Söze bir yerlerden başlamam gerek, kapı bir komşu olduğumuzla ilgili olarak. Bir Bilecik Türküsünün arta kalanı, aklımdan geçen:
“Söğüt’ün çarşısına, Gün doğar karşısına, Ah insan böyle yapar mı, Kapı bir komşusuna?(1)”
Ama yaptı işte! O yok şimdilerde, ben yetmişlerin ötesinde, seksenlere merdiven dayamışken! Bitsin arzusunu yaşadığım halde, hâlâ bitiremediğim bir tükenişteyim.
Bu, bana Tanrının beni ayıpladığı bir azap(2), ceza mı, yoksa beni sevdiği için günahlarımın kefaretini(2) ahrete(2) bırakmayarak, dünyada çektirme isteği mi, bilemiyorum.
Bence ikincisi, bu sadece bir hüsnü kuruntu!(3) Çünkü hakkım olmamasına rağmen, benim olmasını istediğim halde ellerin olan, onu sadece uzaktan sevmek(4), değil, onu uzaktan görmek, hissetmek bile benim için yeterli iken onu benim dünyamdan alan, beni elleri koynunda yokluk içinde bırakan da aynı Tanrıydı.
“Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!(5)” derlerdi. Peki, Tanrı bütün güzellikleri de, tüm çirkinlikleri de bende denemek, uygulamak zorunda mıydı? Herhalde pek olmaz düşüncesindeyim, ama Tanrı benim “Sabır Taşı” olduğumu sanıyor olmalıydı.
Gerçekten de Ulu Tanrı, tüm varlıklarda denediği sabrı; “İnsana has bir özellik olarak” vasıflamıştı.
Kapı bir komşu idik Yurdakül ile. Önce ben doğmuşum, birkaç yıl sonrasında da o. İlerleyen tarihlerde öğretmenimiz, ebemiz ve isim annemiz olan Müzeyyen Teyze bana Yurdanur, ona da Yurdagül adını yakıştırmış.
Öğretmenimizin doğumlar sonrası için de, gönlünde yaşattığı başka düşünceleri de var mıydı? Bilmiyorum, ama vardı muhtemelen diye düşünüyorum. Bugünkü aklımla, o günleri düşününce diyorum ki; eğer aynı sınıfta olsaydık, Müzeyyen Öğretmen bizleri aynı sıraya oturtur ve eserlerini mutlaka göz önünde tutardı.
Hani meselâ…
Başlangıçta “Yurdakül” dedim. Allah için, Nüfus Kâğıdı alındıktan sonra bir Allah’ın kulunun aklına gelmemiş, Nüfus Kâğıdına bakmak ve yanlışı görmek. Üstelik ilkokula başlayıncaya kadar…
Kaydını yaptırdığı gün, Öğretmenler Odasına giren Okul Müdürü;
“Bugün enteresan bir kayıt yaptım, kızcağızın adı, neden ve nasıl konulduğunu bilmiyorum ‘Yurdakül’ idi demese, herkes onu Yurdagül olarak bilmeye devam edecekti. Ama öğretmenim, öğretmen olma hassalarına sahip gerçek ve büyük bir öğretmendi.
Ve sadece ülkeme değil, bu güzel şehre, Türkiye’me değil, dünyaya bile güzel eserler bırakmıştı.
Mahkemeye gittik, isminin düzeltilmesi için. Benim şahitliğimi kabul etmedi hâkim, ama öğretmenimin, annemin ve babamın şahitliği ile gerçek ismine kavuştu Yurdagül.
Onun ismindeki değişikliği o günler içinde hiç anlayamamıştım. Daha sonraları bunu iyice anlamaz oldum. Hani Arap harfleri ile olsa “Gayın” nasıl “Kaf”, Lâtin Harfleri ile olsa “G” nasıl “K” olurdu ki?
Hani insan İsmail yazması gerekirken “İ” harfinin noktasını unutabilirdi(6) belki, ama “Gül” nasıl “Kül” olabilirdi ki? Hem de benim tüm ömrüme egemen olan, bugünkü yalnızlığımı borçlandığım(!) Gül…
Mahallemizde aynı ilkokula gidiyorduk, Yurdanur ve Yurdagül olarak. Kısa bir tarifle; ben iki adım önde, ya da o beni takip eder gibi. Sınıfta kalmayı, onun bana yetişmesini, düşlediğim gibi, beraber olmayı da o kadar çok, şiddetle ve istekle istiyordum ki! (Lâf aramızda; sınıfta kalmamla ne olacak, ne gerçekleşebilecektiyse?)
Enteresan gelecek belki, her şeyi düzgünce, kuralına uygun, bizleri öz çocuklarından ayırmayan ve yetişmemiz için olağanüstü gayret gösteren Müzeyyen Öğretmenimizin soyadı Zübeyde ve bizi eğittiği okulun adı da; Mustafa Kemal Atatürk İlkokulu idi.
Bu beni öylesine etkilemişti ki; orta kısmından başladığım ve bitirdiğim lisenin adı da Atatürk Lisesi idi. Atatürk Üniversitesine de devam etmek isterdim, ama liseyi bitirdiğim büyük şehirdeki üniversite açtı kollarını bana. Bundan iyisi de can sağlığı idi.
Oradan oraya geçiyor, atlıyorum, ama bu bir bakıma sırası-sekisi geldiğinde, yaşımın gereği aklımda kalanları unutmamam için sıra dışı eklentilerim olabilir.
Yurdagül’ün ailesi inancı sağlam olmasına sağlam bir aileydi, “Benimkilere göre” diyeyim. Ya da şöyle düzeltme gayretini yaşayayım; belki sağlam inançlarına rağmen batıl itikatlara(7) yönelişi aşırı uçtaydı Yurdagül’ün annesinin. Her sabah arkasından bir tas su döker ve dualarla uğurlardı kızını. Eğer onu uğurlarken ben yanına ulaşırsam, benim de sırtımı sıvazlardı dualarla.
Ve gerçekten itiraf etmeliyim ki o yaşlarda bile el ele tutuşmamız kısıtlıydı. Biz de çözümü uyarlamıştık hayatımıza. Köşeye kadar, görüntümüz silininceye kadar sabırlı olarak ayrı ayrı gidiyorduk. Sonrasında ellerimiz birbirimizin ellerinin içindeydi, çocuk yaşlarımızın saklı sevgisiyle.
Sonrasında değişikliklerin olması kaçınılmazdı yaşantımızda. Son sınıfa geçmiştim. O da ikinci sınıftaydı. Yurdagül okula başında başörtüyle gidip gelmeye ve elimi tutmamaya başlamıştı, köşeyi dönsek bile!
Okulda öğretmenim çıkarttırıyordu örtüsünü ve gerçeği çarpıtmadan söylemeliyim ki, okul dönüşü başörtüsünü tam örtmeyi bilemediğinden yahut da beceremediğinden olsa gerek alelusul(8) bağlıyordu.
Sanıyorum, hatta bunu inanıyorum ki diye düzeltmem daha doğru olacak; okuldan evine her dönüşünde; “Okulu bıraktırma” tehdidi ile günün, olayın mana ve ehemmiyetine uygun olarak(!) azar işiterek nasibini alıyordu.
Daha avluda başlayan sesler inancımı destekliyordu.
Belki “Hadi, canım sen de!” denilebilir, Yurdagül o vakitlerde beş vakit namaz kılıyor, ramazan ayının tümünde oruç tutuyor, hatta kurban bayramında kendi adına kurban kestiriyordu babasının, annesinin katkılarıyla.
Eklemem gerekir ki; ben ortaokula başladığımda, okulunu bitirme derdinde olan Ayşegül’ün ramazanın bir gününde oruç tutmadığını, ya da tutamadığını fark etmiştim. Bu, benim öğrendiklerime göre Yurdagül’ün bir anne adayı oluşunun belirtisi idi!
Camiye Kur’an Kursuna gitmiş, hatmetmişti(9) de. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa sesi güzel diye ölenlerin arkasından “Yasin, Tebareke okumak için” çağırılıyordu. Annesi, babası gururluydu, o da saklamamam gerek; hacca gitmeden hacı edasında idi.
Buraya bir saplantı daha yapmam gerek. Yurdagül bir evin tek incisi, mücevheri, her şeyi idi. Ben de ailemin indinde (hissettiğim kadarıyla veya sanıyorum demem gerek) göz önünde tutulan bir delikanlıydım.
Benim ailem onun ailesi gibi varlıklı değildi, iki-üç yılda bir ancak küçükbaş hayvan alabiliyor, ya da büyükbaş bir hayvan için yedi kişiden biri oluyorduk. Annem, babam yaşları gereği onlar da dinin gerekliliklerini yapma gayretindeydiler.
Ancak itiraf edeyim ki; öyle ezan okunurken abdest alma gayretini ve hemen namaza durma âdetini, usulünü, kuralını her neyse onu gerçekleştirmeyi yaşamazlardı.
Oruç? Tabii! Zekât(10), fitre(10), fidye(10)? Hayhay! Fidyeyi benim için öderlerdi; “Kafanın çalışması gerek! Aç ayı oynamaz!” derlerdi.
O zamanlar kimse kimseye dini gereklilikleri yerine getirmediği için “Gâvur!(11) Ya da bizden değil!” demezdi. Çünkü herkesin bilinçaltında; “Her koyun kendi bacağından asılır!” felsefesi vardı.
Zaten 40 kişilik sınıfta topu-topu 35-36 kişi kadar gâvurduk!
Şunu da eklemem gerekli olacak herhalde. Elde yoktu, avuçta yoktu, kıt-kanat geçinen bir aile idik, bu nedenle hac görevi akıllarından bile geçmiyordu büyüklerimin. Hani ben okulu bitirip işe başlasam, o zaman ekonomik durumları da uygun olursa, ancak o zaman düşünebileceklerdi hacca gitmeyi; “Ölme eşeğim ölme!..” örneği. Bu nedenledir ki hacca gidemediler!
Annem ve babam birbirinden ayrı kalmaya gönülleri elvermediği, Tanrı da onların ayrılıklarını uygun görmediği için iki ay içinde arka arkaya ahrete göçmüşlerdi, bu demekti ki hacca gitmek isteseler, tüm imkânlar elverişli olsa bile hacca gitme haklarını da kaybetmişler demekti.
Vay benim gariplerim!
Ben o zamanlar üniversitedeydim. Geçelim bir kalem…
Mezuniyetim, sonrasında; “Vatan, Millet, Sakarya” kuralıyla askerlik görevi ve ertesinde annemin-babamın yaşadığı, vefatlarından sonra elimi bile sürmediğim evi, Yurdagül’ün anne-babasına emanet edip, bana ismimi koyan, önderlik eden, elimden tutan idealist Müzeyyen Öğretmenim gibi yarınlarımızı yetiştirmek için devletimin belirlediği yerde göreve başladım.
Evi satmak, hatıralarımdan tamamıyla sıyrılmak aklımın ucundan geçmemişti. Çünkü benim maddi olarak hiçbir şeye ihtiyacım yoktu, anne ve babamı çulsuz(12) olarak yitirmemin üzüntüsünü yaşıyordum sadece.
Bana göre ikinci nedenim ise, ölümümden sonra evimi “Yaşlı ve Güçsüzlerle” ilgili bir kuruma bağışlama dileğimdi. Üstelik buna birikmişlerimin, tüketemediklerimin de katkısı olacaktı.
Ha! Bu satırları seksenlerim civarında sonuma doğru neden mi karalıyorum? Gerçekten bilmiyorum. Çünkü vasiyetim, tüm yazdıklarım, çizdiklerim, notlarım, bu notlar dâhil, özelliklerimle birlikte yakılmasını da içeriyordu.
O halde? Ben bırakayım, kendi sorularınızı kendiniz cevaplamaya çalışın!
Yurdagül’le yollarımız ilkokulda ayrılmıştı. Tatillerde, bayramlarda, seyranlarda evimize geliyordum, annem-babam, sağken. Onunla hiç beraber yaşamamışçasına, iki yabancı gibiydik birbirimize.
Onu göremiyordum, yanlış anlaşılmasın, gerçek anlamda, gerçekten demek isterim. Çünkü mutaassıp(13) ve son derece düşüncelerine sadık ve sonradan tekrar ve tekrar hacı olmaya devam eden aile, kızlarını da hacca götürmüşler ve Yurdagül’ü tamamen sarıp sarmalamışlar, onu adeta bir öcüye(14) döndürmüşlerdi.
Ve ona Müslüman olarak “Hüsna” adını koymuşlar, Yurdagül adı sadece Nüfus Kâğıdında kalmıştı.
Yurdagül’ü ne o giyimi içinde, ne de “Hüsna” diye çığırışlarında bilmem, anlamam mümkün değildi, özellikle de uzak durmak, uzak durma isteğini hissettiğimi sanırken.
Sanmak? Evet, bir bakıma doğru kelime gibi…
Çünkü sesini duymak, bir sülün gibi yürüyüşünü görmek, evin önündeki ağaç kütüğünden bankta oturup uzaktan uzağa sessizce ve ciğerlerimi dolduracak kadar kokusunu hissetmekten başka bir şey gelmiyordu elimden, gelemezdi de, devamlı gözetim altında olduğundan…
O kadardı onu sahiplenebildiğim. Ne mektup, ne telefon uygundu, o günlerin kısıtlı imkânlarıyla ulaştığım, ya da ulaşabildiğim yahut da ulaşabileceğimi umacağım…
Oysa daha öncesinde meselâ ortaokul, hatta lise yıllarımda heyecanla dönüyordum okuldan. Ona pencerede, kapıda rastlamak hem hayalim, hem umudum, hem de ders çalışmalarımda benim benle baş başa kaldığım düşüncelerimdi.
Rüyalarım, hayallerim kifayetsizdi. Bir gün şeytan dürttü. İçimden ne geliyorsa, duygularımın tümü olmasa da, ona sevgimi, onsuzluğu düşünemediğimi anlatan bir mektup yazdım, düşüne-taşına, müsvedde yaparak.
Önemli olan bunu ona ulaştırmam, ulaştırabilmemdi. Tabiidir ki evvel emirde, babasının, annesinin haberi olmaksızın bundan onu haberdar etmem.
Ve de dahi sadece anne, babasının değil, çevremin, çevremizin dikkatini, ilgisini, bilgisini çekmeksizin.
İki taraflı olarak ailece bozulmasından içtenlikle çekindiğimiz bir kırlangıç yuvasının altında aynı şekilde yuva gibi bir boşluk daha vardı. Belki de kırlangıç öncesinde oraya yuva yapmış olabilir, sonrasında kalpsiz insanların hoyrat(15) davranışlarından çekinerek bir üst kata çıkmış, taşınmışlardı!
Muhtemelen o kırlangıcın yaşadıklarından ders alan diğerleri de aynı boşluğu kullanmaktan çekinmiş olabilirlerdi, boştu çünkü orası.
Bir gün ya o pazardan, çarşıdan, alışverişten dönerken, ya da ben okuldan sıvıştığımda karşılaştık. Temize çektiğim mektup için gerçek bir şanstı bu.
Ama gerçeklikle onun adına, hırpalanacağına kesin olarak inandığımdan çekindim, korktum. Görenlerin yetiştirmesi, ya da bizzat anne, ya da babasının görmesi ihtimali vardı. Yanından geçerken;
“Eski kırlangıç yuvasına bak!” diye fısıldadım sadece
Kırlangıç yuvasının olduğu yeri şöyle anlatmak doğru olacak. İki evin arasında boş bir arsaydı o bölüm. Ölen mal sahibinin çocukları mirası bölüşme konusunda anlaşamadıkları için arsa boştu.
Ancak artık kanun gereği mi, yoksa kurallar mı öyledir bilemiyorum, hiç kimsenin o arsaya bakan yönünde pencere, kapı vesairesi yoktu. Bir bakıma oraya hani bir bina kondurulacak olsa iki evle de duvar duvara olacaktı.
Bu boş arsadan en çok memnun olanlar doğal olarak her iki binanın insanların ulaşamayacakları belirli bölümlerine yuva yaparak yerleşen kuşlar, hırlaşan köpekler ve park bulamayıp da oraya park eden araç sahipleri idi.
“Herkes kapısının önünü süpürse şehir tertemiz olurdu”, ama insan etiketi olup da insan olmayanların oraya attıkları çöpler de vardı. Çok zaman çöpçüler bazen duyulmasından çekinmeksizin “Ana-Avrat” hal hatır sorarlardı!(16)
Bir de artık itiraf etmekte sakıncam yok, bizim için o boş yuva postanemizdi. Birbirimizi görmesek de, duymasak da hislerimizi birbirimize anlattığımız, anlatmağa çalıştığımız mektupların saklandığı yerdi orası.
Kısaca şöyle demem belki hissiyatımı daha iyi anlatır. Kelimeler gerçekten kifayetsizdi(17).
Bazı-bazen mektup sayfalarının dörtte biri, üçte biri, yarısı hatta; “Seni seviyorum, seni çok seviyorum!” cümleleri ile dolup taşıyordu, karşılıklı olarak. Ama bir noktaya kadar…
Yurdagül’ün annesi; “Gözü kör oymayasıca!” mı, yoksa “Gözü kör olasıca!” namesi ile mi, benim Yurdagül’e gönderdiğim, onun da “Sözüm ona” özenle sakladığı mektuplarımı bulmuş, öncesinde annesi anneme, sonrasında babası babama gerekli uyarıyı yapmışlardı, haşince, zalimce, saygısızca, kibirlice. “Biz kimmişiz?” gibi soran, sorgulayan tavırlarla.
Ne de olsa sevdiğim insanın anne ve babası idi onlar, benimse saygı sınırlarım da geniş boyutluydu, sevgim gibi, sevgim kadar!
Ancak, daha sonralarımda sevgi, saygı ve yoğunlaşmış düşüncelerimi içeren mektuplar kırlangıç yuvasında üst üste birikmeye başlamıştı. Demek ki Yurdagül alamıyordu onları ve ihtimaldi ki Yurdagül’ü dışarıya bile çıkartmıyorlardı annesi ve babası. Onu uzaktan, sessiz, sedasız, bildiğine emin olduğum sevgimle yaşamam yetiyordu bana…
Beni en çok işkillendiren en önemli konulardan biri, ilerleyen tarihlerdeki kapı bir yan komşumuza doğru akan trafik idi, hem de yoğun bir şekilde. Canımın acıyacağını hissediyordum, ama nasıl?
Ve canım acıdı gerçekten. Hissettirilmeden, duyurulmadan gelin olmuştu Yurdagül, kesin bir gizlilik içinde ve benim uzaklarda olacağım günler bilinerek.
İnsan acı çekerken zaman kavramı olmuyordu. Lise sonda mıydım, yoksa üniversitede miydim? Bilmiyorum. Yaşam durmuştu benim için, hiçbir şey umurumda değildi. Ya da ben yaşamıyordum hani.
Bir gün karşılaşıverdik sokakta. Anne ve babasının tüm baskısına rağmen damat, açılıp-saçılmasını değilse bile öcülük vasfından kurtulmasını istemişti. Yurdagül’ün ailesi zorla güzellik(!) iddiasını tekrarlamış, ancak damat; “Zorla güzellik olmaz!” demişmiş.
Karşılaştığımızda doğrusu ve gerçekten tanımamıştım ben onu. Ama o beni tanımıştı, çekincesi dolaysıyla mesafeli durarak, elini bile uzatmadan. İsmimi söyledi, durdu, kaldı, öylece.
Ben onu bile yapamadım. Ne bir nida, ne bir kelime!
Ve usulca uzaklaştı yanımdan, ortalıklarda kazık gibi dikilmeme gerek yoktu. Alıp hayallerimi, duygularımı, düşüncelerimi, başımı hemen, hatta hemen ötesinde derhal görev yerime dönmeli ve sonumu beklemeliydim.
Bir sevgi nelere bedeldi, insanı nasıl tüketiyordu biliyordum artık. Bilmez olaydım keşke. Ya da dünyaya gelmemiş olaydım, daha iyi olmaz mıydı?
Yaşadığım aşk mıydı? Evet!
“Aşk, dünyadaki en tehlikeli, en öldürücü duyguydu! İnsanın iradesini alırdı da ondan. Seni yönetmeye başlar, mantık kaybolur, doğru dürüst düşünemezsin bile.”
“İnsan duygularının en tehlikelisi aşktır. Aşk aklı devreden çıkartır, insanı delirtebilir, intihara sürükleyebilir, savaş çıkartabilir, katil edebilir, tahtları taçları devirebilir.”
“Aşkın gözü kördür!(18)” sözü de bu nedenle türemiş olsa gerektir.
Bir aşk, daha doğrusu, bir evlilik, bir birliktelik üzerine bir başka aşk, sevgi ile sevgi dolu olarak oturmaz, oturamazdı. Böyle bir şeyi aklından bile geçiremez insan, hatta rüyasında bile göremezdi(19). Ben yalnızlığı tercih ettim, hem ömür boyu.
Onun kocasının iktidarsız olduğu, hatta aynı yatağı bile paylaşmadıkları, dolaysıyla da bebeklerinin olmadığı gibi haberler benim için önemsizdi. Kulağıma ulaşan bu tür sözler beni ilgilendirmiyordu.(20)
Benim olmasını dilediğim, başkasının olmuşsa konu kapanmış demekti benim için. O eldi artık, onun için kalbimde bir düşünce oluşması bile yanlıştı benim için, kendi felsefeme göre. Hatta Yurdagül’ün ailesi kadar dindar olmasam bile, günahtı da!
Kısa olan yaşam, benim için uzadıkça da uzuyordu. Tanrının işine karışmak ne haddimeydi? Tanrının “Ölmek” isteğime “Olur!” dememesinin hüznünü yaşıyordum sadece. İnsan her şeyi unutarak yaşayabilirdi ama her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı!(21)
Emekli olmuş, çok gerekli ihtiyaçlar dışında dışarıya çıkmadığım annemden, babamdan kalan evde yaşamaya başlamıştım.
Ya da şöyle özetlemeğe çalışayım; kalan ömrümü tüketmeğe çalışmakla meşguldüm.
Kapı bir komşum, Yurdagül kocasının evinde yaşadığından kiracı olarak değişmişti, ama onlar da Yurdagül’ün ailesi gibi insanlardı. Gördüğümden dolayı değil, tahmin ettiğimden dolayı. Çünkü evin babası olduğunu düşündüğüm sakalı kuzguni(22) ve göbeğine kadar uzun, entari giymiş gibi bir adamı birkaç kez görmüştüm, kapısından çıkışta ya da şurada-burada.
Hatta bir keresinde tespihini çekmekten vazgeçerek, belki simamı hatırladığından olsa gerek; “Selâmünaleyküm!” demişti. Namazla-niyazla ilgimi, hatta Cuma namazlarına gidişimi bile Yurdagül’ün evlendiğini duyunca, (bir bakıma) Tanrıya küserek bırakmıştım, sanki Tanrının da pek umurundaymış gibisine!
Ama benim umurumda idi. Mademki Tanrıya gücenmiştim, o da bana gücenikliğinin ifadesi olarak alırdı canımı ve beni kendisine kavuştururdu. Nerdeee?
Daha çok günah işlemem için dünyadan elimi ayağımı çektirmemek konusunda iddialı idi Tanrı!
Hani “Zaruri ihtiyaçlarım dışında, dışarı çıkmıyorum!” demiştim ya. Bu zaruri ihtiyaçların içinde yaşıma bakmaksızın zıkkım(23) da, kısa bir tarifiyle içki de yer alıyordu. Ama içkiyi uzak bakkallardan birinden satın alıyordum. Bakkalların zıkkımı satın alışlarımın her seferinde battal(24) hayret bakışlarına aldırmıyordum.
Be birader, sana ne benim yaşımdan, başımdan? “Para peşin, kese meşin!” Al paranı, paketle isteğimi, o kadar işte!” Yok! İllâ merak edecek. “Ne mi yapacağım bu zıkkımları? Ne yapacağım, kırlangıçlara, sokak kedilerine, sokak köpeklerine ikram edeceğim, acımı, kahrımı dindirsinler, diye.”
İnanıp inanmamakta serbestsin yahu!
Tövbe! Tövbe!
Nerde kalmıştım? Tamam, kuzguni sakallı, adını bilmediğim kişi selâm vermişti. Selâm Tanrı kelâmıydı, her ne kadar Tanrı ile aram, bilinen nedenlerden dolayı limoni(25) olsa da, barışmayı da denemeliydim ara sıra, değil mi?
“Merhaba! Günaydın!” dedim ben de. Kapı bir komşum olan benden genç görünen sakallı gücenmiş bir şekilde, sakallarını sıvazlayarak dönmüştü sırtını.
Be birader…
Selâmsa selâm işte, neden aynı Arapça kelimeyle cevap vermemi beklersin ki? Tanrının her lisanı bildiğini bilmez misin ki? Hatta yeryüzünde ne varsa onun eserinin olduğunu? O halde mızmızlanman(26), sitem etmen niyedir ki?
Günlerden bir gün olağandışı bir hareketlenme oldu kapıda.
Bir cenaze arabası ve kalabalık gördüm, pencereden baktığımda! Ve herkes sakallı gibiydi, sadece benim emsalim diyebileceğim, Yurdagül’ün kocası olduğunu sandığım kişi hariç. Ahlar, vahlar dualarla indirildi tabut, cenaze arabasından. Baktığımda evin sahibi olan yaşlıları göremedim.
Behey gafil!(27) Annen-baban göçmüş, sen piri fani(28) olarak yetmişleri geçmişsin, kapı bir komşu olan ev, göbeğine kadar sakallı adama kiraya verilmiş ve sen diyorsun ki; “Anne ve babama sitem edenler dünyaya kazık çakmış olmalılar!” Ne tuhaf bir düşünce…
Merak edip sokağa çıktım. Cenaze arabasının arkasında “Yurdagül” yazılı bir kâğıt, ismin altında aracın plâka numarası ve anlayamadığım, ama sonrasında öğrendiğim ada-parsel numaraları yazılıydı.
Not ettim. Nedenini ise şöyle yorumlamıştım zihnimde; O evde doğmuştu, vasiyeti olsa gerekti ki, o evden cenazesinin yönlendirilmesini istemiş olmalıydı.
Sevdiğim, hayatta değer verdiğim, gönlüme sarıp sarmaladığım insan yoktu artık.
Biraz sonra aynı tabut, aynı histerik(29) ses ve dualarla evden çıkartılırken emsalim olan adamla karşılaştım.
“Cenaze nereye defnedilecek?” diye sordum. Cevap acıydı;
“Siz yıllarca unutamadığı o olmasınız, Yurdanur Bey yani. Değil mi? Sizinle hiç karşılaşmadık, karşılaşamadık.”
Saklamam gereken bir şey yoktu. Saklamamı zaten kendisi uygun görmemiş olsa gerekti.
Cenaze namazının nerede kılınacağını, defnedileceği yeri söylememiş miydi, yoksa ben mi aklımda tutamamıştım. Ancak karşımdakinin son sözleri yaralamıştı beni.
“Sizi hiç unutmadı, bunu hissediyordum, en son anında bana saygısını yitirmeksizin fısıldadı. Mezar taşına adı, soyadı, tarih, marih sadece ‘Sevdi, sevilmedi!’ diye yazılmasını vasiyet etti!”
İlham(30) gelmişti giderayak. Bu ilhamı kendisi ulaştırmıştı bana. Beynin derin kıvrımlarına gizlenmiş imgeler zamanı gelince ortaya çıkarlardı.(31) Cenaze yerine teslim edilip herkes dağıldıktan sonra, ertesi gün tekrar gittim mezarına. Bu kez hazırlıklı olarak, istediği mezar taşını, istediği gibi yaptırarak. Tek farkla;
“Sevdi, sevildi de…” şeklinde…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hüsna; Çok, en çok, pek çok güzel.
(1) Söğüt’ün çarşısına, Gün doğar karşısına, Ah insan böyle yapar mı, Kapı bir komşusuna? Türkünün aslında üçüncü mısra; “Ah insan hile yapar mı?” şeklindedir, memleketin çocuğu olarak türküsünün tek kelimesini değiştirmem bağışlanır herhalde.
(2) Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.
Kefaret; İşlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(3) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(4) Seni uzaktan sevmek; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(5) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(6) İnceltme işaretinin önemi olarak şöyle bir örnek vermek mümkün. Betül; Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. Hala ile hâlâ arasındaki fark gibi. Nokta konusunda ise şöyle bir örnek vermek mümkün; “İnkilâp=bu köpekler, İnkılâp=terakki, ilerleyiş” demektir.
(7) Batıl İtikat (Batıl İnanç); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.
(8) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
(9) Hatim Etmek (Hatmetmek); Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
(10) Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
(11) Gâvur: İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. (Yöresel olarak) Yabancı, el.
(12) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(13) Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
(14) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
(15) Hoyrat; Çok kaba, çok kırıcı, hırpalayıcı.
(16) Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu.
Ana Avrat Hal Hatır Sormak; Argoda bilinen tüm küfür çeşitleriyle küfür etmek.
(17) Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinde şöyle demekteydi: “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce!”
(18) Aşk, dünyadaki en tehlikeli, en öldürücü duyguydu! İnsanın iradesini alırdı da ondan. Seni yönetmeye başlar, mantık kaybolur, doğru dürüst düşünemezsin bile. İnsan duygularının en tehlikelisi aşktır. Aşk aklı devreden çıkartır, insanı delirtebilir, intihara sürükleyebilir, savaş çıkartabilir, katil edebilir, tahtları taçları devirebilir. “Aşkın gözü kördür” “KARDEŞİMİN HİKÂYESİ” Zülfü LİVANELİ
(19) Bir aşk, daha doğrusu, bir evlilik, bir birliktelik üzerine bir başka aşk, sevgi ile sevgi dolu olarak oturmaz, oturamazdı. Böyle bir şeyi aklından bile geçiremez insan, hatta rüyasında bile göremezdi. “KARDEŞİMİN HİKÂYESİ” Zülfü LİVANELİ
(20) Kulağa Gelen Sözler; Dedikodu, gıybet, bağırış-çağırış gibi tam anlaşılmayan, söyleyeni unutulan sözler.
Bu düşünceyi gıybet olarak yorumlamak mümkün. Bir kimsenin gıyabında onun ve yakınlarının kusurlarından bahsetmek gıybet sayılmış ve yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur; “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…”
(21) İnsan her şeyi unutarak yaşayabilirdi ama her şeyi hatırlayarak yaşayamaz. “KARDEŞİMİN HİKÂYESİ” Zülfü LİVANELİ
(22) Kuzguni (Siyah); Çok koyu, kara renk. Bu renkte olan.
(23) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(24) Battal; En ve boyca alışılmış olandan büyük, pek büyük, iri. Cesur, kahraman. İşe yaramaz, kullanılmaz, işsiz, hantal.
(25) Limoni; İnsan ilişkilerinde bozukluk, tatsızlık yaşanmış durum.
(26) Mızmızlanmak; Her şeyde kusur bulmak, hiçbir şeyden memnun olmamak, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olmak.
(27) Gafil; Aymaz. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen.
(28) Pirifani; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.
(29) İsterik (Histerik); Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme. Herhangi bir konuda duygularına hâkim olamama durumu. Bir şeyi her şeyden çok istemek, arzulamak.
(30) İlham; Esin. Tanrı’nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu Tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.
(31) Beynin derin kıvrımlarına gizlenmiş imgeler zamanı gelince ortaya çıkarlar. “KARDEŞİMİN HİKÂYESİ” Zülfü LİVANELİ