Şarkı şöyleydi eğer aklımda yanlış kalmadıysa; “Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden!(1)” Şairine ve bestecisine saygı duyarak ve onların affına sığınarak şöyle demeyi geçirdim içimden;

“Kahkahan (değilse bile içten gülüşün) yükselirken yan masadan, bendim, evet bendim, yan masanızda olup da kahkahanıza meftun olan. Hem de karşımda, gamzelerinize kadar sizi tarayan, dudaklarınızın sevecenliğini fark eden, gözlerinizin gözlerimle çakışsın arzusunu duyan.”

Bir kere baktın ve canımı yaktın(2), fark etmemişçesine. Ayaklarının altında, dibinde çiğnediğinin farkında olmadığın bir şeydim ben. Her ne dersen, her ne diyorsan o işte.

Bir ara aynı masadaki genç delikanlı ile diğer genç kız birbirine sarılarak ayrıldılar masadan. Benim için belki de tek fırsattı bu yanına yaklaştım;

“Evet, yabancıyım, tanışalım istesem de bu çirkinliğimle bana ilgi duymazsınız, ama adınızı söyleyin, hiç olmazsa hayalimde sizi isminizle şekillendireyim!”

Şov yaptığımın(3) farkındaydı, şaklabanlık yaparak(3) onun aklını çalamayacağımın da ben bilincindeydim.

Genç kız şöyle bir baktı, kinle, nefretle, hatta küfredercesine gibi.

Ve pipetini ağzına alıp meyve suyunu içmeye devam etti. Üstelik “Hadi be sen de!” dercesine bardağın içine üfleyerek, fokurdatarak.

Bu; “Defol!” anlamında olmalıydı. Ama böyle güzel bir kız, böyle kaba bir kelimeyi sarf edemezdi, olsa olsa “Başımdan çekil!” anlamında olmalıydı bu davranışı.

Haddimi biliyordum(4). Bilmem de gerekliydi, bir bakıma. Hesabı ödemeden gideceğimi düşünen garson peşimdeydi çünkü. Onu gözlerken içtiğim iki kahve vardı. Bir üçüncüsünü içmemde ne mahzur olabilirdi ki? Bir kahve daha söyledim, bu kez bedelini diğerleriyle birlikte peşin ödeyerek.

İçten pazarlıklı(5), art niyetli(5) olsam gerekti. Bana hükmedene hükmedemezdim, ama susamış bir bedevinin vaha olarak gördüğü serap peşinden koşuşturmasını kim, nasıl engelleyebilirdi ki?

Ben o genç ve güzel kızı ne kadar zamandır göz hapsinde tuttuğumu hatırlamıyordum. Yarım saat? Bir saat? Belki de daha fazlası! Onunla ilgilendiğimin farkındaydı, hele ki küskün bir şekilde yanından ayrılıp yerime oturduğumda.

Ne gibi mi? Söyleyemem belki, ama mutlaka farkımdaydı benim.

Bir süre sağa-sola baktı ilgisizce. Bir bakışının bakışımla çakışmasının yanlış anlaşılması düşüncesini yaşadığından olsa gerek (hani meselâ) yerini değiştirdi ve sırtını dönerek oturdu karşımda.

“Hiç olmazsa yüzüne bakmama izin verseydin be güzel kız! Zalim olman gerekli değil ki! Sırtını dönmek yerine ‘Çekil, git!’ derdin, çekilir giderdim!” dedim, fısıldayarak.

Hareketlenmedi. Tepki vermedi.

Masadan ayrılan gençler biraz sonra ellerinde poşetlerle döndüler aynı masaya.

Ve o yerini değiştirip yine karşıma geçti, bir kere baktı yüzüme, monoton(6) bir bakıştı bu, bir mağaza vitrinine bakar gibi.

Oysa ben ona, bazı ulusal hayvanların(!) trene baktığı gibi bakmaktan kendimi alamıyordum.

Bir insan bu kadar mı duygusuz olabilirdi ki? Hiç olmazsa vitrindeki fiyatıma bakardı insan, “Etikete göre bilgim olsun!” kabilinden.

Ve o yine yanına gelenlere, artık arkadaşları mıydı, abla-kardeş, ağabey-kardeş miydi bilemediğim, gülümsedi ve yine meyve suyunu fokurdattı. Hani mors alfabesini(7) bilsem ve hani balık kavağa tırmansa, mors alfabesiyle bana mesaj verdiğini düşünebilirdim!

Yeniden bir kahkaha serüveni başladı. Gerçekten ben bu yaşıma, bu güne kadar, böylesine güzel bir gülüşle hiç karşılaşmamıştım yaşamımda.

Ve o, onlar kimdi? İkisini anlamıştım, kardeş, sevgili, nişanlı, ya da karı-koca, her neyse! Ama benim göz süzdüğüm, gülüşüne hayran olduğum, beni reddeden kimdi, neydi? Nasıl bilebilirdim ki?

Masadan kalktılar, hep beraber ve hiç biri etrafına bakmadı. Diğerleri benim için önemli değildi. Sadece, evet sadece onun bakmasını isteğim tabu(8), ya da günah olmalıydı.

Ve mutlaka onun için de. Çünkü o yan gözle bile bakmadı bana. Bir Allah’ın kulu, Allah’ın diğer kuluna karşı bu kadar zalim ve duygusuz olabilir miydi? Olurmuş demek ki!

Onlar kapıya, ya da her nereye yönelişlerinin biraz sonrasında ilgilendiğim genç kızın kalktığı yerdeki bir parlaklık çekti dikkatimi. Yer değiştirip aynı yere oturdum, bir kahve daha istemek şaşkınlığımla. Öylesine umutlarla doluydu ki içim?

Parlayan şey, bir cep telefonunun ekranıydı, arayıp da bulamadığım bir fırsat. Aç kilidini açtım, kendi numaramı aradım, kapattım cevapsız arama olarak, sildim cevapsız aramamı. Rehberdeki ilk isme, “Annem” yazılı olan isme telefon ettim aynı telefondan;

“Efendim kızım?” dedi telefonu açan, meraklı bir sesle;

“Ben kızınız değilim efendim. Bu telefon düşürülmüş, ben de buldum. Bir genç delikanlı ve iki genç kız birlikte oturuyorlardı. Telefonda “Annem” diye yazılı olduğuna göre siz annesisiniz mutlaka…

Eğer onlara ulaşırsanız, ben onları aynı yerin çıkış kapısında telefonlarını teslim etmek için bekliyor olacağım efendim. Telefonu çaldırırlarsa beni tanımalarına gerek yok, telefonu kendilerine hemen teslim ederim.”

“Sağ ol oğlum. Büyük kızım Mesude’ye ya da damadıma hemen telefon edeceğim. Küçük kızım Meftune de onlarla beraberdi. Sanırım sizi bulurlar.”

“Teyzeciğim, bulamazlarsa bana adresinizi verin, ben telefonu size hemen ulaştırırım.”

Ne hinoğlu hin(9), ne hınzırdım(9) ben? Adrese teslim ha? Ev adresini öğrenmek için sen kimi kandırıyordun ki? Ancak kendini!

Teyzeyle konuşmalarımıza göre telefonun onun olduğuna emin gibiydim. Gene de dua etmekten kendimi alamıyordum. Düşüncelerimde değil, biraz sonra fark edilmişim gibi bir araba durdu önümde, telefonu çaldırmaksızın, arka koltuğun penceresi açıldı ve o;

“Zahmet oldu, teşekkür ederim!” deyip elini uzattı, telefonu aldı ve beni bir sokak köpeği gibi ortada bırakarak muhtemelen şoförlüğü yapan eniştesine “Devam” diyerek yoluna devam etti.

Mesude ve Meftune…

Tek kazancım isimlerini öğrenmek olmuştu. Ya Meftune’nin telefonuma işlediğim telefon numarası? Az-uz bir şey miydi? Bana küfredinceye kadar ilgimi belli etmemde ne sakınca vardı ki?

Ama onu terbiyesizce; “İllâllah!(10)” dedirtinceye kadar değil, haddimi bilinceye kadar aramalıydım. Haddimi bilmemin de oldukça uzun bir zamana yayılması dileğimdi.

Zor ettim birkaç saatin geçmesini. Terbiye sınırları içinde; “Bağışlayın, aramama izin verin lütfen. Ben Meftun” diye yazdım. Cevap gelmedi.

Ertesi gün tekrar yazdım. Eklentisiyle: “Cevap vermen bu kadar mı zor be güzel kız? Eğer ilgilendiğin, sevdiğin, gönlünün sultanı varsa, saygımı sevgimle yitirmem, bir daha da mesaj çekmem ve unutmam gerekeni de unutmasını bilirim, alçalmam. Kendim için istediğim bir şeyi başkasının sahiplenmesini, ‘O, başkasının hakkıdır!’ diye düşünürüm. Meftun”

Oldukça uzun bir mesajdı. Keşke mesaj yerine sesimle ulaşabilseydim diye düşünmedim değil.

Ama buna bile tahammülünün olmadığını hissetmem zor değildi. Telefonuma gelen mesaj sesiyle irkildim:

“Telefonunuzdaki telefon numaramı silin, lütfen! Yoksa telefon numaramı değiştireceğim. Hem ilgimi çeken bir arkadaşım olup olmadığı konusunda size hesap vermek zorunda mıyım?”

Atalarımızdan bir söz hatırladım; “Bir kadın eğer sana ‘Hayır!’ diyorsa, bu ‘Belki!’ demek, belki derse ‘Evet!’ anlamalısın!(11)” Peki; “Hesap vermek zorunda mıyım?” demesinin anlamını, “Belki” diye mi düşünmem gerekti ki?

Etkilemişti beni. Yalan söylemem mümkün değil. Yaşamımda ben böyle bir duyguyu, böylesine bir heyecanı hiç yaşamamıştım.

Ve inanıyordum ki, erimeye başlamıştım, damdan sarkan bir buz kılıcının güneşe karşı direnememesi gibi, ya da hıncını biriktirmiş bir kar kümesinin, güneşin ışıklarıyla kendini kaybedip çığ olarak hareketi gibi.

Peki, nasıl baş edebilirdim ki? “Bütün zaferler başlamaya cesaret etmekle gelirdi(12).

Peki, ben ona karşı nasıl güçlü olabilirdim ki? Nefreti yoktu, biliyor, hissediyordum bunu, ama ilgisi de yoktu, benim sahiplendiğim arzuladığım, yaşadığım gibi.

Ve o meyve suyunu fokurdatışının reddetme sesi kulağımdan silinmiyordu. Küçük bir sendeleyişti(13) bu yaşadığım benim için, bana göre.

Şansımı deneyecektim, hem tekrar tekrar, ama sıkmadan, üzmeden, terslenmeden. Ya o pes edecekti, ya da ben. Telefon numarasını değiştirmesi onun için kurtuluş değildi. Çünkü telefonuma annesinin ve ablasının numaralarını da kaydetmiştim, her ihtimale karşı.

Ve bu numaralarla da ona her hal ve şartta mutlaka ulaşmam kolay olurdu, hele ki bildiğim bir yerlerde memur olarak çalışıyor, ya da üniversiteye devam ediyorsa. O zaman asla ve hiç değilmezdi keyfime.

Ağzından girip burnundan çıkardım vallahi; “Beni sev, benim ol!” demek ve yaşamımı şekillendirip gerçekleştirmek için.

Ama bunun için biraz, birazcık da olsa ilgisini hissetmem yeterliydi; “Hesap vermek zorunda mıyım?” cümlesi benim için yeterli bir avantajdı.

“Bir kerecik dinle beni, ne olur?”  diye yazdım. Telefonum çalındı;

“Vazgeçecek gibi değilsin. Bir centilmen(14) sanıyordum sizi, söz dinleyen, kendisine ilgi göstermeyen, göstermemekte direnen birine karşı. Yanılmışım! Anlatın öyleyse ne biliyorsanız, ne söylemek istiyorsanız?”

“Kırıcı olmanıza gerek yoktu! Hayatınızdan çekiliyorum ve telefon numaranızı telefonumdan siliyorum. Rabb’ım ne umut ediyorsan onu gerçekleştirsin yaşamında. Elveda güzel kız!”

Cevap gelmedi, beklemiyordum da zaten. Ömrüm karanlıkta geçecekti. Olsun! Beni etkileyecek başka birini, başka bir varlığı düşünemiyordum. Hayata küsmem gerekti. Bu konuda başarılı olacağıma kesinkes emindim.

İnsanlar cesaretleri oranında savaşa kalkışırlardı. Ama karşılarında savaşmayı isteyen yoksa cesaretin, azmin ne işe yarardı ki?

Mağluptum! Acı da olsa kendime itiraf etmem gereken bir sonuçtu bu.

Çalışamıyordum, huzursuzdum. Alıp başımı bir yerlere gitmeliydim, onu da, kendimi de unutmam gerekti.

O yılın iznimi, sonrasında birikmiş izinlerimin tümünü aldım. Artık bilemiyorum, yasalar gereği mi, kurallar gereği mi, belirli günler sonunda bir gün çalışmaya gelip ertesi gün iznime devam ediyordum.

Müdürüm anlayışlı davranmıştı, ona her şeyi anlatmasam da, şöyle dilimin ucuyla fısıldamamla anlamıştı bana neler olduğunu.

Bir gün bir mesaj aldım;

“Seni kırdım, özür dilerim! Meftune”

Cevapladım;

“Ben kendimi yitirdim, önemsiz!”

“Bir şansım daha yok mu?”

“Dua ettim, Allah bahtını açık etsin diye.”

Sonrasında telefonum çaldı. Aynı numara idi. Açıp açmamakta tereddüt ettim. Sonrasında defalarca çaldı, açmadım. Hakkım yoktu, tahammülüm değil. Biraz, birazcık uzatsaydı elini öncesinde, kulu-köpeği olurdum kapısında. Şimdi ise yüreğimdeki yara kabuk bağlamak üzereyken tuz ile dağlamaya çalışması ona hak mıydı?

Ben, beni reddettiğinde de kulu-kölesi olmayı isteyen, dileyen idim. Şimdi ise? Şimdi de aynı heyecan içindeydim, tek farkla; incinmiş olarak. Kırılmaya hiç hakkı olmayandım da. O halde telefonumu açmamakla centilmenlik sınırlarımın en had safhasına gelmemiş miydim?

Ben aramalıydım onu. Ama ne yüzle? “Aradın, kahırlıydım, açmadım!” demek uygun bir savunma olamazdı. “Duymadım!” da, “Şarjım bitmişti!” de, şu ya da bu, şöyle ya da böyle olmuştu da…

Bana hiç yakışmayacak yalanlardı bunlar. Mert olan dobra-dobra söylerdi(15) içinden geçeni.

“Evet! Hakkım yok, biliyorum, ama kendimi unutacak kadar, sana kul-köle olacak kadar seviyorum seni!” demeliydim.

Telefon çaldı, aynı numara idi. “Alo!” ya da herhangi bir şekilde seslenmesini beklemeden sıraladım sözlerimi;

“Kendimi unutacak, sana kul-köle olacak kadar seviyorum seni, ‘Hakkın yok!’ desen de!”

“Valla bunları kardeşime söyleseniz daha iyi olacak, ben ablası Mesude’yim. Defalarca aramış sizi, görüşmemişsiniz. Şimdi şu anda, yorgan-döşek yatıyor ve sizi görmek arzusu, belki de son dileği...

Bir yer söyleyin, kocam gelip alsın sizi, yetişin Meftune’ye! Telefonu açmasanız, bu haberi mesajla iletecektim size!”

Enişte, damat, ya da Mesude’nin kocası her neyse, onunla karşılaştık, buluştuk. Bu araba Meftune’nin cep telefonunu elimden hoyratça(16) aldığı araba idi. Damadın konuşmayan tavırları farklı, değişik gibiydi.

Bir ağır hastalığa, ya da cenazeye gider gibi, sessiz sakin değil, gerçi konuşmadan, ama sanki bir düğüne yetişmek arzusundaymışçasına keyifli gibiydi. Radyosu açık değildi, evet, ama dudakları yaygın, şakakları zonklar, ya da dişlerini sıkar şekli garibime gidiyordu.

Kapıyı Mesude açtı, arabanın sesi ve kornanın çalması ile. Bana Meftune’nin odasını işaretledi, pabuçlarımı ancak çıkarabildim koşarcasına. Tuhaftı ki peşimden benim heyecanıma uyan benimle birlikte koşan yoktu.

“Meftune! Aç gözlerini, ben geldim. Özür dilerim, affedersin, beni sensiz bırakma, sensizliğe bu kere dayanamam, ben de gelirim arkandan. Seni canımdan çok seviyorum çünkü.”

Yorganın altından elini uzattı, gözlerini açtı, doğruldu ve bana sarılırken;

“Madem çok ısrar ettin, peki senin olacağım!” dedi.

Hasta falan değildi, sonrasında konuştu, hayret dolu bakışlarıma değer verircesine;

“Benim fikrim yok, sana ilgimi eniştem fark edince ablamla birlikte onlar hazırladılar bu oyunu. Kavga edeceksen eniştemle et! Sitemin, kızgınlığın varsa ona söyle. Gitmek istersen beni böyle hasta olmama çeyrek kala şekilde, kapı orada, istersen git, ardından da kapıyı kapatmayı unutmaksızın...

Tek dileğim gitmeden önce beni bir kere öp, içinden geldiği gibi, sevgini ya da nefretini belli edecek gibi.”

“Ben gitmem, istiyorlarsa ablan, enişten gitsinler. Madem çok ısrar ettin, ben seni ceza olarak öpeyim.”

“Israr etmiyorum, cezalandırman da gereksiz…”

Dudaklarını mühürledim dudaklarımla sesini kessin isteğiyle, eniştesinin, ablasının gözleri önünde.

Bu öpüş; sevgimi anlatacak, ömür boyu onsuzluğa tahammül edemeyeceğimin gösterisi idi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Meftun (Erkekler için), Meftune (Kadınlar için); Tutkun, gönül vermiş, verilmiş, vurulmuş, hayran olmuş, hayran olunmuş, şaşmış, şaşırmış, âşık ya da fitneye düşmüş, belâya karışmış, sihirlenmiş.

Mesut (Erkekler için), Mesude (Kadınlar için); Saadete ermiş, mutlu. Sevinçli.

(1) Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden… diye başlayan Güftesi; Yahya Kemal BEYATLI’ya, Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olan Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.

(2) Bağdat Yolu;  “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(3) Şov Yapmak; Düzmece bir davranış olarak, yalnızca gösteri olsun diye bir şeyler yapmak. Eğlendirici gösteriye çıkmak.

Şaklabanlık Yapmak; Dalkavukluk yapmak. Basit şakalar yapmak ve ortamı gülmeye yönlendirmek.

(4) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(5) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.

(6) Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(7) Mors Alfabesi; Telgraf haberleşmelerinde kullanılan nokta ve çizgilerden oluşan alfabe.

(8) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

(9) Hin Oğlu Hin; Kurnaz, cin fikirli, anasının gözü, çok tehlikeli, şüpheli, sağlıksız.

Hınzır; Muzip anlamında da kullanılmakla beraber, zarar verici, acımasız, sinirlendirici, ters davranışta bulunan, katı yürekli, kötü düşünceli. Domuz.

(10) İllâllah; Bezginlik, bıkkınlık ve usanç belirten Arapça bir kelime.

(11) Gel seninle bir yere… Yok, yok I-ıh, I-ıh!” diye başlayan “Cici Kızlar” grubuna ait şarkının bir yerlerinde; “Hayır!” dersem “Belki!” demek, “Belki!” dersem “Evet!” anla, çok söz söyler kadınlar, “Evet!” demezler asla” sözü geçer.

(12) Bütün zaferler başlamaya cesaret etmekle gelir…  Eugene WARE

Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar. Lao TZU

(13) Küçük sendeleyişler beni korkutmaz!  Cahit Sıtkı TARANCI

(14) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).

(15) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

(16) Hoyratça; Kabaca, kırıcı, hırpalayıcı ve kaba bir biçimde.