“Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!(1) demiş, insanlar…

Anlayamadığım şey şu; neden insanlar her açmazlarında her şeyi Mevlâ’ya yüklerler ki? Mevlâ’m akıl vermiş, fikir vermiş, zekâ vermiş…

O halde gerekenleri gereğine uygun olarak gereğince yapıp Mevlâ’nın başka işleri varken Mevlâ’yı meşgul etmesek, zahmete sokmasak olmaz mı?

Yook! Olmaaz! Neden? Kaderde varsa üzülmek, yani Mevlâ’m üzülmeyi yazmışsa kaderimize, üzülmemek mümkün müydü?

Basit bir mantık! İnsanların başaramadığını, ya da üstesinden gelemediği sorunları (hatta masumiyet ötesi hainlikleri) Mevlâ’ya yüklemeleri kadar başka bir basitlik yoktur. Hele ki bebelerini, şu ya da bu nedenle yitirenlerin en klâsik sözleri; “Mevlâ’m verdi, Mevlâ’m aldı!” idi.

Kadercilik…

Ben bunu bir ağacın dalları gibi düşünürüm Mevlâ’nın çizgisini, kısaca iyi ve kötü desem…

İnsan ister iyiye, ister kötüye yönelsin. Mevlâ’m karşısına iki dal, ya da iki yol daha çıkarır, iyi-kötü, günah-sevap, yanlış-doğru, güzel-çirkin vb. herhangi bir adla anılacak. Ya da çook bilenlerimizin(!) hiiç yanılmaksızın(!) dedikleri gibi hayır ve şer(2), cennet ve cehennem gibi.

Yolu seçmek ve o yola yönelip o yolda yürümek insanların inisiyatiflerindedir(3).

Tanrı, Allah; ilâh ya da Mevlâ insanlara akıllarını kullanmaları için bir takım hassalar(4) vermiştir. Allah’ın o kadar işi-gücü varken her şeyi ondan beklemek abes(5)  olsa gerek, değil mi?

Zaten insanların naturasında(6) vardır; tıpkı öğrencilerin yaşadıkları gibi; iyi not alınca kendilerinin başardıklarını, ve o iyi notu aldıklarını, kötü not verilince öğretmenin yanlış değerlendirme yapıp verdiğini düşündükleri gibi.

İyilik ya da iyi şeyleri kul kazanmıştır, kötü veya yanlış varsa mutlaka Tanrının, Mevlâ’nın eseridir.

Eee! Be zihni bulanık, (“Bre zındık!” demeyi istemedim!) aklı kısıtlanmış kul! Her şey Tanrıdan ise, niye seni yaratıp da kulu olarak dünyaya göndermiştir ki? İşi-gücü mü yoktu ki? Bilmez misin ki; Tanrı sadece insanları değil, tüm canlı varlıkları cinslerine, renklerine, şekillerine, kavimlerine, dillerine, dinlerine…  

göre ayırmıştır(7). Birbirlerinde yanlışları, doğruları görsünler ve doğrulara kendi benlikleri ile ulaşsınlar diye. Dönüp-dönmemek? İşte o da kenarından-köşesinden Tanrının elinin dokunduğu var sayılsa da kişinin kendi elindedir.

Bunları niye söyledim? Var elbet bir sebebi(8)? Çünkü hiç kimseyi tercihleri nedeniyle sorgulamamak gerek! Belki bu sözü; “Tercihleri için sorgulanması gereken kişi yalnız ve yalnız kendisidir!” yahut da “Bu hayat benim değil mi? Hiç kimse benim hayatımı sorgulayamaz!” şeklinde değiştirmek daha uygun (hatta zorunlu) olsa gerek diye düşünmem, mantıksızlık mı olsa gerek?

Bilindiği gibi gecenin en karanlık anı, aydınlığa en yakın olduğu andır(9)! Ama bilene! Ben, itiraf etmeliyim ki; o bilmeyenlerden biriyim işte!

Güzel, güpgüzel ya da nasıl vasıflarsam öyle güzel bir gündü işte, Deniz’le birlikteliğimizin başlangıcı. Daha doğrusu şöyle düzeltmem gerek. Birkaç yıl (yüz yıl da diyebiliriz, “Hadi be?” yankılarından uzaklaşarak!) biz bize olduğumuz halde Deniz-Devrim olarak birbirimizin farkına vardığımız, ya da birbirimizi fark ettiğimiz…

Aşk hem beklenmez, hem de beklemezdi. Sabahın da, akşamın da yedilerinde şekillenirdi. Yaş 17 de olsa 70 de olsa bereketlenirdi, süre fark etmeksizin.

Ve geçen günler, haftalar, aylar, mevsimler(10) bizim için önemli olmasa da, yıllar yetersizdi, bilmek, anlamak, yaşamak ve sonunda söz, nişan, nikâh ve beraber olmak için…

Sette-pette(11), sallapati(11) her ne denirse, gençliğin değilse bile, ilerlemiş yaşların, kimsesizliğin, ya da yalnızlığın, sevgisizliğin birikimi ile birbirimizin olmuştuk.

Daha doğrusu pek yerine oturmuyor gibi gözükse de; “Denizler geleceğimizdir!” sözüne sadık kalarak “Deniz benim birikim olarak geleceğimdi!” demem yanlış olmayacak.

“Birikim” sözünü özellikle söylemek istedim. Çünkü her ne kadar; Hissettiğin hisleri hissettiğini hissettiğin an, hissettiğin his; aşktır” denilmişse de sevgi, aşk, arzu ve cinsellik bu birikim sözünde gizliydi.

Nasıl mı? İzah etmeme gerek var mı? Bilen bilir desem, en doğru söz, bu olsa gerek!

Hemen ve unutmadan söylemeliyim ki; “Birikim” sözünde toplamaya çalıştığım yönlendirilişimizde, kardeş gibi gördüğümüz iş yerinden arkadaşlarımız; Seray-Sergen, Serap-Serdar çiftinin etkileri de olmadı değil.

Bir de aynı minval(12) üzerine söz etmem gerekir ki, kendisi yuva kuramadığı halde çöpçatanlık(13) konusunda üzerine toz kondurmayan(14) Serpil Abla da yardımını esirgemedi, baş göz olmamızda(15), sağ olsun!

Kısaca; yuvamızı kurmuştuk, her ne kadar yuvayı dişi kuş yapar şeklinde bir söz varsa da. Aslında, ya da bana göre yuvayı yıkan dişi kuştur. Kızgınlıktan değil, üzüntümden dolayı dilimde gevelediğim(16) bir söz bu.

Nedenine gelince, insanların tartışmaları gereken anlarda sevgi, tutku, aşk, karasevda gibi yorumlamaları bir kenara atmamalıdır, diye düşünmekteyim. Oysa birlikteliğimizde görünen; bunlardan hiçbirinin olmadığını, konunun sadece beğeni olduğunu fark ediyor insan. (Gerçekten öyle mi, denir ki?)

“Yakışıklı, arabası, evi var, temiz, dürüst, iyi birisi, iyi bir aileden geliyor, bundan iyisi can sağlığı” gibi reklâmlar, yönlendirilişler sevgi, hatta aşk kisvesi(17) altında, bana göre beğeni olarak şekillenmişti. Bir bakıma fiziksel bir ihtiyaç da denilebilir, sonucu düşünülmeden.

Aile baskısı, yalnızlık korkusu, bu nedenle ölüme çeyrek kala yanında birinin olmayacak endişesi, ekinde iki taraflı olarak “Evde kalmak, kimsesizlik, zürriyeti(18) devam ettirmek için evlât sahibi olmak” düşünceleri de aşka katkı gibi görünüyordu, inanılacak gibi görünmese de.

Aşka, bir bakıma yine katkısı var kabul edilecek gibi görünse de biraz da devamlı lokantalarda yemek yerine, hatta lokantaların vitrinlerine bakıp da evde yemek arzusu da katılabilir bu düşüncenin derinden derine içine. Benim için gerçek ve gizli bir gerçek olarak her iki anlamda da…

Her neyse, her ne olursa olsun, yuva kurulsun da gerekirse(!) sevgi de, aşk da devamında oluşur anlamında garip bir varsayım(19), yanlış bir tahakküm(19)

Yaşayan bilir, belki bunu sadece karım bilir(di)! Evet! “Di’li geçmiş zaman. Çünkü her şey, her düşünce bir kenara ben onu hâlâ seviyorum ve onsuz bir hayatı da devam ettirmem zor olacak gibime geliyor (ya da ben öyle sanıyorum).

Buna belki çocuklarımızın olmaması da etken oluyor muydu? Karım adına mı konuşuyorum? Tövbe! Ne haddime ki?

Bir düşünür; “Evlilikte başarı yalnız aranan kişiyi bulmakta değil, aynı zamanda aranan kişi olmaktır!(20)demiş. Demek ki eksiklik bendeydi, sevmekten vazgeçmeyen, sevmekten usanmayan olarak(21).

Hani derler ya, yine aklımda yanlış kalmadıysa; “İnsan kırk gün bal, börek yese bıkar!” diye, ya da benzeri bir söz. Evet, kırk gün sonra değil, ama dile kolay, tam on yıl sonra; karıma göre;

“Yıldızlarımız barışamaz, iletişimimizde kopukluk, ruhlarımız arasında dengesizlik, yaşamla ilgili düşüncelerimizde ahenksizlik olmuş!”

Ben demiyorum karımın evden ayrılmamdan evvel elbiselerimin üstüne bıraktığı, kısa bir süre sonra elime geçen notun içeriğiydi bu sözler.

Bana göre yaptığı en büyük yanlışlık ise, yıllar sonra “Evlilik Sözleşmesi(22)” kisvesi altında “Boşanma Sözleşmesi(22)” yapmak isteği olmuştu. Malda-mülkte, parada-pulda asla ne gözüm, ne de sözüm olmuştu.

“Ne istersen yaz, ya da boş bir kâğıt getir, altını imzalayayım, üstünü sen istediğin gibi doldur!” deyince isteğinden vazgeçmiş, ama selâmsız-sabahsız mahkemeye başvurmuştu, benden ayrılmak için, hem de hiç hissettirmeden…

O gün belki bir filmde bile rastlanmayacak şekilde kalkmıştık yatağımızdan. Bu gecenin son gecemiz(23) olduğunu, acı günlerin yakında çok yakında olduğunu bilmiyor, hissetmiyor, hissedemiyordum bile.

Kahvaltımızı etmiş, tam arabalarımıza “İyi dileklerle” binmek üzereyken “Bugün şu saatte Aile Mahkemesinde(24) ol!” talimatıyla yıkılmıştım, “Gibi” demek bile fazlaydı.

Bir de mahkemeye gelmeyip avukatını göndermesi, konunun “Şiddetli Geçimsizlik” olduğunun, nafaka(25) falan gibi hiçbir talebinin olmadığının avukatı tarafından belirtilmesiyle dünyamı karartmıştı.

Hakîmin “Son sözünüz?” sorusunu duymamış, belki de duymak içimden gelmemişti.

Beni sabahın o vaktinden sonra görmeye tahammüllü olmayan, hayatımı vakfettiğimi(26) sandığım eşimden ayrılmam zordan da zor olacaktı. Saygım olmalıydı, dürüst davranmalıydım, onun için “Hiç” olmam gerekiyordu, “Hiç” hatta bir bakıma “Sıfır” olmalıydım.

Hatta kaybolmalı, yok olmalıydım. Görünmemek, ya da gözükmemek çözüm değildi.

Yaşadıklarımı, yaşayacaklarımı bir kenara koyup her şeye rağmen bir şairin unutmadığım, unutamayacağım, ömrümün sonuna kadar saklayacağımı düşündüğüm şu dizleri geçti dilimin ucundan, satır satır;

“Elbet biteceği zaman da vardır hüznün, kederin,
Nasıl yeni bir günün başlangıcı gibiyse güneşin.
Bazen aynı anda olur, yaprakların dökülüşüyle açışı
Çiçeklerin.
Kim bilir ki çalacağı anı kader saatinin.

Bekle, sadece sabırla bekle
Geceler kavuşmadı mı hiç gündüze
Yağmurdan, fırtınadan sonra çıkan
Güneşe inan
Ve hayata hep gülümse
(27)!”

Arabamla artık bundan böyle bizim olmayan eve geldim, “Evimiz olmayacak eve” demem daha doğru. Gelirken bir-iki bavul, bir-iki koli aldım, bana ait kişisel giyeceklerim ve kitaplarım için, onun için yazdıklarımı ve ona ait her şeyi bırakarak.

Sadece albümden bensiz bir fotoğrafını almış, daha doğrusu çalmıştım.

Portmantoya iki satır karalayıp bıraktım;

“Sana bensiz, aydınlık ve sağlıklı bir ömür diliyorum. Ayrıca bil ki, kim ne derse desin, hatta sen bile ne düşünürsen düşün; Seni ne çok sevdiğimi söylesem de(28)tekrarlasam da bilemezsin. Bilmemiş, bilememişsin ki, bilebileceğinden ümit var olayım!”

İmza kısmına adımı yazmak yerine “Sakıt(29)” yazmak geçti içimden. Vazgeçtim, en doğrusu soru işareti ile geçiştirmek, ya da sonlandırmak olacaktı notumu.

Onun bir evlilik yıldönümü hediyesi olarak verdiği cep telefonumu, evin yedekli tüm anahtarlarını bu notun üzerine bıraktım.

Ve kapıyı bir daha içeriden kapatmamak üzere sokağa çıktım.

İşim, gücüm, hiçbir şey umurumda değildi. Hatta ölmek bile geçiyordu aklımdan.

Ama intihar ederek değil. Hani şöyle yakışıklı(!) bir kaza olsaydı, başka insanların karıştığı değil, tek başıma, ben bene kendim yaşayacağım ve kavuşsaydım baştan beri iddialaştığım Mevlâ’ma. Çünkü bana göre dünyada kalma sürem bitmiş, tükenmişti. Peki, Mevlâ’ma göre?

Bitmemiş olsa gerekti, ancak arabamın yakıt deposunun göstergesi “Bitiyorum!” işareti vermişti, kim bilir ne kadar zaman evvel? Neredeydim, nereye gidiyordum, aklımda zerresi bile yoktu yöneldiğim yolun, istikâmetin. Ne bir trafik levhası, ne bir pano(30), ya da yanından, yakınından belki de içinden geçtiğim şehir ve köyleri hatırlıyordum.

Şu anda ta uzaklarda bir ağıl(31), davar(31), yeşillikler ve ağaçlar vardı çevremde, önümde, arkamda.

Ve benzinlik seçme lüksüm yoktu. Göreceğim ilk benzinlikte deponun nefsini köreltecek(32) kadar benzin almalıydım. Sonra?

Sonrası Allah Kerimdi. Hani demişler ya; “Bindik bir alâmete, gidiyok kıyamete!” gibi, plânsız, programsız, muhtemelen de amaçsız olarak ve hangi yönde ilerlediğimi bilmeksizin gidiyordum.

On yıllık karımla en çok tartıştığımız…

Yok, bu kelime yakışmadı dilime. Şöyle düzenlemeye çalışayım; her şeyin plânlı, programlı, kurallara ve yasalara uygun olması prensibimdi. Deniz ise boş vermişlikten yanaydı, ara sıra da olsa.

Ondan uzaklaşmıştım, ama uzaklaşamamıştım. Bende bu yürek çarpmaya devam ettikçe nasıl uzaklaşabilirdim ki ondan?

Tam cebime yönelmiş, resmini çıkartma gayreti yaşarken araba silkelendi, “I-ıh!” dercesine durdu, kaldı yol ortasında, sap gibi(33).

Kontakla, tek başıma, ittirerek, kaktırarak ancak yolun kenarına dörtlü ikaz ışıklarını yakarak park ettim. Karşıdaki ağıl ve davar aynen duruyordu, ama ilk gördüğüm ana göre onlardan biraz uzaklaşmışım gibiydiler (sanki).

Ve arabamda koklayacak kadar bile benzin kalmamıştı.

Yanımdan arabalar geçiyordu, en acındırıcı pozumla işaret etmeme rağmen hiçbiri bırak durmayı, duraklamayı süratlerini bile azaltmıyor, yavaşlamıyorlardı bile.

Arabamın arkasındaki fren sesi ile kendime geldim. Uzun süreli uyuşukluk ve gittikçe alçaldığını fark ettiğim güneş altında tükenişimden sonra.

Direksiyonda bir hanım, yanında bir bey, ikisinin de hayretten, korkudan ve meraktan açılmış gözlerini fark etmemek insanlık dışı bir duygu olsa gerekti.

Oysa bana göre tedirginliklerine gerek yoktu, çünkü hissettiğim kadarıyla süratli değillerdi ve eğer dalgın değillerse çok berilerden beni ve ikaz ışıklarımı görmeleri mümkündü.

Yolun oldukça sağına kaçan, hatta ön sağ tekeri bankete inen araba, benim arabama çarpmasına ramak kala durmuştu.

Hani bir bakıma; “Verilmiş sadakaları varmış!” daha doğrusu “Verilmiş sadakamız varmış!”

Ehliyetini yeni almış kız kardeşini, “Uzun yolu öğrensin, direksiyon hâkimiyetini bilsin!” diye direksiyona geçirmiş ağabeyi, arabamı gören kızcağız telâşlanmış, önce gaza, sonra frene basmayı akıl etmiş, el freni ile de ağabeyi aracın durmasını desteklemiş.

“Geçmiş olsun!” dileklerimden sonra anlattıkları buydu genç adamın. Tamam, “Geçmiş olsun!” da arabaları LPG’li olmasa daha iyi olmaz mıydı sanki? Olmasa da önemli değildi. Çünkü ağabey ki benden büyüktü, kız kardeşi gibi benim de ona “Ağabey” dememde sakınca yoktu, çözümü önerdi;

“Çeki halatım var! Benzinliğe kadar sizi yavaş yavaş çekelim, sonrası Allah Kerim!”

Bana çok uzun gelen belki de birkaç kilometre olan, kilometreler sonucunda ulaştık benzinliğe. Evet, sağ el iyilik yapınca sol elin haberinin olmaması gerekliydi, ama yollarına hem bir kazaya neden sebep olmadıkları için şükrederek devam etmeleri yerine, bana uzanan eller için bir borcum olması gerekliydi.

Gerçi bunu borç olarak düşünmek yerine, genç kızın beni etkileyen, beni boşayan karıma tıpatıp benzerliği olsa gerekti.

Yoo! Öyle sevdiğinden yeni ayrılmış bir insanın yeni bir aşk arayışı gibi değildi duygularım. Hem zaten yeni bir aşka ihtiyacım yoktu, benim aşkım tükettirilmiş olsa da mahşere(34) kadar devam edecek bir aşktı, mezara kadar, ya da ölünceye kadar değil.

Sözlerimi doğrulatmak, ya da onaylanması isteğiyle şöyle tamamlamam da mümkün;

“Ben sevdiği için dünyaya gözlerini kapatmış bir kördüm. Karşımdaki genç kız da; ‘Dünyada ve ahrette kız kardeşim olabilirdi’ ağabeyiyle de kardeşmişiz gibi.”

Aklımdan bir deyiş geçmişti; “İnsanlar çift yaratılırlarmış” gibi. Tövbe! Tövbe! Tanrının işine karışmak gibi…

“Size bir yemek ısmarlayayım, hem beni tanıyın, hem ben sizi tanıyayım! Minnettarlık olarak değil, ama sevdiğim insanlar içine sizleri de katmak isteğimi onaylayın, lütfen! Ben Devrim!”

Öncelik genç kızda idi;

“Ben Lena! Ağabeyim de Demir! Yıllar sonra kavuştuğum öz ağabeyim!”

“Ne gibi? Anlamadım!”

Ağabeyi karıştı söze;

“Uzun hikâye! Babamız ikisi gerçek, biri yanlış demeyeyim de belgesiz olarak, üç evlilik yaşamış. Önce ben doğmuşum, babam, artık rahmetli demem gerek, rahmetli annemden ayrılmış, bir başkasını sevdiğini söyleyerek ve karşılıklı olarak anlaşarak…

Ben annemle kalmışım, babamdan başka; “Kimsenin elinin bile değmediği” annemle.”

Duraklar gibi olduktan sonra zorunluymuş gibi devam etti;

“Babam o sevdiği kadınla evlenmiş ve ondan da bir kızı olduktan sonra, Rusya’dan gelen bir teklifle Rusya’ya yönelmiş ve başlangıçta para-pulla desteklediği bu ikinci eşini unutmuş. Çünkü gönlüne “Dur!” demesini bilmeyen babam, Lena’nın annesi Larissa’yla karşılaşınca Türkiye’de bıraktıklarını unutmuş ve ölünceye kadar devam etmiş Larissa’yla birlikteliği…

Demek istediğim beraberlik anlamında, nikâhsız yani!”

Tekrar duraklar gibi oldu Demir Ağabey. Belki boş tabakları toplayan ve “Çay ister misiniz?” diye soran garson, ya da komiden çekinerek.

“Önce annem öldü. Sonra Lena’nın annesi Larissa ölmüş. Babam ölümüne çeyrek kala beni yanına çağırdı. Lena’yı bana emanet ve teslim ettikten bir süre sonra, Larissa’nın ahrete(35) göçmesine dayanamayarak vefat etti ve Müslüman olmasına rağmen onu yasal prosedürlere(36) göre karısının yanına defnettik…

Biz iki kardeş, isminden başka hiçbir şeyini bilmediğimiz, üçüncü, üvey de olsa kardeşimizi arıyoruz işte böyle. Vaktimiz müsait oldukça, imkânlarımız el verdikçe ve izinlerimizin olduğu her anımızda…”

“Umarım aradığınız kardeşinizi bulursunuz bir gün. İmkânım olsa da ben de size yardımcı olabilsem. Ancak sormak isterim, peki kardeşinizin sizden, sizlerden haberi var mı? Fotoğrafı, ya da onu bulmanızı kolaylaştıracak herhangi bir belge, ya da bilgi?..

Yani babanız ondan bahsetti mi, özelliklerini anlattı mı hiç?”

“Onun bizden değilse bile, bizim ondan haberimiz var. Adının Deniz olduğunu, Lena’dan büyük, benden küçük olduğunu, bana hatta bize çok benzediğini, en son üniversitede okuduğunu ve annesini yitirdiğini biliyoruz…

Yaptığımız her türlü araştırmaya rağmen, şu ana kadar izine bile rastlamadık. Şu ana kadar ulaşamadık kendisine ve yılmadan çabamıza devam etmek arzusundayız. Peki, siz? Benzin almayı bile unutacak şekilde sizi dalgın ve yalnız olarak yollara itekleyen sebep ne?”

“Beni de yollara itekleyen bir Deniz işte! Belki sizinkinden farklı, sevdiğim, yokluğuna asla tahammül edemeyeceğim bir Deniz. Beni elleri açıkta, sevgisiz, dayanaksız, sığınaksız bırakan bir Deniz!”

“Çok sitemli konuşuyorsunuz!”

“On yıllık bir beraberlikten sonra kapı önüne bırakılmamın bu kadar iç çekmesi olsun yani, değil mi? Bugünkü başıboşluğumun, bugünkü serseriliğimin, bugünkü mutsuzluğumun ve umutsuzluğumun sebebi bu hanım işte!”

Elimi cebime sokup, yolda kalmamın nedeni olan Deniz’in resmini göstermek arzusu geçti içimden nedense.

Deniz’in resmini gösterdiğimde iki kardeş birden, dudaklarını ısırarak birbirine baktılar ve Demir heyecanla sordu;

“Adı Deniz olan bu bayanın babasının adını, evlenmeden önceki soyadını hatırlıyor musunuz?”

“Nasıl hatırlamam ki? Eşimdi, hayat ağacımdı o benim! Baba adı Devlet, soyadı da Deryalar idi! Neden sordunuz ki bu kadar destekli ve teferruatlı olarak?”

“Demir Nüfus Kâğıdını çıkardı ve gösterdi;

“Babamın adı ve soyadım yeterli mi? Sayenizde yıllardır aradığımız kız kardeşimizi bulduk! Bunu, bu tesadüfle yaşadığımız için önce Tanrımıza, sonra da size şükran borçluyuz. Her ne kadar programınız olmadığını söylediyseniz de, ne olur bizi kardeşimize götürün, hem de hemen!”

“Peki! Sizi ona götüreceğim, ama benden bahsetmemek kaydıyla. Benim için herhangi bir şekilde araya girmemek, barıştırmak, boşanmamızı iptal ettirmek vb. gibi konularla araya girmemek kaydıyla...

Çünkü ikinci bir göçüşe hazırlıklı değilim. Ancak derim ki; bir sürprizle karşılaşmamak için öncesinde bir telefon etmeyi deneseniz?”

“Tabii, iyi olur!”

“Benim telefonum yok, maalesef! Ama Deniz’in numarası aklımda! Ararsanız ve umarım ki, aradığınız odur, karşılaşınca mutlu olursunuz, ancak dediğim gibi ben yokum!”

Önce onu aradılar. Telefonunun şarjı bitmiş, ya da benim kendisine herhangi bir şekilde ulaşmamı istememiş olsa gerek ki; “Mesaj bırakın!” sesi geldi.

“Bir de şansınızı evde bıraktığım benim telefon numaramdan deneyin, isterseniz!”

Demir, tuşlarına bastı telefonun, incitmek istemezcesine gibi. Ya da doruğuna tırmandığını hissettiğim heyecanını engellemek amacıyla yavaş yavaş;

“Deniz? Ben Demir! Baba adı Devlet, soyadı Deryalar olan. Yani Ağabeyin!”

“Ağabey?”

“Evet! Şükür Allah’ıma! Nihayet seni dünya gözüyle görebileceğiz kardeşim, kardeşimizle!”

“Kardeşimiz?”

“Evet, bir de küçük kız kardeşimiz var, adı Lena!”

Lena sabredemedi, eğildi telefona sanki sesini duyurmak yanında, kucaklayıp öpecekmiş gibisine;

“Abla! Ben Lena! Ellerinden öperim!”

“Ben seni içtenlikle kucaklar öperim, kardeşim benim. Ben evimdeyim şu anda, işimden biraz erken çıkmıştım nedensiz olarak. Yolunuzu dört gözle bekleyeceğim, ama nasıl buldunuz ki beni?”

“Tesadüflerin yardımıyla…”

“Tesadüf de yanınızda mı, yani bu telefonun sahibi?”

“Evet!”

“Onu da getirin, olur mu?

“Direnmezse, peki! Ama nasıl olsa evini o gösterecek bize, silâh zoruyla da olsa…”

“Mutlu olacağım!”

Mikrofonu açık tuttuğu için karşılıklı konuşmalarının tümünü duymuştuk, Lena ile ses çıkarmaksızın ve içim ürpermeyle dolmuştu.

Onu duymak, sesiyle kısacık bir süre de olsa beraber olmak mutluluğum olmuştu, karşılaşmak için mecbur kalmak hariç. Üstelik daha fazlasına, daha fazlasını hak etmeyi düşünmeye, hatta hayal etmeye bile hakkım yoktu. Beni terk eden o idi, gözlerimin yaşına bile bakılmadan. Onu bir kere daha görmeden, o vedalaşmak bile istemeksizin ayrılırken fikri bile sorulmayan bendim. Onu bir kere daha görmek bedenimin ıstırabı olacaktı.

Arabama benzini doldurdum. Dönüş yolunda hele ki bu kardeşler beni takip ederlerken bir sorun yaşamak yoktu düşüncelerimde.

“Beni takip edin. Eve ulaşmak üzereyken sizleri ikaz etmek için ikaz ışıklarımı yakar, frene birkaç kez basar, stop lâmbalarım ile haber vermeye çalışırım size. Ondan sonra ben yoluma devam ederim…

Bilirim ki yollar bitmez, tükenmez, ama benim ömrüm tükenir(37). Ondan ayrılışımın üzerinden 24 saat bile geçmeden onu bu kadar özleyeceğimi, onsuzluğa tahammülümün bu kadar zayıflayacağını ne kadar düşünürsem düşüneyim bilemezdim (40 yıl düşünsem de diyebilirdim, ama inancıma göre onsuz o kadar yaşayacağımı sanmıyordum).

Zaman hiçbir tahakkümü kabul etmezdi Akşamın serinliği ta uzaklardan bir yerlerden yankılanan akşam ezanı bu tahakküme son vermek arzusunda gibiydi.

İnsanlar ne kadar yaşarlarsa yaşasınlar, ne kadar okumuş olurlarsa olsunlar, ne kadar bilge ve bilgiç olurlarsa olsunlar, bilemediği, aklından bile geçiremediği bir şeyler mutlaka oluyordu. Pir olsan bile küçük bir çocuğun akıl ettiği şey sizi hayrette bırakabiliyordu(38).

Ben de bilemezdim yola çıkmadan önce Deniz’in Demir’e telefon ettiğini, Lena’nın beni yalnız bırakmamasını istediğini ve eve ulaşmamıza çeyrek kala telefonun çaldırarak kendisini ikaz etmesini dilediğini.

Ne olacaktı, ne, nereye, nasıl ve ne için varacaktıysa?

Ben ona özlem dolu, o beni cascavlak(39) kapı önüne koyan bir…

bir…

Ne denir ki, aklıma gelmiyor! Kısaca; beni kapı önüne koyan bir eş…

Herhalde en yakışan söz bu olsa gerekti.

Eskort(40) görevi yüklenerek(!) yola çıkışımızın henüz ilk anlarıydı bana göre. Demir farlarını yakıp söndürdü, “Dur!” demek istercesine.

Dörtlü ikaz ışıklarını yakarak yaklaştı yanıma arkama. Onun; “Durmamı istediğini” düşünüp ben de sağa yanaşıp durdum.

Lena gelip yanıma oturdu;

“Eee! Dertlisin ağabey! Bilmiyorum, enişte mi demem gerekli?”

Yola koyulduk peş peşe.

“İkinci söylediğin, itici bir kelime, yabancılık hissettiriyor bana. Hem eniştelik vasfını da yitirmiş bir zavallıyım ben. En iyisi sen bana ‘Ağabey!’ de!”

“Bana Türkçeyi çok iyi öğreten babam, ‘Yayan-yapıldak(41)!’ derdi, anlayamadığım, tıpkı ‘Ufak tefek(41)’ gibi, eksiklerim olduğu konular için. Ben de anlattıklarınız yayan-yapıldak olduğu için ablamla neden ayrıldığınız konusunu anlayamadım. İyi bir dinleyici olduğumu iddia edebilirim. Açık-seçik anlatırsanız sevinirim, hem siz rahatlarsınız, hem de yol tükenir!”

“Hem de ömür! Aslında bunu ablanıza anlattırsanız, daha iyi, ama peki, anlatmaya çalışacağım sana, prenses, küçük kardeş!”

“Mutlu olacağım!”

Neyi, ne kadar, niçin, niye, nasıl ve ne kadar anlattığımın farkında olmadım, ya da olamadım, yolun bitmesine birkaç dakika kalıncaya kadar.

“Üç-beş dakika sonra ulaşacağız, hazırlıklı ol, cici kız!” dediğimde;

“Ağabeyime haber vereyim, üç-beş dakikamız kaldığını” dedi, telefonunun tek tuşuna bastı;

“Üç-beş dakika!” dedi sadece.

Eve ulaştığımızda Deniz’i bizi bekler şekilde gördüm, araç park yerinde. Parka girmemizi işaret ediyor, gayri resmi(42) olarak emrediyordu sanki şu ana ki kadarki yaşamımızda asla karşılaşmadığımız bir tavırla.

Bahçeye, park yerine girdim zoraki olarak. Benim peşimde tampon-tampona diyeceğim bir şekilde park etti Demir, arabamın arkasına ve ortalık bir anda çınladı seslerle;

“Ağabey! Abla! Kardeşim! Şükür kavuşturana!”

Bu kucaklayışlarda benim yerim yoktu. Bana ancak “Arpacı Kumrusu gibi düşünmek(43)” ve hemen defolmak yakışırdı. Ama arabamı ve kendimi nasıl kurtaracaktım ki? Üstelik ne mutlu, ne de filozoftum(44)!

Tezahüratlarda kısa bir duraklama oldu.

Deniz kardeşleri ile kol kola girmiş olarak yanıma yaklaştı;

“Bir söz vardı, tam olarak aklımda değil! Ama aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi; ‘Azat et, geri dönerse senindir, dönmezse hiçbir zaman senin olmamıştır, olmayacaktır da(*)’. Geri döndüğüne göre, benimsin artık, hem bir ömür boyu. Sensiz geçen bir günde seni bu kadar özleyeceğim, sensizliğe tahammül etme sınırlarımın bu kadar çabuk yok olacağını düşünemiyordum”

“Ben senden hiç ve asla vazgeçmedim ki? Şimdi mutlusun, kardeşlerine kavuşmanın heyecanı içinde ne söylediğin farkında değilsin. Bu güzel anınızda aranızda kara bir çalı, kara bir kedi gibi olmam yakışmaz yaşantınıza, yakışık olmaz anlamında… İzninizle…”

“Ben ne diyorum, sen neler zırvalıyorsun(46)? Senin bana dönem önemli!”

Durdu ve Demir’e bakarak;

“Ağabey sana zahmet olacak, kocamın, yani eniştenizin ve bagajındakilerin evimize çıkarılmasına yardımcı olur musunuz?”

“Ne dediğinin farkında mısın sen? Boşandık biz seninle!”

“Biraz önce söylediğim gibi ve tekrar ediyorum. Sensiz geçen bir günde seni çok özledim. Sensiz yaşadığım bir gün değil, yaşamımdan eksilen bir gün oldu, geçen süre olarak…

Ve seni ne çok sevdiğimi, sensiz olamayacağımı anladım. Tanrıma hamdolsun ve and olsun ve kardeşlerim şahit olsun ki, seni seviyorum, tüm yaşantımda sen olasın istiyorum, seni seviyorum, seni bilemeyeceğin, hissedemeyeceğin kadar seviyorum.”

Kardeşleriyle sarıldı bana. Nefeslerimizi içtenlikle birbirimize eklerken mutluydum…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Devrim, Deniz, Devlet, Lena DERYALAR isimlerini “De” başlangıçları nedeniyle aklımdan uydurdum. Rusça “De” şeklinde başlayan bir isim aklıma gelmediğinden tanıdığım birinin ismini kullandım sadece.

(1) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(2) Hayır ve Şer; Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iyilik, iş, yararlılık, güzellik ile kötü eylem ve kötülük.

Hayır; Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iş, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.

Şer; Kötü eylem, kötülük, dince kötü sayılan, yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.

(3) İnisiyatif;

(4) Hassa; Bir kimseye veya şeye has hâl, vasıf, özellik. Kuvvet, tesir.

(5) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(6) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

(7) Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Hucurat Suresi’nin 11. Ayeti

(8) Ne olur, sormasınlar bana… diye başlayan “Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı, bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı” ve “Vardır elbet bir sebebi” şeklinde Sezen AKSU sorgulama şarkısı.

(9) Gecenin en koyu karanlık olduğu saatler, güneşin doğuşuna yakın olan saatlerdir. ATASÖZÜ

(10) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(11) Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsiz ve kaba saba bir biçimde davranış.

Sette Pette; (Yöresel olarak) Sallapati. Patavatsızca. Umursamaksızın. Salkım saçak.

(12) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

(13) Çöpçatanlık; Kadın ile erkeğin arasını bulma, evlenmelerine aracılık etme.

(14) Üzerine Toz Kondurmamak; Bir kusuru, bir eksiği bulunabileceğini kabul etmemek, çok beğenmek.

(15) Baş Göz Olmak; Evlenmek.

(16) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.

(17) Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.

(18) Zürriyet; Sülâle, döl, sulp.

(19) Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(20) Evlilikte başarı yalnız aranan kişiyi bulmakta değil, aynı zamanda aranan kişi olmaktır! Foster WOOD

(21) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(22) Evlilik (Mal) Sözleşmesi; Edinilmiş ya da edinilecek malların nasıl üleşileceğinin resmi bir şekilde(Noterde) evlenirken yapılan sözleşme.

Boşanma Sözleşmesi (Boşanma Protokolü); Boşanma konuları olan velâyet, mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi konuların yer aldığı, ayrılmak üzere başvuran eşler arasında tüm konularda uzlaşma olduğunu belirten Medeni Kanunda belirtilmiş anlaşma boşanma şartlarının sağlandığına dair bir sözleşmedir.

(23) At kadehi elinden… diye ünlenen kahır dolu, “Bu gece son gecemiz, acı günler yakında”  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hasan Özcan BALIM’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(24) Aile Mahkemesi; Aile hukukundan kaynaklanan dava ve işlere (boşanma, mal paylaşımı, velâyet, nafaka, kadına ve çocuklara uygulanan şiddetin önlenmesi gibi konulara) bakan mahkeme.

(25) Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

(26) Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.

(27) Elbet biteceği zaman da vardır hüznün… şeklinde başlayan Raşel GABAY’a ait “GÜLÜMSE” şiiri başlangıcı.

(28) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

(29) Sakıt; Düşen, düşmüş, geçersiz, hiç önemi kalmamış, önemini yitirmiş, anlamında  olup “Sabık (geçmiş, önceki, geçen, eski)” kelimesinden farklıdır.

(30) Pano; Üzerine bildiri, açıklama ya da tanıtma saçları, kâğıtları tutturulan levha. Elektrikle çalışan aygıtların kontrol ve komuta düğmelerinin, ekran, sinyal lâmbası gibi parçalarının bir arada toplandığı bölüm.

(31) Ağıl; Sığır, koyun, keçi gibi hayvanların gecelemesi için yapılmış, çit ya da duvarla çevrili üstü açık yer. Kimi yıldızların ve özellikle ayın çevresinde görülen aydınlık çember.

Davar; Koyun, keçi (ve hatta yöresel olarak, benim köyümde büyükbaş hayvanlara da) verilen ortak ad. Koyun, keçi, bunların karışık bulunduğu sürü (Doğal olarak büyükbaş hayvanlar da dâhil)

(32) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(33) Sap; Öyküdeki anlamı sap gibi işe yaramaz bir halde durmak. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.  (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)

(34) Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.

(35) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

(36) Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.

(37) Ömür biter, yol bitmez… Üç Hürel tarafından seslendirilen bir şarkı. Ancak; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar, benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar” şeklinde ki deyişler Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “Yolcu ve Arabacı” adlı şiirinde geçmektedir.

(38) Bilgiç Dede; Ömer SEYFETTİN’in ünlü hikâyelerinden biri. Özetle; kibritin olmadığı devirlerden birinde, kendisinden küreği olmadan kor isteyen kıza, nasıl kor vereceğini düşünürken kızın; “Elime kül, üstüne de koru koy! Ben götürürüm!” demesi üzerine meşhur replik oluşmuş. Demek ki; “Akıl yaşta değil, başta imiş!” 

(39) Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

(40) Eskort; (İngilizce) Eşlik eden, önemli bir görev için gidenin önünde arkasında, ya da yanında kılavuzluk, rehberlik eden, koruma ve yönlendirme amaçlı şey.

(41) Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(42) Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.

(43) Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek; Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan (Kaz gibi, Karga gibi şeklinde de tarif edilebilecek) bir deyim.

(44) Filozof; Felsefeyle uğraşan ve felsefe biliminin gelişmesinde katkıları olan, felsefede çığır açan düşünür ve felsefe yapmaya düşkün kişi.

Her durumda evlenin. İyi bir eşiniz olursa mutlu olursunuz. Eşiniz kötü olursa filozof olursunuz... SOKRATES

(45) Eğer birini seviyorsan, serbest bırak… Dönerse senindir, beklediğin üzere. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştır. ALINTI

(46) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.