Bizim mahallemizde ev sahibimiz de olan Türklerdeki Ali, Mehmet, Ahmet, Mustafa isimleri gibi ismi çok kullanılan Ermeni Agop Ağabey vardı. Hanımının ismi Nairi idi. Çocukları yoktu.
Her ikisi de Ramazanlarda Müslümanlara saygı duyar, sokaklarda ağızlarını bile kıpırdatmaz, belki de tüm Ramazan ayı boyunca görmememiz için ağızlarını kapatırlardı. Özellikle Nairi Ablanın sadece Müslümanlara has olmayan ağız kokusunu hissederdim, tüm Müslümanlar gibi.
Doğal olarak bu bilgim kesin değildi, ancak bayramlarda yanımıza gelen ya da bayramlarda gelmemizi emreden baba ve annemiz dâhil, ailece bilmesek de inancımız böyle idi, özellikle bayramlarımızda, bayramlaştığımızda.
Onlar aile büyüklerimden büyük olmalarına karşın bir kutu lokum, çikolata ile mutlaka kutlamaya gelirlerdi bayramımızı, eğer şehirde kalmışsak. Bu konuda tek sakınca anne, baba ve gerek anne ve gerekse baba dedelerimizi, anneanne ve babaannelerimizi ziyaret için şehir dışına çıkmamız, memlekete gitmemiz zorunluluğu idi.
Gene de hissederlerdi sanki yanlarımıza yolluk, ceplerimize de harçlık koyarlardı.
Eklemem gerekli ki; Ramazanlarda abla-kardeş oruç tutmayı ihmal etmediğimizden yine çok zaman, belki haftada üç-dört kere iftara yakın pide, çorba getirirlerdi.
İftarlarda çok zaman yapamadığımıza emin olduğu için imambayıldı, karnıyarık, mantı gibi yemekleri yapar, sahurlarda çok zaman pilâv, hoşaf getirirdi Nairi Abla.
Ya da onun bitirmek, yetiştirmek zorunda işleri varsa ev sahibimiz de olan Agop Ağabey, mükemmel Türkçeleriyle, İstanbul efendiliğiyle “Afiyet olsun!” demeyi eksik etmeksizin usulca uzatırdı elindekileri.
Bizim yalnızlığımıza, daha doğrusu kirasını alıyor olsa da babamın ve ablamın maaşlarıyla dört kişi geçinmemize ilâç olmak istediğini geçirirdik aklımızdan, üstelik asla karşılık beklemeksizin, sevgiyle…
Bu olay Kurban Bayramlarında da devam ederdi. Tek farkla; mutlaka memlekete gideceğimizden ve kurban kesmekte mutlaka bir kısım sorunları yaşamamız % 100 civarında kesine yakın olduğu için o ay kira almazdı Agop Ağabey; “Kurbanınızı alın!” diyerek.
Biz de babamı haberdar eder, bütçesini ve kurbanlığını ona göre hazır etmesini haber verirdik.
Agop Ağabey Ramazanda, ama Ramazan dışında da mutlaka saygılıydı annem ve babam misafirimizse, inançlı dediklerine karşı göstere göstere içki de içmezdi, bizi sevdiğini abla-kardeş bir kısım görüntüler dolaysıyla bildiğimiz için. Belki de içkiyle yaşamındaki eksiklikleri unutma arzusunu yaşardı.
Bizim yanımızda her zaman değilse de çok zaman rahattı. Bazen Orhan Veliyi diline dolar; “Tanrı vermedi ki bir evlât…
İçmeyip de ne halt edeceksin! Keşke rakı şişesinde balık olsam!(1)“ derdi.
Agop Ağabeyin yolum üstü olup da önünden geçtiğim meyhaneden çıkışı çarpardı bazen gözüme.
Yaz tatillerinde çok zaman ablamın başında kalmam gerektiği için manavda, bakkalda harçlık çıkarma gayretim olurdu. Agop Ağabeyin bazı bazen meyve, sebze poşetleri arasına saklama gayretini yaşadığı o siyah poşetleri görmez, fark etmezdim!
İtiraf etmeliyim ki ilk göz ağrımı da Agop Ağabeyin Ermeni akrabalarından biri ile yaşamıştım. Karşılaşmış, muhtemelen karşılıklı elektrik alışveriş etkinliğinde bulunmuştuk!
O günlerde manavda çalışıyordum ve o her gün mutlaka bir şey almak için manava geliyordu. Göz kararı ile ne gelirse verdiğimde, ağır çekenler için fırça yemiştim, manavdan. “İflâs” falan gibi lâflar geveledi(2), çok üstüme gidince de manavdaki işi bıraktım, bana iş mi yoktu, kırtasiyeci de başlamıştım işe.
O kızla karşılıklı elektrik alış-verişimiz devam etti, tabii, sadece bakışlarla.
Bir gün takıldım peşine; “Arkadaşım ol!” dedim. “Evime geldik!” dedi, sanırım pencereden bakan ağabeyi, ya da babası olsa gerekti, kıskanç, şüpheli, hiddetli, şiddetli, döveceklermiş gibi bakışları olan.
O bakışlar insanın ayaklarının poposuna nasıl vurduğu hakkında tecrübe kazandırdı bana. Eee! Yiğitliğin % 1 kısmının hakkından gelememiştim, o halde % 99 unu kaçmak olarak gerçekleştirmek, uygulamak zorunlu değil miydi?
Okul başladı, trafomuzda yanlışlıklar ve elektrik kesintisi oldu! Güzel bir kızdı, ama adını bile öğrenememiştim. Agop Ağabeye mi soracaktım, sırtımın kaşınmasını göz ardı edercesine? Şair geçti aklımın ucundan; “Seni sevdiğim zamanlar sevda gönlümde hevenk, hevenkti, güzel kızdın, ama değil ismini unutmak, öğrenememiştim bile(3)…
Biz iki kardeş, ablam ve ben, ablamın memuriyeti dolaysıyla bu şehre göçmek zorunda kalmıştık, başladığımda söylemem gerekliydi, sıraya koyamamışım. Ataerkil(4) olan ailem beni nöbetçi subayı, başçavuşu, ya da bekçi başı gibi ablamın başında durmaya zorlamış, lise son sınıfta tüm riskleri göz ardı ederek ablamın başına dikilmiştim.
Babamın ablama baskısında bir fevkalâdelik yoktu, çünkü mahallemizin imam-kayyımı(5) idi.
Ablam olduğu için söylemiyorum, ama iyi bir kızdı ablam, başı önünde, gözlerini yukarı kaldırmaksızın işine gidip gelen ve bu nedenle de evde kalmaya % 100 aday idi (Bana göre)! Benden çekincesi yoktu, kısaca; “Ataerkil bir ailenin kızı” demiştim, ya!
Kirada oturduğumuz, Agop Ağabeyin bu evini babam ve annem bulmuşlardı bize, terfi olarak tayin olan ablam izin müddetini kullanırken, onlarla beraber dolaşırken.
Ancak…
Tıpkı o bayat Amerikan esprisindeki(6) gibi, annemin titizliği(7), ablamın müşkülpesent(7) oluşu bunda rol oynamıştı. Hemen ev bulamamışlardı. Çünkü kiminde mutfak dardı, kiminde pencereler küçük, kuzeyde, balkonsuz, hırsıza davetiye çıkartır gibi en alt kat vb. vb. gibi…
Sonra alt katında ev sahibinin oturduğu bu iki katlı evi bulmuşlardı, üstelik kısmen dayalı, döşeli, bir-iki yeni parçalarla tamamlanacak eksikliklerdi kalanlar. Annem ve babam başlangıçta ev sahiplerimizin Ermeni olmalarından dolayı çekinmişler, ama yaptıkları tahkikatla(!) kendilerince gerekli olan şeyleri öğrendikten sonra gönül rahatlığıyla kiralamışlardı evi.
Ablamın iş yerine yakındı evimiz, keza benim okuluma da, nihayeti banliyö treni gidiş-dönüş toplamda bir-bir buçuk saat yolculuğum olacaktı ki, olacaktı o kadar!
Ev sahiplerimizin babamın hacılığına-hocalığına sadakatleri, daha doğrusu inanan bir insan olarak ona güvenleri nedeniyle depozit, güvence falan istememesi, hatta peşin değil, ay sonlarında kirayı almayı teklif etmesi bizleri oldukça rahatlatmıştı.
Her ne kadar ev dayalı-döşeli gibi olsa da “Üç göç, bir yangın demektir!” şeklinde düşünmek gerekli olmasa da, evin zaruret olan eksikliklerini hemen tamamlamamız gerekliydi.
Anne ve babamı İslam’ın gereği olan tüm görevlerini yapan, bizler ise sünnetlere(8) uymasak da farzları(8) yerine getirmeye çalışan Müslümanlar olarak kabul etsek bile, gerçektir ki Müslümanlara saygı göstermekte diğer Müslüman tavrındakilere göre daha adaplı(9) olan ev sahibimiz anne ve babam başımızdayken şöyle demişti;
“Onlar bizim çocuklarımız artık. Bizlere emanet! Ne zaman isterseniz gözleriniz arkada kalmaksızın huzurla memleketinize dönebilirsiniz. Bu jestin altında kalmak istememişti babam ve ablam.
Boya-badana-temizlik karşılığı gibi ve yemin billah ederek bir aylık, peşin olarak da iki aylık kirayı ödemişlerdi.
Memleketten getirdiğimiz eşyalar ve acil olan zorunlu ihtiyaçlarımızı satın alarak karşılamış, yerleşmiştik. Annem ve babam yerleştiğimizi gördükten ve rahatlığımızı hissettikten sonra;
“Bundan böyle eksiklerinizi peyderpey(10) tamamlarsınız artık. Ramazanın bu mübarek günlerinde tebarekelerimiz(11), hatimlerimiz(11) var, biz gecikmeyelim, bize müsaade!” deyip “Evli evine, köylü köyüne” örneği geri dönmüşlerdi.
Agop Ağabeyin en dokunaklı sözünü söylemezsem olmaz. Belki de annemle babamı etkileyen ve “He!” dedirten söz, bu olsa gerekti;
“Sizin Allah’ınızla, bizim Allah’ımız bir Hristiyan-Müslüman olarak farkımız olsa da. Siz ‘Muhammet!’ diyorsunuz, biz ‘İsa!’ Siz farklılıklara karşın ‘Sünni’siniz’, biz ‘Zerdüşt.’ Hiç önemli değil, biz Türk’üz, Türkiye’miz hepimizin ve hepimize yeter!”
Agop Ağabey doğma-büyüme buralıydı. Çok güzel, rahat ve iyi bir Türkçesi vardı, belki Ermeni lisanından da iyi. Bazı, bazen s, ç, k gibi harfleri ş, j, g gibi kaydırıyordu. O zaman ablam ve ben bilirdik ki, Agop Ağabey “Sicak Raki” ile keyfini bulmuş, meyhaneden geliyordur.
Kimseye elleşmez, sallanmaz, kusmaz, öğürmez, evine kapanır, dünyayla irtibatını(12) keserdi, karısı dışında. Tahammüllü ve çok, hatta haddinden fazla çok tahammüllü idi Nairi Abla.
Bunun gibi ya da benzeri olaylara asla rastlamadık Ramazanlarda, dediğim gibi daha sonraki Ramazanlarda bile asla. Meyhanenin önünden bile geçtiğini, bir kere bile saklama gayretinde olduğu siyah poşeti, ya da gazete kâğıdına sarılmış pazar torbasındaki tırtıklı şişe(13) hareketliliğine şahit olmadık, “Abarttığım düşünülmemeli!” demek isterim.
Ha! Belki fark etmediğimiz bir şekilde ve “İhtiyaç nedeniyle” ya da Orhan Veli’yi takdis etmek(14) için ara sıra poşeti olur muydu bilmezdik, bilemezdik. Hani belki olmaz ya, görmezden gelmemizin gerekmediği bir şekilde Agop Ağabey evinde, dört duvar arasında kendisi kendisiyle ve Nairi Ablayla olurdu yalnızca ve sadece.
Bizim yaşantımız normal bir düzen içindeydi, büyüklerimizin asla merak etmediği. Aşağı-yukarı her hafta ödemeli olarak Agop Ağabeyin ev telefonundan arıyorduk kendilerini ve tekmil veriyorduk(15).
Ablam, doğası gereği çalıştığı yerden yine ödemeli olarak onları arıyor, hal-hatır soruyor, bizden gereken haberleri ulaştırıyordu, Agop Ağabey ailesini sık sık rahatsız etmemek için.
Annem-babam da arıyordu bazen bizleri. O zamanlar eğer ağabey görevi(!) nedeniyle dışarılarda ise Nairi Abla pencereden kafasını uzatıp sesleniyordu bizlere;
“Mümine…
Mümin…
Telefon…”
diyerek “o” harfini bizler duyuncaya kadar uzatıyordu.
Zaman durmuyor geçiyordu. Artık eskisi gibi iş bulamıyordum. Ekmek artık aslanın ağzını geçmiş, yutağında, boğazında idi, ilerilerde midesine kadar inecek şekilde yakın. Okumam nedeniyle harçlık ve giderlerim için ablamın eline bakmam zoruma gidiyordu.
Yaz tatili olmasına rağmen iş bulamıyordum, liseyi bitirmeme rağmen. Üniversite sınavlarına destek için kurslara gitmiş, derslere çalışmış, üniversite mezunu ablamın katkılarından yararlanmıştım, üniversite sınavları için.
Ablamın başında olmam gerekliliği için her ne şekilde olursa olsun bu şehirde kalmalıydım. Bu nedenle tercihimi sadece bu şehrin üniversite ve fakülteleri için yapmam mecburiyetti benim için. Yaşantımın gereğini ben mi bilecektim, üniversite sınav sonuçları mı kararlaştıracaktı?
Ramazanlardan bir diğerine ulaşmamızda annem ve babam bu kez tebarekelerini, hatimlerini ve kayyımlığı bırakarak, belki bizim yaşadığımız şehirde yeni bir başlangıcı denemek, durum-vaziyetlerimizi öğrenmek, bize, daha doğrusu sadece ve gerçekten bana destek olmak için başımıza dikilmişlerdi.
Bu vesile ile üniversite sınavını kazanmıştım, edebiyat ve burslu olarak…
Agop Ağabeyin Müslümanlığı tartışılmazdı! Ama annemin ve babamın Müslümanlığına akıl erdiremiyordum. Başörtülü değil, başı sıkma baş olarak sıkı sıkı bağlı, ilerilerde türban denecek örtüye sahip annem ile takkeli, eli tespihli ve sakallı olan babam; ablama baskı yapıyorlardı. Yabancısı oldukları, işlerine gelmeyen konu Medeni Kanun olsa gerekti; ablam bir devlet memuru idi, uyması gereken kuralları olan, giyim ve kuşamının bu memuriyete uygun olması gereken.
“Kızım! Mübarek gün! Örtün!”
Oysa ne demişti Mevlâna; “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok! (16)”
İslâm, sadece örtünmek(17) mi demekti? Ablam, kırmazdı annemi, babamı, evden başına aldığı bir başörtüsüyle çıkar, köşeyi döner dönmez de onu çıkartıp çantasına koyar, akşamüzeri dönüşte de aynı köşede, aynı kisveye(18) bürünürdü.
Oruç tutardı ablam içtenlikle ve eve gelir gelmez de yaptığı ilk işlerden biri abdest almaktı, namaz kılmak için.
Ve ısrarla söylediği; “Sizlere hoş görünmek, sizler istediğiniz için yapmıyorum, Allah korkusu ve Allah’ın emri, İslâm’ın beş şartından biri olduğu için ibadet olarak yapıyorum!” demekti.
Oruç tutmaması gereken, namaz kılamadığı günleri eşşek kadar olmama, farklılıkları fark etmeme rağmen bilmezdim. Bazen de odasına kapanık saatlerce namaz kılıp, Kur’an okumasını ve dualar etmesini…
Kurallara her bakımdan uyan, sosyal gerekliliklere ise gereği dışında önem vermeyen doğal bir güzelliği vardı ablamın, ablam diye söylemiyorum. Oje-moje, allık-mallık, pudra-mudra gibi şeyler kullanmazdı, sadece Ramazanlarda değil, mecburiyet hissetmediği her zaman.
Saçlarını boyattığı, ya da kuaföre gittiği hatırımda değil, bildiğim sadece evde kına yakardı saçlarına banyo öncesi, gözümü hiç ayıramadığım, sevgi dolu ablam.
Ve ben onun günün birinde gönlünün sultanına kavuştuğunda, ondan ayrılışa nasıl tahammüllü olacağımı bilmiyor, bilemiyordum.
Amma…
Bir de; “Benim gibi!” deyip kendimin de o saf içinde olmam gereken Ramazan Müslümanları vardı dünyamızda. Sadece oruç tutan, namaz-niyaz bilmeyen, ya da oruç tutmanın perhiz yapar(19) gibi aç-susuz kalmak olduğunu zannedenler. Benim farkım; onların belki de şeriatı(20) bilmemesi, benimse bildiğim halde uygulamada tembelliğim, miskinliğimdi(21)!
Ramazanda ciğerler dinlensin diye Ramazana mahsus olmak üzere içkiden uzaklaşan, top patladığında bir yudum su, bir zeytin, bir kaşık çorbadan sonra sigaraya sarılanları da göz ardı etmemek gerek.
Bunların çoğunun zihniyeti; gebe olarak dolaşanlara yasak, özellikle turist olanlar, ya da ateistler(22), ramazanı bilmeyen Müslümanlar şort ya da mini etekle dolaşıyorlarsa gâvur(22), açık kıyafet giymiş başları örtülü değilse mutlaka kâfir(22) idiler, Ramazan’a mahsus olarak.
İnanılması güç olsa da, şahit olduğum bir olayı anlatmasam olmaz. Bir Cuma gününde mescit içinde yer kalmadığı için dışarıdaki kilimlere oturmuştuk. Kilimde yer bulamayanlar da, kartonlar üstüne oturmuşlardı, farzı kılar kılmaz çok kaba görünse de hemen tüymek için. Öyle ki aynı camiye gittiğimiz arkadaşa “Hoca vaazda(23) ne dedi, hutbede(23) ne dedi?” diye sorduğumda omuz silkmekle yetinmişti, neyse konuyu dağıtmayayım.
Bir ara mescit dışındaki cemaatin bütün dikkati başlar çevrilerek sol tarafıma yöneldi. Merak ettim nedenini (etmesem olmazdı, sanki. Herkes nereye bakarsa baksın, sen olduğun yerin hükmünde ol, değil mi?) Yoo! İnsanın başına ne gelirse, meraktan geliyordu zaten.
Merak edilen şey, taksiden inen bir bayanın eteğinin ne kadar açılıp, bacağının ne kadarının görüneceği idi. Eğer o günkü Cuma Namazı Allah tarafından kabul olduysa, ek olarak bir şey demem mümkün değil.
Ancak çok bilen, eğitiminden şüpheli olduğum sofuluk(24) ötesindeki yobaz(24) hocaların telkinlerine göre bu davranış “Gözle zina(25)” idi ki ister zina(25), ister cima(25) olsun insanın değil namaz kılması önce “Boy abdesti(26)” alması gerekmez miydi? Derine inmek uygun değil. Neyse!
İnsanlar inanan inanmayan, gâvur, kâfir olarak bölüştürülmeli mi, korkutulmalı mı? Haram, günah, memnu(27), yasak, cehennem, kıyamet vb. gibi kelimelerin bolca yerleştirildiği cümlelerle hayattan bezdirilmeli mi?
Özellikle ve çok zaman vaazlarda, arada sırada olsa da hutbelerde. “Gülelim, eylenelim kâm alalım, dünyadan…” diyen şair Nedim’e kulak ve hak vermek o kadar zor bir şey midir ki?
Tanrının buyruklarını, özellikle İslâm’ın beş, imanın altı şartını yerine getirmek zorunluluk, ama “İslam’ın şartı birdir!” diyen Bektaşi’ye de hoşgörüyle bakmak zor mudur? Bu hoşgörüye(29) isyan edenlere “İnsaf!” demekten başka bir şey geçmiyor aklımdan.
Oysa Bektaşiler de, evliyalar da, diri ve gerçek Müslümanlar da hoşgörülüdürler ve bektaşinin demek istediğini nükte(30) sınırları içinde düşünüp hemen anlarlar;
“Oruca, namaza sağlığım elverişli değil, hem niyetim de yok, hacla zekâta ise param yok, imkânlarım sınırlı, kalıyor bir kelime-i şahadet; Eşhedü…”
Babamın ve annemin hacılığını ve bu nedenle de abla-kardeş olarak Mümine ve Mümin isimlerimizi söylemiştim değil mi? Yani iman eden, imanlı, hak dinine inanmış (Elhamdülillâh!) Müslüman anlamında.
Bu vesile ile asla Müslüman birer aileden geldiklerini belirtmek için değil(!) annemin adının; “Aişe” (Ayşe değil) babamın adının; “Muvahhid” ve halamın isminin de; “Muvahhide” olduğunu söylemeliyim, gereksiz gibi görünse de…
Ufak bir not; küçük yaşlarda, doğal olarak zorlamayla mahalle camiine gittiğimiz için, aklı başında olarak hatim indirmemiş olsak da, okumayı, yazmayı, makamı, tecvidi, tevhidi öğrenmiştik, abla-kardeş olarak.
Bunların içinde Kur’an’da yazılı gerçekler ile Peygamberimize mal edilmeye çalışılan hadis adı altında sergilenen safsatalar(31) vardı.
Aklımız erdiğince anladığımız, aklımız ilerledikçe beyni ve düşünce yeteneği olan her insanın da anlayacağı gibi, inanılmasında güçlük çekilecek yanlışlar, hatta hurafeler(31), uydurulmuş mizansenler(31)…
Bu konuda gerçek bilgi sahibi İlâhiyat Mezunu Profesörlerin dedikleri ile yine kendini İlâhiyat Mezunu sayıp saçmalayan, kültür seviyesi aşağı, inanmaya meyilli halkın inandığı. Bu konuda en gücüme giden şey ise; Atatürk’ü tanımayan, tanımak istemeyen dindar ve kindar denilen nesil idi.
Bu kadar sözün yeterli olacağını sanıyorum, söz konusu öykü, anlatmayı istediğim şey tartışma konusu olsa, saatler sürecek konuşma, ciltler dolusu sözlerle donatmak mümkün(32).
Günlerden bir gün üniversiteye gitmek için durakta otobüsün gelmesini beklerken, otobüs durağına belki de ilk defa gelen, ya da ilk kez karşılaştığım bir genç kız çekti dikkatimi.
Genç yaşların, üniversitenin heyecanı olsa gerek, gözlerimi ondan ayırmakta güçlük çekiyordum. Hani “Gözle zina” yerleşmişti ya beynime mübarek günde, bu frenlemeye yöneltmişti beni, hiçbir cinsel istek duymaksızın.
Allah’a sığınma gayreti yaşadım; “Allah’ım günah yazma, ya da biraz yaz, biraz yazma!” diyerek ve Allah’a karşı hemen savunmaya geçmiştim; “Çünkü Allah’ım gözlerimi onun üzerine yönlendiren de sensin!” Tüm suçu o yüce varlığın üzerine atmakta başarılı olduğumu düşünmüştüm.
Tanrıya duam ulaşmış ve o genç kıza da malûm olmuştu ki, hissetmiş gibi bana öyle bir bakış(33) serdetti(34) ki bu güz sıcağında donup kalmam değil, eriyişim olmuştu bakışları.
İki adım ötemde saçları altın sarısı, gözleri mercan, burnu hokka ve dudakları çatlaktı. Ramazanın başlangıcı erken sökün etmiş olsa gerekti dudaklarında.
Bavul gibi çantasını, belki de bilgisayarın hard diski olan bavulu muhafaza etme gayretindeydi ve sanırım o omzu diğer omzuna göre daha aşağıda gibiydi. Olacaktı o kadar.
Benimse tembelliğim vardı, sadece saman yapraklı bir defter taşımak gibi. Diğerlerini taşımam gereksizdi, ilk iki yıl başarılı olmam için o sarı defter yeterli olmuştu.
Notları defterime alarak, hocamızın dediklerini zihnimde tutarak, “Mö!” deme çabasındaki arkadaşlara sorarak sadece benim olan vakitlerimde dağarcığıma(35) gerekli olan bilgileri yüklüyordum.
Galiba sözlerim övünmek gibi oldu, ama önemsiz IQ’um(36) ancak kendini kurtaracak kadardı, övünmeyi hiç hak etmeyen.
O kız otobüse bindiğinde tam arkasındaki koltuğa rastladım(!) mecbur kaldım, ya da yalana gerek yok, tesadüfü hazırladım.
Genç kızın, yani adını bile bilmediğim genç kızın gözlüklerini söylemiş miydim? Söylemiş olayım! Numaralı olduğunu sandığım gözlüklerini çıkarıp güneş gözlüğünü taktı. Sanki arkasına oturup da gözlerine bakacak, gözlerini beynime kazıyacakmışım gibi.
Pencereden dışarıya bakar gibiydi, yana dönerek. Camdan yansıyan yüzünü görüyordum, arka koltuktayken. Yoksa, yoksa o da beni mi gözlüyordu, ola ki benim aksim de pencereden yansıyorsa?…
Hüsnü kuruntu(37) mu? Mutlaka…
Hani derler ya…
Sahi! Ne derlerdi? Aklımdan kaçıp gidiverdi, benzeri “Kendini fasulye gibi nimetten saymak” diye, işte o hesap. Gözlüklerini gerçekten benim camdaki yansımamı izlemek için değiştirmiş olabilir miydi? Hadi canım sen de, hayal görmek gibi bir şey, her ne kadar insan hayal ettiği müddetçe yaşadığına(38) göre, ama uçmamak, hayallerin de bir sınırının olduğunu düşünerek.
Üç-beş dakika içine bu kadar olağanüstü hayali(39) sığdırmaya çalışmak; garabet(39), gabilik(39), gerzeklik(39), haklarını ve haddini bilmezlik(39) olsa gerekti.
Ne gözlerimi, ne de kendimi ayıramıyordum bir türlü, sadece sırtını, ensesini ve saçlarını görebildiğim önümdeki koltukta oturan genç kızdan. Atkuyruğu şeklinde tokalanmış saçları altından kumrallığı fark ediliyordu.
Kulaklarında sallanan küpeler asarı atika(40) olsa gerekti, belki de anneannesinden, babaannesinden birinden kalan.
Bir de sağ kulağının kepçesinde nazar boncuğu gibi ayrı bir takı vardı.
Sağduyudan(41) mahrum biz erkek milleti, ya da yol-yordam nedir bilmeyen salak(42) bir üniversite öğrencisi böyle gözlerini dikmiş, aptal,(42) angut(42) yahut da ağzı açık ayran delisi(42) gibi bakardık işte böylesine, dikkatimizi çeken genç kızın arkasından.
Otobüste yer kalmadığı için başımıza dikilen esmer güzeli diyebileceğim bir genç kız; “Habibe!” deyince, o sarışın kız gözlüklerini çıkararak ona döndü;
“Ooo! Azize! Günaydın, merhaba!”
“Gecikmişsin bugün, benim gibi?”
“Sorma! Annemin ‘Örtün!’ ısrarı yine, her zamanki gibi işte!”
“Desene bizimkiler gibi!”
Bir genç kız ayakta, centilmen(43) olması gereken elinde sadece bir defter olan hanzo(43) oturuyor. Kibar olsana, yer versene. Kafam o kadar çalışıyordu işte.
Üstelik konuştukları konu, ablamın benzer yaşantısının özeti gibiydi ve beni ilgilendirmiyordu, ilgilendirmemeliydi de. Çünkü o mercan gözlerin lâmı cimi yok(44) aklımı başımdan alması dışında hiçbir şeyi önemsemiyordum.
Dersim-mersim umurumda değildi. Reddedilsem bile elimi uzatmak istiyordum. Terslerse, ürkmüş bir sokak köpeği gibi tırsar(45), kuyruğumu toplar, ama o kovuncaya kadar hareket etmez, kaçmazdım.
Azize indi önce, sonra da iyi bir tesadüf eseri o ve ben ve aynı yöne yöneldik. Hızlı yürüyordu. Ancak Tanrının bana lütfunu(46) düşündüğüm bu yarışta başarılı olmalıydım.
“Habibe!” diye seslendim arkasından, sanki kırk yıldır, hadi abartmamış olayım, yıllardır tanışıyormuşuz gibi.
İrkildi önce, merak edercesine döndü. Eğer gözlerinde güneş gözlükleri olmasaydı, o gözlere bakarken ne söyleyeceğimi şaşırırdım herhalde, sanki gene de şaşırmamışım gibi. Cevap vermesine fırsat bırakmamam gerekti, yanına ulaştığımda. Çünkü gözlerinden kurtulduğum esaretim dudaklarında, seslerinde ve sözlerinde devam ederdi.
Ben de süt dökmüş kedi gibi suspus olur(47), sokak köpeklerinin ihtiyaç molası verdikleri bir ağaç ya da elektrik direği gibi kalakalırdım karşısında ve tekrarlıyorum, gene de şaşkınlığım göz ardı edilemezdi. Yoksa şöyle bir başlangıç cümlesini kim ederdi ki?
“Bağışlayın! Arkadaşınızdan adınızı duyunca etkilendim. İnanıyorum ki erkek kardeşinizin ya da ağabeyinizin adı da Habip’tir!”
“Evet, ama bu neden ilgilendiriyor ki sizi?”
“Tesadüf ben de sofuluk ilerisinde, hatta bağnaz(24) diyeceğim bir ailenin çocuğuyum ve adım Mümin, ablamın adı da Mümine.”
“Peki! ‘Memnun oldum!’ deyip elimi uzatmam mı gerek, sadece bir tesadüf için?”
“Elinizi uzatmayın, tamam, peki! Ama geri de çekmeyin! Sadece…”
“Sadece, ne?”
“Bilmiyorum…”
“Bildiğiniz, ya da öğrendiğiniz zaman anlatmaya gayret edin derdinizi. Şimdi zaten dersime geç kaldım, izninizle!”
Rica değil, emreder gibiydi tavrı. Arkasından bakakalmak yaraşır ve yakışırdı bana Arkasından yaraşır ve yakışır bir şekilde bakakaldım, ama merak ve onu bilip tanımak arzum üstün geldi, ya da aklımı peşi sıra sürüklediği için, peşinden yöneldim, aynı doğrultuya.
Kaba bir tabir olacak, ama gerçeği saptırmamalıyım, tavrıma “Takip ettim!” demem daha doğru olacak. Çünkü üniversitede aynı kapıyı kullanıyorduk, hem aynı fakültede.
Ve içimdeki fırtınayı dindirmeye çalışan bir umut ışığı görünmüştü gözlerime, anlatmamın mümkün olamayacağı. Bu fırtınaya ihtiyaç duyuyor gibiydim…
O gün bir daha göremedim onu. Ama bir sonraki gün o gün gecikmiş olarak bindiği otobüsün bir öncesindeki otobüs için sindim bir kenarlara. Aklıma sabitlemiştim; “Geciktim!” deyişini çünkü.
Ve o otobüs durağına gelince, tesadüfen arkasında durdum! Hissetti geldiğimi, ne bir söz söyledi, ne de bir hareketi oldu, fark edilecek. Sadece beni kör etmek için gözlüklerini değiştirdi. Cesaretlendim;
“Otobüste yanına oturmama izin verir misin?”
Ses çıkarmadı. Ancak otobüse bindiğinde, belki de öncesinde fark etmediği Azize’yi görünce onun yanına oturdu. Ben de gene arka sıraya geçtim. İnanıyordum ki Azize’nin erkek kardeşinin adı da mutlaka Aziz olmalıydı, tıpkı yaşadığımız dünyada başka isimler yokmuş gibi…
Azize daha önce olduğu gibi bir durak önce indi otobüsten. Ben de o cam kenarına doğru ilerleyince bunun bir davet olduğunu düşünüp onun boşalttığı yere iliştim. Otobüs neredeyse boşalmış gibiydi çünkü. İyi ki şehirlerarası otobüslerden birinde değildik, “Hüyop hemşerim! Bayan yanı, kalk!” diye emredilecek.
Öylesine güzel, etkileyici ve öylesine muhteşem bir varlığı vardı ki kurguladığım tüm cümleler aklımdan çıkıp bilinmedik yerlere gitmişti, aklımın da başımdan gitmesinin en doğal sonucuydu bu. Kem-küm etmekte(48) üstüme yoktu, ama cesaret buldum (herhalde) kısa bir an için de olsa;
“Niyetli misiniz?”
Herhalde bir genç kız karşısında söze başlangıç cümlesi bu olan bir başka aptal olamazdı yeryüzünde, benden başka. Başını kaldırıp şöyle bir baktı, anlamamışçasına, anlamsızlık yüklü;
“Size; ‘Size ne?’ demek geçiyor içimden, ama bana yakışmaz. Niyetiniz nedir sizin?”
“Ben niyetliyim de, aklıma başka bir şey gelmedi, söze başlamak için…”
“Eee! Başlayın öyle ise. İki-üç dakika sonra otobüsten ineceğiz, sanırım siz de öyle!”
“O zaman otobüsten inince, sizin okulunuza gitmenizi geciktirmeksizin, dilim-damağım sabahın daha bu vakitlerinde kurumaya başlamadan önce, içimdekilerin hiç olmazsa bir kısmını, şaşırmaksızın dilimin döndüğünce söylemeye çalışayım!”
“Bir deneyin isterseniz demek istediklerinizi. Yalnız şunu bilin ki insanların tümüne saygım sizi terslememi engelliyor, bu nedenle söylemem gerekli ki siz ilgi duymam gereken bir tip değilsiniz, tipim değilsiniz demek istediğim…”
“Nasıl yani, ne gibi?”
“Çok zayıfsınız meselâ!”
“Hapır-hupur yer(49) istediğiniz gibi olurum!”
“Bıyıklarınız?”
“Hemen keserim!”
“Saçlarınız beyaza yakın sarı!”
“Önemsiz, boyatırım!”
“Gözleriniz kahve, halbuki…”
“Emret, istediğin gibi lens takayım!”
“Boyunuz biraz uzun!”
“İşte ona çarem yok güzel kız. Fiziksel ölçülerde tamam, mutabık olamadık(50), ama diğer ölçüleriniz nedir? Sınamak ister misiniz, ya da ben mi anlatayım kendimi; ‘Şöyle biriyim, şöyle, şöyle!’ gibi? En iyisi anlatmaya gayret edeyim kısaca beni. Uygun görürseniz arkadaşlığımı ne âlâ, görmezseniz, vurursunuz bir tekme popoma, sadece şehri değil, ülkeyi bile terk ederim!”
“Hatanız en baştan belli değil mi? Ben Tanrının yarattığı bir varlığın fiziksel ölçülerine değer verecek kadar alçalmış biri gibi mi gözüküyorum karşıdan? Hayır! Sınamak için aklıma geleni sordum, cevaplarınızın ‘Ben buyum!’ diye bir kere de sonuçlanmasını beklerdim.
Oysa hoşuma gideceğini sandığınız fedakârlıklar böyle sınırlı olmamalıydı. Üzgünüm, ama mademki ısrarcısınız, o halde arzuladığınız işlevi gerçekleştirmem için sırtınızı döner misiniz?”
“Hemen şimdi mi? Gabiliğimi onarma fırsatım olmaksızın mı? Size hiçbir şey vaat etmeden, vaat edeceklerimi bilip görmeden, beni tanımadan, bilmeden? Bu kadar mı ilginiz dışında kalacak biriyim? Önem verdiğiniz biri, bir arkadaşınız varsa, amenna(51), ama yoksa bu kadar acele karar vermekle insafsızlık etmiş olmuyor musunuz?”
“Daha önceki dünyaya gelişimde herhalde insafsızmışım. Sanırım bu dünyamda da o dünyamın devamını yaşıyorum. Arkadaşımın varlığını sorgulamak hem hakkınız değil, hem de ne haddinize? Ama size tekme atmayacağım, vurmayacağım. Sizi kendiliğimden azat ediyorum…
Umarım yaşamınızın benden sonraki bölümlerinde gönlünüzü sahiplenecek biriyle karşılaşır, bir yuva kurar, çoluk…”
“Böyle bir yaşantıyı sahipleneceğimi sanmıyorum güzel kız. Ama hemen yanınızdan kovmazsanız, bir şans daha verirseniz, şansımı tekrar denemek isteyeceğim ve bana ilginizi yönlendirinceye kadar, bana tahammül etme inadınızı kırıncaya kadar devam etmeye çalışacağım, tabi izin verirseniz, kovmazsanız!”
“Bence denemeyin, çünkü size başarılar dilemeyeceğim!”
“Gerçekten mi?”
“Tavrımda yanıltıcı bir davranış mı hissediyorsunuz?”
“Belki…”
Bunun anlamını nasıl bilmezdi ki? Değer vermese bu kadar konuşmama, beni dinleme zahmetine katlanır mıydı? “Belki” dememin sebebi buydu ve anlamıştı.
“Belki kelimesinin ‘Evet!’ anlamını taşıdığını mı belli etmek istediniz?”
“Belki… Yine…”
“Ama ben resmen ve kesinlikle ‘Belki!’ gizliliği olmaksızın ‘Hayır!’ diyorum! Şimdi izninizle lütfen ve size iyi günler!”
“Hayır” demenin de “Belki!” demenin değişik bir boyutu(52) olduğunun farkında değildi sanki.
Sırtını döndü gitti, arkasına bir kere bile bakmaksızın, üstelik gönlümü peşi sıra sürüklediğini bilmiyormuş gibi. Oysa şairin söylediğini affını sığınarak ve gelecek zamana uyarlayarak şöyle söylemeliydim;
“Ne hastalar bekleyecek sabahları, ne de benim gibi genç ölüleri mezarlar, seni hem ölünceye kadar bekleyeceğim kadar! (53)”
Şairinden hırsızlığım için affını dilemeyi tekrar ediyorum. Çünkü o güzellikleri kendi dilimden anlatmam o kadar zor ki!
Belki sırası değil, ama (Herhalde babam, annem gibi saplantıları olsa gerek) ebem göbeğimi keserken göbek adı(54) olarak “Nuşirevan(55)” adını takmış bana, başlangıçlarda anlamını bilemediğim.
Ama babamın yıllar sonrasında izah ettiği üzere anladığım. Belki de malumun ilâmı(56) şeklinde “Aha da bak!” diyerek dillendirirdi şu dizeleri; ”Beni bende demen, bende değilim, bende bir ben var, bende benden içeri!(57)”
İnsanları bazen tesadüfler iteklerdi, bazen de tesadüflere insanlar katlanırdı, bazen de insanlar tesadüflere koşarlardı, tıpkı benim gibi. Nedenine gelince, ben son sınıfa çeyrek kala sınıfındaydım, mezuniyetine bir yıl kalan.
O, yani Habibe henüz başlamıştı üniversiteye. Öğrenmem zor olmamıştı aynı koridorlara yönelince. Bu, bir yıl demekti, benim için olması gereken, üzerine soğuk su içmek gibi hiç düşüncem yoktu.
Azize mi? Önümdeki koltukta Habibe ile konuşmalarından anladığım kadarıyla onun da hakkında öğrendiğim bir kısım bilgilerim oluşmuştu. Daha doğrusu buna öğrendiğim değil de bir kısmını kurguladığım, hissettiğim, ya da kendimce uydurduğum bazı düşünceler demem daha doğru olacak.
Azize üniversite sınavını kazanamamıştı. Bir özel, muhtemelen de doğalgaz-kombi gibi işlerle meşgul olan firmada boğaz tokluğuna(58) gibi çalışıyor, belki de oradan kazandığı parayı doğrudan doğruya dershaneye vererek dershaneye devam ediyordu.
Hani “Kanka(59)” ya da “Kanki(59)” gibi yeni uydurulan bir söz vardı ya Habibe ile Azize öyle iki arkadaş yakınlığındaydı, nereden biliyorduysam? Akrabalıkları var mıydı acaba? Bilemezdim ki, o kadarını…
Popoma fiziksel olarak olmasa da tekmeyi yemiştim. Bir süre Habibe’yle yakınlık kurma arzumu erteleyecek, ama bulduğum, ya da bulacağım gerçekler, olasılıklarla şansımı yeniden deneyecektim; kantinde, koridorlarda, yollarda, çarşılarda, pazarlarda, otobüslerde…
Her nerede, her ne şekilde olursa olsun. Çünkü kendime bile itirafta zorlandığım, hatta zapt etmekte güçlük çekip üstesinden gelemediğim duygulara sahiptim...
Aradan geçen zaman? Belki bir ay, belki iki…
Bana asırlar gibi uzun gelmişti (Klâsik söz işte; özlem başka nasıl anlatılırdı ki, bilemiyorum). Onlar hep ön koltukta, ben arkalarında, durgun, suskun, somurtkan ve vizelerde başarısız, dünlere kadar ilerleme modundayken, bu kez duraklama devrini geçirip gerileme devrinde olan biriydim.
Bana göre dün, dünler kadar uzun onunla ilk karşılaştığımız gündü, ama dediğim gibi o kadar çok günler geçmişti ki aradan.
Onlarsa vurdumduymaz(60) gibiydiler, konuşuyorlar, gülüyorlar, eğleniyorlar, hatta sadece bana hissettirmek istercesine kıkırdıyorlardı, demek ki Azize de biliyordu beni. Kaç kere arka kanepelere yönelmek istedim, ama olmadı. Tutsaktım…
Azize’nin tavırları değişikti. Arada bir arkasına dönüyor, öyle bir bakıyordu ki bana gülümseyerek, sanki canım çekiliyormuş gibi geliyordu gözlerimden. Oysa Habibe’nin öyle bir bakışı için bedenimi kilim gibi yoluna serer, canımı; arzularına göre tepe tepe kullanıp şekillendirmesi için avucuna bırakırdım.
Azize sadece öyle bakmazdı. Orta ya da arka kapıdan inmek yerine çekinmeksizin, otobüs şoförü ile münakaşa etmek bahasına ön kapıdan inmek arzusunu yaşar gibiydi, sebebinin ne olduğunu bilmemin mümkün olmadığı bir şekilde.
Başarılı olamazsa, şoför amca çene bazında ondan daha güçlüyse, o zaman orta kapıya yöneliyordu. Her iki durumda da o can alıcı, yakıcı maviş gözleri pişti oluyordu gözlerimde. Kaçamıyordum o gözlerden, sanki prangalarla(61) mahkûm etmişti beni.
Yuvarlandığım bir uçurum kenarında beni kurtarma amacında tutunacağım bir çalı gibiydi.
Ve ben onun kurtarışında bana uzanmasını, beni hayata döndürmesini dilediğim bir elin özlemi içindeydim. Habibe’nin eli olmalıydı o el, başka bir el kurtaramazdı beni çünkü, hem asla!
Bir gün Habibe’yi göremedim o koltukta. Azize yalnızdı. Mutat(62) olarak koltuğuma oturunca, yerinden kalkıp yanıma oturdu ve başlangıç cümlesini; gözlerimi, beynimi zapt etmek ve hırpalamak, esir etmek istercesine fısıldadı;
“Neden yanıma oturmadın? Korkma, ne ısırır, ne de yerim seni!”
“Birinden tekme yedim, sen de mi tekmelemek istiyorsun beni, onun gibi, onun adına?”
“Ben seni tekmelemem, hem kendi adıma, hem de bahsettiğin adına. Sen de ulaşılamayanlar, ulaşılamayacaklar yerine ulaşacaklara, sevmeyip sevemeyecekler yerine seveceklere değil, sevenlere, ilgilenmeyenlere, ilgilenmek istemeyenlere değil, ilgilenenlere yönelsen, iyi olmaz mı?”
“Yanlış olmaz mı?”
“Nesi yanlış? Çarpan bir kalple, çarpmakta tereddüdü olan bir kalp arasındaki farkı hissetmeyecek kadar duygusuz olduğunu düşünmek bana yakışmaz!”
“Beni ne kadar tanıyorsun ki, bu ilk karşılaşmamız, ilk ‘Merhaba!’ deyişimiz!”
“Yeteri kadar, desem!”
“Anlıyorum!” dedim, ama neyi anladığımı, neyi, niçin, nasıl anlamak istediğimi, anlayıp anlamadığımın bile farkında değildim, sustum. O da sustu, galiba gerekli olan da bu idi, özellikle benim için.
Ertesi gün uzunca bir süre bekledim, Azize’nin gelip de Habibe’nin yanına oturması için. Gelmedi o.
Evet! Deli-dolu, kanımızın kaynadığı, gençlik heyecanlarımızı frenleyemediğimiz ve özellikle sevgi için doyumsuz olduğumuz anlardı. Ama Habibe benim tüm mevcudiyetime öyle bir işlemişti ki, o; benim için ilk, tek ve son olabilirdi, başka bir olasılık aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Kavuşmasam, kavuşamasam da, bana ilgi göstermese de, üst üste defalarca tekmelese de vazgeçmezdim ondan. Vazgeçmem mümkün değildi, hem asla! Vazgeçmeyi düşünme moduna girse bile aklım, aklımı söküp atardım yerinden, ya da sustururdum aklımı, her nasıl gerekiyorsa.
Ancak her şey tek yönlü, tek taraflı olmazdı ki? Gökyüzünde ki yıldızlarımız (hani kaydıklarında yaşamdan çekileceğimize inandığımız) yan yana değilse, barışmak, el ele tutuşmak gibi yönelme olmazsa, ya da yoksa nasıl iddiacı ve ısrarcı olabilirdim ki?”
Evet, biliyordum ki, her genç kız beğenilmeyi, sevilmeyi isterdi ve bunu mutlaka hak ederdi, ama beğenen, sevenin de mutlaka yaşamında yer etmesi zorunluluğu yoktu ki!
Çekinerek, usulca oturdum yanına ve güneş gözlüğünü takmadan önce mercan gözlerine baktım. O da izin verircesine (sanki) takmadı o gözlükleri gözlerine. Bu gözler sadece mercan değil, tüm denizlerin mavilerinden, lâcivertlerinden daha fazla denizdi, kısaca “Deniz Gözlü” dememde sakınca yoktu bana göre.
“Beni hâlâ tekmeleme kararında mısın? Kararın her ne olursa olsun, rahatsız etmemeye çalışarak, ısrarcı olmayı istiyorum. Ama yüzün küs gibi somurtkan, asabi tavırlı, asık olmasın. Sana neşe, sevinç, mutluluk yaraşır ve yakışır. Beni istemiyorsan ‘Git!’ dersin, dileğine uyarım, ama içimden ‘Gitme!’ demen geçer! Hatta ‘Al, tut ellerimi!’ demen!”
Ses çıkarmadı, sadece gözlerini dikti gözlerime, sonrasında pencereden sokaklara doğru uzandı gözleri, derin bir iç çekişiyle anlayamadığım…
“Söylemek istediğin bir şey varsa söyle, yüzüme çarp, utançtan kızarsın yüzüm, yok, anlatmak istediğini suratımı tokatlayarak ifade etmek istersen, tokatla yüzümü, çekinmeksizin uzatırım suratımı sana, ne olur asla iç çekme, üzülme…
Lütfen!”
“Edebiyat okuduğun belli, yakışıklı olduğuna göre de kim bilir kaç kızın kalbini fethettin bu sözlerinle?”
“En büyük yemin ne? Kendi canım mı? Anne-kardeş üstüne mi? Söyle! Yemin ederim, yaşamımda ilk defa söylediğim gibi, ant olsun ki ve son defa söyleyeceğim tek kişi sensin!”
“Azize öyle demedi, ama…”
“Bu kadar sözüme karşılık yalancıyım, üstelik gözlerine baka baka, kekelemeden, yutkunmadan! Tabii! Azize yıllardır arkadaşın, belki de akraban, ben ise dış kapının mandalı(63). Yemin etmeme, gizli saklı ‘Yalancı!’ demene rağmen bana inanmaman doğal. Ama sana olan sevgimin, ilgimin yüceliğine inanman için bir araya getir bizi, eğer o da yanlışlık yaptığımı söylerse…
Tasdik etmesine gerek yok, yalan ya da yanlış, hatalı olduğumu söylerse, tekmelemeni beklemeksizin sırtımı dönüp gitmezsem namerdim(64). Yüzümü görmezsin bir daha, her şekilde ve durumda ‘Yok sayarsın!’ beni. Ama son cümleme izin ver lütfen; ‘Hoşlanıyor, ilgileniyordum, ama şimdi inatla ve yemin ederek söyleyeyim ki; seni senden vazgeçemeyecek kadar seviyorum!’ Eğer bana inanmak için gayretli olursan!”
“İnanmak keşke göründüğü kadar kolay olsaydı!”
“Kendini zorlama! O, oluşursa kendiliğinden, ben hemen hisseder, hemen yanında, yanı başında olurum, hem tükenmeksizin bir ömür boyu, yeter ki inanmak için sadakatin, inancın olsun!..
Ama öncelikle benim sana sadakatime inanman gerek! Sadakatimin eksikliğini düşünmen bile benim intiharım olur. Sen yoksan bende, ben nedeyim ki beni? Sürüklemek zorunda olduğum bir beden, sahipsiz bir gönül ve kişiliksiz bir ruh…
Ve bunların toplamında yaşamak denilebilecek (eğer denilebilirse) garabet bir olgu. İstemem!”
“Sana hemen inanmamı bekleme! Bırak kendimi dinleyeyim! Hata yaparsam, bu; mutsuzluğumuz olur, ikimiz için de. Oysa mutlu olmak, her insanın hakkı olduğu gibi, ikimizin de hakkı. Hem geldik son durağa, bak! Sen yoluna, ben yoluma! Kadere inanırım, sende inanma gayretinde ol, öğrenmeye çalış, öğren!”
“Gayret edeceğim, elimden de, gönlümden de başka bir şey yok geçen, çaresizliğim dışında!”
Okula gidesim yoktu. Ne dersler, ne vizeler, ne sınavlar…
Hiçbir şey umurumda değildi. Sadece düşünmek ve çözüm üretmek geçiyordu zihnimden. Ne sigara, ne alkol bilirdim. Galiba bilmem gereken bir zamandayım gibime geldi, istemeksizin. Kendimi kendimle üleşip bir banka oturdum.
Akşamın sesleri çınlıyordu, karanlığa erişme çabası ile kulaklarıma. Bir insan en aşağı sekiz saat yemeden, içmeden, kalkıp oturmadan, hatta ayak ayaküstüne bile atmadan, gözleri kapalı durabilir miydi, Agop’un kazı(65) gibi?
Duruyormuş demek ki! Peki, buna aşk denilebilir miydi? Karşında inanan biri yoksa, sanmam. Olsa olsa mantıksız bir bunalım depolama desem? Ama neden?
Gece parkın bankında mı geçmeliydi? Hayır! Eve geldim, ablamın meraklı bakışlarının egemen olduğu gözlerine aldırmaksızın. Gerekliymişçesine dişlerimi fırçalayıp beden değil, zihin yorgunluğumu üzerimden atıncaya kadar düşünmek için kendimi yatağıma bıraktım.
Uyumak değil, doğal bir ihtiyaçtı sanki yaşadığım, direnemediğim. Ablam da elleşmemişti bana.
Kendime geldiğimde güneş epeyce yükselmiş, perdelerin ek yerlerinden yüzüme doğru yönelme, uyandırmak için süzülme gayretindeydi, (sanki).
Vazgeçtim her şeyden…
Perdeleri topladım, ablamın özel çamaşırlarına dokunamazdım, yatak çarşafları falan ne güne duruyordu ki, artı kendi çamaşırlarım ve titiz olan ablamın gözünden kaçanlar…
Çamaşır makinesini birkaç kez çalıştırdım. Doğrusu sağ elimin işaret parmağı yoruldu biraz(!) ama değdi sanki. Akşama ablamın takdir cümlelerini hak edeceğim inancındaydım.
Sonra mutfağa yöneldim. Tava, tencereleri titiz olan ablamın gözünden kaçanları tellerle, zımparamsı süngerlerle pırıl pırıl yaptım.
Daha da sonrasında markete gittim, bir kısım eksiklikleri ile boynu bükük gibi duran buzdolabımızı destekledim. Hep, her zaman bu işler ablamın görevi gibi olmamalıydı, değil mi?
Bildiğim şeylerden ikisi şaşkın aşı da dediğim menemen ile makarna idi. Gerçi ablamın yaptıkları da vardı buzdolabında, ama kızcağız yıllar sonra yâr elinden değilse de kardeş elinden bir sıcaklığa “He!” demeliydi.
Ablamın dönüşüne yakın hazır ettim, hazırlamam gereklilikleri. Salataya gerek yoktu, ama yoğurt ve masanın tüm teferruatı hazırdı. Ablamın belirli nedenlerle ekmek yemek âdeti yoktu, haftada bir aldığımız ekmek, kuşların kursaklarına girecek moda girinceye kadar buzdolabında dururdu, eğer ben de ilgimi eksik etmişsem!
Ablamın şaşkınlığını anlatamam. Hele ki; “Pamuk eller cebe, alışverişle harçlığımı tükettim!” deyince…
Elimden hiç gelmez, ütü yapmaktan hiç haz etmezdim.
“Zahmet olacak, ama ütü faslı da ellerinden öpecek ablacığım!” diyerek günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak duygu sömürüsü(66) yapma hakkımı kullanıp sarılıp neresi rastlarsa rastlasın sarılıp öperek, gerekli yağı çekmek için de elimden geleni esirgememiştim.
Bir ara; “Yarın da karnıyarık yapsan!” sözü ulaştı kulağıma. Evde iki kişiydik. Espri; bir yengecin yamuk yürüyüşü gibi yanaşık düzende ulaştı kulağıma. “Kim dedi?” diye sordum, dilini yutmuş gibi biri vardı yanı başımda, hem kucaklayan, hem de derdimi anlama çabasında gözüken, yaşamış gibi, konusunda uzman bilgili gibi.
Ablam…
Eğer ağabeyim olsaydı boğuşmak, hırpalamak, bağırıp çağırmak ihtiyacını anlatma gayretinde olurdum, alt kattaki komşularımızın kapıya kadar “Ne oluyor?” şeklinde gelmelerini umursamaksızın.
Ağabeyim yoksa da, ablam vardı ya yanı başımda, hem kucaklayan, hem de derdimi anlama çabasında görünen. Her ne kadar benim gibi zibidiler(67) için tecrübesi, bilgi birikimi olmasa da şefkat elini uzatırdı bana, dilinin döndüğü kadar kavanlardı(68), omuzlarımı, bedenimi.
Ablamın hayret, merak ve endişe dolu bakışlarına aldırmaksızın ertesi ve daha ertesi gün okula gitmek geçmedi içimden, belki çekincemden, belki refüze olmak(69) endişesinden, hatta korkusundan olsa gerek.
Gurk tavuk(70) gibi bilmem kaç gün follukta bekleyecek değildim ya!
Çıktım evden, birkaç gün aynı otobüste ona rastlamam gayesiyle. İstiyordum ki, onunla karşılaşayım, o bana güvenini sınasın, inansın, acımaksızın bilsin beni. Ona, yalnız ona ait olduğumu, onu sevdiğimi ve ona asla yalan söylemediğimi yaşasın…
Dediğim gibi kader…
Yönlendirmeyi şaşırıyordu bazen. Ya da kaderin insanı bildiği gibi yönlendirmesi daha kolayına geliyor olmalıydı…
O günlerden bir gün, onlara rastladım otobüs durağında. Aramızda üç-beş, yoksa bir-iki kişi mi vardı, tam olarak hatırlayamıyorum. Önce Azize fark etti beni, canımı acıtacak bir şekilde sarılıp öptü, sonra önümdekilere “İzninizle” dedikten sonra bir çocuk gibi elimden tutarak Habibe’nin yanına getirdi beni.
Başlangıçta ve gerçekten şaşırmış ve “Mutluluğa adım mı atıyorum, ne?” diye düşünmüştüm, Azize’nin daha öncesinde bana söylediklerini unutmuşçasına;
“Habibe bak, bu benim arkadaşım, hatta sevgilim Mümin, göz aşinalığın(71) var, hani anlatmıştım ya, o işte!”
Şaşkındı Habibe, ya da bana öyle gelmişti. Şaşkındım ben de, ne zaman “Sevgili” olduğumuzun farkında değildim. Otobüste aynı koltuğa oturduk Azize’yle, sürüklercesine yönlendirişi ve Habibe’yi yalnız bırakarak.
Yolculuğumuz boyunca konuştu Azize, hiç anlamadığım bir şekilde ve benim ilgi alanım dışında, ara sıra da önümüzde oturan Habibe’nin omzuna dokunarak neyi tasdiklemesini bilemediğim bir şekilde cevabını beklercesine.
Bense sadece düşünüyordum. Azize otobüsten inmesine yakın elime bir zarf tutuşturup neredeyse dudaklarıma yanaşmak istercesine öptü ve otobüsten indi, şaşkın gibiydim. Habibe sinirle, sitemle, ona hiç yakıştıramadığım bir somurtkanlıkla kalktı yerinden, yüzünü bana doğru dönmeden.
“Dur! Bekle beni, ne olur?” deyişime tüm otobüste kalan yolcular şahitken, o duymazlığa geldi ve indi otobüsten. Önüne geçtim.
“Sen ona beni anlattığın halde, neden sırtını dönüyor ve bana inanmamakta direniyorsun ki? Bir mektup yazmış, bu zarf içinde. İstersen aç, beraber okuyalım. Benimle ilgili olarak her ne yazmışsa, doğrudur, yanlıştır, senin takdirin…
İnkâr etme hakkım varsa da senin düşüncelerin bana inanmak yerine ona inanmak olarak kurguluysa değiştirmem mümkün değil. Bilmen gereken; değil onun elini tutmak, sarılmak, kucaklamak, öpmek anladığın manada onu görmedim bile, göz göze bile gelmedim onunla desem ki, yalan değil, göz göze geldik, inkâr etmem mümkün değil, ama senin gözlerine baktığım gibi onun gözlerine aynı şekilde bakmış olmam mümkün değil...
Sana hiç yalan söylemedim. Bu sözler içimden geçenler…
Ve sana son sözüm, içimden geldiği gibi, ‘Seni seviyorum, hayatımdan daha çok seviyorum, ama sana beni kabul ettirme çabam beni çok yordu Habibe!!”
“Ama arkadaşımın aşkısın(72)!”
“Arkadaşının hüsnü kuruntusu bu ve ben onu anlayamamamın hüznünü yaşıyorum içimde. Ne ya da neler yazdığını bilmiyorum Azize’nin. Al, bu mektup her neyse, içinde her neler yazılıysa, doğru, yalan, yanlış, her neyse, sana benden hatıra kalsın...
Ve elveda, bana ufacık bile inancı olmayan güzel kız, hem sonsuza kadar Allahaısmarladık! Hem bil ki bu gerçek veda, bir daha asla görüşmemek, asla yolun üzerinde gözükmemek üzere…
Tanrım günahlarımı affetsin, sana huzurlu, sağlıklı ve mutlu olacağına inanmak istediğim bir yaşam diliyorum!”
Zaten çok konuşmuştum, inanmayana giderayak inanmasını diler gibi. Daha da uzatmama gerek yoktu. Hem yaşamın anlamı kalmamışsa ömrü uzatmaya ne gerek vardı ki?
Yaşamdan vazgeçme kararındaydım, ama nasıl? “İntihar Usulleri ve Uygulama” diye bir kitap mı vardı ki, okuyup bilgileneyim? Hem nereye gidiyordum, arkamda bıraktığımı umursamaksızın.
Bu yol neresiydi? Bu geçen araçlar? Neredeydim gerçekten? Bilmiyor değildim, yaşamak istemiyordum, gerçekte de yaşamıyordum zaten!
Cayırtı(73) gibi bir fren sesi kendimi kendime getirme çabasını yarattı sanki. Bir motosiklet, sürücüsünün hayretten açılmış gözlerini kaskının penceresinden bile fark ettiğim biri, fasulye sırığı gibi asfalt ortasında, saniyeler sürmüş olsa da durmamın garabetine inanamayarak bana çarpmış, havada ne şekil aldığımı bilip anlamaksızın, öte yoldaki yine fren yapan bir arabanın altına süpürmüştü beni, neredeyse.
Muhtemelen bir-iki, belki de birkaç yerinden kırıldı ayaklarım, hiç de gerekli olmayan kafam yerindeydi ne hikmetse ve yüreğimdeki acı, bu fiziksel acılardan daha derindi ki, hiç ilgilendirmiyordu beni, hissettiğimi sandığım, ama önemsiz olan.
Şefkat dolu olduğuna inandığım bir el uzandı ellerime, alnıma, ben kendimden geçme, belki bayılmak, belki de yok olmak üzereyken. Bu sıcaklığı hep özlemiş, yaşamak istemiştim. Son bir çaba ile sözler dökülüverdi dudaklarımdan;
“Senin için ölecek gibi olunca mı inandın sevgime…”
“Bana inanman o kadar mı zordu?” diye cümlemi tamamlamak isterdim, benim olmayan dünyada kaybolmak üzereyken.
“Ölme! Ölme! Ben de! Ben de!” seslerini duydum mu, uyduruyor muydum, ne? Habibe’nin ne demek istediğini anlama çabamın eseri gibiydi bu sözler.
Ve ben, Habibe istediği için ölmedim, yaşama tutundum…
Tek bir alacağım kalmıştı, yaşayan dünyamızda; Benim sevgimi, belki de Habibe adına, Habibe’nin haberi olmaksızın ve okumadığımız mektubu yazarak beni sınayan Azize’den alacaklı gibi.
Her şeye rağmen, birbirini seven insanlar için yürüdükleri yollar uzun, meşakkatli(74), çilelerle dolu olsa da mutlu olmak haklarıydı ve yaşamak güzeldi, biz Habibe’yle mutluyken, gerçekten…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Ramazan; Ay takviminin dokuzuncu ayı, üç aylar denilen ve İslâm dinine göre kutsal sayılan ayların sonuncusu, oruç ayı.
Bir Yanlışlığı Düzeltme; Çokbilmişliğim yadırganacak, ama yazmasam olmaz. Çünkü o kadar çok insan, “Kur’an’da geçiyor!” diye çocuklarına yanlış isimler veriyor ki (Başvuru Noktası; 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı). Örnek mi? İşte bir iki tanesi şunlar; Asiye (Allah’a isyan eden), Aleyna (Sıkıntı, belâ), İrem (Sahte cennet), Sanem (Put)… Ayrıca erkek çocuklara konulan Mahalekallah ismi; “Allah ne çok şey yaratmış” demektir ki, uygun bir isim değildir. Kız çocuklarına konulan Firaset ismi “Evliya olmayan müminlerden meydana gelen harikalar” anlamındadır ki uygun değildir.
Bu konuda bir müftünün yazısını okumuştum. Müftü şöyle demiş; “Kur’an da var, diye her isim çocuğa konmaz. Ancak Kadir, Ramazan, Bayram, Hacı, Merve gibi isimlerin çocuklara konmasında yanlış olmadığını düşünürüm.
Arapça Kelimelerle İlgili Yanlışlar; Arapça tevhit, tecvit, tilâvet gibi kelimeler sonları “d” harfi ile bitecek şekilde yazılmalıdır. Nitekim ismin “de” hali ve takılar devamı olan kelimeler cümleler içinde “Tevhidin, tecvide vb.” şeklinde sertleşmektedir.
Tecvid; Esas anlamı güzelleştirme olmakla birlikte, Kur’an’ı usulüne, makamına uygun olarak okumak demektir.
Tevhid; Vahdet kelimesinden oluşmuş tek olmayı anlatan bir kelimedir. Örneğin “Lâilâhe illâllah” kelimesine “Kelime-i Tevhid” denilmektedir.
Tilâved; Esas anlamı okumak, takip etmek, ardından gitmek, uymaktır, bu da Kur’an’ı tecvide uygun olarak güzel sesle okumaktır.
Bilinen şeyler olsa da tekrarında yarar olacağı düşüncesiyle belirtmek istedim.
1960 ve takip eden yıllarda öyküde anlattığım şekilde ve İstanbul’da Agop ve Nairi yaşamışlardır. Her kim, hem nasıl düşünürse düşünsün ben inanan bir insan olarak müstesna kişilikleri nedeniyle onları rahmetle anıyorum. “Allah rahmet etsin!” diyorum.
Yıllar sonra bir Ramazan günü öyküyü tekrar okuyup yeniden düzenlemeye çalışırken “Trafoya kedi girdi!” diye bir masalı hatırladım, gülmem gerekti, gülümsedim ve Ziya Paşanın meşhur Terkib-i Bend’inden bir dize geldi yerleşti dilimin ucuna; “En ummadığın senin iç yüzünü keşfeder, / Sen herkesi kör, halkı sersem mi sanıyorsun?”
Mümin (Erkekler için) – Mümine (Kızlar için); İnançlı, inanan, Müslüman. İman eden.
Muvahhid (Erkekler için) – Muvahhide (Kızlar için); Allah’ın birliğine inanan. Allah’tan başka hiçbir ilâh ve kanun koyucu tanımayan, yalnız Allah’tan gelen emirleri kabul eden. Tevhid eden.
Habip (Erkekler için) – Habibe (Kızlar için); Sevgi duyulan, sevilen, sevgili, beğenilen.
Aziz (Erkekler için) – Azize (Kızlar için); Sayılan, kutsal, değerli. Sevgide çok üstün tutulan, çok sevilen.
(1) Dağ başındasın / Derdin günün hasretlik; / Akşam olmuş, Güneş batmış , / İçmeyip de ne halt edeceksin. Orhan Veli KANIK, “DAĞ BAŞI”
Şiir yazıyorum / Şiir yazıp eskiler alıyorum / Eskiler verip musikiler alıyorum / Bir de rakı şişesinde balık olsam Orhan Veli KANIK, “ESKİLER ALIYORUM”
(2) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.
(3) Seni sevdiğim zamanlarda / Sevda gönlümde hevenk hevenkti… /… / Hiçbir şeyi unutmayacağımı sanırdım / Aşk ne tatlı… / Ne yalan şeydi…/ İsmin neydi? / Unuttum… Şemsi BELLİ, “UNUTTUM”
(4) Ataerkil; Pederşahi. Ataerkil temeline dayanan aile (topluluk, düzen). Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.
(5) Kayyım; Gaip kişilerin mal ve varlıklarını dürüstlük ilkesinden sapmadan, bencilce ve hoyratça kullanmadan basiretle idare eden kişi.
(6) Bayat Bir Amerikan Esprisi; Kocası Amerika’da görevli olan Muvaffak isimli beyin hanımı olan Türk kadını titiz. Komisyoncu beğenecekleri evleri gösterirken bir evde titiz hanım kocasına şöyle der; “Fakat, Muvaffak, bu mutfak, çok ufak. Komisyoncu şaşkındır! İngilizce “Fak (Fuck)” kelimesini anlatmaya gerek yok!
(7) Titizlik; Dikkatli ve özenli davranış.
Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.
(8) Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.
Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.
(9) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
(10) Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.
(11) Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ın 67. Mülk Suresi olup genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.
Hatim; Kur’an’ı başından sonuna değin okuyup bitirme. Sona erdirme, bitirme.
(12) İrtibat; İlişki. İki veya daha çok şeyin birbiriyle bağlı olma, bağlantı.
(13) Tırtıklı Rakı Şişesi; Eskiden rakı şişelerinin, şimdilerde ise parfüm şişelerinin sırtlarındaki tırtıklı görüntü.
(14) Takdis Etmek; Kutsamak, kutsallaştırmak. Kutluluk dilemek. Kutlu ve aziz kılmak.
(15) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
(16) Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok… MEVLÂNA
(17) Tesettür, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.
(18) Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.
(19) Perhiz (Diyet, Rejim); Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.
(20) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
(21) Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
(22) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).
Gâvur: İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. (Yöresel olarak) Yabancı, el.
Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
(23) Vaaz; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma. Özellikle vurgulamak istediğim böyle bir konuşmanın korkutucu, incitici kırıcı hatta küfre yönlendiricilik dışında, insan kalbini yumuşatacak, kendisini doğruya, doğruluğa yöneltecek, iyiliğe götürecek şekilde olması temennisidir.
Hutbe; Camide Cuma namazından önce ve dini bayramlarda namazlardan sonra minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.
(24) Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına uyan kimse.
Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
(25) Zina; Evli bir erkek, ya da kadının eşinden başka biriyle kendi isteğiyle kurduğu ilişki.
Cima; Eşi ile cinsel ilişkide bulunmak (Eşi olmayan biriyle olana “zina” denmekte).
Gözle Zina (Göz Zinası); Zinaya yol açan haram davranışlar veya büyük haramlara; götüren günahlardandır. Göz Zinası; kısaca harama bakma anlamındadır. (Ayrıca kulak, dil, el zinası gibi çeşitleri de vardır).
(26) Boy Abdesti, Gusül Abdesti; Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir. (Bu vesile ile İngilizce ufak bir espri; oğlanlar “Boy” abdesti alınca, kızların da “Girl” abdesti mi almaları gerek?)
(27) Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.
(28) Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan, mai tesnim içelim çeşme-i nev peydadan… dizeleri Lâle Devri Şairi NEDİM’e aittir.
(29) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(30) Nükte; Espri. İnce, anlamlı, düşündürücü ve güldürücü, şakalı, zarif söz.
(31) Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Batıl İtikat (Batıl İnanç, Hurafe); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan, çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye, söz veya deyimlerdir. Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine şişmemesi için sabaha kadar bıçak, ya da demir benzeri bir şey konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır)
(32) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(33) Bağdat Yolu; “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(34) Serdetmek; İleri sürmek.
(35) Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
(36) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(37) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(38) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(39) Olağandışı Hayal; Olağan dağılımının herhangi bir özelliğinden saparak hayal görme. Sık sık, doğal, tabii, normal olmama durumunda yaşamak. Alışılmış olandan farklılık yaşama, kurgu, düşünce, rüya.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık.
Gerzeklik; Geri zekâlılık, zekâsı yaşından geride olma durumu.
Hakkını, Haddini Bilmemek; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
(40) Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.
(41) Sağduyu; Doğru, gerçekçi, akla uygun ve yerinde yargılar verme yeteneği. Doğruyla, yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama yetisi.
(42) Salak; Giyiniş ve davranışlarından akılsız olduğu anlaşılan, aptal. Sağcı dünya görüşünü benimsemiş.
Angut Gibi Düşünmek (Aptal gibi Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.
Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
(43) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
(44) Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.
(45) Tırsmak; Korkup çekinmek, korkudan tedirginleşmek.
(46) Lütuf; Kayra. Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, güzellik, hoşluk, bağış.
(47) Suspus Olmak; Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.
(48) Kem Küm Etmek; Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek.
(49) Hapır Hupur Yemek; İştahlı ve gürültülü bir şekilde yemek.
(50) Mutabık Olmamak; Birbirine uymamak. Aralarında anlaşmazlık olmak.
(51) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
(52) Gel seninle bir yere… Yok, yok I-ıh, I-ıh!” diye başlayan “Cici Kızlar” grubuna ait şarkının bir yerlerinde; “Hayır!” dersem “Belki!” demek, “Belki!” dersem “Evet!” anla, çok söz söyler kadınlar, “Evet!” demezler asla” sözü geçer.
(53) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(54) Göbek Adı; Bebeğe, kimi zaman doğumdan hemen sonra ya da göbeği kesilirken konulan, genelde ebe ya da aile büyüklerinden birinin olan ilk ad, geleneksel ad.
(55) Nuşirevan; Aslında bir Müslüman ismi değildir. Sasani devletinin başında yarı ömür kadar hükümdarlık yapan bu zat, adaleti ve doğruluğu ile isim yapmış, ama Müslüman olmadan öldüğü için peygamberimizin onun ölümüne üzüldüğü rivayet edilir.
(56) Malûmun İlâmı; Bilinen bir şeyin tekrarı. (Kesinlikle emin değilim, bildiğim bu, ancak söz belki yanlış olarak Türkçemize yerleşmiş olabilir, aslı belki de “Malûmun İlânı” şeklinde olabilir. Bilindiği üzere yanlışlığı kabul etmeksizin); “Güzele bakmak” değil “Güzel bakmak; sevaptır!” doğrudur.
(57) Beni bende demen, bende değilem. Yunus EMRE’nin “Bir ben vardır, bende, benden içeri” dizelerindendir.
(58) Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Ayrıca bir ücret almadan, yalnızca karnını doyurma karşılığında (çalışmak).
(59) Kanka: Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.
(60) Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(61) Pranga; Ağır cezalı insanların ayaklarına takılan kalın zincir, topuz.
(62) Mutat; Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.
(63) Dış Kapının Mandalı; Gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim.
(64) Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
(65) Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim. (“Arpacı Kumrusu gibi” veya “Agop’un kazı gibi düşünmek” de bu söze uygun düşünülebilir).
(66) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
(67) Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.
(68) Kavanlamak; Yöresel olarak, Sıkı sıkı kaplamak, örtmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, gözlemek, korumak, desteklemek, destek olmak.
(69) Refüze Olmak; Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.
(70) Gurk Tavuk; Civciv çıkarmak için yumurtalar üzerine oturup sabırla süreyi bekleyen tavuk.
(71) Göz Aşinalığı; Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanışıklık.
(72) Hakkım yok seni sevmeye… diye başlayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.
(73) Cayırtı; Şiddetli gürültü, yanma, yırtılma sesi.
(74) Meşakkatli; Güç, sıkıntılı, zor, zahmetli.