Hepimizin demeyeyim, çoğumuzun ya da daha da basitleştirerek söylemeğe çalışayım bir kısmımızın yaşamında mutlaka “Kopya Çekme Olayı” olmuştur. Ya da; kopya çekmese de kopya çekenlerin yakalanmalarına ve de doğal olarak yakınmalarına şahit olmuştur.
Yine çoğumuzun değilse de mutlaka bir kısmımızın bildiği çeşitli kopya çekme şekilleri, usulleri vardır, Türk öğrencilerinin, büyüklerine yakışan zekâları gibi. Benim bildiğim ise sadece üç çeşitti;
Birincisi; önümdeki zeki ya da çalışkan, doğru cevaplar verdiğine emin olduğum kardeşe; “Pıst! Kenara çekilsene lan(1)!” demekti.
Genelde tahsil hayatım boyunca önümde oturanlar sünepe(2), sümsük(2), mızmız(2), korkak, çelimsiz(2) olurdu. Baktım, kenara çekilmiyor, bu kere tehdit işe yarardı; “Bunun bir de dersin bitmesi, zilin çalması, açık havaya çıkıp değerlendirilmesi olacak!” diye.
Garibim(3), kuzu-kuzu kenara çekilir, hoca görüp de ikaz edinceye kadar da durumunu, duruşunu değiştirmez, değiştiremezdi!
İkincisi avuca yazmak (kızların bacaklarına yazdıkları da söylenir, ancak konum bu değil), ya da avuca sığacak şekilde ufak kâğıtlara konu başlıklara göre kopya kâğıtları hazırlamaktı.
Kâğıda kopya hazırlarken zaten konuya da hâkim olurdun, bunun farkında olmazlar, kâğıtları bol cepli ceket, gömlek ve pantolonlarının ceplerine yerleştirirlerdi arkadaşlarım. Bense notların yerleştirildiği cepleri akılda tutmak yerine o notların içeriğini akılda tutmanın daha kolay olacağını düşünürdüm.
Üçüncüsü… diye başlayacağım ama, kısa bir notu önceden söylemem yararlı olacak. Ben her konuda olduğu gibi tembeldim ve muhtemelen çok kişinin bende olduğuna inandığı şeytan tüyüm(4) vardı.
Hocalarımın engin hoşgörüsüne sığınarak doğrudan doğruya kitaptan ya da defterden sıkıntımı karşılardım, ya da karşılamağa çalışırdım.
Bu işlemin iki korkunç(!) yanı vardı. Birincisi, çok zaman kitaptaki yerini bulamazdım sorunun. Önümdeki sıradaki (affedersiniz) her zaman “möleyen” ineğe;
“Pıst, kaçıncı sayfa ulan, yoksa ders bitince döverim ha!” diye fısıldardım, o da örneğin 20-25 gibi yazardı yazılı kâğıdının üzerine okunacak gibi ve hafifçe yana çekilirdi. Ben araştırma mesafesini kısaltmanın heyecanıyla bu sayfaları araştırırdım.
Hocalarımın yönelişlerine göre sıranın içine sok-çıkar, kaybet, tekrar meydana çıkart dertleriyle vaktimin çoğu heba olurdu(5)!
Hocalar yerlerine oturup da sınıfı izleseler, ya da masalarında gazete, dergi falan okusalar sanki olmazdı. İster bayan öğretmenlerimiz, ister bay öğretmenlerimiz elleri popolarında sanki gezi parkında geziyorlarmış, ya da ritmik(6) bir şekilde sağlıklı yürüyüş modunda gibi sıra aralarında dolaşırlar ve her seferlerinde olmasa da aralıklarla mutlaka yakalarlardı beni iş üstündeyken!
Allah var, hepsi muhterem hocalardı, kitabı elimden alırlar, erinmeden(7) gidip öğretmen masasına bırakıp tekrar başıma geldikten sonra; “Devam!” derlerdi. Ne kâğıdıma işaret koyarlar, ne sıfırlarlar, ne de ibreti âlem(8) için sınıf kapısının kenarında tek ayaküstünde durdururlardı.
Eee! Eşşek kadar adamlardık yahu!
Akıllı olduğumu sanıp arkadaşlarımdan da alıp sakladığım, doğal olarak yakalandığım kitapları da öğretmenlerim topladıklarında, bazen masasının üstünde biriken kitaplar ve hatta defterlerin yüksekliği minare kadar olmasa da benim yarım, ya da dört birim kadar olurdu, tahminen ve de maşallah!
Kitapla yakalanmak da mesele değildi de kitabı bazen kaza ile yere düşürdüğümde, oluşan sesten hocalar dâhil tüm sınıf ürker, yerinden zıplardı, hocalarımız yine sessizce bana ulaşırlar ve;
“Al o kitabı yerden!” derlerdi, sanki daha fazla kelime sarf etmek paraylaymış gibi; “Bana ver!” demezler, kitabı kendilerine uzatmamı beklerlerdi.
Sınıfımıza gelip yazılı yapan hocalardan bir tek şu anda adını hatırlamadığım için özür dilemem gereken Matematikçi Napolyon Hocamızdan çok çekinirdik.
Aslında gene adını hatırlamadığımız ama unvanlarının sonuna isimler getirilmiş sanırım ki hepsini rahmetle anmamız gereken hocalarımız da vardı; Fıstık Aliye, Boksör Hayri, Çatlak Naciye, Bohça Şevket, Sinek Necati, Kikirik Süha, Uzun Ömer, Günaydın Hicran gibi.
Şaşı olan Napolyon hocamız o tarihlerde (belki de) “Galoş91) Efsanesi” olmadığından cebinde getirdiği temiz çorapları giyer, gene temiz bir mendil sererek kürsü üstüne çıkar, elini Napolyon gibi her daim giydiği yeleğinin arasına sokar, çıkış ziline kadar aynı tavırla sadece başını sağa-sola çevirerek bizleri kontrol ederdi.
Bizler nereye baktığını anlayamazdık ve belki de enteresan olacaktır sınıfımızdaki tüm arkadaşlar kopya çekmezdik, çekemezdik değil. Sınıfımızdaki en zayıfımızın bile Matematik notu kırık değildi, çünkü Napolyon Hocamızın kırık not diye bir kavramı yoktu beyninde ve hepimiz çalışmak zorundaydık, çalışırdık da, başka çaremiz de yoktu.
Hocamızın gerçek hakkını vermemiz gerekir ki çok iyi, sindire-sindire öğretir ve en az on defa sorardı;
“Tamam mı, anladınız mı, mutabık mıyız(10)?” diye. Bu içten öğretişinin karşılığı olarak öğrenmemek, geçersiz not almak mümkün müydü?
Napolyon Hocamızın göz ardı edilmeyecek, belki güzel Türkiye’mde yalnızca onun uyguladığına inandığım bir hassasiyeti(11) vardı. Derdi ki;
“Türk’üz, Türk doğduk, Türk öleceğiz! Bu nedenle Türk olduğunuz için en az beş numara sizin hakkınız, üstü ise size kalmış.”
Ve arkasından mırıldanırdı Onuncu Yıl Marşını; “Çıktık açık alınla…” diyerek. Bizler yürekten katılırdık ona.
Napolyon Hocamızın baş edemediği tek öğrenci, kapıya yakın oturan lehçesini değiştiremeyen Hüseyin idi. Çok zaman firari, geç kalan ve “Çok” yerine “Çoğusu!” diyen.
Napolyon hocamızın sadece bizim sınıf değil, ders verdiği tüm sınıflarda ki hiçbir öğrencinin sınıf geçme notu on üzerinden, sekizden-yediden aşağı değildi. Allah rahmet etsin. Gani-gani(12) dualarımız kendisine ulaşır inşallah.
Okulumuz erkek lisesiydi, orta bölümü de bir arada olan. Bu anlattıklarım liseden, mezuniyetimize çeyrek kala zamanlardan. Ben uzun boylulardan olduğum için sınıfın sonlarına doğru, pencere kenarında oturuyordum. Kendi felsefe ve görüşüme göre kopya çekmek için en uygun yer orasıydı.
Benim arkamda cibilliyetini(13), dinini bilemediğim Fokasof isimli bir arkadaş otururdu. Bakmayın kaba konuştuğuma. O da delikanlı bir arkadaştı, şişman ötesinde topluca kilolu ve bir basketçi kadar uzun, ancak çevikliği konusunda tereddütlerim olan.
Delikanlı dedim, o da başarılı bir öğrenciydi ve çok zaman fısıldardı, “Bilemediğin yer var mı ulanlar?” diye. Kenara çekilir, soruyu işaretlerdim. O da gücünün yettiği kadar fısıldar, öğretmenin herhangi bir şekilde ikazı üzerine kendine gelir, sonrasında tekrar fısıldama gayretini yaşar, bir de “Tamam mı?” diye okey alırdı.
Ben de geriye dönemediğimden, İngilizce derslerinden aşırdığım şekilde kâğıda “OK!” yazardım kısaca. “Okey!” demekti ya, o!
Okulun bitişi sonrasında ayrıldığımız ve sonrasında bir kere bile karşılaşmadığımız Doğan isimli bir arkadaşım daha vardı en ön sırada. Doğan işitme engelli olduğu için sağ eliyle sağ kulağının kepçesini açmaya çalışan, bu nedenle o kulağının kepçesi çok ayrık olan ve saçları kırmızıya yakın sarı olan bir arkadaşımdı.
Bu nedenle ona “Galatasaraylı” derdik. Gerçekten de o takımın sempatizanıydı(14). Defter tutar, maçların sonuçlarını, oynayanları yazardı. Ne zamanki suratı asık olur, ya da gelir anlardık ki Galatasaray’ın başına bir şeyler gelmiştir, suskunluğu ondandır.
Kulağındaki özrü ve solak olması dolaysıyla onun en ön sıranın sağ tarafını işgal etmesi öngörülmüştü ilgili kişilerce.
Onun hemen arkasında oturan Abidin isimli, her zaman iyi giyimli, zeki, akıllı ve hatta sınıfça “Mö!” diye alkışlamaktan çekinmediğimiz bir başka arkadaşımız daha vardı. İyi incelikleri, iyi vasıfları Doğan için de söylemek mümkündü.
Abidin yakışıklıydı da, saçları okul kurallarının izin verdiği kadar uzun olmasına rağmen, favorileri kısaydı. Favorileri, kullandığı numaralı gözlüğün sapları ile aynı paralelde idi.
Enteresan bir olay, Allah rahmet etsin, Günaydın Hicran Hoca o gün yazılı yapmış, kâğıtları sıra ile toplamış, prensip sahibi olduğu için ertesi gün de yazılı sonuçlarını açıklamıştı. Abidin ve Doğan “Sıfır” almıştı. Bütün sınıf hayrette iken, hocamız;
“Size hiç yakıştıramadım çocuklar, üçüncü soruyu birbirinizden kopya çekmişsiniz, tek farkla, birinizde noktalama işaretlerinin bir kaçı unutulmuş, ya da gözden kaçmış, farklılık o kadar işte!” deyince Doğan da, Abidin de yerlerinden fırlamışlar;
“Kopya çekmedik hocam, bu bize yakışmaz, izninizle, tahtaya kalkıp aynı suali yazılı kâğıdımızdaki gibi cevaplandıralım!” demişlerdi sanki bir ağızdan.
“Peki!” diyen hocamız Abidin’i çağırmıştı tahtaya.
Abidin önce hayali bir ekranda kitabın sayfası gözüküyormuş gibi tavana baktı, gözlerini kapattı, sonra sular-seller gibi(15) sorulan sorunun cevabını verdi, bitirdi, bir-iki kelimede teklemiş olsa da.
Doğan, belki de özrü nedeniyle çekinikti, bu belki de onu ezberciliğe iteklemişti. O da gözlerini tavana dikip kapatmadan, aynı bölümü tekrarladı. Abidin’den farklı olarak sesini de noktalama işaretlerine göre ayarlayarak ve iki kez “Nokta” diyerek…
Günaydın Hicran öğretmenin yapacağı şüpheleneceği bir şey kalmamıştı. Biz öğrencilerin tuhaf huylarından biri, öğretmenlerimize işimize nasıl uygun geliyorsa, bazen “Hocam” bazen de “Öğretmenim” dememizdi.
İkincisi ise, herkesin bildiği üzere, “Kötü notları hep öğretmenler veriyordu, iyi notları ise başarılarımızla kendimiz alıyorduk!”
Günaydın Hicran Öğretmen not defterini açtı, ikisinin de sıfır olan notlarının önüne bir rakamını yerleştirerek notlarını on yaptı ve yanlarına birer yıldız işareti koydu.
Nereden, nereye? “İnsanlar çift yaratılırmış!” derler. O halde Tanrının da kopya çektiğinden şüphelenmek doğru olmaz mıydı? Anlatmaya çalışacağım benzerliği öncelikle bu iki öğretmenim, hem de aynı gün, doğal olarak farklı saatlerde fark etmişlerdi. Biri 5 Fen D’de Ferhat, öteki 6 Fen D’de tanınmış biri olan Ferhan idi.
Ana ayrı, baba ayrı, biri güneyden, biri kuzeyden, kaş-göz, yapı, beden hepsi aynı ve birbirinden habersiz.
Günaydın Hicran Hoca uzun ders aralıklarının birinde ikisini de Öğretmenler Odasına çağırdı, öğretmen arkadaşlarına; “İkisi de aynı sınıfta olsalar, hangisinin hangisi olduğunu nasıl anlardınız?” demek için.
Öğretmenler Odasına giren öğrenciler önce birbirini görünce şaşırdılar. Kim derdi, ya da kim düşünebilirdi ki, iki ayrı yöreden bu şehre gelmiş bebekler için, “Kopyaları çekilmiş!” diye.
Aralarındaki tek fark, belki başkalarının fark edemediği kendilerinin anında fark ettiği kulak memelerinin yapısı idi: Bir yaş küçük olan Ferhat’ın kulak memeleri yanağına yapışık gibiydi, Ferhan’ın ise sarkık.
Belki başka farklılıkları da vardı, anında gözlenemeyen. Acaba Lombroso(16) onları görmüş olsaydı, kanaati ne olurdu ki onlar hakkında?
İnsanların yaradılışlarında kader denilen bir yönlendiriliş vardı. Dolaysıyla Ferhan ve Ferhat bu yönlendiriliş nedeniyle aynı okulda karşılaşmışlardı. Akıllarını karıştıran neden, aynı gün doğmalarına rağmen, neden bir yıl arayla dünyayı paylaşmalarıydı?
Tanrı neyler, neylerse güzel eylerdi, bir sebebi, bir hikmeti olsa gerekti, aralık bırakmasının, ya da bir yıl geciktirmesinin, kendilerinin çözümlemesi imkânsız olan…
Gün geldi lise bitti, Ferhan mezun oldu, kurallar gereği, sonrasında da Ferhat…
Söylemeyi unutmak mümkün değil, erkek lisesinin en fazla 100-150 metre ötesinde bir Kız Enstitüsü vardı. Bugün Kız Meslek Lisesi denilen. İkisinin çok konuda birbirine benzerlikleri olsa da aşk konusunda ki farklılıkları Tanrının gözünden bile kaçmayan bir ayrıcalıktı. Çünkü Ferhat gerçekten âşıktı o okuldan bir kıza, ismini, cismini hatta fotoğrafını bile sır gibi sakladığı, ama hep beraber olmak için boş zamanlarının tümünü harcadığı.
Ferhan ise ne şıpsevdiydi(17), ne de kızlar için vaktini ayırma düşüncesi vardı içinde. “Belki, ileride, zamanı gelince, ya da benim olmayı kabul edene rastlayınca!” diyordu. Buna rağmen liseden mezun olduktan sonra girdiği ilk Üniversite Sınavında başarılı olamamıştı.
Bu; belki de ikisi arasındaki yaş farkını düzeltme amacına yönelik bir davranışı olsa gerekti Tanrının. Çünkü ertesi sene tek yumurta ikiz kardeş gibi sınavlara girmişler, aynı üniversite ve aynı bölümü kazanmışlar iki içten arkadaş olmayı da başarmışlardı.
Denilmemiş miydi ki; “Bana arkadaşını söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim!” diye. İşte onların arkadaşlığı da bu şekilde idi.
Yaşam kurallarına uygun devam ediyordu…
Ferhat üniversiteye başladığında da Kız Enstitüsünün önünden ayrılmıyor, ayrılamıyordu, sebepsiz durgunluğu, derslerine lâkaytlığı(18) gözünden kaçmıyordu insanın, ama zeki çocuktu, sınavlarda gene de en yüksek notu o alıyordu.
Bir de akıllı olsaydı, belki yaşamın sırrını bile keşfederdi, oysa o aşkın sırrını neden çözemediğini dahi bilmiyordu.
O, yıllar öncesinden kalan bir izdi gönlünde, silip atamadığı, hatta silip atmayı bile beceremeyeceği için düşünmediği. Hep onu yaşıyor, rüyalarını, hülyalarını, düşüncelerini o süslüyor, her zerresinde onu yaşattığına, unutamadığına, unutmasının mümkün olamadığına inanıyordu. Sabahların oluşlarında güneşlerde, akşamların gelişlerinde ayda, yıldızlarda görüp, bilip, şekillendirip yaşaması için çaba, başarılı olması için tahammüllü olmasının gereği idi o kız.
Oysa o kız, enstitüden mezun olmuş ve birdenbire kaybolmuştu ortalıklardan. Ferhat’ın inanamadığı, tüm varlığına söz geçiremediği oluşum bu idi. Bir rüzgâr esse, bir zelzele olsa, hatta bir uçak geçse üstünden, ondan bir geliş gibi hissediyordu bu doğal olayları, anlamsız, aptalca, hatta bencilce…
Anlatışında şu cümle onu en çok düşündüren ve üzen cümle idi; “Uzat elini!” demiş, yoksa o muymuş söyleyen? Kendisi mi uzatmamıştı elini, o mu uzatmayıp çekmişti yoksa?
Her şeyi hatırlayıp unutmayan beyni bu konuda suskundu. Afyon yutmuşçasına hissiz, şişeler devirmiş gibisine sarhoş ve kimliksiz.
“Hey Tanrım neden beni böyle işlevsiz organlarla donattın ve salıverdin ki dünyaya, beynimi ve kalbimi koymaksızın salsaydın beni bir çayıra hem ben kurtulurdum, hem de sen düşünmezdin bu bedeni cehennemde kütük olarak mı, çalı-çırpı-çıra olarak mı kullanacağını…
Cehennemliktim ben çünkü. Sevip de kavuşamayanlar; eylemleri, davranışları ve şekilsiz yaşamları nedeniyle, başka nereye giderlerdi ki zaten? Cehennem kapısında bekleyen zebanilerin iltifatları, neşeleri varken, cennet kapısındaki huriler mi davet edecekti ki beni?”
Durup dinleniyordu kendi kendine söylerken söyleyecekleri, Tanrıya sitemi, sevdiğine özlemi tükenmemişçesine;
“Ama dur bir dakika? Eğer sonunda kavuşmak varsa cehenneme bile vardı rızam. Eğer o cennetlikse bana bu kadar eziyet ettikten sonra orada olacağına akıl erdiremiyordum, ama Tanrının işine karışmam olarak yorumlanmasın, gene ulaşmaya çalışırdım ona, cennet kapısında paspas olarak…
Bir kere bassın, üstümden geçsin, ahretteki(19) hayatımı vakfederdim(20) ona, ya da anında cehenneme gönderilişime ses çıkarmazdım…”
Ondan ayrılışının hemen sonraları mıydı, yoksa yıllar mı geçmişti aradan, farkında değildi Ferhat. Yaşamadığını düşünüyordu, onsuzlukla. Evet; gezmek-yemek-içmek-uyumak, ders çalışmak yaşamaktıysa yaşıyordu.
Ha birkaç gün, ha bir yıl, ha birkaç yıl. Yaşadığının farkında bile değildi Ferhat…
Ve bedeninin dayanamadığını hissetti Ferhat bir ara, fark etti Ferhan. Alelacele yetiştirme gayretinde oldu parasının yok zamanında da olsa bir taksi tutarak hastaneye. İyi ki de öyle yapmıştı.
Bir bakıma doktorlar vaktinde yetiştirdiğini söylemişlerdi. Allah muhafaza yetiştiremese kalbine, ciğerine, ya da beynine giden bir pıhtı olsaydı, mahvolmuştu Ferhat.
Bu arada temizlenmiş olup olmamasına dikkat edilmeksizin anjiyo(21) da yapılmıştı, o fargın(22) halinde ona.
Ve sonra alkışlar gibi; “Geçmiş olsun delikanlı, sağlığın yerinde maşallah. Doktorunun yazacağı rapora göre COUMADIN denilen bir ilâcı alacaksın bir süreliğine de olsa. Kalbindeki arızayı da balonla halletti hocamız, ama gene de dikkatli olman gerek!” demişlerdi.
“Haydi dost, kefeni yırtmışsın!” dediğimde;
“Senin hakkını nasıl ödeyeceğim, bilemiyorum ağabey, yalnız anlayamadığım şey şu; ‘Ben kalbimi yıllar öncesinden geri iade etmesini beklemeksizin vermiştim, sevdiğim birine’ Kalbim nasıl pıhtı attı, nasıl anjiyo denen şekilde ulaştılar, olmayan kalp yerime ve balon patlattılar?”
“Narkozun, ilâçların etkisindesin, zırvalıyorsun. Taburcu ol da tekrar neler zırvalayacaksın merak ediyorum. Bazı şeyler için zaman gerekli değildir, yapman gerekeni yapmak zorundasındır. Bir yaş büyüğünüm, bana ‘Ağabey!’ dediğin için bütün bunları ben mi anlatmalıyım ki sana?..
Kızcağız kaybolmak istemiş, kayboldu işte, elinden ne gelir ki? Klasik söz; ‘Geri dönerse senindir, dönmezse zaten hiç senin olmamıştır! (23)’ Asla başını eğme kardeşim!”
Hastaneden çıktığında belki de Ferhan’ın sözlerinin etkisiyle o karşılaşmadan önceki hayatına dönmüş gibiydi Ferhat, sansa da kesin olarak bilmediği. Ona göre davranışları normal bir öğrenci davranışları gibi görünüyordu!
İki kardeş gibi çalıştılar, çabaladılar, ilk sınıf, sonra ikinci sınıf. Kazasız-belâsız üçüncü sınıfa geçtiklerinde arkadaşlarından Feridun, “Mutlaka bekliyorum kankiler(24)!” diyerek ikisi adına tek bir davetiye tutuşturmuştu ellerine.”
“Acelen ne yahu? Başına hemen dert alman gerekli mi? Para-pul, ev-bark, çoluk-çocuk, hiç olmazsa son sınıfa geçseydin yahu?” dememiz anlamsız bir cümleydi. Ama onun cevabı anlamlı cümleler olarak kazınmıştı beynimize;
“Ben tüm arkadaşlarımla beraber olup, tahsilime devam etme isteğime rağmen, yalnızlığımı anladığım zaman çaresiz kaldığımı hissettim(25). Yıllardır gönlümde kazılı kalana ailem rıza gösterince gecikmek istemedim. Mecburiyetten, ya da ailelerimiz uygun gördüğünden değil, gerçekten sevdiğim için bende oluşan duygulara göre ailemin yönlendirmesine ve sevdiğimin beni arzulamasına göre karar verdim…
O bana destek olacak, okumama yardımcı olacak ve mezuniyetimden sonra gerçekleşecek olması beklenen şeyler. Biliyorsunuz; yaşamda hedeflenecek iki şey vardır, birincisi istediğini elde etmek, ikincisi ondan hoşlanmak(26). Bilmem anlatabildim mi?”
“Biz anladık da, senin anladığın konusundaki tereddütlerimizi lütfen boşlama, söyleyeceğimiz tek şey; aklını başına devşir, kukla olma, üzülme, aklından geçenin gerçekten aşk mı, arzu mu, istek mi olup olmadığına içtenlikle karar ver!”
Ferhan düşüncelerinde yanlışlık yaptığının inancı içinde olmak istiyor gibiydi, yılların tecrübelerini yaşamış, ya da yaşıyor gibiydi, sanki! Bazı şeylerin bazı kişilere malûm olması doğal bir şeydi!
Ferhan’ın da okuduklarına, gözlemlerine göre, arkadaşının refah dolu yaşamına, yok’u yok olan varlığına uygun olan düşüncesi de böyle olsa gerekti, üstüne basa-basa söylediği gibi, yanılmak konusundaki mülâhazat hanesini boş bırakmak(27) gibi.
Görünen köy kılavuz istemezdi, okulda birkaç kez o kıza rastlamışlar, vaktinden önce “Ne oldum delisi(28)” olduğunu, mimiklerini(29), sitem dolu sözlerini, istihzalarını anlamışlar ve bu nedenle genç kızı içlerine sindirircesine sevememişler ve arkadaşlarının kulağını çekme arzusunu yaşamışlardı, sözleri sadece birinin söylemesine rağmen, fikirlerini baş başayken gözden geçirdiklerine göre.
Mutadı veçhile(30) düğüne gelmişlerdi, hatta özellikle biraz gecikerek. Nasıl olsa kendileri için kenarda-köşede bir bekârlar, ya da arkadaşlar masası olacaktı. Oraya sessizce yerleşirlerdi ve dişlerinden-tırnaklarından artırdıkları ile hediye olarak aldıkları çeyrek altını da eğer denk gelirse bizzat damada, olmazsa damadın anne ve babasına verirlerdi. Çünkü geline zerrece tutku ya da sempatileri yoktu.
O da belki onlara ayılıp-bayılmıyor olabilirdi, yeter ki; “Evet!” sözleri ile bağlantı sağlanabilsin, karı-koca olsunlar.
Daha yerlerine oturmadan sallanmaya başlamıştı Ferhat!
Ferhan’ın “İyi misin Ferhat!” sözlerine “O! O!” deyip yığılır gibi olmuştu arkadaşının kollarına. Feridun’un düğünün ahengini bozmak onlara yakışmazdı, bir kominin(31) yardımıyla onu geldikleri gibi geri götürme gereğini yaşamıştı Ferhan.
Hastaneye ulaşırken bile Ferhat; “O! O!” şeklinde sayıklamaya devam ediyordu. Ferhan, daha sonra kocası olacak daha önce hiç görmediği bir oğlanla dans ederken gördüğünün, ismini bile bilemediği, sakladığı Ferhat’ın sevdiğinin olduğunu düşünememişti, o an.
“Acil!” dediler, bir kere daha anjiyo ve bu sefer; “Sinirlerine hâkim olamazsan elimizden başka bir şey gelmez! Kalbin yorgun ve yeterince sağlam değil, ani sevinç ve üzüntülerden sakın!” demişlerdi, “Tanrı hakkı üçtür!” anlamında belki de.
Verilen ilâç aynı ilâçtı, bu kere yarım-yarım değil, bütün olarak günaşırı yutacaktı ve bu artık onun yaşamının bağımlılığı olacaktı. Peki, üstesinden gelemediği, unutamadığı artık başkasının olduğuna kesinkes inanması gereken o kıza bağımlılığı?
Yaşam devam ediyordu, etmek de zorundaydı belki. Nankör(32) dünya, kendini bilmez, dünya, ya da ne deniyorduysa o!
Feridun eski Feridun değildi, evlenmesini takip eden birkaç ay sonunda. Derslerle ilgisizdi, notları aşağılamaya başlamıştı, kendisine umursamaz bir dünya kurmuştu. Ferhan’ın çabaları yetersizdi, Ferhat’ın çabalarına cevap vermiyor, vermek istemiyordu.
“Yanlış yaptım!” dedi, bir ara bunalıp. Ferhan’ın; “Ben sana dememiş miydim, ‘İyice düşün!’ diye” istihzalı sözlerini duymak isteğinde değil gibiydi. Ferhan durgunlaşınca, söylemeyi belki aklından bile geçiremeyince devam etme gereğini hissetti;
“İçten pazarlıklı(33) olduklarını bilemezdim, onun ve tüm ailesinin. Uyuşamadık, anlaşamadık, bilemedik birbirimizi, ayrıldık ve babamın neredeyse yarı serveti onların eline geçti, boşanmak olayı nedeniyle. Hepsi yönlendirme, belki de baskı olması nedeniyle aldatılışımla benim suçum, benim isteğimdi, sözlerine, yalanlarına, güzelliğine, ‘Ondan başka hiçbir şeyinin olmadığına inanan ben, benden başka çok şeyi olmasını isteyen ona(34)’ kanmıştım…
Ailemi asla suçlayamam, ben istedim, keşke tek başıma, ben başıma yanmış olaydım!”
“Olur böyle şeyler yaşamda, kendini üzme, biz de destek oluruz, kısa zamanda atlatırsın bu badireyi(35), toparlarsın kendini inşallah!”
Şöyle küskünce, hatta anlamsızca bakmıştı arkadaşlarının yüzlerine Feridun, beyninde kurguladığı bazı şeylerin anlaşılmaması umudunu taşıyarak belki.
Ertesi gün, bir gün öncesinden park edilmiş olarak gördükleri aynı yerde kalan Feridun’a ait araba çekmişti dikkatlerini. Okul kapılarının öğrencilere açılmasını tereddütle beklediler.
Hatta Nöbetçi Öğretmene kapıları erken açtırması, hiç olmazsa kendilerinin içeriye alınmaları için yalvardılar.
Heyecanla üst katlardan başlayıp zemine kadar tüm odaları yokladılar, birer-birer, sıra-sıra. Zemindeki Jimnastik Salonunda Sabit Halkaya asılı olarak buldular Feridun’un soğumuş bedenini, onu yalnız bırakmakla hata yaptıkları inancını yaşayarak. Ama o kafasına yaşamamayı koymuştuysa nasıl vazgeçirebilirlerdi ki onu?
Bugün değilse, yarın, belki daha ertesinde, o gerçekleştirmeyi düşündüyse mutlaka gerçekleştirecekti yaşamamayı. Genç yaşında bıkmıştı yaşamaktan yahut da arzusu kalmamıştı yaşamak için.
Cenazesi kalkacaktı. Bu istekle haber verdiler sabık karısına. Tatildeydi, tüm ailesiyle birlikte kısa zamanın kârı, bir ya da iki üç sefer cilveleşmekle(36) edindiği, sonrasında sırtını döndüğü.
Cenazesine bile gelmeyi istememişti, kendisine dünyalığını bağışlayana…
Anne baba ağlıyordu musallada(37) yatan oğulları için. Kalabalıkta onlar, onlarla birlikte olan bir-iki arkadaşı vardı. Ferhan abdestini kaldıkları pansiyonda almıştı. Muhtemelen Ferhat da...
Ama aklında tutamamış olsa gerekti ki tekrar abdest almaya yönelmişti.
Tam bu sırada çıktı Ferhat’ın sevgilisinin olduğu kadın Ferhan’ın karşısına. Şüpheli gibiydi genç kadın, belki de çekimser…
“Beni tanımadın mı, yoksa Ferhat?” dedi.
“Yanılıyorsunuz bayan. Ben Ferhat değil, onun ağabeyi konumundaki Ferhan’ım. Mademki evlendiniz, çıkın gidin Ferhat’ın hayatından, rahat bırakın onu! Üstelik sevdiğimiz bir arkadaşımızın cenazesindeyiz, bize bulaşmayın! Hem şimdi…”
Yalan söyleme modundaydı Ferhan; “Ferhat gelmedi, ya da yetişemedi!” demek gibi. Ama Ferhat’ın zamanında ilgi duyduğu kadın çaçarondu(38), kendini bilmezdi, sözünü yarıda kesti;
“Siz aramızdaki bağa karışamazsınız, ancak kendisi istemezse görüşmekten vazgeçerim. Hem Feridun benim akrabam, size ne oluyor ki?”
Bu sırada abdestini tazeleyen Ferhat ellerini, kollarını mendiliyle silmeye çalışarak kendilerinin yanına gelme çabasındaydı.
Onu görünce;
“Feride!” diyerek bağırdı, tüm cenaze sahipleri duymuşlardı, sesini sanki. Sonra oraya yığıldı bir külçe gibi Ferhat.
Bu üçüncüsüydü aynı ve benzer sıkıntıyı yaşamasının.
“Ne olur, kendine gel Ferhat! Beni okulda, beni bu dünyada yalnız bırakma!” dercesine kucaklarken cenazeye yetişme çabasındaki bir aracın önüne attı kendini Ferhan.
Anlayışlıydı direksiyondaki adam, yolcularını bıraktı, arka kapıdan ikisini içeriye aldı. Bu arada ön kapı açıldı, o kadın da bindi arabaya, adı Feride olan.
Hastaneye geldiklerinde nefes almıyordu Ferhat. Acilden yetişen doktorların suratları asıktı, yoğun bakımda gene de yapmaları gerekenleri yaptıklarına inanıyordu Ferhan.
“Başınız sağ olsun!” dediklerinde kendini tutamadı Ferhan, Feride’nin iki yakasından iki eliyle tutarak bağırdı:
“Katil! Kardeşimin katili!”
Bütün hastane sesiyle inlerken, o çöktü. Ağlıyordu…
…
Tüm bunları kronolojik olarak anlatan ben kim miyim? Feridun’un ve Ferhat’ın başına gelenleri bildikten sonra, aynı yaşamı Ferhan kendisi için de oluşturmak üzereyken bundan vazgeçiren, Ferhan’ı bir bakıma yaşamına döndüren babasıyım, adım Ferruh…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküde adı geçen gerçek insanlar olan Lisedeki Bohça, Napolyon, Hayri, Aliye, Necati, Naciye, Süha ve Hicran Öğretmenlerimiz yaşamışlar ve dünyamızdan ayrılmışlardır. Onları rahmetle anmak için isimlerini kullanma arzusunu yaşadım. Keza, Fokasof, Hüseyin, Doğan ve Abidin ise lise yıllarında beraber olduğum arkadaşlarımdı ve mezun olduğumuzdan beri bu arkadaşlarımla iletişimim olmadı (maalesef).
(1) Lan ya da Ulan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kuranı Kerimde ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.
(2) Sünepe (ya da Sümsük, Snop); Aşağı yukarı aynı anlamda kelimeler olup; uyuşuk davranan, pısırık, miskin, mızmız, mıymıntı anlamlarındadır.
Sümsük; Aslı bir kuş cinsi olmakla beraber halk dilinde yöresel olarak uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.
Mızmız; Her şeyde kusur bulan, hiçbir şeyden memnun olmayan, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olan.
Çelimsiz; Çok zayıf ve kuru, sıska.
(3) Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.
(4) Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.
(5) Heba Olmak (Etmek) -Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.
(6) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.
(7) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
(8) İbret-i Âlem; İnsanlar için ders olsun, emsal teşkil etsin, ibret olsun, başkaları, herkes bir ders alsın, anlamındadır.
(9) Galoş; Hastane, muayene gibi sağlıkla ilgili yerlere girerken mikrop taşınmasını önlemek amacıyla ayakkabı üzerine geçirilen ve bir kez kullanılıp atılan, ince plâstikten yapılmış korumalık.
(10) Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.
(11) Hassasiyet; Duyarlık. Duygululuk.
(12) Gani Gani; Çok bol bir biçimde, çok çok, bol bol.
(13) Cibilliyet; Tıynet. Karakter, yaradılış, huy, maya.
(14) Sempatizan; Duygudaş. Bir kimseye ya da bir konuya sempati besleyen, üyesi olmakla beraber bir partinin, bir örgütün görüşünü benimseyen, onu destekleyen, ya da bir öğretiyi, görüşü, akımı tutan, yandaşı olan.
(15) Sular Seller Gibi Öğrenmek; Bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi yanlışsız, doğru öğrenmek.
(16) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO: Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır. Lombroso’nun iddiaları içinde mutlaka incelemeleri içinde kulak memeleri ile ilgili görüşü de vardır, benim belki okuyamadığım. Bu nedenle onu öyküye sıkıştırdım.
(17) Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.
(18) Lâkayt; Aldırışsız, ilgisiz, umursamaz.
(19) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(20) Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.
(21) Anjiyo (Anjio); Anjiyo kardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
(22) Fargın Yatmak; Yöresel olarak kendini bilmeyecek, kendinden geçmiş, ses-ışık gibi tepkilere cevap veremeyecek şekilde yatmak.
(23) Eğer birini seviyorsan, serbest bırak… Dönerse senindir, beklediğin üzere. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştır. ALINTI
(24) Kanki; Kanka olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.
(25) Yalnızlığımı anladığım zaman çaresiz kaldığımı hissettim. (Anladım sonu yok yalnızlığın, şarkı) ALINTI
(26) Yaşamda hedeflenecek iki şey vardır, birincisi istediğini elde etmek, ikincisi ondan hoşlanmaktır. Logan Pearsall SMITH
(27) Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
(28) Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
(29) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
(30) Mutat Veçhile (Mutadı Veçhile); Alışılmış yol, tarz ve şekilde.
(31) Komi; Otellerde ve lokantalarda ayak işlerine bakan, garson yardımcısı, yamak.
(32) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
(33) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan, kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.
(34) Ondan başka hiçbir şeyinin olmadığına inanan ben, benden başka çok şeyi olmasını isteyen ona inandım. Sözün Konfüçyüs’e ait aslı; “Allah’ım senden başka hiçbir şeyi olmayan ben, senden başka çok şeyi olanlara acırım!” şeklindedir. Buna benzer diğer bir söz ise; “Dünyada iki kör var; biri benden başka herkesi gören sen, diğeri senden başka kimseyi görmeyen ben!” (Dünyada iki kör tanıdım, biri beni görmeyen sen, biri de senden başkasını görmeyen ben ALINTI)” şeklindedir.
(35) Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.
(36) Cilveleşmek; Genellikle kadınlar için kullanılan bir söz. Hoşa gitme, hoş görünme için kırıtmak.
(37) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.
(38) Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.