İnsan, daha doğrusu insanlar hayallerinde, düşüncelerinde sınırlı olamıyorlar. Bu sınırsızlık da onları etkileyebiliyor. Örneğin genç bir delikanlı (benim gibi) bir şekil çiziyor düşüncelerinde, sonra bunu hayallerine aktarıyor, bir de bakıyor ki, karşısında olan o, hayalindeki yaşayan ve hatta kendisinin olan sevgili…

Nereden mi biliyorum? Hafifçe çıtlattım(1) ya hani, o benim işte(2)!

Çizdiğim resimdeki o Türk kızı, dünya güzeli olmasa da, en aşağı dünyanın üçüncü güzeli, hatta hakkı çeşitli nedenlerle gasp edilmiş(3) olmasa dünya güzeli ikinci kız, hatta birinci kız da olabilirdi!

Boy-bos, endam(4), fiziksel yapı, hele ki kaşlar, gözler, gamzeler(4), dudaklar…

Saçlar? Anlayamaz gibiyim, bu kadar koyu siyah ve parlayan saçlar olabilir miydi? Cahillikti işte yaşadığım, hayallerimde bile…

Ve hepsi bir tarafa bu güzelliğin adı, belki de şuur altıma(5) bir nedenle gizlenmiş olarak Çiğdem’di. Bu ismi ona ben koydum, yoksa o, bu isimle mi egemen oldu bana? Bilemiyorum.

Gece-gündüz, otobüslerde, trenlerde, vapurlarda, yollarda, kenarlarda-köşelerde(6) aradığım ve ama bulamadığımdı o...

Pek meraklısı değildim, televizyondaki dizilerin. Vurdulu-kırdılı macera filmleri çekerdi dikkatimi, eğer programlara bakmışım da aklımda kalmışsa. Çok kere sinemaya bile giderdim bu isteğimin doyumu için.

Aşk, ya da bilim kurgular ilgi alanımda değildi. Bazı-bazen, bilgimi artıracağına inandığım yarışma programları, belgeseller, şakatörlüğümü(!)(7) destekleyecek espri ve şaka programlarına da göz atardım şöyle bir ve doğal olarak(!) spor programlarına…

O gün seyrettiğim kanalların hiçbirinde dikkatimi çeken, çekeceğine inandığım bir program yoktu. Elimde kumanda, kanallar arasında zaping(8) denilen olayı gerçekleştirme çabasındayken inanılması belki güç gelecek, ama rastladım hayallerimdeki ona, bir dizi filminde.

Başlangıçta pas geçmiştim. Dikkatimi çekince hemen geri döndüm ve ağzı açık ayran delisi(9) gibi, şevkle(10)

Dizideki sanatkâr aynen hayallerimde şekillendirdiğim o idi ve sanatkâr olarak adını bile bilmiyordum, ama dizideki ismi de tıpkı düşüncelerimdeki gibi Çiğdem’di.

Gerçekten öyle miydi, yoksa ben mi öyle yakıştırma arzusu duymuştum içimden? Gene bilinmeyenli bir denklem yaşıyor gibiydim, öyle iki-üç bilinmeyenli değil, daha fazla, çok bilinmeyenli.

De…

Neye yarayacaktı ki gözlemim? Dünya yıkılsa, ya da iki dünya bir araya gelse Çiğdem, Tanrı kadar uzaktı bana. Tanrıya uzak olduğum anlaşılmasın. Elhamdülillâh Müslüman’ım ve Tanrının bir kuluyum, bir kulun yaşamında (yani ölmediği takdirde) Tanrısına ulaşmasının imkânsızlığını anlatmak istedim. Dediğim gibi; yaşam bitince tabiidir ki hariç…

Dizinin ne dizisi olduğunu bilmiyorum. Tüm varlığımla sadece onun olduğu karelere bağımlıydı gözlerim.

Ve düpedüz kıskanmağa başlamıştım onu, görüntülerdeki genç adamdan. Hele ki bir ara dudak-dudağa öpüşme modunda gibi birbirlerine yaklaşmamışlar mıydı? Aklım başımdan gitmişti.

Hanzonun(11) birinin seyrettiği filmdeki genç kızı kötü adamdan kurtarmak için sinema perdesine peş peşe ateş etmesi gibi, kumanda da benim elimdeydi ya, o sinirle başka bir kanala geçmiştim.

Merakım dürtüyordu beni. Oysa RTÜK(12) denilen bir kurum vardı. Varsa onlar daha fazlasına müsaade etmezler, Alimallah(13) ya diziyi yasaklar, ya para cezası verir, ya da en kolayı televizyonu kapatırdı belirli bir süre için.

Olmadı mı? Bir bakıma da ben yasaklardım! Var mıydı ki keyfimin kâhyası(14)?

Ama olmadı hiçbiri. Reklâmlar Hızır gibi yetişmişlerdi(15), hem de tüm kanallarda birden, birbirinden haberli. “Gibi” demek fazlalık olsa gerekti!

Sinema Dergileri aldım, Televizyon Yayın Programlarına baktım, en sonunda internet denilen şaheserden öğrendim o sanatkârın adını. İnternet için neden şaheser dediğime gelince; bu da beni düşüncelerimin yönlendirişiydi, diyeyim. Çünkü o sanatkârın adı; Şaheser Reyyan(16) Şaheser’di. Unutmamın mümkün olamayacağı, ama ne işe yarayacağını da bilemediğim.

Bir söz vardı; “Gül dalında gonca, dağ yolunda yonca!” gibi. Öylesine uzaktık, öylesine bir fark ve farklılık vardı ki aramızda, hani ben diyeyim bir fille karınca gibi, siz deyin âlâ bir şampanyayla, ucuz bir ayyaş şarabı gibi. Ne aynı ormanda, ne de aynı masada karşılaşmamız mümkün olabilirdi.

Mucize mi? Mucizeyi kim serbest bırakmıştı ki ben yakalamış olaydım? Ama oluyormuş…

Bir görev için…

Yok…

Yok…

Ailemi özlediğim için uçakla yanlarına gidecektim. Tren ve otobüsler uzun ve yorucu yolculukların sebebi idiler. Her ne kadar şehirde otobüs terminalinden kalkan bir otobüsle yapılan yolculukla, uçakla yapılan yolculuk aşağı-yukarı aynı vakti harcattırıyorsa da, uçak imkânları daha genişti, daha doğrusu şöyle demem uygun olur, daha az yoruluyordu insan.

Havaalanına gidiş, uçup havaalanından ulaştığın şehrin merkezine gidiş, şu kadar saat önce, bozuk paraları çıkart, telefonu kapat, kemerini çıkart, su şişesini bırak, check-in(17), bagaj gibi kuralları göz ardı edersem(18), görevli amcalarla(!), teyzelerle(!) her yolculuğumda kapışıyorduk, az-çok göz aşinalığı(19) olanlar müstesna(20)

Neden böyle dediğime gelince; çocukluğumdaki bir haylazlığımın(21), şımarıklığımın(21) eseri, bacağımın birinde bir çivi vardı, cinsini bilemediğim. O kapılardan çırılçıplak geçsem bile mutlaka zil çalıyor, alarm veriyor ve raporumu göstermeme rağmen “Amca(!)” dediklerim mutlaka ellerindeki şeyle sağımı-solumu kontrol ediyor, bazı-bazen bu kontrolle yetinmeyip elleriyle de oramı-buramı garantili olması amacıyla aynen kurcalıyor, yokluyorlardı!

Hemen şunu ekleyeyim ki; bu çivi nedeniyle çıplak ayakla biraz aksar gibi olsam da, özel ayakkabılarım nedeniyle aksayışım belli olmuyordu.

Malûm ilk kontrolden sonra ikinci kontrol noktasına yöneldiğimde gözlerime inanamadım. Çiğdem (Hanım) üç-beş kişi önümde sıradaydı ve görevliler onu tanımış olmalıydılar ki, gülümsemişlerdi ona.

Bizlere, hele ki, üzüntülü, ya da neşeli oldukları her hallerinden anlaşılan garibanlara(22), belki bir cenazeye, belki bir doğum ya da düğüne yetişme arzu ve çabasındaki insanlar içinse gülümsemelerini kısırlaştırıp(23) kısıtlıyorlardı(23) sanki.

Bir de çeşitli nedenlerle, yol-iz bilmeyen, aceleci ama geciken, telaşlı ama vurdumduymaz(24) gibi, gözlerinin görmekte, kulaklarının duymakta sıkıntısını çeken dede ve nineler için, sanki kendileri ilerlerde yaşlanmayacaklarmış gibi tarafsız bir vatandaş olarak davranışlarını engellemekte sıkıntı çekiyordum.

Özellikle yavaş hareketlerine sinirlenip hart-hurt edenler(25) görevliler vardı ki, o zaman beynim vitesten atıyor(!), sinirlerim ilk kontrollerin etkisiyle de olsa geriliyor, onların bu hareketlerine dayanamamak nedeniyle, çılgına dönercesine onların üzerlerine yürümeyi mecburiyet addediyordum.

Tabiidir ki mutlaka karşılıklı şikâyetler nedeniyle Terminal Karakolundakiler neredeyse akraba gibi tanır olmuşlardı beni.

“Ooo! Hoş geldiniz Şanser Bey! Uzun zamandır gözükmüyordunuz, görüşememiştik!” diye teşci bile ediyorlardı(26)!

Buraya hemen bir parantez açmaya çalışayım:

Ailem beş ablamdan sonra bana; Umut, Ümit, Erol, Erdoğan ya da Allahverdi gibi isimler koymak yerine “Şansın yarattığı er” anlamında “Şanser” adını koymuşlardı…

Bir sefer hariç, her misafir ediliş sonrasında(!) uçağıma yetişmiştim. Dediğim gibi bir sefer hariç! O bir sefer de özellikle uçağa binmeyip lehimde şahitlik yapmayı deneyen o amca ve teyzeye medyunum(27), tanımamış olsam da o anda.

Mahkemeye verdim kurumu ve yaka kartlarından isimlerini öğrendiğim personeli, maddi ve manevi tazminat talebiyle. Kazandığım(ız) dava ilgililere ders olmuştu (sanırım). Çünkü amca ve teyze de memnun ve mutluydular.

Şu ana kadar avukat olduğumu söylemiş miydim? Demek ki sırası gelmiş, söylemiş olayım öyleyse…

O sanatkârın peşinden koştum, başka arkadaşları da olup olmadığını düşünmeksizin.

Ve esas adını unutup dizideki adıyla ve (yaşlarımız uygun olmasa da) “Kırk yıldır” tanışıyormuşuz gibi samimi bir edayla;

“Çiğdem!” dedim.

Genç kız hafifçe duraladı, sanki ismi söylenmişçesine, belki de dizide olduğunu sanarak. Fark ettim; seslenişin kendine ait olmadığı tereddüdü içindeydi. Bu da bana yetti, yetiştim kendisine;

“Her şey için bağışlayın lütfen, özür dilerim!” dedim.

“Neden?”

“Bir kere asıl isminizin Şaheser olduğunu bildiğim halde dalgınlığımla dizideki adınızı, mahalleden, okuldan arkadaş, ya da akraba gibi söylemem dolaysıyla. ‘Bayan, Hanım’ ya da ‘Hanımefendi’ gibi bir unvanı belirtmeyi zait gördüğümden(28) dolaylı da efendim!”

“Ayrıca beni ayakta tuttuğunuz için de…”

“Onun için de özür dilemeyi sıraya koymuştum, siz benden evvel davrandınız. Demek ki siz benden daha çok yaşayacaksınız!”

Şakatörlük, hatta bir bakıma şaklabanlık(21) hakkımı kullanmıştım, sıra yakınlaşmaya teşebbüs ve inisiyatif(29) hakkımı kullanmaya gelmişti;

“Bağışlayacağınız umuduyla size bir çay, ya da soğuk bir şey ikram edebilir miyim?”

“Tabii, olur! Paparazziler(30) beraber fotoğrafımızı çeksin, ‘Şaheser’ ya da ‘Çiğdem yeni arkadaşıyla yakalandı!’ gibi manşet atsınlar(31). Meşhur olmak gibi bir düşünce? İstediğiniz bu mu? Yoksa siz de mi gazetecisiniz?”

“Hayır efendim, ben sadece hizmetkârınız, herhangi bir sıkıntınız olursa mutlaka özel avukatınız, avukatlarınız vardır, ama emrinize amade olmaya(32) hazır bir avukatım efendim!”

Şaklabanlık yapma isteğimin önüne geçemez gibiydim;

“Size herhangi bir şekilde söz gelmesinden sakınırım. Şu benim kartım efendim. Ola ki insanlık hali, her ne derdiniz olursa bir telefonunuzla koşarım, biliyorsam çözerim, bilemediğim bir şeyse sorup öğrenirim, en basitinden, uzman bir arkadaşımı size doğru yönlendiririm. Hemen ayrılıyorum yanınızdan, nereden çıkacakları belli olmayan paparazziler nedeniyle. Ama son bir soru sorabilir miyim size?”

“Haydi sorun, ama çabuk, ayakta durmaktan yoruldum, çünkü!”

“Bir filmde gördüğüm gibi peruk taksam, bir bayan gibi allanıp pullanıp yanınıza gelmeyi denesem, tepkiniz gene de ‘Başımdan çekil, git!’ şeklinde mi olur, acaba?”

“Pardon, raporunuz var mı?”

“Sektiğim belli mi oluyor. Evet, ayağımda çivi olduğuna dair raporum var”

“Demek istediğimi bal gibi anladınız. Anlamazlığa gelmenizi kötü bir kelime ile ifade etmek istemem. Çünkü teklifiniz ancak delilere mahsus bir şey, söylemek istediğim de bu idi.”

“Siz bana gülen gözlerinizle gülümseyerek ayrılın, hele ki ‘Merhaba!’ diyerek elinizi uzatın, ben o dediğiniz raporu da alırım efendim.”

“Gerçekten filmlik bir delisiniz!”

“Sizi görüp, sizinle konuştuktan sonra deliliğe de tahammüllü olurum güzel bayan. Umarım tekrar görüşebiliriz. Sağlıklı yaşayın, sevdiğinize kavuşun, Allahaısmarladık efendim!”

Ne bir “Güle güle!” ne bir “İnşallah!” gibi bir söz çalındı kulağıma, ne de hareketini ya da hareketlerini izlemek geçti içimden.

Ben kimdim, ben ne oluyordum ki, ülkemin değerli bir sanatkârıyla ayakta da olsa, çekinerek de oluşsa, mesleğinin bağışladığı çene düşüklüğü ile iki-üç cümle etmeyi başarı olarak düşünen biri, kaba-saba bir avukat, yalnız ve şimdiden sonrasında çaresiz?

Üstelik onun hakkında ismi, dizideki ismi, belki de diziye mahsus simsiyah saç rengi, lenslerle(33) yeşillendirdiğine inandığım gözleri, istihza(34) dolu aralık dudaklarıyla, gamzeleri ve çekingen sesi dışında bildiğim bir şey yoktu.

Ha! Öğrenebilir miydim, öğrenirdim tabii, ondan kolay ne vardı ki?

Mektup yazsam, muhtemel ki, kırmızı ıstampa mürekkebiyle dudak şeklinde baskılı, siyah ıstampa mürekkebi ile “Sevgiler!” yazısı aslında o kaşe(35) şeklinde ve sözüm ona imzalanmış olan o sanatkârın bir fotoğrafı gönderilirdi adresime(36).

Telefon etmeğe kalksam, sekreteri ya da sekreterleri mümkünsüz olduğunu anlatma gayretinde olurlar, ziyaret etmeğe kalkışsam yönetmenin set etrafına ördüğü bodyguardlar(37); “Yassah hemşerim!” derlerdi, ısrarım bir araba sopa yememe bile neden olurdu!

“Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz, ha? Ben avukatım. Tümünüzün…” 

Ne? Ne diyebilirdim ki? Karşımdakilerin;

“Git, bildiğin yere şikâyet et! Bildiğin yerde dava aç!” demeleri karşısında.

Evet! Adalet mülkün temeliydi, ama mülk de, yasalar da bazı mutlu azınlıkların elindeyse, adalet de ne kadar iyi bilinirse bilinsin sırtüstü yere geliyordun veyahut da yumuşamaya çalışarak şöyle söylemeye gayret edeyim;

“… gelebiliyordun. Çünkü biz demokrasiye âşıktık, demokratik haklar bizim en büyük güvencemizdi, tabiidir ki bizimkiler baştaysa.(38)

Meselâ ziyarete geldiğim yerde aleyhime dava açılması da mukadderdi(39);

“Maksadı aşan bir müdahale! Nefsi Müdafaa! Görevini kötüye kullanma” ya da “Meskene tecavüz olarak!”

Ve ben yalancı şahidin o kadar çok olduğu bir mekânda masumiyetimi keskinlikle ispat edemezdim, o sanatkârınsa böyle ufak-tefek şeylerden haberi bile olmazdı.

Nereden, nereye? O salonda, hemen uçağa biniş kapısının yanındaki kafede yalnız başına otururken, ben onu görme hakkımı sonuna kadar kullanmak için karşısına rastlayan banklardan birindeydim.

Anons edildi, herkes ayaklandı, o ve ben hariç. Sıranın sonu gelmek üzereyken yerinden kalktı, bir el çantası vardı kolunda sadece, tıpkı benim gibi. Peşinden seğirttim(40), umutsuzca olsa da;

“Şansım olacak mı gülen gözlerinize bir daha bakmam için, hiç olmazsa telefon numaramı aklınızda tutun?”

Telefon numaramı söyler söylemez arkasına döndü;

“Size ‘Delisiniz!’ dedim, oralı olmadınız. Gözlerimse benim değil. Renkli lens onlar. Görüp fark edemeyişiniz için hangi duyunuzun eksik olduğuna da siz karar verin artık!”

Bu bir azar, dişisine kur yapma gayretinde olan güvercinin uçarak tavrını belli edişi gibi bir sırt çevirisiydi. Eee! Ne yapalım ki, ben bir kediydim; uzanamadığım, ya da ulaşamadığım ciğerin mutlaka mundar(41) olduğuna inanan.

Oysa zaten ciğeri de sevmezdim (mi?) Yok, daha neler?

Gerekenden, gerekli dersi almıştım. Malûm kartallar yalnız, kargalar cemaat halinde uçardı. Kendimi karga gibi hissetmeye başlamıştım…

Ve bir şahinle bir serçenin kıyaslanması(42) mümkün müydü? Haddini bilmesi gerektiği halde haddini bilmeyen bir salon köpeği gibi büzülerek uygun bir koltuk altına sığınmalıydım. Ben de öyle yaptım, koltuk altına büzülerek sığınmak gibi değil, koltuğuma üzülerek oturmak gibi…

İndiğimizde aynı tavır içindeydi. Güzelliğinden emin, bencil, aceleci, kesesi şişkin ve hatta çevresini umursamaz, bence ve bana göre ona yakışmadığına ve yakışmayacağına inandığım karakterler içinde.

Sahi ben bu kızı reklâmlar öncesinde o oğlanla öpüşme modunda görmemiş miydim dizide? Görmemiştim tabii, tam birbirlerinin nefeslerini hissetmeye başladıklarında, “RTÜK izin vermez!” gibi bir saçmalığı bile düşünmüştüm.

Acaba şansımı bir kere daha denemeyi düşünsem mi, diye düşünürken, galiba onun yanımdan geçtiğini gördüm. Galiba, diyorum, çünkü parfüm kokusu, sinirli ve salınarak yürüyüşü çekmişti dikkatimi.

Nasıl mı? Karanlık koridorlarda kocaman güneş gözlükleri vardı gözlerinde, saçlarının rengi değişmiş, uzamıştı da!

Cahil kafam, hiç elçekte-delecekte(43) çalışmamıştı ki bugüne kadar. Oysa mesleğim icabı en ufak mimiklerden(44) bile anlam çıkarma yetisine övünmek gibi olmasın sahip olan ben onu sadece parfümünden ve salınarak sinirli yürüyüşünden tanıyabilmiştim Çiğdem’i! Çiğdem? İsmini anıyordum. Tuhaf!

Bagajının gelmesini bekliyordu, bagajım olmamasına rağmen bir sokak köpeği gibi peşinde olmamın tedirginliğini yaşıyor, eli çenesinde, pabuçlarının biri ile zemine vurarak ses çıkartıyordu, özelliği olmaksızın, belki de o kamuflajına(45) rağmen kendisini nasıl tanıdığımın hayreti içinde.

Pardon aslında zemine vuruşunun özelliği olmadığını söyledim, ama galiba ritmik değilse de sinirli olduğunu söylemem mümkün.

Başka hiçbir söz bulamamışım gibi yaklaştım arkasına ve;

“O dizide cidden o oğlanla öpüştünüz mü? Yani aranızda bir sevgi bağı, bir aşk var mı?” diye sordum.

Gözlüklerini çıkartıp, hışımla(46) yüzüme baktıktan sonra -ki simsiyah, kapkara idi gözleri, belki de hiddetinden- bağırırcasına cevapladı sözlerimi;

“Sana ne?”

Bilemezdim onun da sinemamızın en değerli sanatkârlarından biri gibi(47) kurallarının olduğunu.

Sözü, bana çekilip gitmem, hiçbir şekilde ümit var olmamamın işareti idi. İşareti aldım ve şalvarını toplayıp firar etme gayretindeki bohçacı kadınlar gibi terminaldeki o otobüse binme gayretini yaşadım.

Tanrının eli her yere uzanıyordu. O da aynı otobüse binmişti, ama ben artık kendimi biliyordum, bilmem gereken şekilde. O otobüse bindiğinde başımı eğdim sadece, görünmemek istercesine. Çünkü “Bu ilgi yüzünden ben kendimi kaybetmiştim!(48)” Yunus Emre’den farklı olarak.

Genzimde sadece yanımdan geçerken esirgemeksizin bıraktığı parfüm kokusu vardı, belki kendinden de biraz eser, kırıntı şeklinde bile olsa…

Onunla aynı ortamda olmam tehlikeli idi bence. Hissediyordum ki sinirinin tümünü boşaltamamış, o kalabalıkta kinini, söylemeyi istediklerinin tümünü kusamamıştı üzerime. Ya tüm düşüncelerini anlatmak istercesine üstüme yürümeğe kalkışsaydı? Buna tahammüllü olamazdım, sadece bir dizide şeklini, şemalını görüp de etkilendiğim, ama beni hiç mi umursamayan bir güzel, bir güzellik için.

Bu nedenle otobüs şehre girdikten sonra ilk durağında indim otobüsten. Bundan sonrası sağ-selâmet(49), azat edilmiş(50) ve hürdüm. Çünkü ben esarete değil, hürriyete âşıktım!

Yönelişim çocukluğumun geçtiği annemin-babamın evine doğruydu, gönlü boş, kırık, bir resme âşık, bir budala gibi hissediyordum kendimi. Tamam, ulaşamayacaksam, unutmalıydım, ama nasıl? İlik gibi kemiklerimin, al ya da akyuvarlar gibi kanımın tüm zerrelerine işlemiş bir çılgınlıktı.

Ne Kaf Dağının ardında bir kuş, ne yedi kat yerin altında bir yaz, ne de göğün yedi kat üstünde bir kıştı yaşadığım, ya da kendimce vasıfladığım.

Ve ben onu sığdıramıyordum, yerküremde hiçbir yere, dünyamda demek istediğim.

Sonunda kavuşmak yoksa bir ömrü boşu boşuna tüketmem neye yarayacaktı ki? Bu yaşamdan vazgeçmek geçiyordu aklımdan, hem de kısa bir süre içine sığdırmağa çalıştığım düşüncelerimde. Unutmam mümkün değildi çünkü yaşama devam ederken onu. Tanrının lânetine de uğramak istemiyordum.

Kaza ile bir yerlerden bir yerlere, bir vapurdan denize düşsem, ya da daha önceden tertipleyip de tertiplediğimi unutup bir meşrubatı içsem kandırabilir miydim mi ki Tanrıyı? Hem, onun için canımdan, yaşamdan vazgeçtiğimden haberi olmaksızın?

Bazı-bazen aklıma takılırdı Tanrının çizdiği kader. Mademki kaderimizi yazan o idi, o halde neden intiharımız içinde ebedi yaşayacağımız yer cehennem oluyordu ki? O emretmezse, o emretmemişse neden durup dururken, aşk yüzünden kendimi kaybedip intihar edeydim ki? Mademki büyüktü, büyüklüğünü gösterip beni sevdiğimle karşılaştırdığı gibi kavuştursaydı da, ya?

Benim üstümde deneme gayretini yaşadığı mahzunluğum, hiç de yakışmıyordu Tanrıya? İçimden geçeni örselese(51) miydim yani?

Yorulmuştum, hem Tanrı ile münakaşa etmekten, hem de onu düşünmekten. Yorgundum oldukça, fiziksel değil, gönül yorgunluğu idi yaşadığım. Kendimi dinleme gayretindeydim eve ulaşmadan önce oturduğum parkın bankında.

Telefonumda bir mesaj çınladı, nasıl olsa bir reklâmdır diye umursamak istemememe rağmen şeytan dürttü sanki. İki kelimelik bir mesajdı bu, isimsiz, selâmsız, sabahsız, doğrusu o kısa zaman içinde telefon numaramı aklına yerleştireceğini tahmin etmem mümkün değildi;

“Özür dilerim”

Telefon ettim aynı numaraya;

“Haddini bilmeyen, haddini aşan bendim, neden özür diliyorsunuz ki?”

“Tek kelimeyle ‘Hayır!’ diyebileceğim bir soru için, azarlarcasına gibi bağırıp çağırmam yanlıştı!”

“Asla! Benim sahiplenmek istercesine sorgulamam, haddimi aşmam yanlıştı!”

“Anlamadım!”

“Pardon, ben özür dilerim, affedersiniz zırvaladım(52), unutun gitsin!”

“Böylesine iğneleyici, kendinizi aşan cümleleri telefonla iletmek yerine yüzüme söylemeye çalışsanız!”

“Ne kaybederim, ya da ne kazanırım ki, bilemiyorum, iyi bir düşünce gibi geliyor bana.”

“O halde, Gezintide Gezinti Parkında görüşelim mi?”

“Ben zaten oradayım, ama beni ben başıma bırakın lütfen, hem artık gelmeyin, neye yarar ki?(53)

“Neden?”

“Çünkü yokluğunuzda buldum sizi! Yalnızlığımı, üzüntümü, kederimi ve beni, kendimle paylaşma gayretindeyim. Hem neden istiyorsunuz ki bunu?”

“Bekle geliyorum, anlatırım!”

“Gelmeyin lütfen, anlatmayın da, ben bir hiç olarak dünyanızdan uzuyor, uzaklaşıyorum tüm hayatınızdan da!”

Daha fazlasına tahammülüm yoktu, ne centilmenlik, ne de saygımın sınırlarını zorlamak istemeksizin kapattım telefonu ve devamındaki ısrarlı çalışlara muhatap olmamak(54) için temelli kapattım telefonumu…

Aylar geçti aradan, hem çok aylar, hatta anlayamadığım, unutamadığım, ama elimi uzatmayı da düşünmediğim, normal yaşamıma devam etme gayretini yaşadığım aylar. Bilinmeyen numaraları açmadığım, ilgilenmemin mümkün olmadığı mesajları okumadan sildiğim.

Bir gün lâvaboya gittiğimde çalan telefonumu mesai arkadaşım “Önemlidir belki!” diye açmış, geldiğimde ahizesi kapalı olarak bana uzattı; “O” diyerek. Hayatımın çetelesinde(55) hiçbir şey yoktu etrafıma anlattığım, o arkadaşımın da nasıl bildiğini bilmiyordum, “O” demesini.

Kaba kaçacak olmasına aldırmaksızın ve sorarcasına;

“Evet?” dedim.

“Sana ulaşmamı hep engelledin. Bana bir izleyici gözüyle değil, kendi gözünle bakmanı diledim hep. Mümkün değil mi?”

“Ben seni asla bir izleyici gözüyle görmedim. Tüm benliğimde vardın sen, sadece Yunus gibi; ‘Ete kemiğe bürünüp çıktın karşıma!’ Dün yaşıyordum seni, şimdi yaşıyorum ve ömrümce de yaşayacağım, ama senin bana tahammül edemeyişin ancak sonum olur!”

“Uzun vadeli bir vaat, kasıtlı bir son cümle olmuyor mu bu?”

“Tanrı insanlara bir ömür vermiş, başlangıcı belli, sonu belirsiz. Benim belirsizliğim ise, sen olmayınca belli!”

“Görmeden, bilmeden, tanımadan ve bir karşılaşmayla,  peki, ya karşılaşmasaydık?”

“Tanrıma hep dua ediyordum; ‘Karşılaşalım!’ diye. Demek ki Tanrının kötü bir kulu değildim ki, karşılaştık, karşıma çıkardı seni, senin beni istememeni umursamaksızın…

Ve sen tekmeleyerek uzaklaştırdın kendinden beni.”

“İddialı değilim. Bugünkü çekimler nedeniyle de yorgunum da. Bu yorgunlukla da olsa yanınıza hemen ulaşmak istememe rağmen bu mümkün değil. Yarın gene çekimlerimiz var. Hem istemediğiniz, hem de istemediğim gibi öpüşme sahneleri olmasına rağmen, öpüşmelerin gerçekleşmeyeceği...

Biliyorsundur mutlaka, her sanatkârın bir kuralı vardır, tıpkı benimkiler gibi. Neyin ne olduğunu biliyorsunuz artık. Özlemek isterim sizi, reddettiğiniz telefonlar ve mesajlar nedeniyle içimden gelmese de.”

Bir süre dinlenmiş gibi geldi bana ve devam etti;

“Yarın gene aynı uçakla, bana küstüğünüz aynı şehirde olacağım. Öbür gün sabahtan beni terk ettiğiniz parkta olacağım, meselâ saat onda(56). Buluşsak, bana karşısındaki pastanede çay ısmarlasanız ve içinizden ne geliyorsa söylemeniz mümkün olur mu?”

“Memnun olurum, ama ya sizi üzecek, incitecek paparazziler?”

“Sanırım tanımazlar beni.”

“O halde şimdiden bana ayıracağınız vakit için teşekkür ederim. Bu gün hem de hemen ailemi ziyaret etmek için uçma çabasında olacağım! İyi günler efendim!”

“İyi günler efendim!”

İstihza mı, kinaye(34) mi, normal bir deyişi miydi bu, anlayamamıştım.

Söylediği günün sabahında saat sekizden itibaren oradaydım, hem heyecanla, istekle ve itiraf etmem gerek ki arzuyla. Yıllardır içimde biriken, yıllarca gönlümde yaşattığım, beraber olma ihtimali olmasa da sevdiğim kızla buluşacaktım.

Kondumcuk Kuşu(57) gibi çökmüştüm pastane karşısındaki banklardan birine.

Başım önümde söylemek istediklerimi yazma gayretindeydim elimdeki bloknota. Sayfalar kendi kendilerine tükenme gayretindeydi, neredeyse son sayfalara yaklaşmıştım, söylemek istediklerimle, ama bitirme arzum yoktu. Sonsuza kadar yazabilirdim, söylemek istediklerimi.

Dalgındım, yanıma birinin sessizce oturduğunu, bakmadan toparlanma zorunluluğunu hissettim, bankın diğer ucuna doğru. Beni etkileyen parfüm kokusu vardı, o kadar uzun zaman geçmişti ki, aynı koku olduğu konusunda endişeli gibi olmama rağmen, sanıyordum ki aynı koku idi.

Ama düşünüyor ve biliyordum ki o, böyle sessiz-sedasız gelip oturmazdı banka.

Yazmaya devam ettim, her ne olursa olsun, “Ümitsiz bir bekleyiş(58)” olsa da içimde…

Saat onu oldukça aşmıştı, saatime baktığımda. Bloknotumda son sayfa da tükenmişti. İlk defa sağımı-solumu kontrol etmek itercesine baktığımda yanımdakinin meraklı bir hanım olduğunu hissettim. Zira;

“Birini bekliyorsunuz galiba, gelmedi mi yoksa?” dedi. Ses, tanıdık gibi gelmişti bana. Ama umut var değildim ki! Çünkü O, dakikalarca yanımda oturacak, yazışımı izleyecek ve fakat ses çıkarmayacaktı, ha?

“Affedersiniz efendim. Benimkisi boş bir hülya idi zaten! Neden, nasıl ve niçin umutlandıysam, nasıl inandıysam? Bitti artık ve içtenlikle söylüyorum, ben de bittim. Bir hülya, bir rüya idi sevdiğime kavuşmak dileğim, ulaşamayacağım ve ulaşmamın bile hayal olduğu. Belki inanmayacaksınız, ama o ulaşmamın mümkün olamayacağı biri idi.”

Yanımdaki hanım gözlüklerini çıkardı, saçlarının üzerine koydu;

“O, benim işte!” dedi. “Yarım saate yakın zamandır yanında oturup da ilgini çekmeyen, Çiğdem!”

Saçları kendi sarı saçlarıydı, oğlan tıraşı gibi kesiminden anladığım. Gözleri lenssiz kendi gözleriydi. Gözlüklerini çıkarınca o gözlerle tamamen kendisi idi Çiğdem, yoksa Şaheser mi demem gerekti?

“Gerçekten?”

Soruyu soruşumla birlikte ona sarılmam arasında nanosaniye(59) geçmişti, herhalde, tüm çevremizdekilerin ve onun şaşkın bakışlarında.

“Kimsin, nesin, bilmiyorum, ama gönlüme hitap eden, kalbimi esir alansın!” dedi.

“Sen kimsin, kimin neyi, nesisin, bilmiyorum, ama ben sana aitim!” dedim.

İnanmadı. Zaten inanması da mümkünsüzdü. Çok değerli, uygulanabilir kuralları olan ve Tanrının özene-bezene yarattığı değerli bir sanatkâr ve ben.

İnsanlar hayallerinde bile hayalperest olmamalıydılar bence. Bir Eskimo’nun kutupta bir deveye, bir bedevinin ise sahrada bir kutup ayısına rastlaması ne kadar imkânsızsa, bir yağ, su karışımı fiziksel olarak ne kadar kaynaşabilirse, bizim de kaynaşmamız o kadar zordu, Çiğdem ve Şanser olarak.

“Paparazzilerden çekinmiyor musun artık?” dedim.

“Bu; gerçek benim. Ben olarak gör beni, hayalindeki gerçek benle, karşılaştır beni o benle, şu anda yanındaki ben aynı mıyım, irdele(60)! Farkımız varsa, sırtını dön git, yoksa içtenlikle yeniden sarıl bana, terk etmeyecekmiş gibi, ömür boyu, hatta sonsuza dek senin olacakmışım gibi!”

“Sen O’sun vallahi, billahi, tallahi sen O’sun! Üstelik ne söylediysen aynı sözleri tekrarladın rüyamdaki gibi. Sen vazgeçmeyeceğimsin, eğer kabul edersen…”

“Sen kabul edersen, ben seninim!..

Ve o halde boş ver dünyaya, öp beni!”

“Filmlerindeki gibi kurallar gereği gibi mi?”

“Hayır, içinden geldiği gibi, sevgiyle ve tüm yaşamını benimle geçirecekmişsin gibi!”

Birden bir ordu oluştu çevremizde sanki fotoğraf çeken, mikrofon uzatan. Tek cümle sarf etti Çiğdem;

“İçinizden ne geçiyorsa yazıp, resimleyip söyleyebilirsiniz. Bu insan, benim sevdiğim insan. İsmi mi? O da bana kalsın artık, lütfen!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

(2) Biraz kül, biraz duman o, benim işte… diye başlayan şarkının ikinci mısraı olup Şiir ya da Güfte; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Beste Avni ANIL’a aittir ve Makamı; Nihaventtir.

(3) Gasp Edilmek; Zorla, izinsiz alınmak.

(4) Endam; Vücut, beden, boy-bos.

Gamze; Bazı insanların çenelerinde, yanaklarında doğal olarak bulunan özellikle güldüklerinde daha iyi görülen çukur. Süzgün ve yan bakış. Göz süzme.

(5) Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.

(6) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde “Kenarlarda, köşelerde” diye başlayan sözler vardır.

(7) Şakatör: Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyorum. Bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre, şakayı yapmayı, uygulamayı, tahammülü bilen, şakacı anlamında bir kelime olsa gerek.

(8) Zaping (Zapping); Geçgeç. Televizyon izlerken kanalları hızlı bir biçimde geçme.

(9) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

(10) Şevkle; İstekle, hevesle, sevinçle, neşeyle.

(11) Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

(12) RTÜK; Radyo ve Televizyon Üst Kurulu. Radyo ve televizyon yayınlarının yönetmeliklere göre yapılmasını düzenleyip denetleyen kurul.

(13) Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

(14) Keyfimin Kâhyası mısın? “Bana ne karışıyorsun, ben istediğimi yaparım” anlamında bir söylem.

(15) Hızır Gibi Yetişmek; Birinin çaresiz kaldığı çok sıkışık bir zamanında, beklemediği bir kimse, yardımına yetişmek, onu darlıktan, güç durumdan kurtarmak.

(16) Reyyan; Oruç tutanların ahret gününde cennete girmeleri için açılan ve onlar geçer geçmez de kapatılan kapı. (Kendimce bir not, eğer bağışlanırsam: “Tut orucu, geç Reyyan’dan!” Sırat Köprüsü başkaları için olsa gerek. Eğer o kişiler bir de kurban kesmemişlerse, istedikleri kadar cambazlık hüner ve yeteneklerine sahip olsunlar, cumburlop nerede olacakları belli! Hele ki ramazanlarda oruç tutmayıp da etil alkolün çeşitli cinslerinden sebeplenmişseler Sırat Köprüsüne gelmelerine bile gerek kalmaksızın, o kafayla ve “Uygun olmayan adımla; Marş! Marş!”  kendileri için uygun olan yerlerinde olurlar!)

(17) Check In; Biletini almış bir yolcunun seyahat edeceği belirlenmiş bir süre içinde havayolları kuralları çerçevesinde kontrol edilerek oturacağı yerin belirlenmesi, biniş kartı ve bagaj etiketinin hazırlanması.

(18) Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.

(19) Göz Aşinalığı; Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanışıklık.

(20) Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

(21) Haylazlık; Hoşa gitmeyen davranışlarda bulunma, yaramazlık yapma. tembellik.

Şımarıklık; Şımarık olma durumu. Şımarığa yakışır davranış.

Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.

(22) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(23) Kısırlaştırılmak;  Söz olarak bir şey diyemez duruma getirilmek. Verimsizlik. Yaratıcı özelliğini yitirtmek. Boşluk, yararsızlık durumunda bırakmak.

Kısıtlamak; Sınırlamak. Belirlemek.

(24) Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.

(25) Hart-Hurt Etmek; Ağız dolusu ısırarak ve ses çıkartarak anlamlarında iğneleyici, sitemli, hatta küfürlü sözler söylemek.

(26) Teşci Etmek; Cesaret vermek. Yüreklendirmek.

(27) Medyun; Verecekli, borçlu.

(28) Zait Görmek; Artmış, çoğalmış görmek. Matematikte (+)  artı işareti bilmek.

(29) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

(30) Paparazzi (Paparazi); Ünlü kimselerin kendilerinden habersizce çekilmiş, onları güç durumda bırakacak özellikteki fotoğrafları. Bu tür fotoğraf çekme ve basında kitle iletişim araçlarında yayımlama işi.

(31) Manşet Atmak; Gazetelerin ilk sayfasına iri puntolarla konulan başlık.

(32) Emre Amade Olmak; Hazır, hazırlanmış olmak. Hazır nazır olmak.

(33) Lens (Kontakt Lens); Güzel görünüm, özgüven ve özgürlük sağlayan, görme bozukluklarının düzeltilmesinde, göz renginin değiştirilmesinde, kornea hastalıklarının tedavisinde kullanılan şey.

(34) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

(35) Kaşe; Damga, mühür.

(36) Marilyn MONROE’nin adını aklımda tutamadığım filminin bir sahnesinin aklımda kalan bir bölümü.

(37) Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

 (38) Değerli ve rahmetli yazar Hasan PULUR’a ait söz şöyledir: “Biz demokrasiyi çok severiz, bizim parti kazanırsa… Biz hukuka bağlıyız, eğer beraat edersek...”

(39) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

(40) Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

(41) Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.

(42) Sen bir şahinsin; ben garip serçe…; “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” diye başlayan bu Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(43) Gözü Elçekte Delecekte Olmamak; Bir şeylere sahip olmak için her türlü imkânı, yolu denemek, heveslenmemek, önem vermemek.

(44) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

(45) Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.

(46) Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.

(47) Değerli sanatkâr insan Türkân ŞORAY’ın kendine has yirmiye yakın “Türkân ŞORAY Kuralları” denilen kuralları vardı, ama bu öyküde Şaheser’i ilgilendiren kural, filmlerde öpüşme ve açık sahneler olmaması kuralıydı.

(48) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Aklımda yanlış kalmadıysa Yunus EMRE’ye ait olan söz.

(49) Sağ Selâmet; Sağ salim.

(50) Azat Olmak (Edilmek); Serbest bırakılmak, salıverilmek, özgürlüğü verilmek.

(51) Örselemek; Hırpalamak. İtip kakmak, azarlamak, yıpratmak.

(52) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(53) Necip Fazıl KISAKÜREK, BEKLENEN isimli şiirinin ikinci kıtasında şöyle söyler: “Geçti istemem gelmeni, Yokluğunda buldum seni; Bırak vehmimde gölgeni, Gelme, artık neye yarar?” (Vehim; kesinliği olmayan, gerçekleşme olasılığı düşük düşünce, şüphe, kuruntu)

(54) Muhatap Olmak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmak.

(55) Çetele; Bir şeyde, oyularak, çizilerek açılan kertik, ya da yazılarak tutulan not.

(56) Şu güzeller güzeli / Yâr gibi geldi bana diye başlayan Nihavent Makamındaki, Söz ve Müziği Necib MİRKELÂMOĞLU’na ait olan Türk Sanat Müziği eserinin “Bir münasip zamanda, meselâ saat onda” şeklinde olan bir bölümüne atıf yapılmıştır.

(57) Kondumcuk Kuşu; Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.

(58) Ümitsiz bir bekleyiş, hasreti var içimde… Güftesini Müzehher GÜYER’in, Bestesini; Ali ERKÖSE’nin yaptığı Hüzzam Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(59) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir.  Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).

(60) İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.