Allah kimseye, düşmanıma bile evlât acısı vermesin! Zor! Buna dayanmak, hele ki tahammüllü olmak hem çok zor. Bunu; bu acıyı en iyi yaşayan bilir ancak. Sanıyorum değil, biliyorum çünkü…
Oysa her şeye karşın nelerden çekiniyordum. Hani yazsaydım; kitaplar olurdu, hem ciltlere sığmayan(1) diyeceğim, ama neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Şöyle başlamak için gayretli olayım.
Kızım Funda liseyi bitirmiş, üniversiteye başlamıştı. Mahallemizin, hatta daha yakın sokağımızın, hatta ve hatta çok daha yakın neredeyse yan yana iki kapıdan birinde bizim oturduğumuz, diğerinde komşumuzun oturduğu komşumuzun oğlu Furkan ile yıllardır süren yakın bir beraberlikleri, arkadaşlıkları vardı kızımızın.
Funda üniversite ikinci sınıfa devam ederken Furkan’ın askerlik çağı, ya da askerlik yapma zamanı gelmişti. Ailesi; yani Ferda Hanımefendi ile Ferdi Beyefendi, Furkan askere gitmeden evvel “Bu beraberliğin adı konsun!” demişlerdi, söz yeterli olmamıştı onlar için.
Alelusul(2), yalap şalap(2) aileler arasında takmıştık yüzüklerini. “Askerlik dönüşü keyifli bir nişan ve Funda okulunu bitirince de nikâh-düğün” diye konuşmuş hatta Ferdi Bey kiracısından evi boşaltma sözü bile almıştı, çocukların evliliklerin arifelerinde evi boşaltmak için…
Söylemem gerekli ki Furkan’ın ailesi varlıklı, saray gibi bir evde oturuyorlardı. Kiracısının oturduğu ev de onlarınkinden pek farklı sayılmazdı. Dolaysıyla varlık bakımından onlarla boy ölçüşemeyeceğimiz, didişemeyeceğimiz için rıza göstermiştik, oğullarını ve gelinlerini kanatları altında muhafaza etme dileklerine…
Furkan askerden döndü. Keyifli bir nişan töreni ile nişanlandı çocuklar. Mutluyduk ailece, ailelerce.
Çok sevinmek genelde insanlara, özelde bana, bizlere yakışmayan, yaramayan bir şey olsa gerekti. Nişanın ertelerinde, daha doğrusu nişan telâşı sırasında yaşayıp da bizlere hissettirmediği karın-mide-göğüs ağrıları ayyuka çıkmıştı(3) karımın.
Şikâyetleri dinmiyor, bitip tükenmiyordu Fahrünnisa’nın.
Doktora götürdük onu kızımla. Onun haberi olmasa da, hissettiğini mutlaka hissettiğimiz meşum(4) haberi bilmemiz gerektiği düşüncesiyle doktor iletmişti bize, karımın umarsız bir akciğer kanseri ile boğuştuğunu.
Tıp çaresizlik içindeydi ve iyi günleri yaşamasının uzaması ve bir bakıma rahatça ölmesi için “Evinde ölsün!” anlamında gibi çıkartmadılar hastaneden onu. Demek istediğim bu.
Karımın sabrı 26 günü aşamadı, yaşı da 53 olarak tıkanıp bitmişti(5).
Kararmıştı dünyamız, nişanlısının adı bile çıkmıyordu kızımın ağzından. Teselli amacıyla kapımıza gelen Furkan’ı terslemiyor olsa da, dalgınca, küskünce, hatta hüzünlü bir hülya ile yüzüne baktıktan sonra sorgular, kovar gibi yolcu ediyordu.
Ben buna dayanamıyordum, yaşamım; egoizm ve bencillik üzerine kurulu gibi geliyordu bana.
Funda beni yalnız bırakmıyordu, hatta bunu hissettirmemek çabası içindeydi. Bense hâlâ köhne(6) bir bedeni nasıl ayakta tutup sürüklediğime bugünlerde hayret ederken, dünde, dünlerde de yalnızlık duyguları içindeydim.
Bugünse ömrümü tüketmek, bir an önce sevdiğime, sevdiklerime kavuşmak arzusundaydım. Yalnız bir dünyada nefes alan, ceset gibi kimliksiz bir bedeni taşıyan, yiyen, içen, şey eden, dünyayı boşu boşuna kirletip tükenmesine hız kazandıran, fuzuli(7) bir varlıktım.
Gibi değil, düpedüz, doğrudan doğruya. Evet, sadece fuzuli bir varlık…
Sorgulamak? Hem kimi, neyi, niçin ve nasıl? Üstelik haddime mi?
Furkan bıktırmamıştı, ama ben onun her kapıdan boynu bükük ayrılışında isyan edilesi hüzün dolu bir teessür yaşıyordum. Be çocuk! Funda üniversiteyi bitirmek üzereydi. Yaşam yas üstüne kurularak devam etmez, edemezdi ki!
Mutluluk hakkınızdı, hiç mi gelmiyordu aklına, yolu üzerine çıkmak, içinden geçenlerin tümünü yüzüne söylemeye, anlatmaya çalışmak? Gelmiyormuş herhalde.
Bir sabah her zamanki gibi üst üste üç defa çaldı kapımızın zili. Bu; onun zil çalışı, kendisinin gelişinin parolası gibiydi. Kızımın;
“Müsait değiliz!” sözü çalındı kulağıma. Genç adamın tepkisi;
“Bugün bu cesareti bulmuşken içimden ne geçiyorsa, ne diliyorsam söylemeli, sonrasında sizlerin izin ve tepkilerinizi ölçmeli, bilmeliyim. Lütfen izin ver, kapı önünde tutma beni, içeri al!”
Funda kenara çekilmiş olmalı ki, içeri girdi genç adam, elimi öptü, ilişircesine, namazda Ka’de(8) durumunda oturur gibi ellerini dizinin üstüne koyarak anlatmıştı tüm içinden geçenleri…
Sanki öncesinde, evinde, ayna önünde prova yapmış ve ezberlemişçesine duraklamadan, teklemeden ve kekelemeden.
“Acınıza tüm kalbimle katılıyorum!” dedikten sonra devam ettiği cümlelerden aklımda kalanları sıralamak için gayretli olacağım.
Funda’nın babasına, yani kızımın bana düşkünlüğünü makul ve mantıklı karşılıyordu. Funda’dan başkasının olmadığı bir dünyada yaşamayı istiyordu. Gene de gerekiyorsa, gerekirse ve ben nasıl istersem yanlarında ya da yakınlarında olmam arzusuydu.
“İzin verin, ellerim böğrümde(9) boş, yüzüklerimiz parmaklarımızda görünür gibi olsa da parmaklarımız boş gibi durmasın. Acımızı ertelemek üzere yuvamızı kurmamızı mümkün kılın…
Çocuklarımızın, torunlarınızın gelmelerini geciktirmeyelim. İçgüveysi(10) mi derseniz, ayrı ev mi, her ne derseniz, her ne teklif ederseniz hepsine rızam var, razıyım. Sizi tek başınıza, yalnız başınıza bırakmak aklımın ucundan bile geçmiyor, geçemez de. Sizden tek dileğim bu mutluluğu esirgemeyin bizden ve ben de size ‘Baba’ dememin mutluluğunu yaşayayım.”
Kızım suspustu(11), “Çıt” sesi bile yoktu ortamda. Çocukların mutluluklarını engelleyen tek unsur bendim. O halde tek ses çıkmalıydı bulunduğum yerden ve ben o sesi çıkarma gayreti yaşadım;
“Peki, al nişanlını yanına, bir hava aldır kendisine, baş başa birbirinize duyurmak istediklerinizi duyurmaya çalışın birbirinize, neleri konuşup da duyurmayı istiyorsanız…
Uzun zamandır, kendi kendinize olmadınız, olamadınız, ama ayrı yaşamak zorunda kaldınız belki de acımızdan dolayı değil, sırf benim yüzümden. Sonra gelin ve sizlerin olmadığınız anda yoğunlaştırmaya çalışacağım düşüncelerimle, sizlerin düşüncelerinizi harmanlayıp iki taraflı olarak iki sözü uç uca eklemek gayretini yaşayalım.”
Bir bakıma sevinçle yöneldiler kapıya. Bence bu sevinci anlamamak safdillik(12) olsa gerekti. Çünkü kapı önüne bile gitmeden el ele tutuşmuşlardı…
“Gençlik hali” diye düşündüm, “Gezip-tozdular, belki de gece geç vakit beni rahatsız etmeyi düşünmedikleri için Funda, Furkan’ların evlerinde kaldı galiba?” dedim.
Bir hatam olmalıydı; tövbe edip de geri döndüğüm, söz verip de yerine getirmediğim, kuralların, şeriatın(13) ve şeraitin(13) emrettiği herhangi bir şeyi yerine getirmemek gibi. Ya da ilâhi kudretin kader olarak çizdiği, insanları, kısaca beni sınamak için gerçekleştirdiği…
Düşüncelerimin yoğun yorgunluğunda kapım zil yerine yumruklanırcasına çalındı. Bir perişanlık vardı bu kapı çalınışında hemen anlamlandıramayıp anlayamadığım. Belki ihtiyar ve yorgun bedenimin anlamakta zorluk çekip kalbimin bile dayanamayacağı.
Oysa sabır taşı çatlamasına rağmen, insanın bedeni de yüreği de öylesine hazırlıklı oluyordu ki tüm etkinliklere, tüm yaşamak zorunda kalacağı yaşayacaklarına karşın.
Kapıyı telâşla açtığımda karşımdaki Furkan’dı Gözleri kan çanağı gibi(14) kıpkızıl, teessürle dolu, ağlamaklı, burnu belki de devamlı olarak silmekten dolayı morarmıştı. Bir şeyler olmuştu, ama ne?
Yüzüne baktım, kekeleyerek de olsa sorarcasına;
“Fu… Funda?”
“Bir kaza geçirdik. Funda hastanede sizi almaya geldim!”
“Bir kaza” ve “Geçirdik!” Kendisi sapasağlam karşımda üzüntüsünün tarifi yok ve “Funda hastanede!” sağlığı, yaşamı ile ilgili hiçbir bilgi cümlesi yok sözlerinde. Anlamıştım, denilmek istenmeyeni, içim şüpheyle dolu olsa da.
Ben ki; Allah’a inancının tam olduğunu düşünen ben, her şey için hazırlıklı olmalıydım. Hissediyordum, ama hislerimde yanılmış olmayı, bugüne kadar hiç böylesine isteyip istemediğimi hatırlayamıyordum.
Hele ki öğle namazı öncesinde bir cenaze için verilen salâ(15) ve arkasından duyduğum ezan, her yere asılmış bayraklar nedeniyle bugünün resmi bir bayram günü olduğunun ancak farkına varmıştım.
Oysa Furkan’ın sabah ezanı diyeceğim bir vakitte ziyaretinin nedenini anlamış olmalıydım, televizyonu açmış olmama, uykumu biraz daha doyurmak için kanepeye kıvrılmış olmama rağmen.
Beynimde bir kısım düşünce ve varsayımları hasıraltı etme(16) gayretinde olmama rağmen, aklımdan şairin dizelerinin geçmesini engelleyemedim;
“Bir yerin denirse adına Türk ülkesi, / Gözlerim bayrak arar, kulağım ezan sesi…(17)”
İnsanın en duygulu olması gereken, sonucuna yaklaştıkça bileceği, öğreneceği bir bunalımda şiirle derdini anlama ve anlatma gayretinde olması herhalde duygularının işaretlediği bunalımının belgesi olsa gerekti.
Hastaneye ulaştığımızda görevli memur bizleri doğrudan doğruya morga indirip soğuk dolaplardan birine yöneltti. Furkan biliyordu, ama mutlaka biliyordu, çünkü usul adımlarla da olsa benim telaşlı ayaklarıma ayaklarını uydurma çabasında idi, arkamdan.
Açılan dolapta kızımın özellikle yüzünün tanınmayacak bir şekilde bedenini görünce çıldırma raddesinde(18);
“Nasıl?” deyip yere çökercesine, yığılırcasına, ya da ne ad veriliyorsa o şekilde yığılmıştım. Kendimde olduğumu sanmama rağmen Furkan söylemişti yaşadığını zanneden anlaşılmaz durumu.
Ben, hazırlıklı olmam düşüncesinde hazırlıksızdım, ama hastane hazırlıklıydı, yaşayan insanların hazırlıksızlıklarını çözmek için.
Bir karyolaya, ya da sedye-medye benzeri bir şeye yatırdılar beni ve doktorların yanımda bulunması için izin verdiği Furkan, belki kendini hüzne boğan birçok konuyu atlayarak kısaca anlatma gayretinde oldu yaşadıklarını.
Belki de kaderin iteklemesiyle, hiçbir sebep yokken (Belki de kaderin zorlamasıyla) kontrolsüz olarak yola inen Funda, engel olması mümkün olmayan hareketleriyle çarpışmalarına neden olduğu iki araç arasında kalmış, sürücülerin şaşkın bakışları karşısında.
Ayağındaki kırıklar, ya da acı ile yere çökmek üzereyken hangi iş ya da iz peşinde olduğu bilinmeyen bir TOMA(19), arabalardan arkadakine çarpınca yere yığılmakta olan Funda’nın kafası bu kere çarpışan araçların tamponları arasında kalarak ezilmiş ve anide yitirmiş yaşamını, şaşkınca.
Üzüntü veren şey, ölüme mutlak surette sebep olan TOMA’nın hiçbir şey olmamışçasına, yoluna, hem de Funda’nın kan izlerine basarak, ezerek devam etmesiydi, insanlar toplanmışlarken üstelik.
Furkan’ın üzüntüsü, benim de üzüntüm olan konu ise, kızımın ölümünün gerçek sahibi olmasına rağmen TOMA’nın görev aşkının (bana göre olay yerinden kaçmayı gerektirecek kadar) umursamazlık olarak, ancak üstün derecede yüce olmasına akıl erdirmemekten dolayıydı.
Vakaların olması durumlarında kusurlu ya da kusursuz polislerin her hal ve şartta kendilerini kurtarmalarının olağan olduğu bir ülkede yaşıyorduk çünkü. Görevini liyakatle(20) yapan polislere dil uzatmam hakkıma ve haddime değil, tabii.
Tahkikatı yapan savcı ve görevli polisler için % 100, ya da 8/8 oranında kusurlu olan kızımdı! Kızımı yitirme acımı gören çarpışan araçlardaki sürücüler benden davacı olmayı bile akıllarından geçirmemişlerdi.
“Trafik Kaza” ya da “Olay Yeri İnceleme Raporlarının” örneklerini alarak kendilerince karşılıklı olarak hazırlamışlar, anlaşmışlar ve kaza yerinden ayrılmışlardı.
Hayırsever bir dükkân sahibinin elemanları da cam, boya, sac kırıntılarını ve kızımın kan izlerini yıkayıp, silip süpürmüşlerdi.
Kızımın katili olan o asfalt birikimi aynı sessizlik ve sakinlikteydi. Sadece kızımın ruhunun kalıntıları ile benim acım ve tahammülsüzlüğüm duruyordu orada.
Bir de, evet, bir de kızımın gülen yüzünün hayali ile dorukta olan hüznümün şekillenişi…
Ne kadar süre kızımı yitirdiğim orada sessiz, sabit, isyankâr ve dalgın durduğum hatırımda kalmamış…
Oğlum olmasına çeyrek kala Tanrının benden ayırma gayretini yaşattığı Furkan her gün arıyordu beni. Ama bu, ne zamana kadar devam edecekti ki? Hayatta yalnız kalmıştım, tüketmek zorunda olduğum, ancak bitirmemin Tanrı tarafından engellendiği bir yaşam vardı önümde ve çözemediğim, çözmemin mümkün olamadığı birçok sorun.
En basiti, en ilkeli, en manasız ve mantıksızı yaşadığım ev, atadan, anadan, rahmetli eşimden ve hatta rahmetli demekte zorlandığım kızımdan kalanların; kimin olacağı idi? Göç etmiş muhacirler(21) olarak, Türkiye’me gelişimiz sonrası elde ettiklerimizi bırakacağım hiçbir akrabam yoktu çevremde aklıma gelen, ya da hatırlayamadığım.
Furkan’a bırakmaya kalkışsam, varlıklı bir evin tek oğlu idi, ihtiyacı yoktu, hatta kabul bile etmezdi, hatıra niteliğiyle Funda’dan kalanları bile, hem çok bakımdan…
Birden Türkiye’ye geldiğimizde tabiri caizse(22) eşinin aşkıyla serseme dönen, evliliklerinin ve çocuk sahibi olmalarının ertesi günlerinin birinde meşum bir trafik kazası ile terki hayat eden(23) ağabeyimin kızı Fulden geldi aklıma.
Ağabeyimin ve yengemin vefat ettikleri tarihlerde Fulden daha bebekti, Funda ise henüz doğmamıştı.
Devlet baba, her şeye yasal sınırları dikkate alarak hükmeden devlet babamın memurları ağabeyimin kızını soy isimlerimiz de tuttuğu halde ailemize evlâtlık ya da koruyucu aile olarak vermek yerine SHÇEK’e(24) vermeyi uygun görmüşlerdi.
Ağabeyimin tespit edildiğine göre söz konusu edilecek maddi varlığı olmadığı gibi borçları da vardı. Bu nedenle biz reddi miras(25) talep etmiştik. Kirada oturdukları için evleri tamamen boşaltılmış, varlıkları açık artırmayla satılarak bir kısım borçları eşit olarak ödenmişti, ilgili kurumca, ilgililere.
Bu, yalnızlığımda teselli bulmam amacıyla da olsa onu arasam, bulamasam bile ne kaybederdim ki? Ama ben onu bulursam o bebek, çok değilse bile bir şeyler kazanırdı benden, arkamda bıraktığımda, belki de hayır dualarını esirgemeyecek; “Allah razı olsun!” diyecek.
Neler zırvalıyordum(26) ben? Artık rahmetli demek mecburiyetinde olduğum Funda’dan bahsederken, kızımdan en az iki-üç yaş büyük olan Fulden’i sayıklamaya başlamıştım, hayal gibi, ağabeyimin kızı, yeğenimi. Gittiği yerde bir kere bile aramadığımdı o, devlete küsmüş gibi.
Aramalı, bulmalıydım onu. Bulamasam da ne beis(27) vardı ki? Hem aklımda eksik ya da yanlış kalmadıysa, onların da geçirdiği kazanın olduğu, onları yitirdiğim yere ve üstelik o tarihlere yakın bir tarihlere sürüklemişti ayaklarım beni.
Furkan’a evimin anahtarlarını verdim;
“Bak evlât! Gidip de gelmemek, gelip de görememek var! İkinci kısım inşallah olmaz! Sen bana kızımın emanetisin. Eğer dönmezsem, ya da benimle ilgili yanlış bir haber ulaşırsa sana, masa üstüne not bıraktım, evim senin, her şeyiyle, ister al, ister sat, ister yak!”
“Fahri amca, bir delilik yapma niyetin yok, değil mi? Allah’ın affedemeyeceği bir konu bu, biliyorsun!”
“Yok evlât! Şöyle bir dolaşıp geleceğim. Önce ağabeyim Deniz’in ve yengem Fulya’nın sonralarında eşimin ve Funda’nın mezarlarını ziyaret edip hepsi için okuyacağım. Eğer bulur, bulabilirsem ağabeyimin kızını da görüp, kucaklayıp, eğer Fulden de arzularsa onunla birlikte geri döneceğim!”
“Peki amca, paran, pulun, bir isteğin var mı?”
“Var evlât, sağ ol! Gerçi değerlerimi yitirdim ben, evde değerli hiçbir şey yok, ama evime bak her ihtimale karşı. Bu, bana yeter!”
“Peki, sizi terminale götürmemi ister misiniz?”
“Yok evlât! Sana zahmet olmasın isterim. Ama bana bir hayır yapmak istersen, internetten bir bilet al, yarın, ya da öbür gün, ya da uygun olan önümüzdeki günlerden biri için. Ön taraflardan, sağdan 12,16 numaralar gibi lütfen! Terminale kadar bilet almak için yorulmamı istemezsin, değil mi? Gene de sana zahmet olmasın, demek isterim!”
“Ne demek Fahri amca? Emrin olur! Ancak sizi gideceğiniz gün terminale de bırakmam için izin verirseniz, size yeşil ışık yakarım, isteğiniz için…”
“Otobüs parasını almak şartıyla, peki!”
“Düşünürüm!”
“Düşünme! Yap! Yoksa rahmetli kızımdan öğrenmişsindir ne kadar anut(28) ve ısrarcı olduğumu.”
Kızım için ilk kez “Rahmetli” sözünü esirgemeksizin söylemek, beni hem yormuş, hem de birikmişçesine üzmüş, gözyaşlarıma hâkim olamamıştım.
“Ben evlâdınım senin. Eğer izin verirseniz ‘Baba’ demek isterim, bu can, bu bedende olduğu sürece, kadere inancım nedeniyle. Siz ne derseniz, siz ne isterseniz, ne dilerseniz, tamam hepsi kabulüm, bana inancımın emaneti bir babasınız. Gerekirse azarlayın, isterseniz hırpalayın, ama yeter ki artık Tanrının bu takdiri için üzülmeyin. Bu, beni de ıstırap içinde bırakır, yaralar, çökertir!”
“Sağ ol oğlum! Bulmanın ne kadar zor olduğunu bildiğim için, kaybetmeye hiç niyetim yok! Senden isteğim, arzum; yuvanı kuracağın ana kadar bana destek elini uzatıp geri çekmemen, sanırım bu birazcık da olsa hak ettiğimi sandığım bir garabet(29)…
Yuvanı kurduğun zaman, unutman gerekenleri unut, eşinin dilek, talep ve arzularını dikkate alman doğal, olağan bir gereklilik! Eşini sev, hem çok sev, gereğinden fazla sev, unutman gerekeni unutacak kadar, demek istediğimi anlatabiliyorum, değil mi?..
Unutman gerekenleri, unutmayı bilmenin gerekli olduğunu tekrar söylemek arzum. Bırak, unutmamak, unutamamak bana yadigâr(30) olarak kalmış olsun, olur mu oğlum?”
Furkan başını eğdi, ses çıkarmadı. Demek oluyordu ki; evin tek veliahdına(31) benden önce de büyükleri aynı, ya da benzer önerilerde bulunmuş olsalar gerekti. Peki, gelin adayı var mıydı?
Bilemezdim. Hem beni de ilgilendirmemeliydi zaten. Antrparantez oldukça aday adayı ve elemelerden sonra adayların çok olması olası idi. Ancak artık ben kimdim ki? Dış kapının mandalı, uzak, hem çok uzak biriydim.
Ziyaretlerimi yaptım, karıma, kızıma. Yan yana iki mezar…
Ve bilir miydim ki eşimin yanına kendim için hazırladığım mezar yeri kızıma nasip olacak?
Oysa neden hiç olmazsa, ilerilerde yaşanması gerçekleşecek yaşam sonu olarak yan yana üç mezar almadığımızı sorgulamıştım.
Bu demek oluyordu ki; herhalde ben ötelere gittiğimde, dostlar beni iki mezardan uzak tilkinin bilmem ne yaptığı(32) kilometrelerce uzak bir yerlere; “Gömün gitsin!” tezahüratlarıyla gömecek olmaları idi.
Tek umudum beni; “Bir garip ölmüş diyeler…(33)” diyerek mezarım için Furkan’ın ön ayak olmayı isteyecek olmasıydı. Başarılı bir ziyaret sağlanacak(!) bir yerlere gömülsem de bu önemsizdi, karımdan ve kızımdan uzak olduktan sonra.
Çiçekler ne kadar çabuk soluyorlardı ki? Mezarların üzerleri ne kadar çabuk otlarla doluşuyor, kuş çanakları ne kadar çabuk kuruyor ve yosunlaşıyordu ki, bilmem, anlamam mümkün değildi, çünkü bu dünyanın malı değildim ben, kendime göre.
Öğrendiğim, bildiğim kadarıyla okudum, üfledim, ellerimi semaya doğru açarak. Mezarlara su döktüm, çığırtkanlara üç yerine beş vererek, ama neden olduğunu bilmeksizin. Olsa olsa çiçeklerin, adlarını bilemediğim mezar üstündeki otların büyümeleri, ya da susuz kalmamaları için olsa gerek.
Ertesinin ertesi gün çıktım yola. Sanki ebedi ayrılık yaşıyormuşuz gibiydi Furkan’ın bana sarılışı, elimi öpüşüyle anlayabildiğim, daha doğrusu anlamaya çalıştığım. Ailesinin baskısına dayanma gücü kalmamış gibiydi; “Ölen ölmüştür, kalan sağlar bizimdir!” mantığıyla belki.
Belki de limite(34) ulaşmış, uzatmaların oynanmasının ve uzamasının dileğinde gibiydi Furkan. Ailesinin “Giden gitmiştir! Sen kendine kendin gibi bir bahar seç!(35)” özleminde olsalar gerekti.
Dayanacaktı, unutmaması gereken ölmüşün arkasından bir yaşam hülyasına karşın. Ama nereye kadar?
Bitiş düdüğü, ya da paydos zili çalınca boyun eğmesi gereken durum için kendisinin tahammüllü olamayacağının bilincinde gibiydi (sanırım). Doğrular gerçeklerin tecellisi(36) olmak zorundaydılar. Toprakta olanlar için dua, hayatta ve ayakta olanlar için mutluluk gerekli olmalıydı.
Doğrular yanlışları silip süpürürdü, süpürmesi de gerekliydi. Aynı düşüncelerle salladım ellerimi otobüsün penceresinden. Avuç içim ona doğru dönükken, bedenime doğru yönelmişti; “Kendine gel, elinin tersinin gereği ne ise onu yap!” dercesine.
Kızımın ölmesi demek, Furkan’ın da bazı şeyleri yaşamaktan vazgeçmesi, başka arayışları denemesi gerektiğinin işareti olmalıydı, eğer yuva kurmayı diliyor, istiyor ve gerçekten arzuluyorsa. Bunun bir önceki özlemlerinin yerini tutması beklenemezdi doğal olarak.
İnsan bir kere âşık olurdu yaşamında, ancak yeni bir sevgi aramalıydı, aşk olmasa da teselli olacak. Bu nedenle ben de Furkan’ın düşüncelerinden azat olmasını düşünecektim. Ama nasıl? Bilmiyor, bilemiyor ve hiçbir çözüm üretemiyordum beynimde…
SHÇEK Müdürü başlangıçta sorularıma cevap vermek istemedi.
“İsmi Ayşe, Fatma, Hatice değil ki, ‘Hatırlamıyorum!’ demekte haklı olasınız. Üstelik isim babalığını da ben yapmıştım annesinin Fulya isminin ilk hecesi ile babasının isminin ilk üç harfi olarak…
Soyadı da Tekingiller…
Dosyalarınıza bir bakın, bilgisayarınızın tuşlarına bir basın şöyle ahenklice, ona mutlaka rastlayacaksınız. Yanlış olan bir niyetim, doğru olmayacak bir çabam yok. Olsa da yasaların uygun görmediği hiçbir şeyi bugün de asla düşünmem. Fulden’in anne ve babası bir kazada öldüler…
Fulden küçüktü, sahiplenmek istedik eşimle, ama olmadı, o günlerde yasaların ‘Hayır!’ dediğine bugünkü yalnızlığımla ısrarcı olamam. Maksadım hasret gidermek ve ölümüm halinde malımı-mülkümü ona bırakmak…”
“İyi edersiniz, ama onun mala-mülke ihtiyacı yok. Şehrin en zengin ailelerinden evlâtlığı o, hem de kendi adı, sanıyla…”
“O halde biliyorsunuz onu?”
“Evet, ama söyleyemem!”
“Neden?”
“Başımın derde girmesini istemediğimden. Çünkü aile onu nüfuslarına geçirmek istedi, olmadı. Ama o kadar yol tepip gelmişsiniz, sizi boş çevirmek de vicdanımın kabul edeceği bir şey değil. Ailenin adları Füsun ve Fuat. Başka bir şey sormayın ve gidin hemen!”
“Anlıyorum!”
Yorgun ve çalışma ritmini yitirmekte olan beynim bir şeyler yapmamın gerekliliğini belli ediyordu, ama ne olduğu konusunu belli etmiyordu bana. Atalarım, özellikle de rahmetli eşim, çözümsüz konularda, üstesinden gelmekte sıkıntı çektiğim sorunlarda, Allah’a inancımı destekleyerek;
“İstihareye yat(37), itikâfa çekil(37)!” derlerdi. O halde iki-üç lokma bir şeyler atıştırıp en yakın mescit ya da camide istihareye yatmam, ya da itikâfa çekilmem uygun olacaktı. Ne demişti Tanrı? “İsteyin veririm!(38)”
Ben de isteyecektim; “Hayırlısıysa, uygunsa ver Rabb’im!” diyerek. Ama ne istediğimi bilmiyordum ki, mirasımı bırakmak dâhil, Tanrıdan ne isteyeceğimi bilseydim.
Yakındaki camiye gidip, içeri girdim. Öğle geçti, hocadan izin aldım, ikindi, akşam, yatsı derken sabah ezanı ile kendime geldim.
Hâlâ boşluktaydım ve doymamıştım kendim kendiliğime. Açlığımın, susuzluğumun farkında değildim, ya da sadece açlığım demem gerek, abdest alırken yutkunmuştum galiba, biraz.
Gene de kendimi yitirmiştim, ihtiyaç duymuyordum, hem de hiçbir şeye. Boştum, üstelik ve hem de bomboştum hâlâ, aklımda, fikrimde, beynimde, bedenimde bütünümde boşluk yerleşikti.
Ne yapacağımın da farkında değildim. Hocadan iznimi tazeledim. Bir gün daha hiçbir istek duymaksızın kaldım orada. Cemaatin yerlisi olmadığımdan onların şüpheli, gerçekten olağan ötesi şüpheli bakışlarından tedirgindim.
Dediğim gibi, tanınan biri değildim, bir keşiş(39), bir abdal(39), belki de yeri yurdu olmayan bir dilenci, bir serseri olmamı düşünüyor olabilirlerdi.
Ertesi güne ulaştığımda iki kavram şekillendi zihnimde, kararsızlıktan boğulmak, bunalmak üzereyken. Doğrusu yeğenimi görmek, hatta sahiplenmek geçiyordu içimden. Karım, kızım yaşarken onu aramayı neden akıl edemediğimi sorgulayarak.
Ancak onun yaşam düzenini bozmak da heveslendiğim bir amaç değildi. Yılları paylaşmış, evlât gibi onu sahiplenmiş aileyi de tedirgin etmek hakkım değildi.
Üstelik benim malıma-mülküme ihtiyacının olmadığını söylemişti müdür, açık-seçik. İnanıyordum ki; korkusunun bedeli olarak ben yanından ayrılır ayrılmaz ilgilileri mutlaka haberdar etmiş olmalıydı, bunun ne işe yarayacağını kestirememek gibi bir gafleti(40) yaşayarak.
İkinci konu buralara kadar gelmişken ağabey ve yengemi ziyaret etmeden geçmemin uygun olmayacağı idi ve tesadüf o menhus(41) kazanın ve ağabeyimin-yengemin ölümlerinin bilmem kaçıncı yılıydı hatırımda kalmayan.
Yıllar o kadar çabuk tükeniyordu ki, bir bakıma tükensin isterken, tükenmeyen yıllara inat. Ancak Fulden’in yaşının 23-25 civarlarında olacağını tahmin ediyordum.
Fulden’in ailesi umurumda değildi, kendisini amca olarak çok merak etmeme karşın. Vaz geçtim, görmekten, hele ki sahiplenmekten. Umurumda bile değildi bu şehir. Bir garip yolcuydum meselâ.
Geçerken uğrayan, yeğeninin kimliğini merak ettiği halde, kaybolmayı ve kimliğinin belirsizliğini korumak isteyen! Düşüncelerimi; başkaca kimseye, kimselere görünmeksizin kaybolmak üzerine kurgulamıştım.
Bu şehre geldiğime göre tek-tük de olsa ziyaretlerini yapmaya çalıştığım ağabeyimin, yengemin mezarlarına geldim, birer Fatiha okuyup, mezarlarına birkaç yudum su dökmek(42) âdettendi, su dökmenin anlamını bilmeksizin.
Fatiha okumanın da, suyun da onlara bir yararı olmayacağının bilincindeydim. Sadece görmüş gibi olmak bile yeterli olacaktı benim için.
Okudum üfledim, ne kadar süre dertleşir gibi mezarların başında dikildiğimin farkında olmaksızın. Birer yudum, birer bardak(43) yerine oralarda bulduğum bir pet şişe ile mezarlık çeşmesinden git-gel yaparak üstünde ıslak bir yer bırakmaksızın iki mezarı da suladım git-gel, git-gel seferlerimle. Öncesinde de bir kısım otları temizlemek gayretini yaşamıştım.
Ayrılmak, yeğenimi emin ellerde bırakarak terminale yönelmek üzere, mezarların başından doğrulmak üzereyken karşılaştım onlarla, belki de Allah’ın ilâhi bir desteği, ya da rastlantısı ile.
Lüks arabalarından inmişler, bana doğru yönelmişlerdi, belki de nereden geldiğimi, kim olduğumu bilmeksizin, tanımaksızın.
Bir söz vardı; soy soya, bulgur suya çeker diye. Önde hareketlenmiş güzel kız, büyük bir ihtimalle yeğenim bu kadar mı benzerdi Funda’ya? Ağzım açık kalmış, karmaşalar içinde, kalbim olağan üstünde çarparken, şaşkınlık içinde ona yönelmiştim, kucaklamak arzusuyla;
“Funda!” diye bağırarak.
Bakımsız sayılırdım, saç-sakal papaz gibi uzun ve karışık olmamakla beraber, günlüktü, farkında olmadığım giyimim ve bağırarak ona yönelip kucaklayışım, onu da ailesini de tedirgin etmiş olsa gerekti başlangıçta.
“Ben Funda değil, Fulden’im efendim!”
“Biliyorum güzel kızım. Şaşkınlıktan rahmetli kızımın adını çığırdım, seni görebileceğimin umutsuzluğuna rağmen birden karşımda görünce. Seni görmeden önce ismini ben koymuştum, rahmetli baban, yani ağabeyim ve annen de ismini uygun görmüşlerdi. Sonrası talihsizlik…
Onların vefatı, devletin seni bana, bize uygun görmeyip vermemesi, senin kopman, yeni bir hayata başlayıp yaşaman…
Ve vefasızlık örneği ben…”
“Yani?”
“Fahri Amcanım ben, ama senden hiçbir beklentisi olmayan ve bu güzide(44) insanları üzmeyi asla tasarlamayan. Yengeni kanserden, kuzenin Funda’yı bir trafik kazasında yitirdim. Üç-beş parça malım-mülküm sana kalsın demek için buralara gelmiştim…
Ama ihtiyacın yokmuş, öğrendim, gördüm kızım. Affedersin kızım, affedersiniz hanımefendi, beyefendi! Hayatınıza girmeden değil, sokulmadan bile, geldiğim gibi sessizce çekilip gidecektim. Dertlerimle, hüznümle sizleri üzmeye hakkım yok. İzninizle, Allahaısmarladık!”
“Amca! Yıllar sonra ‘Merhaba!’ ve ‘Allahaısmarladık!’ Yanlış olmuyor mu?”
“İyi bir ailen var, ben çıbanbaşı(45) olmayayım kızım!”
“Füsun annem ve Fuat babam beni evlâtları yerine koyup annesizliğimi, babasızlığımı hissettirmediler bana. Sizden, yani bir amcam olduğundan haberim vardı, ama nerede olduğunuzu bilmiyordum.”
Füsun, Fuat çifti dalgınca konuşmalarımızı izliyorlardı, belki de zihinlerinden geçen çeşitli düşüncelerle. Zihinlerini yormak bana yakışmazdı. Fulden’in şaşkınlığı ise devam ediyor gibiydi, yıllar sonra aynı kanı taşıyan biri ile karşılaması nedeniyle galiba.
“Gördüm, seni kucakladım, mutluyum. Yolcu yolunda gerek kızım! Sizlere acıyı ve bu tesadüfle karmaşayı yarattığım için özür dilerim. Şimdi rahat rahat dualarınızı edin ve beni hafızanızdan silmek için gayretli olun!”
“Bu mümkün değil amca! Hiç olmazsa adresini, varsa telefon numaranı ver. Ara sıra da olsa görmemi istemesen bile, sesini duymama izin ver!”
“Peki kızım, senin için sadece telefon numaram yeterli olacak. Araman bu bahtsız amcanı mutlu eder, anne ve babanın izniyle ve onlarla da konuşma dileğime hoşgörüyle bakman kaydıyla…
Ancak ‘Amcam mutlu olsun!’ diyerek değerli vakitlerini tüketme. Beni anıp kulağımı çınlatman bile yeterli benim için.”
“Peki! Beni bir kere daha Funda’ya özlemin gibi kucakla ve sonra izin sizin!”
Elimi öptü, anne ve babanın ellerini sıktım.
“Sizi terminale bırakayım!” diyen Fuat Beye onları ayrı bırakmamak amacıyla;
“Geldiğim taksi beni bekliyor, onunla giderim!” dedim…
Ve karanlık günlerime döndüm, aydınlığı hiç olmayan. Üstelik Furkan da ayağını çekmişti kapımdan. Sık sık değil, ara sıra, bazı bazen uğruyordu bana. Elindeki alyansı fark ettiğimde ne ben sordum kendisine, ne de o kendiliğinden anlatma isteğinde oldu.
Ekmek, süt, gazete, yoğurt gibi ihtiyacım olan şeyler haricinde dışarıya çıkmaz olmuştum. Beni bu yaşantımda en çok mutlu eden şey; neredeyse günaşırı diyebileceğim bir şekilde Fulden’in beni aramasıydı. Genelde telefonuna araç ve çocuk sesleri karışıyordu.
Başlangıçlarda ve öncelikle iki ihtimal geçiyordu aklımdan. Ya evli barklı- çocukluydu kocası, ya da anne dediği analığı, baba dediği babalığının verdiği izinler kısıtlıydı evden aramasına izin verilmiyor olabilirdi ki bu sebeple çekinip dışarılardan arıyor olabilirdi.
Belki de öğretmendi okullardan birinde, teneffüslerde arıyor olabilirdi. Öğretmen? Evli-barklı? Analık ve babalıklarının izin vermemesi gibi bir durum, günahlarına girmiş olmam gibi?
Evet! Söylemişti teker teker; Bir anaokulu öğretmeniydi, cıvıl cıvıl çocuk seslerini özellikle telefonuna yansıttığı. Evli-barklı değildi, ne gönlünün kralına rastlamıştı, ne de kendisinin gönlünün kraliçesi olmasını isteyen vardı.
Ve aç parantez, şeklinde söylemekten bile çekindiğim gerçekten özellikle demek istediğim bana telefon etmesi konusunda anne ve babasının en ufak menfi(46) davranış ve sitemlerinin olmamasıydı.
Bir günün akşamüzerine doğru, özellikle adresimi vermediğim halde, nereden, nasıl bulduklarına akıl erdiremediğim şekilde anne, baba ve kızları olarak misafir geldiler fakirhaneme. Demek ki zenginlerin adres tespit etmekte de zenginlikleri vardı!
Aksi gibi, daha doğrusu doğruyu söylemem gerek her zamanki gibi hazırlıksızdım. Buzdolabım tiği teber şahı merden(47) boşa yakın değil, bomboştu neredeyse, böylesine bir misafirliği aklımın ucundan bile geçiremediğim için olsa gerek.
Tüm çay bardakları ise yıkama eziyetine girmemem için mutfakta eviyede birikmişti, temiz çay bardağım bile yoktu yani, anlatmak istediğim.
Fuat Bey kestirmeden yol almak gayretinde ve arzusunda gibiydi elini uzatırken;
“Fulden özlemiş sizi. Sizin telefon numaranıza göre, belki de konuşmalarınızda verdiğiniz açıklara göre adresinizi ve evinizi bulmamız zor olmadı, hele ki karşınızdaki bakkalın inkâr edilmesi mümkün olmayan yardımıyla...
Sürpriz yapalım istedik, atladık geldik, biz bize. Hadi hemen hazırlanın, hem bir-iki lokma bir şeyler atıştıralım, hem de iki sözü uç uca eklemek gayretinde olalım!”
Fuat Beyin sözlerinde bir bakıma bir art niyet, daha doğrusu içten bir pazarlık sezinlemiştim, Fulden’in haberi olmayan, belki de Fulden’e hissettirilmeyen.
Oysa bir ayağı çukurda, yaşam arzusu kalmamış, ömrünü tüketme çabasındaki bir insandan ne gibi bir beklentileri, ya da çekinceleri olabilirdi ki? Suratlarının asıklığından, o mezarlığa geldikleri 10-12 silindirli lüks arabanın değişikliğinden bir şeyler anlamam gerekmiş olsa da anlamamış, anlayamamıştım.
Belki de hiç aklıma gelmeyecek bir şeyler olabilirdi, ne de olsa adres bulacak kadar zengin ve varlıklıydılar ya, belki de her şeyi değilse bile çok şeyi satın alabilecekleri konusunda düşünceleri olabilecek.
Beynimi uzunca bir zaman serbest bırakmıştım, çalışmıyordu, çalışmasına da gerek yoktu zaten, azıcık aşım, kaygısız başım örneği. Çünkü düşünürsem, yoksunluğum geçerdi aklımdan ve o zaman çıldırmam içten bile olmazdı.
Şehrin, şu ana kadar bilmediğim, belki acı ve yanlış bir itiraf olacak, önünden bile geçmediğim lüks otellerden birinin bilmem neresinin yemek salonuna geldik. Rezerve(48) edilmiş(miş) oturacağımız yer, “Mutlaka beraber olacağımız düşüncesiyle” dört kişilik. Önünden bile geçemediğim böyle bir ortamda ilk kez yaşıyor olacaktım.
Masada her birimizin önünde üç-beş bardak, beş-on çeşit çatal-kaşık-bıçak, mum ışığı, kıyır kıyır(49) diye tarif edebileceğim masa örtüsü ve buna benzer kirletmeye kıyılamayacak şekilde tasarlanmış örtülerle kaplı sandalyeler vardı.
Fulden yanıma oturdu, otururken de elimi avucunun arasına hapsedercesine sıkarak. Fuat Beyle eşi de karşımıza yan yana oturdular.
Yol-iz bilmiyordum ki, yaşamımda böyle bir yere hiç gelmediğimi söylediğim gibi. Furkan birkaç kez ısrarcı olmuştu, geçen zamanlarda, ama “Gençler! Sizler kendi başlarınızın çaresine bakın, lütfen!” diyerek onlara katılmamıştım.
Furkan böyle konularda çok şeyi biliyordu, bilgiliydi, bilgeydi. Doğal olarak Funda da, tabiidir ki Fulden de.
Gözlerimi salonda gezdirme çabasını yaşadım, ya şeytan dürttü(50), dürtükledi, ya da öylesine bilinçsizce.
Ve tesadüftür ki Furkan, yanında tanımadığım bir genç kız, onların yanında annesi, babası ve yine tanımadığım ilk defa karşılaştığım bir bayan ve bay vardı, beraberce aynı masada oturdukları.
Beni görünce ayağa kalktı Furkan, arkasından da o tanımadığım bey. Peş peşe geldiler masamıza. Furkan’ın gözlerinde olağanüstü, fark edilir bir değişiklik oluşmuş, irileşmişti sanki gözleri, bakışları.
Tabiidir ki bana göre.
Yoksa bu benim hüsnü kuruntum(51) muydu, Fulden’le ilk karşılaştığımda ona “Funda” tezahüratını yaptığımdaki gibi. İzah etmek mecburiyetim vardı;
“Fulden! Annesi, babası… Akrabalarım!”
“Akrabalarım!” sözümü dilimi dolandırarak söylemiştim özellikle, hem nasıl anlaşılırsa anlaşılsın.
Sonra masaya döndüm;
“Furkan, rahmetli kızım Funda’nın nişanlısıydı…” dedim.
“Fahri amca Fulden isimli bu genç akrabanızın Funda’ya bu kadar benzediğinden hiç bahsetmemiştiniz!”
“Demek ki nasip bugüneymiş!” dediğimde, uzun uzun öykü anlatmama gerek olmadığı düşüncesindeydim. Fuat Bey, Furkan’la birlikte gelen o bey için konuşma sırasının kendine geldiği düşüncesiyle ayağa kalkmış ve o beyle kucaklaşmıştı, samimi bir şekilde.
“Vay Fuat’cığım! Hangi rüzgâr attı seni buralara?”
“Yakışıklı arkadaşım Feyyaz! Geçiyorduk, uğradık işte akrabamıza…”
“Anladım! İşler nasıl? Sizin sektörde kriz var gibi sözler ilişti kulağıma!”
Fuat Beyin kaş-göz işaretleri kaçmadı gözümden. Ayağa kalkıp birkaç adım ötedeki boş bir masaya geçip hararetli hararetli bir şeyler konuştuktan sonra el sıkışarak ayrıldılar birbirinden.
Fuat Bey masadan ayrılınca Furkan onun sandalyesine oturmuş ve mutat(52) sevgi ve saygı cümlelerini sıralamıştı Füsun Hanıma ve Fulden’e. Fuat Bey masaya dönünce de ayağa kalkmış, en can alıcı cümleyi (belki de duayı) fısıldamıştı masaya;
“Görüşüp tanıştığımıza sevindim. Kısa zaman içinde tekrar görüşebilmek dileğiyle…”
“İnşallah Furkan!”
Bu söz Fulden’den çıkmıştı çıkmasına da karşısındaki elinde yüzük olan bir gençti ve Funda’nın ışığında Fulden-Furkan’ı bir arada düşünmemek zorluyordu zihnimi.
Birçok alafranga(53) sözlerden oluşan ve yeğenimin isim ve cinsleri konusunda yardımcı olduğu yemeklerimizi yedik, içki içmeksizin, ayağa kalkmadan önce Fulden;
“Ben amcamla kalmak istiyorum, hem bu gece, hem de birkaç gün daha, amcamın bana benzeyen kuzenim Funda’yı göstermesini, onu bilmek ve tanımak istiyorum, rahmetli olsa da resimlerinden ve mezarına gidip onun için dua etmeyi...”
Belki de başlangıçtan beri ilk kez konuştu annesi (yani analığı);
“Olur! Tabii! Neden olmasın ki? Odasını iptal ettiririz. Fuat sizleri evinize bıraksın!”
Ağabeyimin mezarındaki tavrını tekrarlamak gereğini hissettirmek istedim;
“Gerek yok hanımefendi. Şehrin havasını teneffüs ederek, anlatacaklarımızın bir kısmını da olsa anlatarak, geze geze, hatta külahlı dondurmalarımızı yalayarak ulaşırız evime. Gerekirse Fulden arar sizi, değil mi kızım?”
“Tabii, amca!”
Fuat Beyin Fulden’in arzusunu kırmamasını, hatta onu bir bakıma gayri resmi olarak desteklemesinin, hatta daha da zorlamasının nedeni şüphe halinde çalışmayan, çalışmaya zorlamadığım beynimdeydi.
Bilemezdim Fuat Beyin işlerinin bozuk gitmesi nedeniyle evimi falan ipotek ettirerek kredi çekme arzusunun olduğunu.
Ve yine bilemezdim bu arzusunun nedenini neden belirtmek istemediğini.
Oysa o gece üniversiteden arkadaşının tesadüfen karşılaştığı Feyyaz’ın, Furkan’ın babası ile sıkıntısını hallettiğini de bilemezdi, o gece sonuna ulaşamadan. Hislerim mi, düşüncelerim mi, varsayımlarım mıydı bu söylediklerim? Bilemiyorum. Bilmek istemiyorum. Bilmem de gerekli değildi zaten.
Ertesi günün akşamüzerine kadar Fulden’in aldığı bir şeylerle nefislerimizi körelterek ve ayaklarımızı uzatarak, aynı havayı soluyarak, bazen koyun koyuna, bazen kızım çömelip başını dizlerime dayayarak kımıldamaksızın albümlere satır satır bakarak gecemizi üleşmiştik.
Ertesi gün akşamüzerine doğru güleç bir yüzle uğradı Füsun-Fuat çifti evime.
“Kızım! Fikir ve programında bir değişiklik yoksa beraber dönelim evimize!” dedi.
Bana sarıldı Fulden;
“Okullar nasıl olsa tatil, birkaç gün daha lütfen. Doymadım amcama, doyamam da zaten! Ben sonra uçakla, ya da otobüslerle gelirim. Sizler de dikkatli gidin. Allah kazadan belâdan esirgesin. Evimize ulaştığınızda bana mutlaka haber verin!” ve sözlerinin sonunda “Âmin!” dedi peşinen.
“Tamam! Peki! Harçlığın yoksa ihtiyacını karşılamak için yarın hesabına yatırırım!”
Bir istihza(54), bir aşağılama seziyordum sözlerinde, ama benim için hiçbir şeyin önemi yoktu, yeğenim yanımda olacaktı ya birkaç gün daha. Aynı aşağılamaya Fulden de hissetmiş olmalıydı ki, sözleri etkileyici idi;
“Gerek yok! Öğretmen maaşım kartımda, cebimde yeterli miktarda da param var. Olmazsa amcam bana koltuk çıkar, üzülmenize gerek yok, değil mi amca?”
“Memnuniyetle, zevkle, istekle…
Tabiidir ki güzel kızım benim!”
Onlar ana-baba olarak yola çıktılar, biraz sonra da kapım çalındı. Beni, hangi vakit olursa olsun, bu vakitte de ziyaret edecek tek insan Furkan’dı.
Lâvaboda olmam dolaysıyla kapıyı Fulden’in açması gerekliydi; “Kim o?” “Ben Furkan!” sözlerinden sonra, (sanırım, ya da zannımca) kapı açıldı.
Ve ben lâvabodan çıkıncaya, kapıya yönelinceye kadar başka hiçbir ses çıkmadı, kapı yönünden. Meraklanmıştım, hem de gerçekten.
Oysa ben onlara yöneldiğimde, ses çıkarmaksızın hâlâ birbirlerinin gözlerinde yaşamaya devam ediyorlardı.
“Buyur etsene kızım!” dememle birlikte kendilerine gelir gibi oldular.
“Ben sizi, sizleri rahatsız etmeyeyim Fahri Amca. Buralardan geçiyordum, bir ‘Merhaba!’ diyeyim istedim.”
Gerçekten biz yaşlılar, gençlere karşı (gerçekten, anlamı anlaşılmaz bir şekilde) öyle mi gözüküyorduk acaba? Gençler, bizlerin de aynı yolları teptiğimizi, aynı duyguları yaşadığımızı bilmiyor olabilirler miydi? Yoksa yaşadıklarının yalnızca kendilerine mi ait olduğunu sanıyorlardı ki (acaba)?
“O zaman gel içeriye. Kızım, amcasının, yani evinin ne ihtiyacı varsa, çarşıya-pazara çıkıp aldı. Yıllardan sonra ilk defa içime sinerek yemek yedim. Eviyedeki, raflardaki “Bu az kirli!” dediğim bardakların, çanakların, tabakların ve dahi ıvır-zıvırların hepsini çöpe attı. Sadece onlar değil tabii…
Kulpu kırık, dibi yanık veya özürlü, gözüne rastlayan ne varsa kırık-derik(55), çürük-çatlak(55) her ne varsa…
Ve hepsini yeniledi bir güzel, Funda’yı yitirdiğimden beri nasıl olsa bugün-yarın diyerek akıbetimi beklememin üstesinden gelemeyip idare etmeye çalıştığım şeylerdi onlar. Üstelik bir santim, bir gram bile bulaşığım, temizlenecek, onarılacak, tekrarlanacak bir şeyim yok…
Hadi gel içeriye, çekinmeksizin yine. Şimdi yeğenim bize köpüklü birer Türk Kahvesi yapsın, üçümüz de höpürdeterek Türk gibi içelim ve içimizden geldiği gibi, sakınmadan, saklamadan konuşalım içimizde ne varsa çekinmeksizin, gayret edelim!”
“Eee! Madem çok ısrar ediyorsunuz…”
“Israr etmiyorum. İçlerinizden geçenleri ifade etmenizi dillendirmenizi diliyorum sadece. Yaşlıyım diye bir kısım şeyleri unuttuğumu, hatırlamadığımı mı sanıyorsun genç adam? Beni düşündüren sadece elindeki alyans…
Ve benim kırk tane bile gönlüm olsa da yaşayıp alkışlayacağım bir yaşam sizinkisi. Çünkü Fulden’in içinde yaşayan bir Funda var ve Furkan Funda’yı görüyorsun Fulden’de. İnkâr etme bu bir gerçek!
Ve kalbin, ruhun, gönlün ve beynin bunun için hazırlıklı. Üstelik karşındaki de hazırlıklı, bence. Evet, belki 24 saat oldu ancak. Ama bu, birbirinizde gördükleriniz için yeterli bir süre, bence…
İsterseniz, “Seviyorum” itiraflarınızı kahvelerimizi içtikten sonra, balkona çıkıp öyle itiraf edin birbirinize. İnanın ki mutlu olmak benim de katkım demektir size.”
Biz yaşlıların çenesi düşük oluyordu galiba. Üstelik söylemek istediklerimizi unutmamak için arada bir nefes almamız gerekliydi;
“Sizlerin ne başlangıcınıza, ne de sonlandırışınıza etkimin olması mümkün değil. Furkan, yükün ağırı senin omuzlarında. Biliyorum ki, sevdiğin istediğin için değil, sadece ailen istediği için o alyans elinde. Üstelik masanıza dikkat ettiğimde, muhtemelen nişanlın olan o genç kız, senin tutum ve davranışlarınla ilgilenmedi bile…
O halde bu yalnız ve sadece ailelerinizin karşılıklı tavır ve düşüncelerinden oluşmuş bir nişan olmuş sanırım! Bu da onunla değil, ama Fulden ile mutlu olacağınızın kolay olacağını düşündürüyor bana…”
Kahvelerimizi içtik. Önce Furkan söyledi, söylemek istediğini.
Sonra çekinerek, nazlanarak, ancak içtenlikle hepimize sarılarak Fulden, söylemesi gereken o iki kelimeyi, karşısındaki ona inanana karşı.
Ertesi gün Furkan geldi evime, elinde yüzük değil, bir demet çiçekle.
Karşıma dikildiğinde ve yanımdakinin karşısında çömeldiğinde iki yüzük vardı elinde;
“Amca! Önce Tanrı huzurunda nişanla bizi!” dedi.
“Peki, ama her şey kurallarına göre olacak!” dedim…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İsimleri öykü için uydurdum, hepsi “F” harfi ile başlasın arzusuyla. Soy ismi de soy ismimin son hecesinden uydurdum “Tekingiller” olarak gene, hiçbir art düşüncem olmaksızın. Türkiye’mde bu isim ve soy isimlerle çakışan isimler varsa özür dilemek borcumdur. İsimlerin anlamlarına gelince;
Funda; Küçük çalılık, süpürge otu.
Furkan; İyiyi kötüden (Hak ile batılı) birbirinden ayıran kanıt ve Kur’an’ın; Mushaf, Kelâmı Kâdim, Zikr, Kelâmullah gibi isimlerinden biri. Kur’an’ın 77 Ayetten meydana gelen 25. Suresi.
Ferda; Yarın, gelecek zaman, mecazi anlamda kıyamet günü.
Ferdi; Bireysel olarak. Tek başına. Kişisel.
Fahrünnisa; Çok övünen, şanlı, şerefli, onurlu kadın.
Fulden (Fuldem); Her zaman geniş ve açık görüşlü kadın.
Fahri (Kısaltılmış Fahrettin); Onursal, karşılıksız kabul edilen görev, iş.
Fulya (Zerrin); Nergisgillerden soğan köklü, yaprakları hasırotu yaprağını andıran, çok güzel kokulu, taç bölümü çok gelişmiş sarı renkli çiçeği olan bir bitki.
Füsun; Büyü, sihir. Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici güzellik.
Fuat; Yürek, kalp, gönül.
Feyyaz; Bereketli, gür, bol. Çok faydalı, çok verimli. Feyz, bereket ve bolluk veren.
(1) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(2) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
(3) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
(4) Meşum; Kötü, uğursuz.
(5) Öyküde yazdığım menhus kanser olayını aynı yaşta, aynı süre kadar annem yaşadıktan sonra rahmetli olmuştur.
(6) Köhne; Eskiyip yıpranmış, bakımsız kalmış. İçinde yaşanılan zamana göre geride kalmış, eskimiş olan. Çağdışı.
(7) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
(8) Ka’de (Kade-i Âhire); Namaz kılarken oturulduğunda, parmakların dizlerin hizasına gelecek şekilde, eller uylukların üzerine konularak kucağa bakma şekli. Bir bakıma teşehhüt gibidir. Ayrılığı son secdeden sonra okunduğu için ayrılmasıdır.
Teşehhüt (Okumak); Tüm namazların ikinci ve dördüncü rekâtlarında oturulduğunda “Ettehiyatü, tahiyyat okunması.”
(9) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.
(10) İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(11) Suspus Olmak; Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.
(12) Safdillik; Saflık, kolayca aldatılma, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(13) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
Şerait; Koşullar, şartlar, durumlar.
(14) Kan Çanağı Gibi Gözler; Gözlerin uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle çok kızarmış olması.
(15) Salâ; Essalât, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.
(16) Hasıraltı Etmek; İşlem görmesi için verilen bir kâğıdı alıkoyarak işlemi yürütmemek. Bir işi örtbas ederek unutturmaya çalışmak.
(17) Bir yerin denirse adına Türk ülkesi, / Gözlerim bayrak arar, kulağım ezan sesi… Mehmet Emin YURDAKUL
(18) Radde; Derece, kerte.
(19) TOMA; Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı.
(20) Liyakat; Lâyık olma, yaraşma, yaraşırlık, uygunluk. Yeterlilik, yetenek.
(21) Göçmen, Muhacir; Lehçede macîr gibi de söylenir, göçe zorlanmış. Aynı anlamda iki kelime.
(22) Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.
(23) Terki (Can) Hayat; Ölme.
(24) SHÇEK; Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu.
(25) Reddi Miras; Mirasın reddi. Medeni Kanunumuzun 605., 606. ve devamı maddelerinde belirtilmiş olup yasal ya da atanmış mirasçılar, mirası (daha doğrusu ölenin borçlarının miras olarak bırakılandan fazla olması nedeniyle) ölümden sonraki üç ay içinde reddetme hakkı.
(26) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
(27) Beis; Engel, uymazlık, kötülük, zarar.
(28) Anut; İnatçı, ayak direyici.
(29) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
(30) Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
(31) Veliaht; Genelde bir hükümdarın, kralın, bir işyeri sahibinin ölümü, ya da işi, tahtı bırakması halinde yerine geçmeye aday olan kimse.
(32) Tilkinin Şey (Bilmem Ne) Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.
(33) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(34) Limit; Son, en uçta. Bir şeyin nicelik bakımından son sınırı, erişebileceği en son noktası, ya da yeri. Matematik terimi olarak; Değişken bir büyüklüğün, erişmek zorunda olmaksızın istenildiği kadar yaklaşabildiği değişmez büyüklük. Kısıtlama. Sınırlama. Belirleme.
(35) Ben gamlı hazan, sense bahar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sıtkı ENGİNBAŞ’a, Bestesi; Melâhat PARS’a ait olup eser Hicaz Makamındadır. İkinci mısraında; “Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!” denilmektedir.
(36) Tecelli Etmek; Kendini göstermek, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek.
(37) İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak” tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır.
İtikâfa Çekilmek; İbadete niyet ederek bir camide, mescitte veya mescit hükmündeki bir yerde inzivaya çekilmektir. İtikâfta yeme, içme gibi doğal ihtiyaçlar dışında dünya ile ilgilenilmez, daha çok ibadet, düşünme ve Allah’ı zikretmekle zaman değerlendirilir.
(38) Dua edin, İsteyin veririm; Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir. Kur’an Mümin Suresi 60. Ayette ise; “Bana dua edin, isteyin benden, duanıza cevap vereyim!” denmekte. Ayrıca Hacı Bayram VELİ’nin “Bir bölüm insan dünya malını ister, bunlar sürülere benzer. Bir bölümü ahreti ister, bunlar korku yönlendirir. Bir bölümü de Tanrıyı ister. Tanrı; “Kullarım; beni isteyin, size bulunayım!” der...” sözünü unutmamak gerek diye düşünürüm.
(39) Keşiş; Yaşamını manastırda geçiren, hiç evlenmemiş papaz.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(40) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
(41) Menhus; Kötü, uğursuz.
(42) Mezara Su Dökmek; Müslümanlıktan önce yerleşmiş bir âdet. Peygamberimizin de bu âdeti uygulamaya devam ettiği söylenir. Dini bir önemi yoktur. Üstündeki yeşilliklerin su ihtiyacının karşılanması, toprağın uçmaması, mezarın çökmesinin kolaylaşması gibi olasılıklar da düşünülebilir.
(43) Bardak (Sinek); Çam ağaçlarından yöresel olarak fıçı gibi birbirine geçmiş tahtalardan yapılmış, testi biçimine yakın bir su kabıdır. Bunu imal edenlere de “Sinekçi, Bardakçı” denmesi tabiidir. Yöresel olarak topraktan yapılmış testilere de çok zaman bardak denmektedir.
(44) Güzide; Elit. Seçkin. Hâkim ve varlıklı. Toplumda seçkin bölümden olan.
(45) Çıban Başı; Her an rahatsızlık doğurabilecek olan durum. Çıbanın patlamak üzere olan sivrice noktası.
(46) Menfi; Tersi, sonuçsuz olma.
(47) Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir Öyküde kastedilen de budur, her ne sözün sahibinin Hazreti Ali olduğu bilinirse de. Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.
(48) Rezerve Edilmek; Bir lokanta, otel ya da eğlence yerinde önceden yer ayrılması.
(49) Kıyır Kıyır; Kıyır, kumlu toprak, kıyır kıyır, kurabiye, çörek gibi unlu mamullerin iyi pişmiş, gevrek hali olmakla birlikte yöresel olarak; çok temiz, kolalı şekilde ütülenmiş, yeni, hatta hiç kullanılmamış örtü, mendili çarşaf, nevresim vb. için kullanılan bir sözcük.
(50) Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.
(51) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(52) Mutat; Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.
(53) Alafranga; Frenklerin töre, yaşam biçimi ve alışkanlıklarına uygun Avrupa eğitimiyle yetişmiş, batı uygarlığını benimsemiş kimse.
(54) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(55) Kırık Derik; Ufak tefek, döküntü, işe yaramaz ev eşyası.
Çürük Çarık; Sağlam bir yanı bulunmayan, kırık dökük, hiçbir işe yaramayan eski şeyler.