Nasıl olduğu tam olarak hatırımda değil, böyle bir olayı “Şöyle, şöyle oldu!” deyip de anlatmağa kalkışanın da içtenliğinden şüphelenmem bir tarafa, anlatma gayretinde olanın da alnını karışlarım.
Evet! Nasıl olmuşsa olmuş, birbirimizin olmuştuk. Haydi, erkek kadın ayrımı yaparak; “Şakayık benim olmuştu!” diyeyim. Aslında bir söz vardı tamamlamayı uygun görmediğim; “Ehlikeyfe keyf verir, kahvenin kaynaması…” şeklinde başlayan.
Anlatmaya çalışayım; Üniversite öğrencisiydim. Tesadüf işte ailemin bulunduğu şehirde, hatta istediğim fakültede.
İlgisini asla eksik etmediğine inandığım, hatta beni sevdiğini düşündüğüm, sırılsıklam tarifi içine sığdırmakta zorlandığım Şakayık, üniversite ilk yıl sınavlarında başarılı olamamış, annesi anneme ricaya gelmişti:
“Şafak boş vakitlerinde Şakayık’a ders çalıştırabilir mi?” diye.
Annemin bana sorması, danışması gerekli olmasa gerekti, hemen kestirip atmış;
“Tabii! Neden olmasın ki!” gibilerinden, sevgiye aç bir kurdun önüne kuzu attığının farkında değilmişçesine. Yanlışlık yapılmasın, erkek, daha büyük ve gelişmiş olmama rağmen “Kuzu olan” ben idim! Neden mi? Bilinenlerden dolayı desem, herhalde anlatmam zor olmayacak. Devam edeyim;
Hafta sonlarında, bazen nereden hissediyorduysa(!) pencereden bana sesleniyordu;
“Şafak Ağabey! Vaktin müsaitse anlayamadığım bir yer var! Anlatıp, izah etmen mümkün mü?” derdi.
Sorarcasına değil, emredercesine gibi.
Giderdim. Masanın iki çeyreğine otururduk, yan yana, ama mesafeli. Annesi bizi eksikli bırakmazdı, “Allah rahmet etsin!” demem gerek, bugünler, bu satırları karaladığım zamanlar, kısaca şimdiler için. Meşrubat, çay, poğaça, kurabiye gibi her ne varsa evinde ikram ederdi bize.
Belki maksadı bizi arada sırada kontrol etmek de olsa gerekti.
Bir gün, işte yaşadığımız o gün, bir düğüne katılmaları zaruret olmuştu anne ve babasının. Gitmeden önce Şakayık’a;
“Sen de gel kızım, biraz hava alırsın, eşi-dostu görürsün, arkadaşlarını görürsün, belki başka arkadaşlar da edinirsin!” gibi anlamlandırma gayretini yaşadığı cümlelerle demek istediklerini demesine rağmen o;
“Sınavlar yaklaştı, Şafak Ağabeyi de her zaman böyle rahat yakalayamam!” demişti.
Annesi, babası söz konusu düğüne gitmiş, o birkaç dakika sonra iliklerime kadar işleyen, beni perişan eden kendi şakayık kokusuyla, pembeliği ve yeni tarif etmekte zorlanacağım giyimiyle yanıma gelmişti. İçim gıcıklanmıştı.
Hele ki gözlerini gözlerime dikip gözlerime, sonra yüzümün en ince çizgilerine kadar inceler gibi bakması beni çileden çıkarmak üzereydi.
Yanıma olağan ötesinde yaklaştı, sutyen takmadığına inandığım göğüslerinin diriliğini tenimde hissediyordum, çıplak ayakları ayaklarımı sarma telâşında idi…
Aklım başımdan gitmişti, ona ait yatakta, kan gölü ortasında soluk soluğa idik.
“Ne yaptık!” dedim, soluğumu durdurmak istercesine, bir kuzu olarak!
“İstedik oldu, pişman değilim, senin malınım artık!”
Oysa sevdiğime inandığım, rüyalarımı ve hayallerimi, hatta gündüzlerimin ve gecelerimin hepsini vakfettiğim, sözlerimin, gözlerimin, gönlümün, kalbimin sahibi olduğu gibi bedenimin de sahibi olmasını dilediğim biri vardı.
O; Şahika idi ve bir ara tam olarak değilse de fısıldamak modunda anlatmıştım Şakayık’a. Bu nedenle beraber olduğumuz ortamda dile getirmek zorunluluğunu hissettim;
“Ama biliyorsun bir sevdiğimin olduğunu!”
“Evet! Bunun için cinselliğimle onu alt etmeyi, seni sahiplenmeyi düşündüm ya! Seni seviyorum, sensiz olamam, sen de benim ol!”
“Ya seni böyle yüzüstü bırakırsam?”
“Dürüst ve mert insansın, tanıdığım kadarıyla. Beni böyle bırakmazsın. Bu bir…”
“Peki, ikincisi?”
“İstersen şimdi ortaya çıkar bağırırım uluorta(1) sokakta. Bu yatağı, bu kanları gören sana mı inanır, bana mı?”
“Yapma, lütfen!”
“Peki! Seni öyle çok seviyor ve sana öylesine inanıyorum ki, birlikteliğimizin izlerini bir yalanla siler, seni sevdiğim dediğin o kız için azat ederim, ama…”
“Evet, ama?”
“Uygun bir zamanda eğer gerekirse ailenle konuşmam zorunlu olabilir!”
“Ne gibi?”
“Belki biliyorsundur, sizler istemeseniz bile, bizim anne olmak gibi bir huyumuz ve mecburiyetimiz vardır!”
“Yani beni mecbur edeceksin, evlenmemiz için!”
“Asla! Aklımın ucundan bile geçmez. Sevgi olmadan evlenmek ha! Yok, başka bir şekilde üz beni. Ama sevgisizliği deneme, lütfen! Seni tehdit ettiğimi, benimle olman gerekliliğini düşünmeni asla istemem. Bebeğimiz olursa da, yemin ederim ki, anneme, babama bile söylemem, gerekirse onların iznini alarak, köye gider, köyde doğururum bebeğimizi ve sadece ona, evet sadece ona söylerim, yaşı kemale erdiğinde; Nüfus Kâğıdındaki ismi, o Nüfus Kâğıdını ona vereceğim ana kadar!”
“Bu kadar fedakârlığını da benim kabul edeceğimi düşünüyorsun, öyle mi?”
“Evet, öyle! Görmediğim, bilmediğim sevgilini kıskandım, benim olmanı istedim, beni sana verdiğim halde, hâlâ benim olamamışsan, demek ki sona kadar da benim olmayacak, olamayacak ona ait olarak kalacaksın demektir. O halde o kadar alçalamam, sevgi dilencisi olmak istemiyorum.”
“Ne dememi istersin, ya da ne dememi beklersin?”
“Hiç! Sadece canın çektikçe beni ara! Bedenim de, gönlüm de, ruhum da, beynim de senin. Ben senin için sadece beden olsam da!”
“Annenler gelmeden önce, ne biliyorsan yap, banyonu da! Ben de eve gideyim, düşüneyim ve yarın gene ders çalıştırayım seni.”
“Ders çalıştırmak derken?”
“Ders çalıştırmak ve düşünüp de içimden söylemeyi kurguladığım şeyleri, ders çalışmana engel olmadan anlatmak için!”
“Olur Şafak! Sana ilk defa ‘Ağabey’ demeden seslendiğim için mutluyum. Yanımda hep Şafak, çevremde hep Şafak Ağabey olarak kalacaksın!”
“Sağ ol! Ama şu anda aklımda bir başkası olmasına rağmen tek arzum, tek dileğim, seni hak edebilmek. Beni benden çok seven biri için, senin için uygun adımlar atabilmek arzum. Mecburiyet hissetmeksizin, ama itiraf etmeliyim ki ilk doyumu, hayatımın diğer evrelerinde de yaşamak için istekliyim!”
“Unuttun mu, ben hep buradayım. Sen karşımdasın, ‘Gel!’ dersen gelemem, ama gelmeyi istediğini hissedersem sana ‘Gel!’ derim. Bunu perdeye asacağın bir mendille işaret edersin, ya da işaret ederim. Eğer dilersen, eğer her gün birbirimizin perdelerine bakarsak. Daha doğrusu sadece senin perdene bakarak demem daha doğru olacak.”
“Anladım!” derken uzattım dudaklarımı, çekinmedi, beraberken bile beni böylesine ve içtenlikle öptüğünü hissetmemiştim.
Ayrılmamız gerekiyordu, ayrıldık!
Ertesine ulaşan günlerde çok istememe rağmen perdesine mendil asılmadı asla, dediği gibi. Benimse asmaya cesaretim yok gibiydi. Üstelik penceresini açıp; “Gel!” de demiyordu. Nedenini değil anlamak, hissedemiyordum bile.
Sonrasındaki günlerden birinde mendilin asıldığını gördüm perdesinde. Heyecanla evine gittim. Annesi, babası yoktu gene. İstekle, heyecanla sarılmak istedim. İtekledi beni;
“Sevineceğin bir haber, ‘Hasta oldum(2)!’ Bu demektir ki; bebeğimiz olmayacak. Beni ne sevmeye, ne evlenmeye, ne de beklemeye mecburiyetin yok. Beni istersen, istediğin kadar senin olurum, ama tedbirini sen alacaksın. İsterim ki senden bebeğim olsun, ama zorla değil, sen de istersen, hem ‘Mecburiyet’ düşüncesini içinden geçmeksizin!”
“Neden konuşmakla zaman geçiriyoruz ki?
“Beni mi özledin, bedenimi mi, seksi mi? Hangisi?”
“Sadece seni, uzan yanıma nefesini duyayım, gözlerine bakayım, o muhteşem şakayık kokunu sindireyim içime, sarıp sarmalayayım. Aklımdan yaşadığımızın zerresi geçerse, bunu hissedersen kaldır at beni, pencereden aşağıya. Sana destek olurum, yardım ederim.”
“Nasıl kıyarım sana? Sen sadece bedenimin değil, hülyalarımın, rüyalarımın, gönlümün, kalbimin ve tüm düşüncelerimin sahibisin…”
Beraberliğimizin nasıl anlatılırsa hepsinin birden bittiği, ya da sona ermek üzere olduğu günlerdi. O, üniversiteye başladı, hiçbir şey olmadan, ben üniversiteyi bitirip askere gittim, yedek subay olarak…
İlk göz ağrımı, Şahika’yı, unutmuş muydum? O kalbimde kapanmayacak bir yaraydı, söküp atamayacağım, tımar edip(13) iyileştiremeyeceğim. Hem asla! Ama yollarımız ayrılmıştı, üstelik “Allahaısmarladık!” bile demeden.
Ben mi kaçmıştım, o mu gözükmemişti? Bilmem o kadar imkânsızdı ki!
Atalarımız; “Eldeki bir, geleceği umulan ikiden hayırlıdır!” demişlerdi. Ben Şakayık’a aittim, ama benim sevdiğim Şahika idi, gönül verdiğim, yıllar, yıllar boyu beynimin kırmızı-beyaz-gri tüm hücrelerini sahiplenmiş olup bırakmayan.
İkilem(4) tarifi bu mu olsa gerekti? Sanmam. İkilem de eşitlik olması gerekti, ama eşitlik yoktu, iki farklılık vardı. Biri bedenime, gönlüme, diğeri beynime, ruhuma sahipti, hem de eşit oranlarda.
Ben...
Ben nasıl bir insandım? Ben bile beni tanıyamıyordum. Üstelik bir tarafta benim mantığıma göre mecburiyetim, diğer tarafta aşkım vardı. Uzakta olanı unutmalıydım, yani Şahika’yı ve beni tüm mevcudiyetiyle sevdiğine inandığım, çocuklarımızın annesi olmaya hazır bir kız vardı, ömrünü benimle paylaşmaya, hep benim olmaya hazır; Şakayık…
Unutmak istedim benden oldukça çok uzakta olanı, kavuşmak istedim bana elini uzatana, benim olmaktan çekinmeyene.
Yaşam devam ediyordu, Orduevinde bize sunulan imkânla, nöbetçi olmadığım günlerde, yazıyor, yaşıyordum. Beş mektup Şakayık’a yazarsam, bir-iki mektup aileme, bir-iki mektup da arkadaşlarıma karalamağa çalışıyordum.
“Ummadığın taş baş yarar!” derler ya hani, ya da bir başka deyiş var mıydı, aklıma gelmeyen, Şakayık, Şahika’nın öğretim görevlisi olduğu okulda öğrenci imiş.
Bir diğer deyişle Şahika, Şakayık’ın öğretmenlerinden biriymiş.
Şahika adresimi öğrenmiş, Şakayık’a yazdığım mektuplardan birinin üzerindeki adresten, tesadüfen elinden geçen.
Ve bunu öğrendiğinin ertesi günü bir otobüse binip Nizamiye Kapısına gelmiş. Dâhili telefon geldiğinde -ki o zamanlarda bugünkü teknolojik imkânlar yoktu- nöbetçi asker saygısı nedeniyle muhtemelen telefonun başından ayrılmış, o da telefonun başkalarınca da dinlendiğini umursamaksızın;
“Kim o deme, benim ben, öyle bir ben ki baştan aşağı sen(5)!” demişti.
Anlamıştım kim olduğunu sesinden, davranış biçiminden. “Bekle! Geliyorum!” dedim. İzin mi? Aklıma bile gelmemişti. Sadece bir taksi çevirmem gerekliliğinin düşüncesi vardı aklımda. Çünkü garnizon oldukça uzaktı şehirden.
Sorun değildi, nizamiyeden bir taksi çağırılırdı, ziyarete gelen misafirlerin dönüşleri için olduğu gibi.
Aklıma gelmeyen, akıllı bir kız olan Şahika’nın geldiği taksiyi göndermeyip bekletmesi idi. Kucaklaştık. Kırk yıldır birbirine özlem duyan iki sevgilinin buluşması gibi. Sonra lokale(6) gittik beraber, elindeydi elim, bırakmayacak gibi.
“Nasıl buldun beni?” dedim.
“Öğrencilerimden birine gelen bir mektuptan, soyadı farklı olduğuna göre akrabalarından biri olsa gerek!”
“Hayır, karım!” dedim. “Resmen olmasa da!”
Avucumdaki elimi bıraktı birden ve fazla gecikmedi…
Gelen ilk otobüse binip geri döndü, onu öpmeden, kucaklamadan ve hatta içtenlikle “Güle güle!” bile diyemeden.
Ben yanlış yapmadığım inancındaydım, doğruyu anında söylemekle.
Gecikmeme gerek yoktu, çocuklarımın annesi olmasını istediğime koşmak, kavuşmak arzusundaydım, hem de hemen.
O üniversite sıralarında, ben asker ocağında olsam da ona koştum…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şakayık; Dikildiği ilk sene çiçek açmayan, büyük saksılarda yetiştirilmesi gereken, beyaz, pembe, kırmızı, alaca renkli çiçekleri ile yaz sonlarına doğru bahçeleri süsleyen bir bitki.
Ola ki genç kıza bu ismi vermemin nedeni, pembeliği, güzel kokusu ve (dileğimce) uzun yaşaması olsa gerek.
Şafak; Güneş doğmadan önce ufuktaki aydınlık.
Şahika; Yüksek, yüce, dağın en üst noktası, zirve.
(1) Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
(2) Hasta Olmak; Bir bakıma kadınların aybaşı (regl) halleri için kullandıkları şifreli, masum sözcük.
(3) Tımar Etmek; İyileştirmek. Yaralara bakmak.
(4) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(5) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen! “KİM O DEME” Özdemir ASAF
(6) Lokal; Asıl anlamı; belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı bir dernek ya da kuruluşun üyelerinin buluşması için ayrılmış yer anlamındadır. Ayrıca hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi