsunuz ve paranız yok, öyle mi? Külâhımıza anlatın onu!”

Bir taraftan söz yetiştirmeye, diğer taraftan da ilerlemeye gayret ediyordum yolcularımla, zihnimde karmakarışık olmayacak düşüncelerle. Arabanın paspasları da yeniydi! Kızların pabuçları kirli olmasındı, sakın?

Galiba kapıları da arabaya bindiklerinde “Alıp da götüreydiniz bari!” dedirtecek şekilde haşmetlice(31) mi kapatmışlardı, ne?

Eee! Sakınılan göze çöp batardı, böyle kıymetli arabaya binmenin, kapıları her türlü tehlikeye karşı kilitlememenin ceremesi(32) ucuz olmamalı idi, üstelik mazeret ya da genel anlamıyla kıvırttırma hakkımı kullanmalıydım, asla dondurma ısmarlamaktan çekindiğimden değil. Boğazımı temizledim;

“Bakın! Hiçbirinizi göremedim, ama sanki bana yardım elini uzatıyormuşsunuz gibi iyi çocuklarsınız olarak hissettim sizleri, fiziksel olarak güzel ve çirkin olmanız umurumda değil. Bu bir…

İkinci dondurma ikram etmekten çekinmeyeceğimi bilin!

Üçüncüsü ağzı açık ayran delisi(33) gibi sağa-sola bakınmam aracımı park etmek içindi, kendimi azat edip saklamaksızın yürürken sizin gibi cici ve güzel arkadaşlara da ‘Güzele bakmak değil, güzel bakmak amacıyla sevap kazanmak içindi!’

Dördüncüsü; çirkin oluşum, yakışıklı olmakla hiçbir ilintimin olmaması nedeniyle prensesime kavuşma şansımın hiç olmadığını bilmemdi…

Ve en sonuncusu gençler; bakın bir öykü vardı; ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!(34) şeklinde…”

“Evet! At, ayağı kırılan çocuk, harp falan gibi, bildiğimiz!”

“Evet, aynen! Arabamın kilometre skalasına(35) bakarsanız, tahmin ettiğiniz gibi arabamın yeni olduğunu, ancak arkasına ‘Babamın parası, anamın duası sağ olsun!’ gibi bir şeyler yazdırmadığımı fark edersiniz!..

Kaba anlamda züğürdüm(36) desem yeri. Ama bu, ‘Sizlere dondurma ikram edemem!’ anlamında değil. Benim teselliye ihtiyacım olduğunu, yalnızlığıma çare olmak ister gibi arabama doluşmanızdan memnun olduğumu söylemem gerek…

Şimdi söyleyin, varsa bildiğiniz dondurmacı adresi oraya gidelim. Biriniz arabada dursun, diğer ikinizle istediğiniz şekil, tür ve cinste dondurmanızı alayım. Hüznünüz olmasın, sizin gibi ayrıcalıklı çocuklara…”

“Kızlara!”

“Peki, kızlara…

Sizlere dondurma ısmarlayacak kadar param var, ama ben kimlerle konuşuyorum, isimlerinizi öğrenmek hakkım var mı? Benim adım Mertcan!”

“Ben Fatma!”

“Ben de Fatma!”

“Ben de dahi Fatma!”

“Hepinizin adı Fatma, peki sonra gerekirse ben sizleri nasıl ayıracağım?”

“Harf sıramızla küçükten büyüğe gibi; 14 yaşında Aslı Fatma, 15 yaşında Burcu Fatma ve ay farkıyla ben Ceren Fatma!”

“Yaşlarınız o kadar ufak ki çocuk dediğim kadar, ya sizleri dağa kaçırırsam?”

“Birincisi; denemezsiniz. Öyle bir insan gibi görmedik sizi, arabanıza doluşmak için karar verirken…

İkincisi; hepimiz de sporcuyuz, hatta ben kendi branşımda(39), önemli bir derecem yok, ama milli bile oldum bilmem, anlatabildim mi?”

Konuşan baştan beri Ceren Fatma idi, abla olan, diğerlerinden farklı olarak sarışın yani.

“Bunun anlamı kısaca; ‘Sopa yerdin!’ demek mi oluyor? Desenize Allah korudu beni!”

“Bilmem, beyninize hükmedemeyiz ki?”

“O zaman hemen tarif edin dondurmacınızı ve sopa atmadan azat edin beni!”

Gençlerin, ağabey olarak gördüklerinin (hani meselâ) duygularını anlama yetenekleri olsa gerekti, çünkü son sözü başka türlü hiç kimse yakıştıramazdı, tanımadığı, bilmediği birine;

“Olmaz! İyi bir ağabey olarak görünüyorsunuz. Umarız aradığınızı, umduğunuzu, gönlünüze göre birini bulursunuz!”

“Bakın gençler! Buralara sadece merak ettiğim, eh birazcık da olsa özendiğim için geldim. Buralar benim gönlüme çok uzak. Gerçekten arabama bakmayın, bu bir tesadüf, gerçekten çulsuz bir bakkalım, üstelik belki sizler kadar bile eğitimi olmayan.

Benim ve benim gibilerin nasipleri sosyetelerde(38) değil, varoşlarda(38)…”

“Bizler de sizin gibiyiz, ‘Dedelerimiz sağ olsun!’ diyoruz. Zamanında buralara yerleşmişler, sonraları evlerinin yerlerine apartmanlar dikilmiş ve varlıklı olmuşuz yani, hasbelkader!(39)

“Keşke sizlerden biriniz büyük, ya da ben sizlerin yaşlarınızda olaydım!”

“Neden diye sormak arzusundayım bunun sebebini, ama acaba rica etsem durur musunuz? Öğretmenimizi gördüm de!”

Durdum ve Ceren Fatma elini sallayarak pencereden kafasını uzattı;

“Öğretmenim! Uğurcan hocam!”

“Öğretmenim, hocam!” kargaşasını yaşayan genç bayan yönünü bize doğru çevirince devam etti Ceren;

“Mertcan Ağabey bize dondurma ikram edecek, siz de buyurmaz mısınız? Hem büyüğümüz olarak başımızda olup bize göz kulak olursunuz(40)!”

Genç öğretmen anlamsızca baktı önce, kararsız gibiydi, ama öğrencilerinin daha önce de böyle deliliklerine şahitmiş gibi, tereddüt etmesine rağmen ön kapıyı açıp yanıma oturdu. Uğurcan öğretmen sokakta gördüğüm o çıplak insanlardan farklı, tıpkı arabama doluşan gençler gibiydi.

Kendini sakınması olağandı, sokakta dolaşırken öğrencilerine rastlayacağından emin gibi belki. Üstünde kolları kısa bir erkek gömleği, kravatsız ve kot pantolon sadece, galiba kendisine yakışan, mütevazı(41) bir öğretmen giyimi olarak.

“Merhaba!

Bu ses, bu gözler, bu tavır, bu eda benim belleğime hapsettiğim aynı görüntü idi, bir an için liseden sonra okuyamadığıma şu an pişman olduğum. O bir öğretmendi ve bundan böyle yaşam her ne şekilde devam ederse etsin, yakınlaşmam mümkün olsa bile hak etmeyeceğimdi o.

Aslında atalarım öğretmişti de bana; mukaddesatım(42), sosyal durumum, ulaşamayacağıma emin olduğum birine alıcı gözüyle bakamazdım, bakmamalıydım da. Öğütler zihnimde idi.

“Mertcan Ağabey, dur! En güzel dondurmalar burada!” Seslenen Ceren’di doğal olarak her zamanki gibi.

“Biriniz yardımcı olursa, nasıl isterseniz o şekilde alırım dondurmalarınızı…”

“Hepimiz yardım ederiz!”

Uğurcan öğretmen;

“Ben arabada kalayım. Ceren’ciğim sen bana sade ve az al lütfen!”

Sesinde bu kez öğretmen azameti ve ricadan ziyade emir görüntüsü vardı sanki.

Ve benim bilmem, öğrenmem gerekenler, bilmediğim, öğrenmeme sınırları içindeydi, üstelik hak etmediğimi tekrarlamam gereken şekilde.

Aracımı olmadık, başkalarını engelleyecek bir yerde park ettiğimde insanların sıkıntı çekmemesi için yazıp konsol üstüne bıraktığım not, beni öğrenmesi için ilgisini çekmiş miydi Uğurcan öğretmenin, bilemezdim.

Hem beni bilmesi neden gereksindi ki? O gül dalında bir gonca, değerli, çocuklarından sevgisini eksik etmeyen bir öğretmen, ben çölde bir kaktüs, mahalle bakkalı.

Hayal edemezdim, hayal etmeye bile hakkı olmayandım ben, haklarımı ve haddimi bilmekte zorlanıyor olsam da. Hem nerde görülmüştü ki; “Dakka bir! Gol bir! (43)” gibi bir sonuca ulaşmak, ya da bu şekilde bir umut ya da görüntü?

Dünyada bu kadar çok dondurma çeşidinin varlığına ilk defa şahit oluyordum. Çocuklar biliyorlardı ama. Çocuklar? Evet, onlar sayesinde hoca hanımın güzelliği ile tanışmam mutluluğumdu, haddimi bilmem konusundaki sıkıntım saklı kalmak üzere. Bunu dondurma ile pekiştirmeme gerek yoktu.

“Siz neden bir şey almıyorsunuz?” diyen Burcu Fatma’nın sözü karşılığı olarak duygu sömürüsü(44) yapmak istercesine açtım ağzımı;

“Sizlerin canlarınız, önce Allah’a sonra bana emanet! Hem dondurma yalayıp, hem direksiyon sallayamam, bu; riskli(45)! Allah muhafaza burnunuz kanasa bile ömür boyu ızdırap çekerim böyle kardeşlerime zarar verdiğimi düşünerek…

En iyisi kâbus(46) dolu bir uyku yerine, gözleri açık olmak…”

Söyleyeceklerim bitmemişti bence, bir nefes alımından sonra devam ettim, bunda “Hakkım yok!” dememe rağmen hoca hanımla aynı ortamda biraz daha beraberce nefes almamız arzum vardı. Arabaya binip kapıyı kapatınca sordum;

“Babam sağ olsun, demek hakkımı kullanıyorum! Arabamın benzini var. Sizler ailelerinizden izin alırsanız, öğretmenimin de bekleyeni yoksa sizleri istediğiniz yerlere götürürüm, ancak izin almanız şart, bu durumu öğretmeniniz de tasdik eder sanırım…

Her zaman böyle iyi yürekli olmam, o bakımdan dileğinizi iletin bana. Farz edin ki ben masaldaki(47) Çırpıcı Mehmet Ağanın karşısına çıkan, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, ‘Dileyin benden, ne dilerseniz!’ diyen, arzu ve dileklerinizi yerine getirecek zebellâ(48) gibi bir Arabım!”

Gülümsedi öğretmen, hoca hanım, benim şaşkınlığımda. Gamzeleri yakışıyordu kendisine, kısa saçlarını ve kulaklarını da not ettim zihnime, güzeldi onlar da, kendini bilmeyen, bilmemekte ısrarcı olan hain bir varlık gibi(ydim)!

“Lunaparka götür bizi ağabey!” dedi, arkadan değişik tona sahip bir ses. Aslı Fatma idi o.

“Olur!” dedim. “Hemen şuraya sağ tarafa çekiyorum arabayı, açın telefonlarınızı izin aldığını duyayım, anne-babalarınızın istediği vakitte sizleri evlerinize teslim etmek üzere. Doğal olarak Uğurcan öğretmenden bahsetmeyi unutmamak kaydıyla...

Hoparlörleriniz açık olsun, büyüklerinizin sözlerini bizim de duymamıza izin verin öğretmeninizle. Birinizin bile ailesi ‘Hayır!’ derse avuçlarınızı yalarsınız. Sonrası bir başka zamana, bir başka rastlantıya artık!..

Ben yine geçerim buralardan, ama ne zaman bilemem, çünkü bakkalımı daima açık tutma mecburiyetim var ve babamı da durması için her zaman ikna da edemem(49), razı da edemem!”

Kızlar izinlerini aldılar. Öğretmen başına buyruk(50) olmalıydı, başı önünde düşünüyor gibiydi. Kim bilir yalnızlığında aklı şu anda nerelerdeydi, ya da ne ya da kimi düşünüyordu?

Sevmediğim, kullanmayı asla arzu etmememe rağmen, kullanmak zorunda kaldığım bir sözdü; “Keşke!” dedim.

“Keşke böylesine bir sosyetik mekânda olmasa, ona ulaşabileceğim bir uzaklıkta olsa da, onu gönlümün sultanı olarak düşünüp umutlansam, hakkım olmasa bile. Ama biliyordum bir ilâhtan uzaklığımı ve noksanımı. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı(51) ki?

Çocuklar telefonlarını kapattıktan sonra tekrar yola koyulduk, kısa zamanda kaynaştık (galiba). O halde bir espri(52), ya da şaka yapmanın zamanı gelmiş olmalıydı;

“Çocuklar, cebimi yokladım, tüm paramın bittiğinin farkına vardım, artık park paralarınızı aralarınızda toplar, biriniz ödersiniz!”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Ben öderim!” dedi hoca hanım, çocuklar alkışlarlarken…

Lunaparka girdiğimizde hoca hanım;

“Ben şöyle bir kenarda çay bahçesinde oturayım, sizler dolaşırken, ben de bir çay içerim!”

“Ben sizi yalnız bırakmayayım öğretmenim. Çocuklar, ben size şaka yaptım, yeterli param olmadan dışarı çıkmam. Sizin gibi çocuklar için de her zaman kirli de olsa çıkınım(53) vardır. Alın şu paraları yettiği kadar dilekleriniz karşılayın, istediklerinizi yapın, yetmezse tekrar gelin, takviye ederim(54), bilesiniz!”

Bir insan, yani ki o ben oluyorum, bu kadar iyi niyetli ve hiç tanımadığı çocuklara karşı eli bu kadar açık olabilir miydi? Evet! O kişi, onların yanlarında, kendisini etki altına alan, her şeye rağmen ona ulaşamayacağını kesin olarak bildiği bir hoca hanım varsa, şaşkınca, karşılık beklemeksizin ve ummaksızın yapması gerekeni yapar, ya da yapmaktan çekinmezdi, fedakârlık gösterisinden sakınarak.

Kızlar teşekkür ederek uzaklaştılar, biz birer sandalyeyi ayrı ayrı paylaşırken gözlerini, gözlerime dikerek sordu;

“Hadi bu çocuklar, paraya-pula ihtiyacı olmayan zengin ve şımarık çocuklar. Paraları olmasına rağmen sizin gibi gözlerine kestirdiklerine böyle tatil günlerinde sataşırlar. Bir gün bir yanlışlık yapacaklar ve başlarına bir şeyler gelecek diye çekiniyorum. Ama kimsin sen? Bu kadar iyi, centilmen(55) ve sevgi dolu olmanın sebebi ne?”

“Ağabeyinin ve ablasının unuttuğu, yalnız anne ve baba sevgisi ile doyunmaya çalışan, kardeş, dost, hatta böyle çocukların sevgilerine ve davranışlarına muhtaç, tüm sevgisini, dostluğunu ve yakınlığını insanlara, bakkalına gelen küçük-büyük, tüm müşterilerine herkese aktarmaya çalışan bir bakkal, desem?”

“Demek ki veresiye defteriniz çok kalın ve çapraz karalanmış sayfaları çok az!”

“Allah büyük öğretmenim. Ben babamın oğlu olarak, ondan öğrendiklerimle kimseye sıkıntı çektirmiyor, çektirmemeye çalışıyorum. Allah da bana çektirmiyor. Aybaşlarında herkes, kimse boynunu bükmeden, borcunun istediği kadarını öder...

Özür dilemelerini beklemem asla, hatta bu konuda diklenirim de, hissettiğim anda. Bereket kendiliğinden gelir. Bakın eski bir arabayı satarak, biraz destek ve banka kredisiyle bu arabayı aldı babam bana…

Bilin ki bu araba da bir önceki eski arabamız gibi yarınlarda; sünnetlere, düğünlere, derneklere koşacak bila bedel(56). Kısaca insanlık ölmedi öğretmenim, ben de karınca kararınca(57) insan olmaya çalışan biriyim!”

“Yani gani gönüllü(58)?”

“O sizin teveccühünüz(59) efendim!”

“Uğurcan!”

“Peki, Uğurcan Hanım!”

“Geçiminiz sadece bakkaldan mı?”

“Daha ne olsun efendim? Liseden sonra okuyamamışım, adam olmaya gayret etmeme rağmen hâlâ adam olamamışım. Gelecekten bakkal dükkânım dışında ne bekleyebilirim ki?”

“Arkadaşınız, sevgiliniz, eşiniz?”

“Benim gibi çulsuz, kültürsüz bir bakkal parçasına kim bakar ki hoca hanım? Ha? Bildiğiniz, tanıdığınız benim gibi gariban(60) biri varsa, tanıştırın bizi, yıldızlarımız barışırsa, ömür boyu dua ederiz size…

Görünümüm zihninde kalır herhalde, yaşım 26, evim, arabam ve bakkal dükkânım var. Kazancımla ailemi geçindirebilirim gibime geliyor. Sahi, var mı sizin düşüncelerinizde beni kabullenecek böyle biri?”

Herhalde aramızda bu kadar mesafe olan, tapınmak üzere olduğumu yalnız kendime yakıştıracağım birine;

“Sen bana ayıl, bayıl, bırak başkalarını, benim ol, karım, eşim ol, gönlümün sultanı olarak yerleş dünyama, benim dünyamda yaşa!” diyemezdim, değil mi?

“Henüz” diye bir kelimeyi kim ve niye icat etmiş ve sözlüğe koymuştu ki?

Hoca hanımın sözü, kurduğu cümle tek kelimeden ibaretti;

“Sanırım!”

“O halde tanıştırın bizi ki, bu vesile(61) ile annemin dilinden, gösterdiği, göstereceği tüm adaylardan kurtulayım ve ömrümün sonuna kadar dua edeyim size. Çünkü sizin gibi güzel, yarınlarımızı yetiştiren bir öğretmenin, henüz tanışmış olsa da, bir bakkal parçasını aşağılamadığına göre önereceği eş adayı da yanlış biri olamaz!”

“Hep böyle aceleci misiniz? Durun bakalım! Önce sorayım, sizi uzaklardan da olsa göstereyim, tanışın, birbirinizi tanıyın. Her ne kadar; ‘Kültür konusunda eksiklerim var!’ diyorsanız da belki bu konu önemsenmeyecektir, fikirlerinizde, zikirlerinizde(62), düşüncelerinizde uyuşuyor musunuz, uyuşacak mısınız?..

Kendinizi kendinizde görün, bir çay için beraber, yemek yiyin, el ele tutuşun, renklerden, çiçeklerden seslerden, şiirlerden, musikiden söz edin.”

Duraklar gibi oldu, galiba zihnindekileri bir sıraya koymak ve belki de bana göre söylemek istediklerini sonlandırmak için;

“Demek istediğim şu ki; ‘Asla evlenmek için evlenmeyin!’ Sevin, âşık olun! Annenizin, babanızın arzusu, yalnızlıktan kurtulmak ya da ne bileyim ‘Neslim devam etsin!’ diyerek evlenmeyin asla…

Bir ömrü onsuz geçiremeyeceğiniz inancını yaşadığınızda sizin ‘Evet!’ dedikten sonra karşınızdakinin ‘Evet!’ demesini bekleyin, ya da onu ‘Evet!’ demesi için zorlayın! Okuduklarımdan ve duygularımdan derleyebildiklerim ancak bu kadar!”

“Öğretmenim, sosyal durumunuz hakkında konuşmam abes(63), ama sizin de aynı şeylerin özlemini hissettiğiniz gibi bir düşünce var içimde?”

“Farkımız var, benim bakkal dükkânım yok! Sadece mesleğim, dünyamın tüm aydınlığı olan öğrencilerim ve mesleğim gerektirdiği için rastlaştığımız yerde oturma mecburiyetim var, ev kirası bütçemin yarısına yakın egemen oluyor gibi görünse de…

Ama çocuklarımın başarıları, kabullenişleri ve sevgileri her şeylere değer, aç kalmam bile umurumda değil. Evet, evim kiralık ve yalnızlığım da cabası(64). Bana yetmesi önemli, mutfak, oda, salon, bir artı bir gibi…”

Öğretmendi, öğrencilerinin tepkisini ölçüp araştırmak için duraklaması olağandı, tıpkı şimdiki gibi, öğrencisi olmadığımı bile bile, devam ederken;

“Çünkü birincisi; Ufak şeyleri dert etmiyorum(65), asla. İkincisi; Gün geçmez bölmelerde yaşıyorum(66). Çünkü dün geçti, yarına senedimiz yok(67), bugün şu an yaşadığım önemli. Umarım; ulaşırsam, ulaşabilirsem gönlünüzün prensesi olmasını dilediğim kişiyle tanıştırırım sizi!”

“Hiç olmazsa onun hakkında kısa bir bilgi…”

“Sürpriz olsun isterim, yoksa sürprizlerle aranız iyi değil mi?”

Cevap vermem mümkün olamadı, çocuklar geri döndüler. Ceren elindeki kalan parayı uzattı, neredeyse verdiğim paranın tamamı gibi. Sanırım bir kısım şeyleri kendiliklerinden ve kendi ceplerinden halletmiş olsalar gerekti, varlıklı çocuklar olduklarını öğretmenlerinin tanımış olarak söylediği gibi.

Düşüncem, belki yanlış gibi görünse de bu çocukların aradığı değişik heyecanlar, hatta namus, şeref, kızlık ve hissiyatlarına yanlışlıklar olmaksızın değişiklikler katarak yaşamaktı. Belki de edebiyat derslerinde kompozisyon yarışmalarında derece almak için yaşadıklarını kurgu olarak satırlarında tamamlama isteğiyle.

“İzinlerimiz dolmak üzere!” dedi Ceren. “Eğer imkânınız varsa, bizi, aldığınız, daha doğrusu sizi esir aldığımız yere bırakırsanız seviniriz. Yoksa taksi tutar gideriz, hocamız da bizimle gelir!”

“Gerçekten bir defa sözlerimizde anlaşalım. Dediğiniz gibi, ben sizleri esir almadım, sizler beni esir aldınız, üstelik savunması olmayan bir esir gibi. Bu nedenle benim de sizleri esir almam gerek, öğretmeninizle birlikte. Yazın telefon numaramı bir yerlere ve bir araya geleceğiniz günün bir günün öncesinde bana haber verin.”

Nerede susup, nerede devam etmem gerektiğini öğretmenimden öğrenmiştim ya, devam ettim;

“Malûm ya ekmek teknesi, dükkân kapalı kalamaz, bakkalı babama teslim ederim, sizleri de sadece dondurma yemek için değil, yemek ısmarlamak, gezdirmek için istediğiniz yerlere götürürüm, çünkü sizler artık benim tesadüfen de olsa, ayrılmamın mümkün olamayacağı kardeşlerim oldunuz ve konu bu kadarla bitmedi...

Hani ilerilerde gönlünüzün sultanı ayaklarınızın dibine çöktüğünde “Ağabey gel!” diye telefon ettiğinizde, ibibikler ötmeden(68) başınızda, yanınızda olurum, doğal olarak isterseniz tabii, davetiye gönderirseniz, gelmem, bunu bilin sevdiklerim tamam mı?..

Her ne kadar o günlere kadar ömrüm yeter mi, bilmesem de…”

Cümleyi bu kadarla bitirmem yanlıştı. İçimden geçeni de fısıltı halinde değil de dobra dobra söylesem(69), yanlışım olur muydu? Devam ettim, isteğimi şekillendirmek için;

“Öğretmeniniz bana, benim emsalim bir arkadaşını gösterecekti, unutacak, belki de şimdiden unuttu her hal, önemsiz gibi görünse de kendi adına. Ancak hiçbir beklentim olmasa da öğretmeniniz de sizlere katılırsa memnun ve mutlu olacağımı şimdiden bilmeniz sevincim olacak tabii...

Ama sizlere katılmazsa da bu dünyanın sonu olmayacak tabii ki!”

Unutmak istiyordum Uğurcan’ı. Hem unutmalıydım da. Dağ dağa kavuşurdu belki, ırmakların denizlere kavuşması gibi. Ya da ne zaman çöller deniz, denizler çöl olursa, güneş doğmayı unutup ay çimenlere düşerse, dağlarda nilüfer, çamlarda gül biterse(70) ben işte o zaman hayallerime kavuşabilirdim…

Ama benim Uğurcan’a kavuşmam, bu hayallerin de önüne geçemezdi, umutlar bile çaresizlikleri yaşardı.

Yola çıktım, geriye doğru, beni esir aldıkları yere bıraktım çocukların hepsini de, Uğurcan Öğretmen dâhil. Teşekkür etti çocuklarımın hepsi, bir tek Uğurcan hoca hanım sıktı elimi, yumuşacık, bahar serinliği gibiydi elleri, sımsıkı ama.

Bakkalıma, evime doğru yönelişimin biraz sonrasında elimi alnıma vurdum. Ne Uğurcan öğretmenden ne de çocuklardan ne bir telefon numarası, ne de bir adres aldığımı hatırladım. Sadece çocuklara verdiğim kendi telefon numaram vardı, umutlanacağım.

Eee! Ne demişler; “Arayan Mevlâ’sını da bulur, Mertcan ağabeyini de!” Aslında sözün ikinci bölümünü kendi adıma değiştirmek hoşuma gitmişti, ama eksiği vardı; arayan Mertcan Ağabeyini de bulurdu, kendinin Mertcan’ını da gibi...

Çok mu bencilce idi düşünüşüm? Zaten haddini bilmezlik modundaydım.

“Oh olsun bana! Sen kimsin, umduğun ne?” Dememiş miydin ki; Umut bile çaresizlik içinde kıvranır!(71)diye? Bu safça yönelme dileğin nedir ki?

Bunalmıştım. Biliyordum ki babam dükkânı kapatmıştır. Sabah erkenden açmak için zihnimde birikme arzusundaki tüm düşünceleri azat edip hemen uyku moduna geçmeliydim, eğer başarılı olabilirsem…

“Büyüklerime “İyi geceler!” dilekleriyle uzandım yatağıma; “Karnımı doyurmak için, bir şeyler atıştırdım!” yalanıyla. Duvar saatinin tik-takları sonra saat başı vuruşları ulaştı kulağıma; 1100, 1200, 100 ve 200.

Ondan sonrası kalmamış aklımda…

Annem; “Kalk oğlum!” dediğinde bir Ramazan sahurunun ağırlığı var gibiydi tüm bedenimde…

Sakal tıraşı? Olmadım. Yüzümü yıkadım sadece. Annemin; “İki lokma bir şeyler atıştır, oğlum!” dileğine; “Ekmekler kapıda kalmasın, bayatlamasın, kedi-köpek dokunmasın, günlük sütler bozulmasın! Ben dükkânda neskafe falan yapar, nefsimi köreltirim(72)!” dedim…

Çok geçmedi aradan, o günden sonra! Bir ay mı, üç-beş ay mı, unutamadığım, dükkânın karmaşasından tam olarak aklımda kalmayan, ancak yaşamadığımdan kesinkes emin olduğum.

Arabam sadece dükkânın önünde duruyordu, ne binesim, ne gezesim geçiyordu aklımdan, düşüncem hep hak etmemek, haddini bilmemek üzere kurguluydu, içten içe beni hapseden duygularımı frenlemek istediğim halde başarılı olamıyordum.

Arabamı teknik kusurları olmasın diye boş kaldıkça, aklıma geldikçe yerinde çalıştırıyor, akşamları dükkânın kapısını kapatacak şekilde park ediyor, evden dükkâna, dükkândan eve yürüyerek gidip geliyordum.

Hatta mübalağa(72) gibi görünse de arabayı benzinciye götürmek yerine, benzinciyi de arabama getirmem mümkün olmadığından haftada, on günde bir benzinciye uğruyordum elimde bir bidonla, aklım yoktu, ya da kalmamıştı.

“Arabanla gidip gelsene, oğlum!” tenkit ya da dilekleri beni üzmesine rağmen, nedense o günden sonra araba kullanmayı kendime yasaklamış gibiydim. Sanki hoca hanımın kokusu sinmiş de o koku kaybolmasın dileğini yaşıyor, oysa hâlâ anlamamakta direndiğim düşüncelerimi yönlendirme garabetini yaşıyor gibiydim.

Irmakların akmak için suyu, yağmurların yağmak için bahçeleri ve en önemlisi kalbimin (çalışmak) atmak için sevmeyi unutması(74) gerekliliğini akıl edemiyor, düşünemiyordum.

Anlayışsızlığım çaresizliğimdendi. Oysa öğretmenim, kalbime de, gönlüme de, ruhuma da, evime de yakışırdı.

Evet! Yakışırdı yakışmasına da…

Bunun için balıkların kavak ağaçlarına çıkması, kanların al renginin meselâ beyaz olması, beyaz olan kar tanelerinin meselâ kırmızı olması, yağmurların yeryüzünden gökyüzüne doğru yağması, kedi-köpeğin (ya da Âşık Veysel’in dediği gibi; kurtla-kuzunun) arkadaş, dost ile düşmanın sırdaş olmaları gerekmez miydi?

Cep telefonum çaldı, umutsuzdum, açıp bakmadım bile, montofon(75) hüviyetimin zirvesindeyken, bir komşu, bir müşteri “Şu var mı?” ya da “Bu ne kadar?” gibi acayip bir soru soracak diye düşünmüş olmalıydım, gönül yorgunluğumda, olmaması gereken.

Günlerden bir gün bir çocuk yetişti dükkâna, soluk soluğa, nefes nefese;

“Mertcan ağabey, koş! Dede gözleri açık uyuyormuş banyoda, nene; ‘Hemen gelsin!’ dedi!”

Alelusul(76) kapattım dükkânı, kepenkleri bile çekmeden ve aylardan sonra belki de ilk kez arabamla ulaştım evime. O arada bir arabanın benim boşalttığım yere park ettiğini bilip, görmem, hatta umut bile etmem mümkün değildi.

Evin içi elma gibi kokuyordu. Ocağa konmuş sahanda yanan bir şeyler acayip bir koku salarak kokutmaya çalışıyordu evin içini ayrıca, ne olduğunu bilmediğim. Babamın şekeri vardı, gereken ilâçları kullandığını bildiğim.

Babamı odanın ortasına boylu boyunca uzatmışlar, bilenler karın bölgesine bir bıçak koymuşlardı(77). Önce caminin müezzini yetişti arkamdan, hemen bir şeyler okumaya başladı.

Annem dizlerini dövüyordu, elleriyle;

“Yaşlı değildi, daha yetmişini yeni geçmişti!”

Babamı yitirmiştik. Oysa daha öğreteceği, öğreneceğim o kadar çok şey vardı ki. Kısaca öğreneceklerim yeterli değildi; “Yaş yetmiş, iş bitmiş!” tekerlemesi için zaman, hiç de uygun değildi.

Karşı komşular haber verdi, taksi plakalı bir arabanın dükkânın önünde park edip, sonra cenaze haberini alınca çekinip geldikleri yöne doğru uzaklaştıklarını. Kimdi, kimler olabilirdi, bilmem mümkün olmadığı gibi, hayal etmem bile o kadar zordu ki.

Babamı usulüne göre defnettik...

O gün dükkânı açarken içimde tuhaf bir sıkıntı vardı, sadece sıkıntı değil, bir…

bir…

nasıl denir bilmiyorum, ummadığım bir beklenti gibi. Yine taksi plakalı bir araba durdu, dükkânın önünde, gözlerime inanmakta sıkıntı çektiğim, bir ölüm ertesinin sevinci dememek için sıkıntı çekiyordum; “Öğretmenim ve çocuklarımdı” onlar…

“İlk geldiğimizde babanızı yitirmiştiniz, teselliye ihtiyacınız olacağını bilmeme rağmen, o acı içinde yanlışlıklarımız olabileceği düşüncesiyle geri döndük, çocuklarla birlikte. Ha? Adresini nasıl bildik, diye sorarsan konsolda adresin yazılıydı, o zamandan aklımda kalmış, taksi şoförlerinin de maşallahları var, hadi annene götür bizi; ‘Başınız sağ olsun!’ dileklerimizi iletelim ve aynı taksiyle dönelim evlerimize!”

“O kadar yolu benim acımı dindirmek için geliyorsunuz ve ben sizi aynı taksiyle geri göndereceğim, öyle mi öğretmenim? Acıma acı katmak mı, düşünceniz?”

Tanıdık bir komşumdu taksi şoförü Hüsamettin Abi. Ona döndüm, ısrarlara aldırmaksızın;

“Hadi Hüsamettin Abi, sonra hesaplaşırız, bu gençler bana emanet! Ben onları evlerine teslim ederim teker teker, adreslerini biliyorum!”

Kapattım dükkânı, kepenkleri indirmeksizin ve her zamanki kâğıdı astım kapıya; “Yarım saat sonra buradayım!”

Kim gelirse gelsin, o yarım saatin ne zaman başladığını bilemezdi, ancak acil ihtiyaçları olanlar ya kapıya not bırakırlardı, ya da cep telefonumdan ulaşırlardı bana.

Eve geldik, sessiz bir garabet yüklü idi evin içi ve bunaltıcı bir gaz kokusu. Bilerek mi, isteyerek mi, babama kavuşmak arzusundan mı olduğunu anlayamadığım bir şekilde, annem giyimli olarak banyoda dört numara şeklinde kıvrılmış yatıyordu, şofben açık, ancak yanmıyordu. Anlamakta zorlanacağım.

Hüznüm iki yöndendi, tam teselli umduğum anda misafirlerimin annemin ölümüyle karşılaşması, hem de eğer annem inanan bir insan olarak intihar etmeyi denediyse ahrette(27) babamla birlikte olamayacağı idi, bir birlerine sevgilerinin kanun gibi yücelerde olduğuna inanmama rağmen.

Belki benim de kanımda, annem gibi sevmek duygusu yoğun ve yüce olsa gerekti!

Yanımda olanlara karşın, yalnız, hatta yapayalnız kalmıştım dünyada, ablamın varlığı ile yokluğu belli olmadığından. Ağabeyim de yoktu zaten yıllardır, dediğim gibi.

Morga kaldırılan annemin eceliyle ölmüş olduğunun otopsi sonucunda belirlenmesi rahatlamam ve huzurum olmuştu, mantıksal yönden izah edip de anlayamadığım bir sürü sorular zihnimi meşgul etmesine rağmen.

Bu durumda teselli beklemem, ziyaretçilerimi evlerine götürmem beklenemezdi, onlar da benim sükûnete ihtiyacım olduğu bilincindeydiler. Hüsamettin Ağabeyi çağırdım. Öğretmenim;

“Kendini yitirme, kendine gelmeye çabuk ulaş, öğrencilerimle birlikte en kısa zaman içinde yanında olmaya çalışacağız!” dedi.

Okullar açıktı, bir tatil gününden başka beklentim olamazdı, hem neyi niçin bekleyecektiysem.

Dükkânı kapatmıştım, süresini bilemeyeceğim bir süre ile “Süt getirmeyin, ekmek bırakmayın!” telefonlarıyla.

İçeridekiler? Varsın bozulsun, çürüsün, erisin, yok olsun, umurumda değildi, yalnız kaldığım dünyada.

Evimde kapalıydım, müezzin camide Yasin(78), Tebareke(78) modundaydı, çok zaman onun okumalarını paylaştığım. Dünya denilen bu uçsuz bucaksız ortamda hak etmediğime inandığım beklentilerim olmasına karşın yalnızlığı hazmedemiyordum.

Çevremde elimi uzatsam, bir dost, bir sevgili, bir arkadaş, dâhil olması gerekenler dâhil, müşterilerim dışında sevenim yoktu, onlar da ancak dükkânı açtığımda sevmeye devam ederlerdi beni, belki ve eğer küsmedilerse ve diğer bakkallarda veresiye defterleri açtırmadılarsa.

Geçen zamanın farkında değildim, kim bilir kaçıncı haftanın sonuydu, hüznüme ve ayrılığıma tahammülsüz kaldığım. Hüsamettin Ağabeyin ıslığı ve kapıda duran otomobilden inip koşarcasına kapıma yönelen öğretmenim ve çocuklarımla karşılaşmam mutluluğum oldu.

Çocuklarım? Ne kadar çok ve çabuk benimsemiştim onları? Karşıladım, öğretmenim dâhil hepsini kucakladım ayrı ayrı ve seslendim;

“Unutulmamak, ne kadar güzel, bir dondurma ikramı sonunda ve acımı paylaşmak, yok etmek için gelişiniz! Mutluyum!”

“Hatırlanmak da!” diyen Fatma’lar gözyaşlarına engel olma çabasında değiller gibiydi.

“Kızlar akıl ettiler cep telefonundan aramamı öncesinde. Açıp açmamakta tereddüt yaşadım, gelip görmenin daha yararlı olacağını düşünerek…

Gene de cevapsız bir telefon, daha doğrusu “Ulaşılamayan” olduğunuz için atladık geldik, Hüsamettin Ağabeyin arabasına. Şimdi buradayız!”

“Yalnızım, yalnız kaldım Uğurcan Öğretmenim, yalnızlığı paylaşacağım sizler dışında kimsem yok artık!”

“Kızlar! Sizler mutfağa yönelin! Çay yapın, ortalığı toplayın, bizi biraz yalnız bırakın lütfen! Sen de beni odana götür, çekincem yok, ama kapı açık kalsın ve dinle beni…”

Elimden çekiştirdi, yönlendirdi beni, sanki cesaret etmesi gereken ben değilmişim gibi!

“Ben de yalnızım Mertcan. Acılarını dindiremem, ama seni senin istediğin gibi sever, sana can yoldaşı olurum, istersen. Beni istemezsen de saygı duyarım. Hani gönlüne sultan olacak birini aramamı istemiştin ya, çarpılmıştım, tarif etmeme gerek yoktu, o bendim işte, seni ilk görüşte serbest bırakmıştım gönlümde…

Seni kendime saklamıştım daha o anda. Ama sen beni bir kere bile aramadın, sanırım çocukların öğretmeni olarak, bakkal ve eğitimsiz olduğunu düşünerek. İçimi hissedip bana ulaşmayı düşünmedin de.

Oysa telefon numaralarımız kızlarınki ve benimki birlikte adres kartının arkasında görebileceğin bir şekilde kayıtlıydı!”

Nasıl derdim ki; “O günden sonra bir kere bile binmedim, bir kere bile açmadım arabamın kapısını gereğince, yanlışlığımı inkâr edemezdim!” diye.

Durdu, bir tepki bekliyor olsa gerekti benden. Bir şey demediğimi, diyemediğimi hissedince;

“Haydi çocuklar, işlerinizi bitirdiyseniz, ağabeyinizle vedalaşın ve gidelim!” deyip bana döndü;

“Ola ki aklına bir şeyler gelir, dertleşmek, yalnızlığına ‘Dur!’ demek istersen, yaslanman için omzum hazır, dinlerim seni, teselli etmek, hatta bu çocuklarla beraber acıları yaşamana rağmen güldüremezsek bile seni, tebessüm etmeni sağlamaya çalışırız…

Bilesin ki ağabeyliğinle ve büyüklüğünle bu çocuklar adam olmak için ilk adımlarını attılar. Katkını hiçbiri inkâr edemez…

Akıllı, uslu, edepli çocuklar oldular onlar, eserin gibi. Boş geçen hiçbir araba umurlarında değil artık. Hepsi birer hanımefendi!”

Çocuklarına döndü Uğurcan Öğretmen;

“Haydi çocuklar! Ağabeyinizin elini öpün, bulacağımız her uygun anda onu ziyaret edeceğinize söz verin ve beraberce ‘Allahaısmarladık!’ diyelim!”

Bu kadar söz karşısında insan diyemeyeceğim hiçbir yaratık bu kadar anlayışsız, duygusuz ve tepkisiz olamazdı;

“Gitme!” dedim. “Gitme, sana muhtacım(79)! Irmakların akmak için suyu, yağmurların yağmak için bahçeleri, kalbim atmak için sevmeyi unutmasın istiyorsan, gitme! Hakkım ve haddimin olmadığına emin olsam da seni sevdiğimi saklamaksızın söylemek dileğindeyim…

Seni seviyorum. Sen de sev beni. Ellerini, ellerimden ayırma hiç, ne olur(80)? Eşim ol, yuvamızı paylaşalım!”

“Ne demek bunlar şimdi, hem de öğrencilerimin yanında, bu kadar sözüne karşın ne demek istediğini anlayamadım…”

Yalvarmamı bekliyor olsa gerekti, bir öğretmenin, eğitimli bir kızın, dolambaçlı gibi görünse de sözlerimden bir şeyler anlamadığını düşünmem mümkün değildi.

Üstelik gerçeklerime ihanet(81) gibi bir kavram da hiç yakışmazdı bana.

Neyse ki kızlardan biri yetişti imdadıma, belki de benim söylemem gerekeni doğrudan doğruya söylememin gerekliliği ile;

“Anlayamadınız gibi davranmayın öğretmenim! Mertcan ağabey size evlenme teklif ediyor!”

Hangi deli dolu Fatma’nın bu sözleri bu kadar içtenlikle ve hislerime egemen olarak söylediğinin farkında değilim, ama öğretmenim bana dönerek sordu;

“Sahi mi?”

“Sahi!” dedim sadece…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Külüstür; Eskimiş, yıpranmış, eski görünüşlü olan. Bakımsız.

Miadı Dolmak; Vaat edilen zaman ya da yerin sona ermesi.

(2) Tescilletmek (Tescil Ettirmek); Bir şeyin resmi olarak kaydettirmek, resmileştirmek, kütüğe geçirilmesini sağlamak.  Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yaptırmak.

(3) Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

(4) Velet; Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât) Çocukları paylama, azarlama anlamında da söylenir.

Evlât; Bir kimsenin oğlu, ya da kızı. Soy, döl (Velet kelimesinin çoğulu).

(5) Baki Kalmak; Sürekli, kalıcı olmak, ölümsüz olmak. Bir şeyden artmak. (Şair Baki’nin; “Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” dizesini de yazmadan geçemedim)

(6) Esami; Adlar, isimler.

(7) Refah; Bolluk ve rahatlık içinde olmak.

(8) Torun Topalak; Torunlar, anneleri, babaları, karşı tarafın anne, baba, kardeşleri.

(9) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(10) Gaipten Haber Alma; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber alma. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp.

(11) Hava Atmak; Herhangi bir üstünlüğünden dolayı, ya da böyle bir üstünlüğü varmış gibi böbürlenmek.

(12) Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.

(13) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(14) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

(15) Bizzat; Kendi, kendisi, şahsen.

(16) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

(17) Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

(18) Ataerkil; Pederşahi. Ataerkil temeline dayanan aile (topluluk, düzen). Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.

(19) Eleştiri; Tenkit. Bir insanı, bir konuyu, doğru ve yanlış yönlerini bulup göstermek amacıyla inceleme. Genellikle de böyle bir inceleme sonucu yanlışları belirtme.

(20) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Şaşaalı; Parıltılı ,parlak. Görkemli, pek gösterişli.

Şatafatlı; Gösterişli, fazla şık,  cafcaflı.

(21) Aksesuar; Asıl olana, ana durumdakine eşlik eden, onunla birlikte bulunan ve kullanılan, onu herhangi bir yönden bütünleyen, ama ayrıntı sayılabilecek şey. Bir sahne içinde, konunun gerektirdiği ölçüde yer alan ya da oyuncunun dekor gereği kullandığı her türlü taşınabilir eşya.

(22) Rodaj; Motor ve aktarma organlarındaki parçaların birbiriyle uyumlu çalışması amacıyla yeni kullanılmaya başlanan motorların bir süre zorlamadan ve ısıtmadan çalıştırılması. Bir bakıma; “Alıştırma Dönemi, alıştırılması” denebilir.

(23) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır.

(24) Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

(25) Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

(26) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

(27) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

(28) Göz Banyosu; Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretme. Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilâçlı suyla yapılan işlem.

Gözle Zina (Göz Zinası); Zinaya yol açan haram davranışlar veya büyük haramlara; götüren günahlardandır. Göz Zinası; kısaca harama bakma anlamındadır. (Ayrıca kulak, dil, el zinası gibi çeşitleri de vardır).

(29) Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek.

(30) Caka Satmak; Gösteriş yapmak.

(31) Haşmetlice; Gösterili bir şekilde, gösterişli, heybetli bir biçimde.

(32) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(33) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

(34) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir. MEVLÂNÂ

Hiçbir şey için geç değildir…  Muazzez İlmiye ÇIĞ

(35) Skala; Genellikle ölçü aletlerinde gösterge çizelgesi.

(36) Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.

 (37) Branş; Bilim ve sanat için dal, kol.

(38) Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.

Varoş; Kent veya kasabada dış mahalle.

(39) Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla.

(40) Göz Kulak Olmak; Korunması, gözetilmesi gereken bir kimse ya da şeyi görüp, gözetmek, korumak, ona bakmak. Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye, bilgi edinmeye çalışmak.

(41) Mütevazı; Alçak gönüllü, gösterişsiz, iddiasız.

(42) Mukaddesat; Kutsal sayılan her türlü inanç ve davranışlar bütünü.

(43) Dakka Bir, Gol Bir; Bir şeyin beklenmeyecek kadar kısa bir süre içinde, erken gerçekleştiğini anlatan olumlu ya da olumsuz eylemler için kullanılan deyim.

(44) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(45) Riskli; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı belirtisi. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınmasının gerekliliği durumu...

(46) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(47) Çırpıcı Mehmet Ağa Masalı; Geçimini çalı-çırpı toplayıp satarak sağlayan Mehmet Ağanın Sihirli Lâmbadaki dev ile başından geçenlerin anlatıldığı masal.

(48) Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.

(49) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(50) Başına Buyruk; Kimseden izin almadan, dilediği gibi davranan, özgür.

(51) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf gibi ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz” şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”

(52) Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam.  Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da Zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…

(53) Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. Para kesesi. Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır.

(54) Takviye Yapmak (Etmek);  Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.

(55) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).

(56) Bilâ Bedel; Bedelsiz, ücretsiz, meccanen.

(57) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(58) Gani Gönüllü; Tok gözlü. Cömert. Paraya, mala, yiyeceğe düşkün olmayan.

(59) Teveccüh; Güleryüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma, sevme. Bir yana doğru yönelme, yüzünü çevirme.

(60) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan

(61) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(62) Zikir; Sözünü etme, söyleme, anma. Tanrının adını art arda söyleyerek yapılan tapınma.

(63) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(64) Caba; Bir şey ödemeden, para vermeden alınan şey, bedava, fazla olarak, fazladan, üstelik.

(65) Richard CARLSON; Çok genç yaşta yaşamını yitiren Amerikalı yazar ve psikoterapist. “Ne olursa olsun, mutlu olabilirsiniz” ve “Ufak şeyleri dert etmeyin!” sözlerinin sahibi.

(66) Dale CARNEGIE; Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, kişiler arası iletişim uzmanı. “Gün geçmez bölmelerde yaşa!” (Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil!) sözünün sahibi.

(67) Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK

(68) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamlarında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(69) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

(70) Ne zaman çöller deniz, denizler çöl olursa, güneş doğmayı unutup ay çimene düşerse, dağlarda nilüfer, çamlarda gül biterse, işte o zaman seni unutup başkasını severim…  (Sözün aslı) ANONİM

(71) Umut bile çaresizlik içinde…Acı hemen geçmez, belki hafifler” anlamında bir söz olsa gerek ALINTI

(72) Nefsi Körletmek; Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

(73) Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken sözün etkisini güçlendirmek için olduğundan fazla veya eksik gösterme.

(74) Irmakların akmak için suyu, yağmurların yağmak için bahçeleri ve en önemlisi kalbimin (çalışmak) atmak için sevmeyi unutması… ALINTI

(75) Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

(76) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

(77) Hurafeler, Batıl İtikatlar; Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar…” gibi.

(78) Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.

Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ın 67. Mülk Suresi olup genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.

(79) Gitme, sana muhtacım…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.

(80) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(81) Hakikate ihanet etmeyelim. Turgut ÖZAKMAN