“Sev-mi-yo-rum seni artık, gözlerimi geri ver!(1)

Böyle demek geçiyordu içimden.

Dar, Allah muhafaza bir yangın çıksa itfaiyenin, bir hasta, ya da doğum olacak olsa cankurtaranın, bir cenaze çıksa, cenaze arabasının giremeyeceği bir sokakta karşı karşıya idi evlerimiz.

Daha doğrusu şöyle söyleyeyim; üniversiteyi kazanmam nedeniyle, kaba anlamda “eşşek kadar adam!” olmama rağmen annem de, babam da beni “Başsız” bırakmamak, “müzmehel(2)” olmamdan sakınarak bu şehre gelmişlerdi, hani bir bakıma; “Çifti-çubuğu bırakarak” denir ya, o misal, o emsal...

Annem bir ev kadını, babam ise emekliliğinin tadını çıkarmak isteyen evden-camiye, camiden-eve gitmeyi prensip edinmiş “Mutlu bir ev kedisi gibi” ihtiyardı.

Saklamadan söyleyeyim, ev-cami arası geleneği babam emekli olmadan önce de vardı ve emekliliğinin tek sebebi ise bendim.

Bir vermişti Allah, benden sonrası için de tahdit koymuştu(3), başka kardeşim olmamıştı. O zamanın behrinde(4) bugünkü tedavi usulleri, imkânları var mıydı, varsa başka kardeşlerimin de olması için annem, babam bu tedavi usullerini uygularlar mıydı, bilemiyorum.

Bildiğim anne, babamın bana; “Al bebek, gül bebek!” gibi aşırı düşkün olmalarıydı. “Bildiğim” demek yerine, “Kanımca” demek daha mı gerçek olsa gerekti ki?

Üniversiteyi kazandığım belli olur olmaz, kenardan köşeden de olsa akrabalarımız olmayan hemşerilerimizle telefonla konuşmuşlar, bize, bizim için uygun bulacakları kiralık ev aramalarını rica etmişlerdi.

Annem titiz ve yaşlı bir ev kadınıydı, üstelik her şeyi de beğenmezdi. Bir “Immgh! I-ıh!” gibi karakterini belirleyemediğim hareketi vardı ki, o sesi duyunca ben de, babam da salto dururduk(5)!

Gelen haberlerden sonra;

“Kalk adam, gidiyoruz, bir de benim gözümle bakalım şu evlere!” demiş, sonra bana dönüp;

“Dolapta ne istersen var, abur-cuburla(6) mideni şişirme, dışarıdan da ‘Ne idüğü belirsiz’(7) şeyleri tıkınma!” dedikten sonra, aklına sonradan gelmişçesine kafasını sallayarak; ‘Zıkkımlanma’(8) da!” demişti.

Bildiği şeyler olsa gerekti, herhalde.

Annem şehre gelince kendilerini misafir etmek isteyen hemşerilerimizi üzmemek, meşgul etmemek ve masrafa sokmamak için bir otele gitmeyi önermiş; “Kefenin cebi yok! Öteye hiçbir şey götüremeyeceğiz, kalanlarımız da oğlumuzun dünyalığı için yeterli!” demiş ve ucuz otel yerine iyi bir otele gitmeyi istemiş, babam da kuzu-kuzu onun dileğine uymuştu.

Titizdi demiştim annem için. Otelde odasına çıkar-çıkmaz, tüm nevresimleri, çarşafları, yastık kılıflarını yenileri ile değiştirmesi yetmiyormuş gibi evden getirdiği kendi çarşaf ve kılıfları ile yatağı takviye ettikten(9) sonra; havlularını, sabunlarını yerlerine yerleştirmiş;

“Biz yokken temizlik falan için kimse odamıza girmesin, ben yatağımızı düzeltir, odamızı havalandırırım, gidinceye kadar da hiçbir şeye ihtiyacımız olmaz!” dedikten sonra kollarını sıvamıştı.

Tahmin edildiği gibi gösterilen evlerin çoğunu beğenmemiş, “Immgh!” gibi aynı acayip sesi çıkartmıştı. Evlerin kimi kuzeye bakıyordu, kiminin tuvaleti alafrangaydı(10), banyosu küçüktü, pencereleri ve mutfağı dardı, balkonu yoktu falan, filân…

Bu mazeretlerle bakılan evler bitmişti, bitmesine de, hemşeriler de, komisyoncular da bıkmış, bunalmışlardı, hissettirmek istememelerine rağmen.

Bakılacak son ev, şu anda oturduğumuz ev idi. Karşısında üç-beş katlı zebellâ(11) gibi bir ev olan, tek katlı bizim evimiz ise onun gölgesine sığınmış serçe kuşu gibi bir şey.

Araştırıp bulanların ümitsiz bir şekilde “Nasıl olsa bunu da beğenmez!” diye defi belâ(12) kabilinden gösterdikleri evi annem, tüm menfi(13) özelliklerine rağmen;

“Kutu gibi ev, mutfağı geniş, tuvaleti-banyosu uygun, kirası da ucuz, burayı kiralayalım, bu ev bize yeter!” demişti…

Bir hafta, belki de on gün içinde zaruri eşyalarımızla gelip yerleşmiştik evimize. Kalıcı değildik, tekrar dönecektik ya, portatif şeyler, sadece yiyip-içip, doyunup, giyinip-kuşanıp, yunacak, ısınacak kadar…

Döndüğümüzde belki irsiyetten dolayı bebeği olmayan amcamın baharatçı dükkânında çalışacak ve amcamın vaadine göre, eğer diğer mirasçılar ses etmezlerse sahibi olacaktım dükkânın.

Belki bu düşünce dikkatimi çekmiş olmalıydı Üniversite Sınavları için Kimya Mühendisliği Bölümünü seçmemin.

Bilmiyorum ülke tarihinde değil, dünya tarihinde Kimya Mühendisi olarak bir baharatçı var mıydı? Demek istediğim, dükkân sahibi şeklinde. Fabrika şeklinde imalâtçılarda tabiidir ki Kimya Mühendisi de, Gıda Mühendisi de, başka branşlarda mühendisler de olabilirdi. Önemli değildi, önemli olan dört yıl sonra okulu bitirince işimin hazır olacak oluşuydu.

Ha! Annem gönlümün sultanını da hazırlamıştı, sipariş üzerine gibi…

Annemin anlattığına göre doğurgan bir ailenin mensubuydu. Sülalesinin tümünde herkesin en az üç bebeği vardı. O halde onun da özendiği özlediği torunları olacaktı. Üstelik kızcağız, varlıklı, güzel ve hamarattı(14). Saygılı ve sevecen olacağı iddiası bile vardı annemin.

İnanması güç gelebilir belki, annem bana uygun gördüğü kızı ne gösterdi, ne tarif etti, ne de kenarda-köşede, bir yerlerde sakladığına inandığım fotoğrafına rastlayabildim. Sordum, “Sonra!” dedi,

“Gereken zamanda!”

Gereken zamanın hangi zaman olduğunu bilmiyordum. Ne zaman?

Ve ben o zaman belirlendiğinde o zamana hazır, hazırlıklı olacak mıydım?

Bu birinci endişemdi, daha doğrusu ikinci demem daha doğru. Çünkü onu ikinciliğe iten endişem daha üst boyuttaydı. Şöyle ki; “Torunlarımızı okşayalım!” düşüncesinde olup bana toz kondurmayan, kuzguna yavrusu her ne kadar Anka görünürse de benim annem bilmez miydi ki karşısı ne kadar doğurgan olursa olsun, ya ben kusurlu idiysem?

Kısa, kesin ve öz bir tanımla; “Kısır” yani.

O halde bir can yakmaya, bereketsiz, meyvesiz bir yuva kurmaya gerek var mıydı? Bunu anneme söyleyemez, kendim de öğrenmek istemezdim. Tabiidir ki öğrenmemin gerektiği ana kadar.

Taşınmamızın ertelerinde, üniversiteye başlamamın devamında karşı evin en üst katında oturduklarına şahit olduğum kalabalık dikkatimi çekti; Dört kız ve bir oğlan…

Başkası ya da başkaları da var mıydı, bilemiyorum. Ama en küçük olarak gördüğüm şımarık oğlan, ailenin son numarası olsa gerekti, seslenişlerinden, pencereden yansıyanlara göre kızların isimleri Nurcan, Aycan, Sevcan, Gülcan ve tek oğlanın ismi ise Can idi.

Onun da ismi kısaltılmadan önce Ercan, Gürcan, Sercan ya da benzeri gibi bir isim olabilirdi tahminime göre.

Oldum olası aç parantezli böyle isimlere aklım ermezdi. Örneğin Türk; aç parantez; Kan, Şan, Can, Tan kapat parantezi ne oldu? Türkkan, Türkşan, Türkcan, Türktan…

Ya da meselâ Sen; aç parantez Ay, Nur, Can kapat parantezi Senay, Sennur, Sencan…

Yahut da karşımızdaki komşunun bebelerinin isimleri gibi parantezi son tarafta açıp kapatmak gibi. Can’lar sonda, arzulananlar başta…

Bir gün ona rastladım, ismi Aycan olana. Nasıl mı? Kızlardan biri ona sokaktayken “Aycan” diye seslenmişti de ondan. Onun önce sese sonra bana bakışları ile sendelemiş, dizlerimde derman kalmamış, belki ayaklarım yerden kesilmiş, bıyığı kesilmiş kedi eniği gibi dengesiz kalmıştım, her nasıl oluyorduysa?

Aklımı yokladım, o da yerinde değildi! Nasıl olduğunu bilmeden, anlamadan o kız kalbimi yerinden söküp alıp gitmişti. Hata bende de vardı, direnememiştim. Direnmemekten de hoşnuttum galiba, ilk karşılaşmamızda, ilk göz göze gelişimizde.

Oysa önümde üniversite yıllarım vardı ve belki de askerliğim için ayırmam gereken zaman ve annemin “Elde var bir!” felsefesi, düşüncesi ve tasavvuru…

Anneme asi olmak, isyan etmek aklımın ucundan bile geçmezdi, ama bu başlangıcı nasıl atlatabilirdim ki? Ona “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın!(15)  demek isterken, nasıl “Kusura bakma, annemin siparişine yönelmem gerek!” diyebilirdim ki?

Diyemezdim, dememeliydim. Demek de içimden gelmiyordu.

Üstelik; “Ellerini tutayım, saçlarını koklayayım, koyu kahverengi gözlerine ömür boyu bakayım!” demek geçiyordu içimden, tüm kurallara, tüm yasaklara, tüm çizilmiş yönlenme, yönlendirme ve yönlendirilme plânlarına rağmen.

Günümün bir saniyesi bile onsuz geçmez olmuştu, el ele, göz göze gibiymişiz gibi rüyalarımda, hayallerimde ve düşüncelerimde… 

Ve sonralarında gerçekten…

Analar hissetmez miydi? Hem de karşılıklı olarak. “Annemin “Hııı!” diye tenkidi, annesinin “Merhaba oğlum!” diyen hoşgörüsü, babamın yasaklama tehdidi, babasının tebessümü ile “Nasılsın evlât!” deyişi…

Benim evimden iteklenmemin yarattığı hüzün, onun evinden kucaklanmamın yarattığı sevinç ister-istemez, fark edildiği gibi farklı boyutlardaydı.

Ve duygularıma söz geçirememem! Etim ne, budum neydi, ya da etimiz, budumuz neydi ki? Seviyordum Aycan’ı, kendi adıma konuştuğum takdirde; amenna(16)! Ama onun adına nasıl söz söyleyebilirdim ki; “O da beni seviyordu!” diye. Ağzından bir kere bile, yarım-yamalak da olsa yerine kavuşmamıştı sevgi sözcüğü, bana göre…

Bir gün bir beraberliğimizde defterimi istedi, içine bir not koyduğunu gördüm. Diledim ki o notta bana sevgisinin itirafı olsun. Gerçekten de öyle idi, mükemmel İngilizcesi ile. Çünkü bir ara kolejde okumuş, çok kardeşli olması nedeniyle oluşan ekonomik sıkıntılar onu tekrar normal liseye yönlendirmişti. Yıllarca saklamak istediğim o not şöyleydi;

“Nobody loves you as much as I do(17)!”

Dünyalar benimdi eve geldiğim ana kadar ve onun için kaleme almaya çalıştığım dizelerin(18) bir kısmı şöyle oluşmuştu;

“Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu,
Türkçesinden önce söylenmişti; “Nobody loves you!”
Sözün devamı gelmişti; “As much as I do!”
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu.

Yaşansaydı eğer, doyum mu olurdu bu aşka?
Bilmem, kader çizgileriyle neden yaptı şaka?
Tükenmiş bir ömür, hiç yaşanmamış da olsa,
Kimse bilmeyecek, seni benden, beni senden başka...
(6)

Onunla geçirdiğim hiçbir an, ömrümden eksilmiş gibi gelmiyordu. Bu nedenledir ki ben kaçıncı sınıftaydım üniversitede ve o ne zaman liseyi bitirip de okumaya devam etmeyi bırakıp evi beklemeğe, hüsnü kuruntum(19) olmaksızın beni beklemeye başlamıştı, bilmiyorum.

Ama beni beklediğini kesinkes biliyordum. Bazen penceresinden yarı beline kadar sarkarak, bazen evin kedisi kucağında beklerken…

Ve mutlaka dünyayı umursamaksızın “Merhaba!” deyip benim duyacağım sessizlikte “Sevdiğim” diyerek.

Beraberliklerimizde o kadar dil dökmeme, ona ilgimi, sevdiğimi defalarca anlatmama rağmen karşılığını beklemediği için ”Sevgilim” yerine “Sevdiğim” demekten vazgeçmemişti, vazgeçmiyordu da.

Olağan günlerden biri idi bana göre. Mahzun(20) oluşu gözümden kaçmadı. “Söyle!” dedim, sessiz kalmayı tercih etti, kucağında kedisiyle.

Ben de aynı hüzünle yöneldim eve. Anahtarımla kapıyı açıp girdiğimde portmantoda asılı mantolar ve ceket ile kenarlara dizilmiş ayakkabılar dikkatimi çekmesine rağmen, her zaman olduğu gibi;

“Ben geldim!” dedim. Misafir olması gerçekti, ama kimdi, hem de asılanlara, konulanlara göre kalmaları garanti gibiydi, gördüğüm kadarıyla. Annem;

“Gel oğlum, gel! Sana sürprizim var!” derken beni misafir odası niteliğindeki salona yönlendirme çabası içindeydi. İçeride dayımın oğlu, eşi ve kızları vardı. Dayım çok erken evlenmiş, ondan yirmi yaş kadar küçük olan annem ise doğal olmayarak geç evlenmişti. Dolaysıyla dayım torun sahibi olmuş, annem bunun için torun özlemi yaşıyordu (galiba).

Zaman yerinde saymıyordu tabii. Biz benim tahsil hayatım dolaysıyla şehirden çıktığımızda bana göre; Müşerref kucakta bebek gibi ilkokula başlama çağında, Müjgân büyüme çabasında, genç kız olma gayretinde ortaokulu henüz bitirmiş bir kızcağızdı. Müşerref küçük bir Müjgân, Müjgân ise gerçekten güzel, ilgi çekici bir kız olmuştu.

Annem itekledi;

“Sarılsana oğlum dayınlara!” dedikten sonra durdu, belki de Müjgân ve Müşerref için ne diyeceğinin şaşkınlığı içinde olsa gerekti. Ayrım yapmadım; dayı dediğim dayımın oğlu ağabeye, yengeme sarılıp ellerini öptüm ve sonra kızlara sarıldıktan sonra çenelerini tutarak;

“Ablalar olmuşsunuz, büyümüşsünüz, güzeldiniz zaten, iyice güzelleşmişsiniz, kim bilir kimlerin canlarını yakacaksınız, bu gidişle?” dedim.

Anlayamadığım bir sessizlik oluştu birden, herkesin birbirine baktığı. Zevahiri kurtarmam(21), sessizliğe son vermek gereği ile şaklabanlığı kurmak(22) arzusuyla;

“Hoş geldiniz! Hangi rüzgâr attı sizi buralara? Ne var, ne yok?” gibi soruları peş peşe sıraladığımda, bilmem gerektiği halde, bilmediğim bir şeyleri, bilmezlikten geldiğimin düşünüldüğünü sanıyordum. Annem;

“Sürpriz derken ellerini yıkamayı unuttun oğlum, gel yıka, çay demledim, kızlar da kurabiye yapıp getirmişler. İki lâfı uç uca ekleriz, sonra da sen kızlara şehri gezdirirsin şöyle bir şehrin akşamında, yarın da gündüzünde artık!”

“Affedersiniz!” diyerek lâvaboya doğru yöneldiğimde annem peşimden seğirtti;

“Sana elkızı alacak değiliz ya! Yıllardır sana uygun olduğunu düşündüğüm kız bu Müjgân’dı işte. Elini uzat, onu sev, beni üzme ve iki-üç gün içinde nişan yüzüğünü takalım parmaklarınıza…”

Bu yaşa kadar annemin ikiyüzlülüğü(23) ve içten pazarlıklı(23) oluşuyla karşılaşmamıştım. Kendince yukarıdaki aileyle arasına mesafe koymasına rağmen, benim Aycan’a ilgimi fark ettiğinden, bu ziyaret mutlaka annemin plânladığı, kardeşinin oğlunun, yani yeğeninin, yani dayıoğlumun da uygulamaya koyduğu bir ziyaret idi.

Ha! Müjgân bu plânın içinde miydi, annemin tavsiye, öneri ya da bir bakıma tehdidi ile hemen oluşan bir düşüncenin etkisinde mi, yoksa fısıldanmakta mahzur görülmediği için bana bağlanmak arzusunda biri miydi? Bilmiyorum.

İlgisi ve bilgisi duygusal da olabilirdi, ailevi de. Hatta şu anlarda sevgi olmasa da ileride olabileceği düşüncesi de yaratılmış olabilirdi kızcağızın beyninde.

Eee! Benden de, ondan da iyi damızlık(24)(!) nerede bulunabilirdi ki, iki tarafa da gelecek gülücüklerle gelecek torunlar için!

Dersler yoğun, beynim karmakarışıktı. Hem bir şeylerden habersiz, hem de karşımdaki hakkında hiçbir şey bilmemekten ötürü.

İddiam, kuruntum, hatta düşünce ve temennim Müjgân’ın, anne ve babalarımızın tersine olarak aynı fikirde kurgulu olmaması üzerine idi. Başlangıç olarak yanılacağımı bilemezdim!

Akşam gezmeğe çıkardım iki kız kardeşi. Metazori(25), silâh zoruyla, ya da annemin ricasıyla, nasıl denilirse, nasıl düşünülürse, işte öyle…

Müjgân daha kapıdan çıkar çıkmaz koluma girmiş, kulağıma eğilmişti;

“Yıllardır düşüncelerimdeydin, düşlerimde, hayallerimdeydin. Şükür Tanrıma!” dedi.

Bu sözlerin bir mesaj amaçlı olduğunu hissetmiştim. Karşımızdaki evin en üst kat penceresi gürültüyle kapanmış, pencere camının dörtte birlik bir bölümü de kırılmış, sırçalar ilerlerimize dökülmüştü.

Bizim kızlar çekindiler, ama önemseyip umursamadılar, ben perde arkasında bir siluet(62) gördüğüme ve onun ona ait olduğuna emindim.

Emir demiri kesmemeliydi! İnsan kalbine anne bile hükmetmemeli, hatta hükmetme arzusu bile duymamalıydı. Sevgi karşılıklı olmalıydı, tıpkı benimle Aycan arasındaki gibi.

Sipariş üzerine sevgi olur muydu hiç? Hele ki; “Daha iyisi mümkün değil!” dolduruşuyla, sevgi olmasa bile, varmış gösterisiyle…

Gece boyu dolaştık, ama nasıl hatırımda değil, birkaç kez; “Dinlemiyorsun galiba?” ikazlarıyla tenkit edilmeme rağmen.

“Güzel günler…

Hayallerin gerçekleşmesi…

İyi bir ev…

Kurallara uygun bir nikâh, hem dini de…

Pırlanta gibi çocuklar…

Gelecek bizim…” gibi sözler kalmış kulaklarımda bölük-pörçük(27), beynimin hiçbir zerresine egemen olamayan…

Müşerref dondurma istemiş, biz de ona uymuştuk. Müjgân sade severmiş, bense kakaolu-çikolatalı. İlk görünüşte çarpmıştı ayrılığımız yüzüme, şamar ya da tokat gibi, kakaolu-sade olarak. Ne kadar önemli idiyse! Bakalım başka hangi ayrılıklarda birleşecektik?

Lâf lâfı açar ya, o tertip işte. Örneğin ben patlıcan sevmezdim, hem de her türlüsünü. O seviyor muydu acaba? Sütlâca; “Sütlü pirinç pilâvı” derdim, hayatta koymamıştım ağzıma. Peki, o?

Hem içki ile arası nasıldı? Babası değilse dayım, yani dedesi hacı idi, o halde o taraklarda bezi olmaması(28) da doğaldı. Ben herhangi bir maçı patlamış mısır, çerez ve bir meşrubatla, genelde de bira ile izlemeyi severdim, ya o?

Yasak, tahdit benim kitabımda yazılı olan şeyler değildi, mazeret mi arıyordum ki Müjgân’la yaşamamak için?

Oysa benim olsun istediğim Aycan; dileklerimi, düşüncelerimi belli etme gayretindeyken;

“Bana bunları söyleme, sen ne istersen o olur, bana beni sevdiğini söyle, itiraf etmen gerekenleri anlat, şarkılar mırıldan, şiirler oku, ama kahırlı-hüzünlü olmasın, sevinç, neşe, mutluluk olsun tüm zerrelerinde...

Ve öp beni, sana ait olduğumu, sensiz bir yaşamımın olmayacağına inandırır gibi, inandıracak, ispat edecek gibi!” demişti.

Bıkmadan, usanmadan, her beraber oluşumuzda aynı olmasa da, benzer sözlerle. Onu öpmem bir muhtar mührü gibi ispat niteliğinde olsa bile benden ayrılır, ufak ufak fiskeler halinde o öperdi beni tekrar gibi. Onunla beraber olduğum anlarda ömrümün uzadığını hissederdim.

Şimdi ise ailem beni koparma amacındaydı. Yaşamamın gayesi olan ağacımdan bir dal olarak kopartılarak, bir başka ağacın dalına aşılanarak yaşamam arzulanıyor, hatta emrediliyor gibiydi.

Oysa yaşamamın mümkün olmayıp kuruyacağımdan, kuru yapraklı bir dal(29) olarak rüzgârın önüne katılacağımdan bihaber(30) gibiydiler, her iki taraf da…

Fark ettiğim, hissettiğim kadarıyla onlara göre her şey hazır ve nazırdı. Ben kim oluyordum ki, itiraz edecek, “Hayır” diyecek. Mademki annem doğurmuş, babam sebep olmuştu bana, o halde onlara tabi olmam kesin bir gereklilikti.

Müjgân; huyu-soyu-sopu, ahlâkı-terbiyesi belli, güzellikte üstüne söz söylenmeyecek bir kızdı, daha ne isteyecektim ki? Ellerin paçoz(31), gudubet(31) kızlarına mı bakacaktım ki?

İçimden de olsa demek istediklerim şunlardı;

“Yapma be anne! Vermek istediğin mesajla, daha fazlasını söylemeyi ertelemeye çalıştığın sözlerle günaha girdiğinin farkında mısın? Dayıma, yani kardeşine sor, hangi günah boyutundasın(32)?

Üstelik sevgiye kim engel koyabilir, kim yönlendirebilir ki? Görücü usulü evlenmen, sevgiyi bilmemen benim suçum değil. Sen de beni sevgim için suçlu görmekten vazgeç, direnmeden uzaklaştır düşüncelerini beyninden ve gönlüme yardımcı ol!”

Kime diyordum, hem ne demek istiyordum ki? Kâbuslarla(33) geçen gecemin sabahında kahvaltıdayken annem emretti;

“Kahvaltıdan sonra Müjgân’ı al gezdir. Müşerref’i biz gezdiririz. Akşama da fazla gecikmeyin, bir sürprizimiz olacak!” dedi.

Demek oluyordu ki, ders çalışmayı ummaksızın, bu tatil günümün tümünü Müjgân’a hasredecektim.

Kapıdan çıkarken gene koluma girmişti Müjgân, üstelik bu sefer başını omzuma dayayarak. İlk kez boyunun azıcık kısa gibi görünse de bana uygun olduğunu fark ettim. Karşı evden de ne kapanan pencere, ne de kırılan cam sesi duymadım, bu kez.

Gezdik, sözüm ona dolaştık gün boyu. Aynı minval(34) üzere tekrarladıklarını dinledim. Kebap yedik patlıcanı olmayan, sütlâç istedi, “Yok!” denilince “Künefe” sözüne burun kıvırdı. “Bir maden suyu!” son sözü oldu, oradan ayrılmadan evvel.

Tekrar dolaştık, bir parkın bankına oturduk, dakikalar süren sessizlikle. Sonra bir pastanede dinlendik, o sade dondurmalı sütlâç yedi, ben onu izledim, gözledim, bir çay içiminde. Gerçekten güzel bir kızdı, gamzeleri, dudakları, gözleri…

Ama beni seven “Sevdiğimle” aşık atamazdı(36).

“Sürpriz nedir, biliyor musun?” dedim. Malûm, benim haberim olmayan çok şeyden, hatta her şeyden onun haberi vardı ya!

“Sürpriz mi? Haberim yok vallahi!”

Kısa adımlarla ulaştık evimize, annelerimiz, babalarımız şefkatle, sevgiyle karşıladılar bizi. Salon masasında büyükçe bir pasta, bir tepsi içinde kırmızı şeritle bağlı iki yüzük, bir makas ve esas duruşta Müşerref bekliyordu bizi.

“Sizi birbirinize kavuşturmaya karar verdik!” dedi annem. Ne itiraz etmeye, ne de kaçıp kurtulmaya imkânım vardı. Üstelik mücadele gücümü de yitirmeğe başladığımın farkındaydım.

Neler söylendi hatırımda değil, neler olduğu da…

Sap gibi duruyorduk ortada, ne yapmamız gerektiğini bilmeksizin. O bana bakıyordu ilgisini eksik etmeksizin, ben ona bakıyordum, duygularım var mıydı, bilmeksizin.

Sonrasında birbirimizi tebrik etmemizin gerektiği geçti aklımdan, nedensiz, mümkünatı olmayacak bir birliktelik olarak.

Tam bu sırada kapı zili çaldı.

Cılız bir ses, annem kapıyı açmadan önce kapıda çınladı. Bu Can’ın sesiydi, yanıma geldi ve bir zarf uzattı;

“Ablam, eve gelince bu notu size vermemi istedi.”

Herkesin ortasında açtım notu;

“Forget it! It’s time to die!(17)

“Olamaz!” dedim, nefesim kesildi; “Hayır!” derken.

Can’ın elinden tutup evlerine koştum, kaç kat olduğu aklıma gelmeyen merdivenlere yöneldim. Annesi, babası, kardeşleri onun varlığından habersiz televizyon seyrederlerken ani gelişime şaşıran gözlerine aldırmadım;

Can eliyle işaret etti, Aycan’ın odasının kapısını. Tıklattım, açılmadı. Yokladım kilitliydi, bir yüklenişte kırdım kapıyı.

Aycan tavandaki avizemsi şeyi yerinden çıkartmış, avizenin sağlam olduğuna kani olduğum çengeline ipi geçirmiş belki garantili olsun diye avizenin elektrik tellerinden birini bir eliyle, diğerini diğer eliyle tutma gayretindeyken sandalye devrilmişti (muhtemelen).

Cereyan çarpmamış, ama boğulmuştu, hem de hiç kimsenin haberi olmadan, sessiz, kimsesiz gibi, yalnız başına.

Benim için de yaşamak zulümdü artık. Kırık pencerenin kanadını açtım. Önce elimdeki kurdeleli yüzüğü attım kapımızın önüne. Ölmek için garantili mesafe var gibiydi, bulunduğum yerle, taban arasında.

Ölmem için, garantili olması sağlamak üzere baş aşağıya, attım kendimi…

Şimdi Aycan’la cehennemdeyiz, ama el ele ve mutlu…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver… şeklinde başlayan Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi Avni ANIL’a ait Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(2) Müzmahal; Şeklinde söylenmekle birlikte yöresel olarak “Müzmehel” şeklinde de kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmek, yitirilmiş, yok olmuş” şeklindedir.

(3) Tahdit Koymak (Etmek); Sınırlamak.

(4) O Zamanın Behri; Uzun zaman öncesi.

(5) Salto (Salta) Durmak; (Köpekler için arka) Ayakları üzerine kalkmak, dikilmek.

(6) Abur Cubur; Besin değeri, tadı vb. düşünülmeksizin, zamanlı, zamansız, rastgele yenilen şeyler. İpe sapa gelmez, anlamsız sözler.

(7) Ne İdüğü (İdiği) Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.

(8) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(9) Takviye Yapmak (Etmek);  Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.

(10) Alafranga; Frenklerin töre, yaşam biçimi ve alışkanlıklarına uygun Avrupa eğitimiyle yetişmiş, batı uygarlığını benimsemiş kimse. Bu şekle uygun malzemeler.

(11) Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.

(12) Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.

(13) Menfi; Tersi, sonuçsuz olma.

(14) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

(15) Sen bir şahinsin; ben garip serçe…; “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” diye başlayan bu Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(16) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

(17) Nobody loves you, as much as I do! “Seni hiç kimse benim kadar sevemez!” (İngilizce)

Forget it; Unut! (İngilizce)

(18) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “GEÇMİŞE YOLCULUK”

(19) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

(20) Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.

(21) Zevahiri Kurtarmak: Görünüşü kurtarmak. (Bir bakıma da bir işi gereğine uygun değil, yapıyormuş görüntüsü ile üstünkörü yapmak.)

(22) Şaklabanlığı Kurmak; Dalkavukluk yapmaya hazırlanmak. Basit şakalar yapmak ve ortamı gülmeye yönlendirmeye çalışmak.

(23) İki Yüzlülük; Bir dediğinin diğerine uymaması, yalancılık,  riyakârlık, menfaat  için kişinin her şeyi yapabilmesi.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

(24) Damızlık; Aslında Sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (Affedersiniz).

(25) Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.

(26) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(27) Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

(28) O Taraklarda Bezi Olmamak: Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

(29) Deryada bir salım yok… diye başlayan Orhan GENCEBAY türküsünün bir bölümünde; “Kuru bir yaprak gibi rüzgârın önündeyim, sürüklemiş götürmüş, uçurum sonundayım” dizelerinin egemenliği vardır.

(30) Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

(31) Paçoz; Paçavra elbiseler giyinen, üstü başı dağınık, bakımsız kişi.

Gudubet; Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin, huysuz ve nursuz insan. Böylesine menfilik dolu aklımda kalan sözlerden birkaçı da şöyle; mendebur, ucube, çaçaron…)

 (32) Söylenmek istenen şey gıybettir. Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…

Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(33) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(34) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

(35) Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.