Tesadüf üzerine söylenmiş o kadar çok söz vardır ki…
Bu söylenmiş sözlere benim de şöyle bir eklenti yapmam mümkün gibime gelir; “Tesadüfe inananlar ve inanmayanlar vardır. Hatta bir üçüncü deyiş olarak; inanamayanlar kelimesini de eklemem mümkün!”
Övünmek mi sayılır, bilmem ben birinci gruptan sayıyorum kendimi. Özellikle bir yazarın çok güzel bir yazısından aldığım aşağıdaki sözler beni çok etkilemiştir;
“Kayıtsızca yaşanan onca şeye tesadüf denemez… Yarına plânlanan hayallerin gerçekleşebilirliğinin tesadüfü baki değildir… Hiçbir şey tesadüf değildir, aksine her şeyin nedeni bellidir…(1)”
Nedenine gelince, çeşitli kereler, aynı parkta, aynı kareler içinde, aynı çocuğa “tesadüfen” aynı şekilde rastlamam diye özetlemem mümkün, diyebilirim.
Hani bilirsiniz mutlaka…
Bizim Mahalle Muhtarlığının bürosunu sağ tarafınıza alıp da yürüdüğünüzde karşınıza büyük bir park çıkar, sanırım Belediyenin yaptırdığı. Karşısındaki marketten ufak-tefek bir şeyler almış olsalar bile ninelerin, dedelerin dinlendiği bir yerdir orası.
Ayrıca başıboş kedi ve köpeklerin kardeş kardeş gibisine saatlerce, miskin(2 miskin siftindiği(3), ezan vaktini bekleyen, hipermetrop gözlüklerinin ardından gazete okumağa çalışan, gözlüklerinin üstünden arada bir de sağı-solu kontrol eden, belki de evlerinden çeşitli nedenlerle uzaklaşmak ihtiyacı duyanların çok olduğu bir mekândı bu park.
Bence hepsinin müşterek olarak yaşadığı şey; ara sıra da olsa boş gözlerle ufukta gezinmeleri, çimenlere, banklara gözlerinin dalması, istemeksizin de olsa bakmaları, bakınmaları idi.
Kısaca uzatıp da sıkmadan söyleyeyim, herkesin konuşlandığı koskoca bir parktı orası vesselâm(4)…
İnsanların fiziksel ölüm sebeplerinden biri susuzluk, bir diğeri açlık... Her ne kadar atalarımız; “Üç su, bir ekmek yerine geçer!” demişlerse de bu söz pek doğru değil gibime gelir (tecrübeyle sabit!)
Belediye Başkanı, ya da bu konuda yetkili her kimse, oraya havuzumsu, ara sıra fıskiyelerle beslenen bir şey yaptırmıştı. Özellikle yazları yarım saatte bir fıskiyeler çalışıyor, püsküren suyun kalanı buharlaşıp uçmasın diye en fazla on beş dakika içinde tekrar yerine çekiliyordu. Çünkü bilindiği gibi; “İsrafın her türlüsü haramdı!(5)”
Su havuzu, genellikle hayvanlar, kuşlar ve özellikle güvercinler için yapılmış gibiydi. Tek-tük kumru, serçe, karga gibi kuşları göz ardı edersek güvercinler ailece değil, sülâlece oradaydılar ve insanlardan çekinceleri yoktu onların.
Daha doğrusu şöyle demem gerek; çocuklardan çekiniklerdi. Daha da doğrusu şöyle; güvercinler sırf bebelerin memnun ve mutlu olacaklarına inandıkları için üçü-beşi kalkar, hatta bazıları kalkmak zahmetine bile katlanmaksızın tıpış-tıpış(6) sağa-sola koşuşturur, çekilirlerdi korkmaksızın.
Bu kuşlar; dediğim gibi sadece suyla doymazlar, doyamazlardı ki! Karı-koca olduklarını sandığım yaşları oldukça ileri, kocamak istemeyip de kocadıklarını fark edemeyen iki kişi için geçim kapısı olsa gerekti bu kuşlar.
“Gönlünüzden ne koparsa!” tezahüratıyla(7) plâstik su bardaklarına doldurdukları mısır, buğday, arpa, yulaf karışımını kuşlara serpmeleri için insanlara verirlerdi, gayri resmi olarak satarlardı, demem doğru olmayacak. Çünkü bakarlardı ki insanlardan talep yok, getirdikleri beş-on kiloluk çuvaldan bir avuç kadarını alıp kendileri serperlerdi kuşlara.
Ve o kuşlar minnettarlıklarını öylesine belirtirlerdi ki, onların omuzlarına, kafalarına konarlardı, hem karşılık beklemeksizin.
İşte o parkta, en fazla 13-14 yaşlarındaki o çocukla karşılaşmam bu süreçte gerçekleşmiş, dikkatimi o nedenle çekmişti. O çocuk kendisine aldığı, belki sabah kahvaltısı, belki öğle yemeği olarak doyacağı simidini bile üleşiyordu güvercinlerle. Bazen de para verip yem alıyordu o ihtiyarlardan.
O ihtiyarlarla kendisi arasında nasılını bilemediğim bir bağ vardı gibime geliyordu. Çünkü parayı yaşlılardan hangisi alırsa alsın ikisi de birer bardak yem veriyorlardı delikanlıya. O da omzundan indirdiği boyacı sandığına bile konan güvercinlere, diğer insanlara aldırmaksızın yemleri zevk alırcasına, hatta mutlu olurcasına yavaş yavaş serpiyordu.
Onun sanırım ki üzüldüğü tek şey; güvercinlerin hangisi olursa olsun aralarına katılma arzusundaki birkaç kumruyu, kargayı saha dışına kovalama çabalarıydı. Kumrulardan neden haz etmediklerini anlayamıyordum.
Oysa serçelerle araları öyle değildi, hatta iyi idi. Karga, ya da saksağanların edepsizliklerini ise anlatmaya gerek yok, uygun da olmaz sanki “Kapıdan kovsan, bacadan girerler!” hesabı…
Çok zaman özellikle de tatil günlerinde işi-gücü bırakıp o çocuğu izlemek neredeyse hobim(8) olmuştu. Bir gün;
“Davranışın insancıl, acaba benim yerime de bir bardak yem alıp atar mısın?” diye kâğıt bir para uzatınca terslendi, ondan hiç de ummadığım bir şekilde kesik konuşmasında;
“Bayım!” dedi.
“Pabuçlarınız boyalı, boyaya ihtiyacınız yok…
İkincisi bu gün kuşlarım için ayırdığım zamanım ve param bitti...
Üçüncüsü bu parayla yem almağa kalkışırsam, ihtiyarlar kendilerini ‘Dilenci!” gibi gördüğümü sanıp bu hareketimi hakaret sayarlar, bu parayı benim nasıl edindiğimi merak edip sorgularlar…
Ve sonuncusu eğer arzunuz varsa yemleri kendiniz alın ve atın kuşlara. Ama şimdi değil. Sularını içsinler, yaklaşık yarım saat, ya da bir saat sonra!” dedi, boya sandığını omzuna astı, terlikleri ve taburesini bir eline alarak park içinde dolaşmaya çalışırken, insanları rahatsız etmemek için olsa gerek, sessizce;
“Boyacı! Boyayalım abiler!” diyerek uzaklaştı. Sessizliğinin nedeni; parkta uyuma modunda şekerleme yaparak dinlenen insanlar, puset(9) ya da arabasında uyuma, uyuklama çabasındaki ve konumundaki bebekleri rahatsız etmemek için olsa gerekti.
Onun hakkındaki ilk intibaım(10); “İyi çocuktu!”
Ona yaklaşıp iletişim kurmam mutlaka gerekli gibiydi benim için, sebebini içimden anlatamayacağım. Çünkü öylesine basit bir boyacı sandığı ile ayakkabı boyamak ve kazandığı üç-beş kuruştan birini güvercinler için ayırmak, onun büyüklüğünün göstergesiydi, gibiydi değil.
Üstelik bu çocuğun simasını bir yerlerden de hatırlıyor gibiydim. Kaç yaşında olduğunu söylemiştim; yani en fazla 13-14 olmalıydı.
Okuyor muydu? Muhtemelen, bu yaz sezonunda üç-beş kuruş için ayakkabı boyacılığı yaptığına göre!
Adı? Öğrenmenin kolayı olsa gerekti, hele ki benim gibi tatil günlerini yaşayan, övünmek gibi olmasın, IQ(11) derecesi birin üzerinde olan bir öğretmen için.
Pardon! Öğrencim olması olasılığı? Mümkün değil, mezun olanların bile simaları aklımda. Ama bu sima da, adıyla-sanıyla olmasa da beynimin köşelerinden birinde yer etmişti. Gayretli olursam hatırlamam da mümkün olabilirdi.
O halde peşine düşmemin, bana kendisini tanıtmasını istememin ne sakıncası olabilirdi ki?
Seğirttim(12) peşinden ve sordum;
“Bana ayıracak birkaç dakikan var mı, delikanlı?”
“Özür dilerim hocam, ‘Kendi başınızın çaresine, kendiniz bakın!’ der gibi söz etmesi yanlıştı!
“Gerçekler her zaman acıdır, ama tahammüllü olmak gerek! Hele ki böyle bir dersi hak etmişsem! Ama söyle bakayım; ‘Hocam!’ dediğine göre nerden tanıyorsun beni? Öğrencim değilsin, bunu kesinkes biliyorum, ama siman bana hiç de yabancı gelmiyor!”
“Siz düz lisedeki öğretmensiniz. Çok zaman okula beraber gittiğimiz komşumuzun oğlu Zülfikar sizin okulunuzda öğrenci. Size bir-iki defa selâm verdiğinde ben de yanındaydım. Göz aşinalığınız(13), beni hatırlıyor olmanız o nedenle olsa gerek…
Ben de hemen yanı başınızdaki Teknik Lisede öğrenciyim. Babamın vasiyeti idi, kısa zaman içinde ekmeğimi elime alacak bir meslek edinmek. Başlangıçtayım, ama gün gelecek mesleğim elimde olacak!”
Sorgulamam uzayacaktı. Elinden tutup kanepelerden birine oturttum onu, parkta.
“Bir hizmetin eksik kalacak, ama ben de merakımı yenmeliyim!”
“Ne öğrenmek istiyorsanız, emredin, sadece hak etmediğimi teklif etmeyin, gururum incinir!”
“Anladım, peki! Öncelikle şunu söylemek istesem? O kadar güzel, ahenkli ve düzgün cümleler kuruyorsun ki, zanaat sahibi olmak yerine sanatkâr olmayı denemek istemez misin?”
“Anlamadım hocam, ne gibi?”
“Arkadaşın Zülfikar, benim Edebiyat Öğretmeni olduğumu belki söylemiştir. İnanıyorum ki sende gördüğüm bu cevhere(14) göre mutlaka şiirlerin, öykülerin vardır, kendine özel, belki de gizli-kapaklı…
Ve yanılmadığımı düşünüyorum.”
“Haklısınız Hocam, bir-iki denemem var, bahsedilmeyecek…”
“O halde göster onları bana!”
“Saklamaya ve saklanmaya devam etsem!”
“Bu hakkın değil. Saklanmak en son düşüneceğin bir şey olmalı!”
“Peki, düşüneceğim hocam!”
“Öğrencilerim bana ‘Öğretmenim!’ derler!”
“Öğretmenim…”
“Neyle geçiniyorsunuz peki?
“Allah devletimize zeval vermesin(15)! Annem dul, ben yetim aylığı alıyoruz. Ben yazları boş oturmaktansa defter-kitabım için ayakkabı boyuyorum, annem gündeliğe, temizliğe, çocuk bakmaya gidiyor çok zaman, yaşamımızı devam ettirmek için…
Boğazımız doymak-doyunmak ister, evimizin kirasını, suyunu-elektriğini ödememiz gerekli. Bunların hepsi olağan şeyler. Ancak ev sahibimizin bitmek-tükenmek bilmeyen kira artırma dilekleri olmasa!..
Ben, o evde doğmuşum, babamı o evde yitirmişiz, emsallerine göre evimizin kirası ucuz gibi gözüküyor, ama hem yılların kiracısıyız, hem de bütçemiz ancak o kadarına yetiyor ve aybaşlarında maaşlarımızı alır-almaz ödediğimiz ilk şey evimizin kirası. Bir de…”
Durakladı. Söylemekle söylememek arası bir ikilem(16) içinde gibiydi. Desteklemem gerekti;
“Evet, bir de…”
“Ev sahibimiz de teyzeyi yani hanımını kaybetti, bir sabah üst katımızda oluşan sesler ve gürültülerden anladık. Ve sanırım, teyzenin 40 mevlidi bile okunmadan, ev sahibimiz annemin peşinde koşuşturmaya başladı…
Kısaca; ‘Babam olmak arzusunu hissediyoruz!’ demem gerek galiba. En kısa ve doğru cümle bu olacak.”
“Peki, delikanlı! Adını söylemedin, insanlar adları ile yaşarlarmış, yarın sabahtan burada ol, yazıp çizdiklerini ve kırmızı bir kurşun kalem getir, sana yardım etmem gerekenleri işaretlemem için. Yoksa ben evimden getiririm…
Ayrıca düşün, annene sor, çevrene, çevrendeki tanıdıklarına sor, soruştur. Sanmıyorum, ama muhtemelen en fazla bir sene kaybın olur, bizim liseye gel, öğretmenin olayım, yarınlarda büyük adam olduğunda sadece gururlanmam yetsin bana...
Yalnız ve kimsesizlik dolu olan dünyam, senin ışığınla dolsun, aydınlansın!”
“Adım Zühtü, öğretmenim. Beni yücelttiniz. Söylediklerinizi annemle paylaşacağım. Belki bir gün evimize teşrif edersiniz(17), size yemek değilse de çay ikram ederiz. Desteğiniz ve düşünceleriniz için içtenlikle teşekkür ederim. Sanırım bu gece yıllardır ihtiyaç duyduğum bir şekilde rahat uyuyacağım…
Ve yarın sabah, dilediğiniz vakitte mutlaka burada olacağım.”
“Ben de… Şimdiden teşekkür ederim!”
“O halde kuşlarımı gönlünüzce doyurmayı unutmayın. Görüşmek dileğiyle öğretmenim…”
“Görüşmek dileğiyle Zühtü!”
Tüm gece uyku tutmadı beni. Ağır, orta, hafif, ya da küçük-büyük bir sürü düşünceler, programlar, hayaller geçti zihnimden, sıraya koymakta sıkıntı çektiğim. Ama hepsi sıra sıra olsaydı ne güzel olurdu?
Tanrıya inanmayanlara hayret ediyorum, çok zaman. İnsan bunaldığında, beyninde yoğunlaşmış düşüncelerin yorgunluğunda Tanrıdan başka neye, nereye sığınırdı ki?
Ertesi gün, ertesi gün olmakta biraz gecikse de ertesi gün oldu. Boş gezenin boş kalfası olan ben sözleştiğimiz vaktin bir hayli öncesinde cebimdeki ufak not kâğıtları, bohçamdaki, yani koltuğumun altındaki birçok kitapla ve incitme ihtimalimi kontrol altında tutma dileğiyle ve öğrencilerimin sık sık yaptığı hataları beynimde not etmiş olarak bir gün evvel oturduğumuz aynı masaya oturup Zühtü’yü beklemeye başlamıştım.
Zühtü gecikmişçesine koşarak geldi. Yüzünde birinin kendisiyle ilgileniyor olmasının mutluluğu içinde gibiydi. Elinde de kalınca bir Harita-Metot Defteri vardı…
Uzaktan şöyle fark ettiğim kadarıyla baş ve son sayfaları kullanılmış olmaktan dolayı, orta kısımdaki beyaz sayfalardan farklıydı. Sanırım öyküleri bir tarafta, şiirlerini bir tarafta toplamağa çalışmış olabilirdi.
Defterin sanırım en fazla onda, on beşte biri kadar boşluğu vardı orta kısımlarda. Bu; benim oturduğum masada günümü tüketeceğimin işareti gibiydi.
“Sen git, işlerini hallet! İncelemem bitince ben sana haber veririm, cep telefonun var, değil mi?” dediğimde öyle bir baktı ki bana gözlerini dikerek;
“Ben; ‘Ancak doyunuyoruz!’ diyorum senin sorduğuna bak!” der gibiydi. Ya da içinden küfrettiğimi düşünüyor, “Ben diyorum ki; ‘Hadımım” sen soruyorsun; ‘Kaç çocuğun var?’ diye sorar gibisin.”
Yapabileceğim en doğru şey, başımı eğip;
“Akşama doğru bitiririm sanıyorum, gelip defterini alırsın. Ayrıca sana birkaç kitap getirdim, akşama onları da götürürsün; İmlâ Kılavuzu, Gramer Kitabı, Deyimler Sözlüğü, yararlı olacak öyküler, önemli kişilerin sözleri ve benim de seninkiler gibi bir-iki karalamam…
Ha! Bir de çay ikram etme dileğin vardı, gecikmeden onu da halletsek, iyi olur Zühtü!” dedim.
“Emrin olur öğretmenim. Saat altı uygun mu? Akşam karanlığı düşmeden, bir-iki nasihatinizi dinler, beynime not ederim!”
“Olur delikanlı! Ancak izin verirsen simidini ben alayım, çünkü dün özendim, kendime de alacağım. Ayrıca güvercinlerini de ben beslemek istesem, dünkü gibi bağırır çağırır mısın?”
“Haddime mi öğretmenim? Bir büyüğüm olarak edepsizliğimi bağışlayın lütfen!”
“Estağfurullah oğlum! Demek ki seninle çok iyi anlaşacağız!”
Anlamamışçasına baktı yüzüme ve sonra;
“Size sıcak olanı vermezler. Ben bir koşu gidip fırından alayım, simitlerimizi!”
“Parası? Hem ben bir tane ile daha doğrusu güvercinlerin hakkından sonra yarım taneyle doymam!”
“Bugün benden, yarın da sizden öğretmenim, hani biz bir bakıma ‘Alman Usulü! (18)’ deriz. Ne demekse öyle işte, karşılıklı aynı şeyleri ısmarlamak gibi!”
Ve başka bir cümle kurmadan boya sandığını yanıma bırakarak uzaklaştı.
Başlangıç olarak şöyle bir bakayım istedim yazdıklarına. Öylesine düzgün bir yazı biçimi ve her sayfaya özenle sıraladığı dizeler vardı ki? Ters taraftan itibaren de sayfalarını aklımdan geçirdiğim gibi öykülerine ayırmıştı…
Hemen başlasam, uyum sağlayamayacağım inancındaydım, dizelere de, öykülere de. Bu nedenle bekledim Zühtü’yü…
Güvercinleri yemlerle, midemizi simitlerle doyurma gayretinde olduk. Zühtü, bana fark ettirmek istemeksizin simidinin bir bölümünü gene de güvercinlerle paylaşmıştı.
O yoluna devam etti, ben de satırlara gömüldüm. O yaşta bir çocuktan beklemediğim bir atılganlık yüklü idi şiirlerinde, serbest de olsa, vezinli de olsa.
O yaşlarının gereği aşk-meşk olmayan, baba, kardeş özlemi, vatan, cumhuriyet, zafer yüklü ve yalnızlığının türküsü diyebileceğim dizeler yüklüydü sayfalarda.
Öykülerinde de benzer temalar vardı ve incitmek istememekle beraber benim elimde de kasap satırı vardı sanki. Ufak not kâğıtlarına yazıp sayfa aralarına yerleştirdiğim ve özellikle öykülerde işaretlediğim kırmızı noktalama işaretleri ve sıra sıra öneriler, her ne kadar insanların tenkitlere tahammüllerin zor olduğunu bilsem de bir bakıma yaptığım yanlışlıklardı.
Ama benim amacım önderlik etmek, yol göstermekti, sadece. Sıralamaya çalıştığım notlarım şunlardı:
* Öncelikle söylemem gereken söylemen, ya da anlatacağın, anlatmak istediğin ne? Gerek şiirlerinin, gerekse öykülerinin başlığı, can alacak gibi, bir yoruma imkân bırakmayacak bunu vurgulayacak gibi olmalı…
* Belki aynı ismi vermen gereklilikler olabilir, o zaman aynı başlığı kullanmaktan çekinme, ancak farklılık için mutlaka hece, kelime, noktalama işaretlerinden herhangi birini (örneğin; üç nokta yan yana, soru, ünlem işaretleri gibi…)
* Ben ne demek istediğini anladım da, bu böyle kalsın, ama basit bir insanın bile anlayacağı formatta tekrar yazmayı denesen?
* Demek istediğin ne? Düşünceni somutla!
* Öykülerde bir kısım cümleler uzun, bölsen iyi olur!
* “Ki” zarf olunca bitişik (mademki…), bağlaç olduğunda ayrı (İddia ederim ki…) yazılır.
* “De, da” eklerine gelince; kelime ile bitişik olanlar bulunma ekidir. Burada kelimenin bitişine göre “ta” şeklinde de birleştirilebilir. Örneğin; “Yatakta kaldım!” gibi. Oysa dahi anlamına gelen cümlelerde “ta” kullanılamaz. Örneğin; “Somya yanında yatak da aldım!” gibi. “Ya da” ayrı yazılır.
* Serbest vezinli şiirlerde kafiye ya da uyak uygulamak zorunda değilsin.
* Her ne kadar Türk Dil Kurumu “I-ıh!” dese de, inceltme işareti kaldırıldı dese de; “hala-hâlâ, kar-kâr” gibi anlamları farklı kelimeler için inceltme işareti kullanmaktan çekinme!
İnceltme işaretinin önemi olarak şöyle bir örnek vermem mümkün: Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demek. Noktanın önemi ise; “inkilâp = bu köpekler, inkılâp = terakki, ilerleyiş” kelimelerinde çentik olarak ise; “münakasa = indirim, münakaşa = tartışma kelimelerinde gözlenebilir.
* Yabancı kelimeleri kullanmak yerine Türkçe kelimeleri kullanmaya çalış. İngilizler “theatre” Amerikalılar “theater” derler, maksat tiyatro demek.
* Arapçadan, Farsçadan, Osmanlıcadan dilimize girmiş kelimeler yerine onların Türkçelerini kullanmağa çalış. “İmkân yerine olanak, misal yerine örnek, muhteva yerine içerik” gibi.
Galiba haddimi de, maksadımı da aşmış olmalıydım. Not kâğıtlarımı bir araya toplayıp yırtıp yok etmek üzereyken elimden tuttu biri. O; Zühtü’ydü.
“Yok etmeyin öğretmenim onları. Onlar benim için değerli düşünceleriniz. Yoksa ben nasıl düşündüğünüz gibi bir adam olabilirim ki?” dedi.
“O zaman hemen söylemeliyim ki beni en çok etkileyen şu şiirin oldu, oku bakayım! Dedim.
“Bazen büzülür uyaklar, uçsuz bucaksız,
Bazen duruluverir, sanki yetim, ocaksız,
Boşlukta kalır ki ellerim boş, kucaksız,
Şiir yaşatıyor; sıkkınsa bile canı.
Bazen metroda, bazen halk otobüsünde,
Bazen yürürken, bazen yaya köprüsünde,
Bazen gülerken, bazen ömür törpüsünde,
Şiir; hülyaların yaşanacak her anı.
Bazen ıssız bir gecede görürken rüya,
Bazen simgeleşirken çılgınca bir hülya,
Ve sana muhtaç değilken asla bu dünya,
Şiir; şarkı gibi coşturuyor insanı.
Uyak oluyor bazen simitçinin sesi,
Bazen yeni doğmuş bir bebeğin nefesi,
Bazen de bulunmuyor hiç dibi, köşesi,
Şiir unutturuyor; Martı ve Nisanı.
Bazen bir lokma ekmek, bazen bir yudum su,
Bazen yanlış, bazen beklenmeyen doğrusu,
Şu derken gerçeklere yansıyan hayal bu,
Yazılmamış, çizilmemiştir Şiir Kanunu.”
İçimden ona sarılmak, kucaklamak geçti. Sarıldım ve boya sandığı omzundan düştü. Sanırım ki tezahüratta da haddimi aşmıştım. Ama o da sarıldı bana ve sonrasında usul usul toplama gayretinde oldu boyaları ve ilgili aksesuarları…
Ve evine geldik, çay içmek için. Gözleri kan çanağı(20), ya da yüzü Çarşamba Pazarı(20) gibi diyeceğim, vaktinden önce çökmüş, bunalmış, bezmiş, kahırlı(20) bir kadın karşıladı bizi.
İçim daraldı(21), anında içime dolanları boşaltmak ihtiyacı duydum. Hissettim ki, bizden, bizim eve gelişimizden öncesinde masum(22) olmayan olaylar yaşamış olmalıydı abla. Gözlerini silme gayretini yaşarken;
“Hoş geldiniz! Çayın suyunu ocağa koymuştum. Siz konuşadurun ben hemen demler ve birazdan yanınıza gelirim!” dedi.
Düşüncelerimi sıraya koymuştum, ama belirli bir zaman beklemem gerektiğine inanıyordum. Bu sebeple öncelikler sıralamasında sıra atlayarak öncelik vermem gerekene öncelik verme gayretini yaşadım.
Çaylarımızı getirdiğinde hâlâ iç çekmekte, hüznünü, nefretini, sıkıntısını erteleme çabası içindeydi (sanki).
“Abla, gel otur yanıma. Bir kardeşin, hatta bir evlâdınmışım gibi beni dinle. Sıkıntının sebebinin ne olduğunu sormayacağım. Biliyorum, hissediyorum, hatta anlıyorum. Ben yalnız biriyim, atam yok, annem ablamla yaşıyor…
Tüm işlerimi kendim yapıyorum. Ne annemden ki; oldukça yaşlı ve güçsüz, ne de çoluk-çocuğa karışmış ablamdan bir yardım bekleyemiyorum. Ayda bir, bir teyze gelir evime, yalap-şalap(23) elinden geldiğince bir şeyler yapar, gider…
Diyeceğim şu, annem olun, ablam olun, gelin bir evime bakın…”
İnsanlar bazen hazırlıksız olunca, çenesi düşük(24) olmasına rağmen diyeceklerini sıraya koymakta zorlanıyor, belki de benim gibi yanlış anlaşılmaktan çekiniyordu;
“Benimle kardeş-kardeş, ana-kardeş, kardeş-abla yaşamayı düşünürseniz mutlu olurum, dubleks(26) olan evim geniş her üçümüzün de ayrı odalarımız olur. Müstakil(25), kilitleyebileceğiniz. ‘Hayır!’ derseniz sizlerin sıkıntı ve sorunlarınızı çözememiş olmaktan dolayı üzülürüm sadece…
Dul ve yetim maaşlarıyla geçinmeye çalıştığınızı ve hiçbir yardımı gururunuz nedeniyle kabul etmeyeceğinizi bildiğim için başka bir şey gelmiyor aklıma. Zaten Zühtü, bu konudaki hassasiyetini belli etti! Ancak bilmeli ki bu sizi düşünmeksizin daha iyi eserler yaratmasını sağlayabilir!”
Dediklerimi anlamamış gibi bakıyordu abla yüzüme. Devam ettim;
“Size teklif ettiğim, sadece bir çatı. Ama benim beklentilerim daha çok. Sıcak bir çorba, güvelenip örümcekleşmemiş perdeler, mutfağında, banyosunda, tabanında cirit atmakta, oynaşmakta olmasını istemediğim kara böcekleri defedecek bir el…
Eğer kabul ederseniz beni minnetle değil, sadece şükranla anacağınız evimde, bir abla ve kardeş olarak kalın. Evin hangi bölümünü, her neresini isterseniz orası sizin olsun.”
Nedense nefes almakta sıkıntım olduğu anları yaşıyor gibiydim, devam etmeliydim, devam etmek zorundaydım da bir bakıma, devam ettim;
“Bir düşünün, bir bakın ve eğer gönlünüzün rahat edeceğine, huzur ve sükûna ulaşacağınıza emin olursanız, çekin bu evin kapısını, fırlatın anahtarı size sarkıntılık eden ev sahibinin yüzüne ve gelin. Kapım açık olacak ve asla pişman olmayacaksınız!”
“İyi dersin kardeş, bu hiç aklımızdan geçmeyen bir teklif! Ana-oğul düşünelim. Doğruları, eğrileri, yanlışları alt alta toplayalım ve önce yakın ilginize teşekkür edip sonra da dilek ve düşüncelerimizi size aktaralım. Ama tekrar ediyorum, peşinen teşekkürlerimizi bilin.”
“Fikirlerinize saygım var, kararınız her ne olursa olsun! Aklımda plânladığım çok şeyi ise şimdilik erteliyorum. Unutmayacağım ama...”
Her ne kadar manası uyuşmuyor olsa da; “Artık demir almak zamanım!(27)” gelmişti.
Evden ayrılırken Zühtü’yü kucakladım, Allah’tan bu kez boya sandığı omzunda değildi. Ablanın da elini öpüp başıma koydum, özellikle bir gözleyen, gözetleyen varsa, bilsin yalnız olmadıklarını diye.
İnsanların gabi(28), gudubet(28) ya da gerzek(28) olunca (affedersiniz) verilen mesajları da anlamayacak olmalarını hiç düşünmemiştim, doğrusu. Çünkü ben daha köşeyi dönmeden ev sahibi denen varlık; “Kirayı artırın!” demek için kiracılarının kapısına inmiş, manalı bir şekilde sorgular gibi bakmıştı ana-oğlun yüzlerine.
Onlar cevap vermemiş, defi belâ(29) kabilinden kapılarını kapatmalarının ardından sonra, son damlanın bardağı taşırmasına engel olmağa çalışmışlar, ama başarılı olamamışlardı. Ana-oğul birbirlerinin yüzüne bakmışlar, bu asgari müşterekte(30) birleşmelerinin tescili olmuş(31).
Ama gecenin kör vaktinde ne adres biliyorlardı, ne de yol-iz…
Ertesi gün parka geldiğimde analı-oğullu, onları güvercinlere yem atarlarken ve simitlerini tomururlarken gördüm. Her ikisinin de simitlerinin eşit miktarda olduğunu görmem, ablanın da simidini kuşlara üleştirdiğinin belgesi gibiydi.
Değişiklik? Zühtü’nün boya sandığının olmaması idi.
“Biz geldik!” dedi abla ve ekledi;
“Sabır taşımız çatlamak üzereydi, sen gittikten sonra paramparça oldu!” ve nefes almamı fırsat bilip;
“Hadi, bizi evine götür!” dedi.
Sevindim, çünkü bu, o gece onlarda beraber oluşumuzun benim evimde devamının olacağının belgesi (bir bakıma müjdesi) gibiydi.
Eve geldiğimizde önce bir hayret nidası yükseldi Zühal abladan;
“Üüü! Ööö! Ooo!” gibi. Önce perdeleri ve sonrasında pencereleri açtı ağzına kadar. Sonra odaları dolaştı tek tek. Lâvaboları, banyoyu, tuvaleti, mutfağı inceledi ve;
“Dert etme. Bir hafta içinde üstesinden gelirim inşallah!” dedi ve masadaki kalem-kâğıdı alıp Zühtü’ye uzattı;
“Yaz bakalım” derken sorarcasına bakışlarını da yüzümden eksik etmiyor gibiydi;
“Çamaşır suyu, 5 litrelik? Yaz! Perdeler için, deterjan, yumuşatıcı, aklatıcı, ikişer litre, ya da kilo, her neyse? Yaz! Süpürge? Yaz! Hım! Elektrik süpürgesi, bulaşık makinesi, çamaşır makinesi var. Bunlar için de ayrıca deterjan, torba? Yaz! Silme bezleri, sünger, bulaşık teli, çöp torbası falan…”
Saniyeler süren bir duraklamadan sonra;
“Başka aklıma gelen? Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Yazdın mı hepsini oğlum? Tamam, onları alın, gelin. Ağabeyin, ya da öğretmenin bizim evde birkaç gün, belki bir hafta-on gün misafirin olacak oğlum. Dolapta bir şeyler var. Olmazsa, yetmezse kebap-mebap bir şeylerle doyunun, idare edin…
Ben eksiklerim kalmışsa ve doyunacak bir şeyleri bakkaldan-marketten alırım. İşlerim bitinceye kadar da burada kalırım, bir yerlere kıvrılır yatarım, merak etmeyin. Çünkü zaman kıymetli benim için…”
“O zaman para bırakayım size?”
“Gerek yok, öğretmen oğlum!”
“Gerek yok olur mu abla? Şuradaki kutuda bozuk paralar var. İhtiyacın olur, diye takviye ediyorum(32). Cep telefon numaram oradaki ev telefonumun yanında yazılı. İnternet için mecburen ev telefonu da kullanıyorum. Ben ara sıra telefon ederim, senin de bir şeylere ihtiyacın olursa çekinme, ara beni ablam…
Zühtü’yü de merak etme, o, bana emanet. Üstelik benim de onunla sakin, sessiz bir şekilde beraber olmam, birçok şeyi halletmem gerek! Bu bizim için de, şans diyebilirim!...”
Bir hafta nasıl geçti farkında olmadık. Pardon ev sahibinin meraklı, histerik(33) ve şüpheli bakışlarını, korku ve tedirginlik(33) dolu sus-pus hareketlerini(33) umursamadığımızı(34) özellikle belirtmem gerek.
Zühtü’nün bazı-bazen “Öğretmenim, Ağabey, Dayı” gibi deyişlerinden de ürkmüş olmalıydı, ev sahibi garibim. Ablayı yalnız ve sahipsiz sanıyor olmasının cezası gibiydi sanırım bu onun için. Çünkü ne bir kere daha geldi kapıya; “Kirayı artırın!” demek için, ne de ayak seslerini duyduk merdivenlerde. Muhtemelen patileri(35) ile yükseliyordu basamaklardan.
Öğrencime kötü örnek mi oldum sözlerimle? Peki, caydım(36) sözümden.
Yorgun geldi abla evine. Biz onun bıraktığı, daha doğrusu onun bizi, müşterek yaşayacağımız evimizden kovaladığı gibiydik. Ama o, bizim bıraktığımız gibi değil gibiydi. Yorgun, belki bitkin, ama huzurlu ve mutlu.
“Bir duş alayım, birkaç gün dinleneyim, sen de bir yerlere gitme öğretmenim. Evindekiler beynimde not halinde. Oğlumla kendimiz için evin üst katını düşündüm. ‘Hayır!’ dersen değiştiririz…
Bu evden alıp senin evine götürmemiz gerekenler için sana danışmam gerek. Kalanları iznin olursa bir hayır kurumuna veririz. İki buzdolabı neden gerekli olsun ki evine. Üstelik seninkiler yeni, bizimkiler ise Nuh Nebi’den kalma(37), asarı atika(37) sanki…”
Dahasını getiremedi, duş bile alamadan uzandığı sedirde sessizce uykuya daldı. Üstüne bir şeyler örttük ve sessizce salona geçtik ve yine yeniden Zühtü’nün Harita ve Metot Defteri üzerinde çalışmaya başladık,
Saatli Maarif Takvimi gibi, her şeyi en ince noktalarına kadar okuduk, inceledik, yazdık, çizdik, sildik, düzelttik.
Öylesine dalmıştık ki, gece yarısını geçtiğimizi duvar saatinin neredeyse iki-üç sokak ötesinden duyulan sesi ile kendimize geldik.
Daha sonrası rutin(38) günlerdi, ne plânladıysak hepsini gerçekleştirdiğimiz.
Evimize taşındık, o, artık bizim evimizdi. O evin anahtarını ev sahibine verdik, fırlatıp atmadık yüzüne. Kalan eşyaları bir pikap tutup hayır kurumuna devrettik, “Allah razı olsun!” dilekleri eşliğinde. Zühtü öğrencim oldu, bir sene kaybıyla da olsa, yeni başlayan öğretim yılında.
Okulda öğretmen-öğrenci, okul dışında ağabey-kardeştik, mutlu, huzurlu, sevgi ve saygı dolu.
Bu ders yılı başında beni en çok etkileyen olaylardan biri, göreve yeni başlayan çıtı-pıtı(39), beni gerçekten etkileyen yeni edebiyat öğretmeniydi. Yeniler gelince eskilerin pabuçları dama atılırdı ya hani, bir ara tedirgin olmuştum gerçekten, ama sonra umursamadım.
Bir başka okula gönderilmem de umurumda olmayacaktı. Yeter ki bu öğretmen Zühtü’nün yeteneklerini keşfetsin, ona yol göstersin, destek olsun.
Kalan hiçbir konuda ben zaten Zühtü’ye desteğimi esirgemeyecek, eksik etmeyecektim. O, yarının büyük yazarlarından biri olmayı hak ediyordu, olacaktı da. İnancım buydu.
Başka yere atanmadım, Zühtü, öğrencim olmaya devam etti ve yeni öğretmenle ilerleyen zamanda bir yakınlaşma oldu aramızda, sömestre tatiline henüz girdiğimizde, bu konuda ilerleme yaşadığımızı itiraf etmem mümkün.
Bu yakınlaşmayı başlangıçta Zühtü, sonrasında öğretmen arkadaşlarım ve öğrencilerim bile fark etmişlerdi.
İkinci sömestrinin ilerleyen vakitlerinde duygusallığım kendime göre daha belirgindi. Evet, derslerde dalgınlaşmıyor, unutmuyor, bir dediğimi ikinci kez tekrar etmiyordum, ama gerçek şu idi ki, teneffüs zili çalsın, Öğretmenler Odasına koşup onu göreyim, gözlerine hayranlıkla bakayım istiyordum.
Bir gün bir tatil gününün başlayacağı akşamüzerine doğru, son dersten çıktıktan sonra dayanamadım;
“Bize yemeğe gelsene!” dedim.
“Olur!” dedi, sevindim, mutlu oldum.
“Sevdiğin, istediğin bir yemek varsa söyle, ablam onu yapsın!”
“Seninle olduktan sonra fark etmez!”
“O zaman beni herkesten farklı görüyorsun?”
“Yani… Anlamadın mı? Önce sen söyle, sonra ben tekrarlayayım içinden geçeni…”
“Seni seviyorum!”
“Benim de içimden geçen bu; seni seviyorum!”
Sözleştik, ev adresimi aldı, her ihtimale karşı; “Ben gelir seni bir taksiyle alırım!” dememe rağmen…
Ben eksik olan tatlı gibi bir şeyler almak için pastaneye gittiğimde o eve gelmiş, ablayı ve Zühtü’yü görmüş, lâf lâfı açmış ve bizi öğrenmiş.
Ben eve döndüğümde durgundu Zühre, nedense? Bu durgunluğu beni, bizi de etkilemişti. Oysa Zühal abla tam anlamıyla dört dönmüş, eksiğinin olmaması için çabalamış, yeni aldığı tabak, çatal, kaşık, bıçakları servise koymuş ve Zühtü’nün de kulağını çekmişti;
“Ağzını şapırdatma(40), çorbayı hüpletme(40), salatayı kaşıkla yeme, ağzını masa örtüsüne silme!” gibi.
Yemek bitti, tek kelime bile etmedi Zühre; “Elinize sağlık, zahmet etmişsiniz, güzel olmuş, teşekkür ederim!” gibi.
Sadece suyunu içtikten sonra; “Elhamdülillâh şükür!” Ve sofradan da kalkarken; “Allah bereket versin!” demiş, ellerini lâvaboda yıkadıktan sonra Zühtü’nün uzattığı tertemiz havluyu teşekkür etmeksizin almıştı.
Kapris(41) miydi yaptıkları, yoksa bir şeyler anlatmak amacında mıydı, bilemiyordum.
Kahve, ya da çayı beklemedi ve o klâsik sözü söyledi, gerekliymişçesine;
“Ziyaretin kısası makbuldür, derler. Ben de rahatsızlık vermeden gideyim!”
Başka ne bir tek kelime, ne de bir cümle sarf etmedi, kapıya yönelinceye kadar.
“Sana taksi çağırayım, uğurlayayım!” dedim. Aynı sitemle şaşkınlığıma boş verircesine;
“Gerek yok! Ben kendi başıma giderim!” dedi.
Direncimin son noktasına gelmiştim;
“Baksana Zühre! Söylemek isteyip de söyleyemediğin bir şeyler mi var, yoksa bana mı öyle geliyor?”
“Evet, var!” dedi yüzünü dönerken;
“Hikâyenizi öğrendim, bu nedenle kısaca; ‘Ya ben, ya onlar!’ diyorum!”
“Sen kalbimin, gönlümün sahibi, kısa sayılacak bir süre içinde beni egemenliğine almış, sevdalım, bir tanem, sevdiğimsin. Onlarsa benden birer parça, onlar olmadan yaşamam mümkün değil…
Bağrıma taş basmam gerekiyorsa, eğer nefretin, kızgınlığın, tahammülsüzlüğün ya da onları kabul edemeyişin bu kadar kısa bir zaman içinde ve bu kadar aşırı ise sen sırtını dön Zühre, beni, bizi terk etmek için. Benim seni terk etmem ve unutmam mümkün değil. Ama seni seven bir kalbi yarı yolda bıraktığını da unutma. Bana dönecek olursan kollarım sana açık olacak. Dönmezsen de bu dünyanın sonu olmayacak belki, ama benim sonum olacak, kesinkes hissettiğim!”
“Son sözlerin bunlar yani?”
“Başka ne diyebilirim ki?”
“Onlara karşı olan duyguların, benden vazgeçecek kadar farklı yani?”
“İki duygum da farklı, seni canımdan çok sevdiğimi bil, onlara da canımdan çok saygım olduğunu anla. İkinizin de gönlümdeki, kalbimdeki, beynimdeki yerleriniz ayrı. Hiçbirinizden vazgeçmem mümkün değil...
Beni tercih yapmak zorunda bıraktığın için de üzgünüm. Sana hiç de yakıştıramıyorum. Ama bu senin yaşamın ve içinde benim olmayışımı düşündüğün, hatta sindirebileceğin. Gene de sana ‘Gitme!’ diyorum. Gitmeni de içtenlikle istemiyorum, ama kararlıysan seni engellemem ne haddime?”
“Allahaısmarladık!”
“Döneceğin umuduyla ‘Güle güle!’ demiyorum, demek istemiyorum! Dönersen bundan sonraki ömrümün aydınlığı olursun, ya da hep böyle karanlıklarda yaşarım!.”
Ertesi gün her zamanki istek ve arzuyla koştuğum Öğretmenler Odası boş, bomboştu benim için, hem herkesin fark ettiği gibi.
Düşüncem umut etmekti, umut etmek için de tünelin ucundaki ışığı görmem gerekti. Kör değildim, ama göremiyordum o ışığı. Ya tünel çok uzundu, ya da o ışık kendini belli etmemek dileğinde olsa gerekti. Öğretmenler Odasında hiç gözükmedi Zühre Öğretmen.
Ömrüm boşu boşuna tükeniyor gibiydi. Üstelik Zühtü, Zühre ile konuştuklarımızı duymuş, ya da okuldaki haberleri mi iletmişti ki annesine, ablam mutsuz görünüyordu. Sekiz saatlik mesaisi bitsin düşüncesindeki memurlar gibiydi Zühal abla, sessiz ve sakin.
Ne sorarsam sorayım; “İyiyim!” diyordu ablam. Biliyordum ki iyi değildi, içine attığı bir şeyler vardı…
Bir tatil gününün akşamının üzeriydi. Ummadığım, aklımdan bile geçmeyen bir şey oldu Ramazan ayının ilerleyen bir vaktinde, kapı zili çaldı, kapıyı açtım, o idi karşımdaki; Zühre yani, elindeki paketlerle.
“Sensizliğe tahammülüm olmadı, kovsan da kapından, bacandan içeri girerim!” dedi fısıldayarak. Sonra pabuçlarını çıkartarak Zühal ablaya yöneldi.
“İstedim ki iftarı beraber yapalım. Geldiğim o gün canım sıkkındı bir şeylere, kabalık ettim sizlere karşı, teşekkür etmeden ayrıldım abla. Beni affetmeğe çalış! Yemeklerinin tadı damağımda... Ben bugün için iftariyelik diye suböreği getirdim…
Eğer misafir ederseniz yarın bir zeytinyağlı yaprak sarma yapalım, derim, eğer uygun görürseniz!”
Zühal abla anında gevşemişti, sarıldı Zühre’ye hem içtenlikle, hem de sevgiyle (galiba).
“İyi olur kızım, el elden yaparız. Hem gitme, bu gece burada kal, yatacak yeri de düşünme, oğlana salonda yer hazırlarım. Sen de onun odasında yatarsın. Çarşafları, kılıfları değiştiririm…
Ya da odam geniş, yedek portatif somyam da var, istersen benimle aynı odada yatarsın, eğer rahatsız olmazsan!”
“Ne demek abla, mutlu olurum.”
“Eh! Siz evlenince de düşünürüz bir şeyler, evli-evine, köylü-köyüne misali.”
“Beni üzdüğünün farkında mısın abla? Üstelik ‘Oğlum!’ dediğin, ‘Damat!’ diyeceğin henüz ağzını bile açmadı, ‘Benimle evlenir misin?’ der gibi. Bu bir…
İkincisi siz başımızın tacısınız, asla bırakmam sizi, asla ayrılmam sizden, hem dediğim gibi ortada fol yok, yumurta yok(42)!”
Ben yanlarında değilmişim gibi konuşmaları yerine “Cuk oturuyor(43)!” ben de “alık-alık(44)” onları dinliyordum sadece.
Top patladı, iftar oldu, çöreklerle, böreklerle ve çayla açtık orucumuzu…
Zühal abla, Zühre’nin yatağını yapmağa, Zühtü ise ders çalışmak için salona yöneldi, sofranın toplanmasından sonra. Zühtü’nün o an şu dizeleri sıraladığını o an için bilmem mümkün değildi;
“Akşamın kızıllığında
ömrünün sonuna yaklaşmış kelebeklerin
kanat çırpışları bile duyuluyordu.
Telaşlı adımlar hissedilirken
tüm sessizliğe egemen
bir ses yükseldi gökyüzüne doğru,
mutlandıran
“Allahüekber!”
Ve bir yudum su
Bir zeytin tanesiyle
Allah’ın huzuruna çıktık!..(45)”
“Bulaşıkları ben yıkarım!” dedi Zühre, mutfağa yönelmeden önce yanıma yaklaştı;
“Aklına hiç mi bir şey gelmiyor, bana söylemek için?”
“Sana ‘Güle güle!’ dememiştim ki, ama ‘Hoş geldin, mutluyum!’ demek isterim.”
“Peki, ilk defa da olsa kucaklayıp öpmek, söylemen gerekeni söylemek için neden ve neyi bekliyorsun ki?”
“Ablama, öğrencime karşı ayıp olmaz mı?”
“Fiziksel olarak gerçekleşmesini isteyen kim? Sözlerin yeterli benim için…”
“Peki! ‘Seni seviyorum, koklayıp öpüyorum ve evlen benimle!’ diyorum.”
“Pardon! Hangi kitaptan alıntı bu sözler, duygusuz, yavan(46), kahırlı ve unutulmamış sitemler yüklü?”
“Bağışla! İlk beraberliğimizde dağlara, taşlara haykıracağım sevgimi ve eğer kabul edersen, diz çöküp seni, senden isteyeceğim, benimle evlenmen için.”
“Düşüneceğim.”
“Düşünme, hazırlıklı ol!”
Bazen olacaksa olur, bazen Tanrı insanlar için olmasını dilediği şeyleri gösterir. Bazen de bizzat işe karışır, fazla sevinç, mutluluk ve neşeyi karartmak için elinden geleni yapar, hoş görmediğini anlatmak istercesine. O gece Azrail gezinmek için yola çıkmış, yönünü bizim eve çevirmiş ve daha ellileri ancak taşan Zühal ablayı da yanına alıp çıkmıştı evden.
Zühal abla, yanındaki Zühre’ye bile hissettirmeden kayıp göçüvermişti dünyadan, belki de “Taş, taş üstüne olur, ev, ev üstüne olmaz!” sözünü tasdik edercesine ve muhtemelen oğlunun emin ellerde olduğunu varsayarak ve güvenerek…
Mezarda ellerine sarıldı Zühtü, Zühre’nin.
“Anne!” dedi.
Zühre diz çöktü, göğsüne bastırdı onu;
“Oğlum!” dedi ekledi; “Evet şu andan itibaren annenim senin! Eğer öğretmenine de ‘Baba!’ dersen, bizi annen-baban olarak kabul edersen mutlu oluruz, bundan böyle güvercinlerini üçümüz doyururuz!”
Sükûn ve sessizlik tüm mezarlıkta el eleydi, mezar üstüne doluşup ablayı rahmetle uğurlayan güvercinlerin bile sesleri çıkmıyordu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Zülfikar: Hazreti Ali’nin kullandığı, ağzı çatallı kılıcın ismi.
Zühtü, Zühdi veya Zühti; Her türlü zevke karşı koyarak, kendisini ibadete veren.
Zühal: Dokuz gezegenden altıncısı (Satürn)
Zühre: Çiçek açan, Çobanyıldızı (Venüs)
(1) Kayıtsızca yaşanan onca şeye tesadüf denemez… Yarına plânlanan hayallerin gerçekleşebilirliğinin tesadüfü baki değildir… Hiçbir şey tesadüf değildir, aksine her şeyin nedeni bellidir… Filiz KARACA (“Tesadüf Üzerine” yazısından)
(2) Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.
(3) Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
(4) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(5) İsraf Haramdır; (Küllü Müsrifün Haramün); Gereksiz yere para, zaman, emek vb. harcama.
(6) Tıpış Tıpış; Bir yere gitmek ya da gelmek için ister istemez. Adımlarını kısa ve çabuk çabuk atarak.
(7) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
(8) Hobi; Kişinin işi, meslek çalışması, asıl uğraşı dışında, dinlendirici bir iş olarak yaptığı, oyalayıcı şey.
(9) Puset; Gerektiğinde kolay taşınmak üzere kırılıp kapanabilen, hafif, elle sürülen, küçük çocuk arabası.
(10) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
(11) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(12) Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
(13) Aşinalık; Bildik, tanıdık olma. Tanıma.
(14) Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.
(15) Zeval Vermemek; Korumak.
(16) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(17) Teşrif Etmek; Onurlandırmak, şereflendirmek, bir yere gelmek. Bir işi yapmak.
(18) Alman Usulü; Toplu halde gidilen bir yerde herkesin kendi giderini kendi ödemesi ya da gidere herkesin eşit ölçüde katılması yöntemi.
(19) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BAZEN -ya da- ŞİİR ÜSTÜNE DEYİŞLER”
(20) Kan Çanağı Gibi Gözler; Gözlerin uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle çok kızarmış olması.
Çarşamba Pazarı; Karmakarışık, darmadağınık, dökük-saçık.
Kahırlı; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülen.
(21) İçi Daralmak; Sıkılmak, bunalmak.
(22) Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz, küçük çocuk.
(23) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(24) Çenesi Düşük; Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.
(25) Müstakil; Bağımsız.
(26) Dubleks; Çift katlı.
(27) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Sessiz Gemi” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. Ve özel bir öyküsü vardır.
(28) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gudubet; Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin, huysuz ve nursuz insan. Böylesine menfilik dolu aklımda kalan sözlerden birkaçı da şöyle; mendebur, ucube, çaçaron…)
Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
(29) Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.
(30) Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
(31) Tescil; Bir şeyi resmi olarak kaydetme, resmileştirme, kütüğe geçirme, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kayıt.
(32) Takviye Yapmak (Etmek); Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.
(33) İsterik (Histerik); Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme. Herhangi bir konuda duygularına hâkim olamama durumu. Bir şeyi her şeyden çok istemek, arzulamak.
Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.
Suspus Olmak; Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.
(34) Umursamamak; Önemli saymamak, önem vermemek, aldırış etmemek, boş vermek, omuz silkmek.
(35) Pati; Kedi ve köpeğin ön ayakları.
(36) Caymak; Vazgeçmek. Verdiği karardan ya da sözden dönmek.
(37) Nuh Nebiden Kalma; Çok eski, modası geçmiş.
Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.
(38) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(39) Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.
(40) Ağız Şapırdatmak; Aslında özenip beğenip sevdiği bir şeyi gördüğünde kendinden geçercesine beğenmek. Aslı; Misophonia denilen bir hastalık şeklidir.
Hüpletmek, Höpürdetmek; Bir şeyi içerken ses çıkarmak, bir şeyi ses çıkartarak içmek.
(41) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
(42) Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
(43) Cuk Oturmak; Tam yerine denk gelmek, rast gelmek, uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren deyim.
(44) Alık Alık Dinlemek; Sözleri, anlatılanları, aptalca, şaşkın şaşkın bakarak dinlemek.
(45) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İFTAR” (Kısaltılarak ve öyküye uygunluğuyla)
(46) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.