Üç aylık maaşının tümünü almış, kubara-kubara(1) kurulmuştu otobüse. Herkesin Kredi Kartları, Bankamatik Kartları olmasına rağmen, o “Para peşin, kese meşin” felsefesi ile yapardı alışverişini.
Olmadı, yetişmedi, yetişemedi, kasaba, bakkala; “Yaz deftere(2), öderim maaşı aldığımda!” derdi. Kredisi boldu.
Muhtemel elektrik, su, doğalgaz, telefon bedellerini bir kenara ayırıp ölümlük dirimlikleri(3) de Belegade Sandığında(4) hafifçe destekleyip takviye ettikten(5) sonra evvel emirde kasaba-bakkala borçlarını ödeyecekti yaşlı adam.
Oğlu, yani beraber yaşadıkları mühendis olan oğlu da takviye etme gayretini yaşıyordu evin giderleri için, ama ısrarla itiraz ediyorlardı; “Senin gelceğin var, evlencen, barklancan, çoluk-çocuğa karışcan, belki yurtdışlarına gitcen!” deyip “Biriktir!” diyorlardı.
“Senin aklın başına ere, nasıl istersen, bilirsen, işte öyle!”
Oğlanın ağzı var, dili yoktu, “He!” demekten başka da cevabı. Ne içkisi, ne de sigarası vardı. Kendi halinde oluşundan beri ne beden, ne beyin, ne de gönül dostu vardı.
Cep telefonundan ve internet denilen o şeyden başka da masrafı.
Ayda-yılda bir gömlek, yılda-ayda-birkaç yılda bir pabuç gibi! Onlar da annesinin ve babasının talimatları ile.
Yok, öyle cimrilik(6) falan gibi huyu yoktu oğlanın, müşkülpesentti(7), kanaatkârdı, ya da isteksizdi, diyelim.
Bir de sabit bir fikri vardı; “Evlenmeyi düşünmemesi” gibi. Ama hiç mi, hiç değil!
Hey gidi dünya hey! Düşünüyordu yaşlı adam;
“Anası beni peşinden ne koşturdu, az mı diller döktürdü bana? Dilerim ki; oğlumun karşısına çıkan onu kahırlandırmasın, üzmesin. Evet, tabii, bir genç kız olarak naz yapması doğal, ama ‘Fazla nazın da âşık usandıracağını’ bilsin!”
İç cebini yokladı şöyle. Evet, emanet, yani üç aylığı sağ-selâmet, kendi halinde aynı yeri işgal etmeye(8) devam ediyordu!
Tam bu sırada bir genç kız geldi, oturdu karşısına, hanım-hanımcık, otobüste o kadar boş yer varken.
Bu; “Tanrı’nın yönlendirişi olsa gerek!” diye düşündü.
Tamam; “Kuzguna yavrusu Anka görünürdü”, evlâdı da yakışıklı bir mühendisti kendine göre, ama bu güzel kız bir başkaydı, evlâdı olsun istediği. Evlâdı da olmayacağına göre gelini olmaz mıydı ki? Kaş-göz gerisi söz derler, ama o tebessüm, o tavırlar(9), o bakışlar, o dudaklar(9), kulaklarını kapsayan saçlar ve gözlerinin rengi…”
“Umarım gönül verdiği biri yoktur, ona gönül veren de umurumda değil. ‘Gönül kimi severse güzel odur!’ Sadece güzel mi? Oğlunun ömrünü paylaşacağı biri olabilirdi, eğer karşılıklı olarak birbirini isterlerse. Hem elinde yüzük falan da yoktu, sahipli olduğunun göstergesi…
Sanki sahipli olanların hepsi yüzük takarlarmış gibi…”
Yaşlı adam gözlerini ayıramıyordu genç kızdan. Genç kızın tedirginliğinin farkında bile değildi.
Genç kız patladı sonunda, patlaması gerektiğince;
“Amca, herhalde birine benzettiniz beni?”
“Mümkün değil!”
“Ne gibi anlayamadım!”
“Ne akrabalarımın, ne dostlarımın, ne de arkadaşlarımın ‘Evlâdım!’ dediğim senin gibi güzel kızları yok! Olsaydı mutlaka hatırlardım, zihnimde bir bilgi kırığı kalırdı. Ama sen benzerine asla rastlanmayacak bir kızsın. Böyle güzel, böylesine giyimli, tertipli, böylesine hanımefendi birinin ahlâkı ve terbiyesi de güzeldir, diye düşünüyorum…”
“Hakkımdaki düşünceleriniz için teşekkür ederim. Ama peki amca, anlayamadığım şey söylemek istediğiniz ne?”
“Bir oğlum var, benim de, senin yaşlarında, senin emsalin…”
“Eee? Allah bağışlasın, ama gene anlayamadım ne söylemek istediğinizi?”
“Ve maalesef oğlumun aklını başından uçuracak, size dediğim gibi ‘Evlâdım!’ arzusunu yaşayacağım bir gelinim yok!”
“Yani şu beş-on dakika içinde oğlunuzun ve benim fikrimi almadan bizi birbirimize yakıştırdınız?”
“Olamaz mı yani?”
“Aklımdan başka bir şey demek geçerdi, ama saygımı yitiremem, sadece geniş, yüce boyutlu bir hayalperestsiniz demekle yetineceğim. Sizi hayallerinizle baş başa bırakıp ben bu durakta ineceğim amcacığım!” derken kahrını da, sitemini de belli eder gibiydi genç kız.
Boşa yakın, mesai başlangıcının, ya da sonunun yoğunlaşmadığı bir vakitte karşılıklı iki kanepede oturan biri genç, diğeri yaşlı ikilinin diyalogu idi bu.
Yaşlı adamın vazgeçmeye, bir anlamda pes etmeye niyetinin olmadığı belli idi. “Taş atıp da kolu mu yorulacaktı ki?”
Tek dileği bu genç kızın bir başkasında gönlünün olmaması, gönlünün azade olmasıydı.
O da indi genç kızın peşinden, otobüsten. Genç kız sinirlenmeye başlamış ve bu tavrını belli etme gayretindeydi.
“Bana kızma, gücenme güzel kızım! Biz yaşlıların böyle ani heyecanları, tasavvurları ya da hezeyanları(10) olur, bazı-bazen. Söz veriyorum sana, hemen peşinden ayrılacağım eğer bir iki soruma cevap verirsen…”
“Peki amca, kısa, kesin ve öz!”
“Gönlünün sahibi var mı?”
Genç kız kısa bir süre durakladı, bu yalan söyleyeceğinin belirtisi, hatta garantisi gibiydi, nitekim de öyle de oldu;
“Hayır, yok!”
“Adı Fevzi olan oğlumun resmini göstersem, bir karşılaştığınızda ona şans vermek içinizden geçer mi?”
“Hayır!”
“Teşekkür ederim kızım. Seni üzdüğüme hem üzgün, hem de pişmanım. Allah bahtını açık etsin, dualarım mutluluğun için olacak. Allahaısmarladık kızım!”
“Bir saniye amca, bazen tesadüfler mutlulukların da anahtarlarıdır. Bir karşılaşma, bir tesadüf, ya da yıldırım aşk denilen bir olay. İsmim de oğlunuzun ismine benzer; Fevziye. Göstermek istediğiniz fotoğrafa bir bakabilir miyim?”
Yaşlı adam titreyen elleriyle cüzdanını çıkardı, açtı, içindeki fotoğrafı özlemişçesine öptükten sonra;
“İlk, tek ve son hayat ağacımız!” dedi, fotoğrafı genç kızın eline doğru uzatırken.
“Düşünceniz incelik, gerçekten yakışıklıymış oğlunuz. Allah onun da bahtını açık etsin. Ama biraz önce size ‘Kalbim boş!’ dedim ya, yalandı, sizi ümitlendirmek de saygım nedeniyle aklımdan geçmez.”
Genç kızın tüm sözlerinde bir heyecan var gibiydi, göğsü fark edilecek gibi coşkunca kalkıp iniyordu, yaşlı adamın fark edemediği, ya da biçimlendiremediği, anlayamadığı bir şekilde. Genç kız ise itirafının rahatlığını yaşıyor gibiydi.
“Oğlumun bahtı keşke özlediğim, istediğim gibi olsaydı. Sağlıkla kal kızım! Bir gece kulağın çınlarsa, bil ki bahtının iyi olması için dua ediyorumdur. Kulağındaki çınlamalar kendi kendine duruverirse bil ki ölmüşümdür, rahmet dileklerini esirgeme!”
“Allah geciğinden versin amca! İyi ve sağlıklı yaşamanız için dua edeceğim. Ancak bilmenizi istediğim şeyi tekrarlamak isterim. Bahtımda yaşayan biri var ve ölmeden önce onu sizinle tanıştırmaya çalışacağım!”
“Ama adres-madres bilmiyorsun ki kızım!”
“Soyadınızı söylemeniz yeterli, meşhur biri olmasanız da ben gerisini öğrenirim.”
Kekeledi yaşlı adam, soyadını söylerken.
“Beynime not ettim, sizi mutlaka bulacağım.”
Genç kız ve yaşlı adam birbirine sırtlarını döndüklerinde ikisinin de dudakları kıpırdıyordu:
“Keşke oğlumun karşısına çıksa, oğlum hiçbir şeyi bilmeden, benim dileğimi yaşasa!” diyordu, içinden yaşlı adam, devamının gelmesi dileğiyle.
Genç kız ise;
“Gel de tesadüflere inanma, birine tüm benliğinle bağlanırsın, ilerisi için plânlar yapar, düşünürsün, o tüm benliğinle bağlandığın kişinin babası durup dururken tesadüfen çıkar gelir karşına; ‘Gel gelinim ol, otur, oğlumun karısı ol!’ der. Olacak tesadüf müydü bu?”
Resimdeki o, isim o, babasının tarif ettiği o idi. İlk irkilmesinin ardından devamını tamamlayamadığı heyecan dolu bir yaşamın içindeydi genç kız.
Yaşlı adam, üst geçitten geri dönüşü için karşı yola geçerken, göz ucuyla değil, geri geri yürüyerek kızın yöneldiği istikameti tespit etmeğe çalışıyordu, “Gönlümde biri var!” demesine rağmen, bu ne işe yarayacaktı ki?
Ya kız evine gitmiyorduysa? Yapacağı bir şey yoktu. Genç kız belki de evine değil, arkadaşına, bir ziyarete, ya da metroya bir başka otobüs durağına da gidiyor olabilirdi…
Yaşlı adamın kendisini kaptırdığı düşünceler nedeniyle; genç kızın ne düşünceleri, ne yönü, ne de kendisine söylediğinin yalan olduğuna inanması nedeniyle hiçbir şey umurunda değil gibiydi.
Kader eğer başka şeyler için hazırlıklıysa kendini gösterirdi şöyle ya da böyle. O halde kadere de yardımcı olmalı, yol gösterebilmeli, önündeki engelleri kaldırmalıydı. Nasıl mı? Bunu da bu yaşlara ulaşmış bir yaşlıdan başka kim bilebilecekti ki?
Tabii öncelikle karısına danışmalı, sonrasında aklını başına devşirmekte(11) geciken oğlunun nabzını yoklamalı ve gördüğü genç kızı tüm güzelliği ile onun beynine işlemeliydi.
Yaşlı adamın bilmediği şeyler olsa mı gerekti? Örneğin genç kızın bir kere; “Gönlümde biri yok!” demesinin ardından, üst üste iki kez “Var!” demesinin arkasındaki sır varsa eğer, ne olabilirdi? Gerçekten var mıydı, sevdiği, onun olmayı istediği biri?
Vardı tabii. Yaşlı adamın aklından bile geçmeyen biri olabilir miydi bu kişi? Aslında genç kız adres istememekle, kendisini internetten bulacağı dileği ile bu açığı vermiş gibiydi.
İnsanlar yaşlanınca onlara yön verme gayretinde olan beyinlerindeki gri hücreler(12) de emeklilik vakitlerinin geldiğine inanıp tembelleşiyor olmalıydılar.
Yaşlı adamın aklından geçmeyen, daha doğrusu geçemeyen şey otobüsteki bir rastlantıdan çok büyük olasılıklar beklememe inancıydı. Bu; yanlıştı kendisine göre, ama doğruluğunu da kim inkâr edebilirdi ki?
Bazen tesadüfler insanı etkiler, bazen de insanları etkileyen tesadüflerdir. Bazen insanlar tesadüflere izin verir, bazen tesadüfler insanın karşısına çıkar. Netice hep aynıdır, 1=1 gibi, aksa ak, karaysa kara, kısa, kesin ve öz…
Peki, yaşlı adamla o genç kızın karşılaşmalarındaki tesadüf neydi? Yaşlı adam mı tesadüf etmişti genç kıza, yoksa genç kız mı hazırlamıştı bu tesadüfü yahut da karşılaşmaları tesadüfün bir tesadüfü müydü? Hem neden?
Yaşlı adam eve gelince önce karısına açıkladı yaşadıklarını, beğenisini ve düşüncelerini. Yaşlı kadın anneydi;
“Siparişle aşk olmaz ki, bey!” dedi. “Sen beğenmişsin, güzelmiş, terbiyeliymiş amenna(13). Peki, o oğlumuzu beğenecek mi bakalım? Oğlum bir kirpi olsa, ben onu ‘pamuk tenlim, pamuk tüylüm!’ ya da ‘pamuk desenlim’ veya ‘pamuğum’ diyerek sever, bağrıma basarım, ama elkızı ne der, bu bir!..
Bizim gönlü dışa kapalı, gününe gün ekleme gayretindeki oğlumuzun fikri, zikri, düşüncesi, tavrı ne olur, bu da iki? En iyisi bu konuyu kendine açmak, eğer aklında çizdiği bir resim, gönlünde şekillendirdiği bir cisim yoksa?”
Akşam her zamanki gibi yorgun ve durgun geleceğini umdukları oğlan; “Karnım tok!” deyip odasına yöneldiğinde annesi arkasından seğirtti;
“Otur bakalım, babanın dizinin altına, dilinin altında bir-iki kelâm var sana!” dedi.
Oturdu genç adam, babasının dizlerinin dibine diz çökerek.
Babası önce boğazını temizledi, sonra anlattı, ne biliyorsa, ne diliyorsa, ne düşünüyorsa…
Sözlerinin sonunu “Annenin düşüncesi de aşağı-yukarı benim gibi!” diye bağladı.
Hafif bir tebessümle aydınlandı Fikri’nin yüzü;
“Beni gururlandırdınız! Bana lâyık gördüğünüz, bakalım beni kendine lâyık görecek mi? Beğenecek mi? Sevecek mi? Kabul edecek mi? Bir bakıma; ‘Sarı Çizmeli Ayşe Ana!’ olması muhtemel bir genç kız. Nerede, nasıl bulacağım ki onu; ‘Benim ol!’ diyeceğim, sizin arzularınızın gereği olarak?”
“Ben otobüsten indiği yeri biliyorum oğlum. Emekli adamın ne işi olur ki? Günlerce beklerim yolunu, yeter ki sen mutlu olmak için aklını başına devşir. Arar bulurum onu, adından başka bildiğim bir şey yok, ama mahalle muhtarına gider, yalvar-yakar, kayıtlardan arar, bulur, sonra derim ki sana ‘Çık karşısına sahiplen!..’
O istemezse ne senin, ne de benim yapacağım bir şey yok. Ama kaybeden o olur sanırım!”
“Neden öyle söylüyorsun ki baba? İnsanlar fikirlerinde, zikirlerinde olduğu gibi arzularında, dileklerinde eşlerini seçme konusunda da özgürdür. Hem acaba arkadaşı falan var mıdır, acaba? Söylemeyi unuttuğun bir şeyler yok, değil mi baba?..
Üstelik senin tasavvuruna göre elde sadece bir nal var, üç nal ile bir at eksik! Çabalarımıza göre bulmak, bulup da konuşmak, konuşup da görüşememek gibi olasılıklar da var. Bir bakıma dervişin dediği gibi; ‘Gidip de gelememek, gelip de görememek!’ örneğini yaşamak gibi.”
“Ama bilirsin ki oğul; ‘Dağ dağa kavuşmaz, ama insan, insana kavuşur!’ derler.”
“Senin duraklarda, benim için, güneşin alnında, ayakta, ayazda, yalnız, yol-iz beklemene dayanamam baba. ‘Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(14)!’ Bazı şeyler zamana yayarak bırakalım. Söz veriyorum, o tarif ettiğin kızı eninde-sonunda bulacağım ve size getirip elini öptüreceğim, ama eşim olmayı, size torunlar vermeyi kabul eder mi, bilemem…
Şimdi yorgunum, izninizle yatabilir miyim?”
“Peki!” demekten başka çareleri yoktu anne, babanın. Sadece annesi ek bir cümle kurma gayretinde oldu:
“Havalar serinledi akşamları, üstünü örtmeyi unutma, üşütüp hasta olma!” diyerek.
“Peki!” derken hınzırca(51) bir tebessüm yayıldı Fevzi’nin yüzüne. Odasının kapısını kapattı.
Yıllarını tükettiği, bebekliğinden bugüne kadar yaşamını kendinden esirgemediği oğlunun umursamaz tavrı dikkatini çekmişti yaşlı adamın.
“Emekli oluyorum!” demişti, “Neden, niçin?” diye sormuştu. “Ev alalım!” demişti, beraber aramışlar ve tapusunun annesi üzerine olmasında ısrarlı olmuştu.
“Araba alalım!” dediğinde gözleri parlamış, “Krediye falan gerek yok, ikinci elden internetten bulurum ben!” demişti.
Aklına gelen çok şeyde tepkileri vardı, fark edilen, ama bu konuda tepkisizdi, lâkayt olması, “Şimdilik düşünmüyorum!” şeklinde bir kaygısızlık, bir vurdumduymazlık işaretleri miydi, yoksa bilmediği bir şeyler mi vardı?
İçinden geldi yaşlı adamın. Oğlunun sesini duymak, nefesini hissetmek biraz daha konuşmak istedi, kapısına yöneldi. Bir konuşma sesi ulaştı kulağına, irkilmekte geç kalmadı.
“Babamla karşılaşmana sevindim, keşke sende olanın ben olduğumu söyleseydin ona. Mutlu olurdu!”
“Onun beni kendi gözüyle değil, senin gözünle sevmesi gerektiğini düşündüm. Bir görüşte oğlunun kollarına atılacak, hoppa, ne oldum delisi bir kız olmadığımı bilsin arzusunu yaşadım!”
“Babamın öyle bir art düşüncesi olsa, içtenlikle yaklaşmazdı ki sana!”
“Bilmem, kafam karıştı, ‘Ben oğlunuzun sevgilisiyim zaten, gönlümde yatan da oğlun!’ demeyi akıl edemedim. Ne yapmam gerek?”
“Evi biliyorsun. Adresi nasıl tespit ettiğini, beni ne kadar sevdiğini…
Sahi, seviyor musun beni, benim senden vazgeçmeyecek gibi sevdiğim kadar?”
“Sensiz bir yaşamı düşünemiyorum, babanı üzmek de aklımdan geçmedi, acaba affeder mi baban beni?”
“Babam büyük insandır, senin beni, benim seni sevdiğimden çok sevdiği öğrenirse yelkenleri suya indirir…”
Yaşlı adam karşı tarafın neler söylediğini bilmemesine rağmen daha fazla sabredemedi. Oğlunun odasının kapısını çaldı, içeri girdi.
Oğlu yanındaki bir kitabın arasına bir fotoğrafı saklama gayretindeydi.
Oğlunun yatağından doğrulmasını işaretle engelledikten sonra, saklamak istediği resmi eline alıp resme dikkatle baktı.
Resimde bir masa etrafında idiler, oğlu, o ve bir- iki kişi daha, özel olarak çekilmemişti, ama gerçek bir belge idi o.
“Söyle ona, bana yaptığı zulüm nedeniyle kör bir bıçakla kulaklarını kesmek için bekliyorum. Ha! O kulağı kesik olmayı istemiyorsa, gelir benden ‘Allah’ın emri, peygamberin kavliyle oğlumu ister!’ Ben de gereği için düşünürüm!”
Konuşmaları duyup merak eden anne de girmişti açık kapıdan içeri ve söze karıştı;
“Yol-iz bilmiyorsun be adam! ‘Allah’ın izniyle…’ demek için biz kız tarafına gideceğiz!”
“Ben de nerede yanlış yaptım diye düşünüyordum be hatunum! İyi ki aydınlattın!” dedikten sonra;
“Gecikmeye tahammülüm yok, söyle Fevziye kızıma, gün aydınlanır aydınlanmaz evlerinin kapısında olacağız, anne-baba olarak.”
Fevzi, hayretten açılmış gözleriyle bir annesine, bir de babasına bakıyordu, açık telefonundan tüm konuşmalara şahit olan Fevziye’nin şaşkınlığını umursamayarak…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Gubarmak; Kubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir. Kubara kubara; Gururlanarak, böbürlenerek anlamında olsa gerek.
(2) Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi diye başlayan Barış MANÇO şarkısının nakarat bölümü; “Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı” şeklindedir.
(3) Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
(4) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
(5) Takviye Yapmak (Etmek); Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.
(6) Cimrilik; Elindeki parayı harcamaya kıyamama, eli sıkı, pinti, varyemez olma.
(7) Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.
(8) İşgal Etmek; Birini işinden alıkoymak, oyalamak, gereksiz yerine vaktini almak.
(9) “O tebessüm, o tavırlar, o levendâne hiram” olarak başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Bedri Ziyâ AKTUNA’ya, Bestesi; İsmail Bahâ SÜRELSAN’a ait olup eser Acemâşiran Makamındadır. (Levendâne; Levende yakışır biçimde, yakışıklı ve gösterişli biçimde, hızla ve süratle, Hiram; Salınma, salınarak ve edalı bir şekilde yürüme demektir.)
(10) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
(11) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
(12) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(13) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
(14) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(15) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.