“İstersen bu kızın hemen karşısına geçip; ‘Kardeşimi niye üzüyorsun?’ diyeyim, hiddetli, şiddetli, inkisarlı(1) bir şekilde!”
“Yok abla, ben onu uzaktan bile olsa görmeğe razıyım, benim farkımda olmasa bile, yeter ki farkımda olduğunda da surat asmasın!”
“Sen bilirsin, bi sıkımlık canı(2) var bu kızın, kardeşimi üzmesinin bedelini gecikmem, ödetirim ona!”
Ablamın ne demek istediğini anlamamıştım…
Onunla yani bir kız olmasına rağmen adaşım olan Güngör’le beraberlik yahut da arkadaş olmak için şansımı denemiştim, cevap vermeye bile tenezzül etmemiş(3), almıştı başını, dönmüştü sırtını ve kaybolmuştu, şöyle böyle değil, ufukta bile görünmez olurcasına…
Bir bakıma haklıydı da. Daha yaşlarımız ne, başlarımız ne idi? O çulsuz(4), ben çulsuz, baba eline bakan, bu yaşlara gelip, aynı şehirde tesadüfen karşılaşan, okuma ve sınıfını geçme gayretinde olan iki ayrı cins insan idik.
“Tesadüfen” kelimesini açmam gerekirse, kira ile oturmakta olduğumuz ve kirasını aksatmadan ödediğimiz halde ev sahibinin, emsallerine göre bitip-tükenmez kira artırma istekleri, “Yoksa çıkın!” dilekleri nedeniyle annem bunalmış, çok bunalmış, defi belâ(5) kabilinden ev aramaya başlamıştı.
Aslında avukat olan bir akrabamız nelerin, nasıl, ne şekilde yapılabileceğini anlatmış, direnmemiz için akıl vermişti, ama ev sahibi olan çirkef(6) bir adam, çaçaron(6) bir kadın ve hepsi mezar kaçkını(6) gibi olan oğullarıyla nasıl baş edebilirdik ki? Üstelik üst katımızda oturuyorlardı dünyayı başımıza yıkarlardı alimallah!
Bir musibet, bin nasihatten evlâ idi, kaçanın anası ağlamazdı ve üstelik yiğitliğin % 99 u kaçmak, % 1 i ise hiç görünmemekti. Bir de kaba kaçmayacaksa eğer, o tip kendini bilmez itle-köpekle uğraşmayacaktık.
Bu; şansımızın bize bağışı(!) kaçıncı ev arayışımızdı ailece? Annem;
“Ellerin evinin boya-badanasını, şuralarının buralarının tamirlerini yaptırmaktan, temizliklerinin üstesinden gelmeğe çalışmaktan yıldım, yoruldum, bıktım. Perdeleri uzat-kısalt, komşulara alış-terk et yaşayış şeklinden bunaldım…
Birikmişimiz var birkaç kuruş, babamlar da bize destek olur, bankalar kredi ihtiyacımızı karşılar, kendi evimiz olur, inşallah!” demiş ve Güngör’le karşılaşmamıza neden olan, şu anda oturduğumuz eve sahip olmuştuk.
İki şeyi hemen söylemem gerek. Birincisi; annemin fedakârlığı! Özenerek, isteyerek, emek vererek öğrencilerini yetiştirdiği öğretmenliğinden, yaşadığı o mükemmel dünyadan, ev sahibi olmamız için ayrılmak zorunda kaldığını hissetmiş olmasıydı.
Emekli olmuştu, tekrar etmeyi bir meziyet(7) sayıyorum; tüm ideali iyi çocuklar yetiştirmek olan öğretmen annem, alacağı ikramiyenin evimizin satın alınış bedeline katkısının olmasını temin için gözünü kırpmadan bu fedakârlığı üstlenmişti.
İkincisi ise; ablamın bir ara; kapılarımızın yan yana olduğu, daha ilk karşılaştığımız anda beni etki altına alan Güngör için benim tavrımı, düşüncelerimi ve ölüp-bittiğimi bilmeden önce;
“Allah’ın gücüne gitmesin, gıybet(8) de olmasın bir kız bu kadar mı çirkin olur yahu?” demesiydi. Daha sonra benim onu ilk görüşümde, ilk kez karşılaştığımızda, çarpıldığımı, ağzımın-burnumun şeytan çarpmışçasına yamulduğunu, kör-sağır-topal-çolak olduğumu, ona ilgimi, onun için ayılıp-bayılmamı, hani bu belirtileri de fark ettikten sonra;
“Sen onu düşlüyorsun, o seni istemiyor. Gel de hayret etme! Ama vardır onun da bir kısmeti, arayan mutlaka bulur, Allah bahtını açık etsin!” demesiydi.
Benim için onu bana uygun görmediğinin en kısa açıklaması idi bu. Gene de “Kardeşimi üzmesin!” dileğini duymazlıktan gelemezdim.
Gerçeği itiraf etmem gerekirse; “Gönül kimi severse güzel odur!” denir ya, benim için “Âşık olmam gereken kız Güngör’dü!” Tanrının onu benim için yarattığına, anasının ise onu benim için doğurduğuna(9) inancım tamdı.
Ablam için, belki de kendi dünyasındaki annesi-atası belki de kardeşleri, akrabaları dâhil herkes için güzel olmasa da benim için, benim dünyamdaki tek güzeldi. O, bana inanmıyor olsa da, görmek istemiyorsa da, görmeyen biri olarak kaprisli(10), mağrur(10) bir kız olsa da gönül dünyamdaki ilk açan çiçekti o, hem de son.
İnanıyordum buna. O bana Tanrının lütfu, hediyesiydi. Kimsenin, hatta ablamın bile ona, “Kendini fasulye gibi nimetten sanıyor!” demesine izin veremezdim. O nimetti de benim için. Her kim onu matahtan(11) saymasa da o matahtı benim için.
Galiba ona hemen ulaşmak, hemen benimle konuşmaya başlamasını beklemek, belki de sevmek, yakınlaşmak gibi konularda biraz acele etmiştim. Onlar ev sahibi, bizler de aldığımız evde ev sahibi olmuştuk.
Öncesinde de bir nebze(12) dokunduğum gibi yaşlarımızın gereği olarak liselerimizin son sınıflarındaydık, okullarımız karma olmayıp o kız lisesinde, ben erkek lisesinde idim. Ve arzumuz okullarımızı bitirip üniversitelere devam etmekti…
O; kız lisesinde, ben erkek lisesinde, 18 yaşların heyecanı, hemen el ele tutuşup okula beraber gitmek özencini taşımış, yanına yaklaşmış ve boyumun ölçüsünü aldırmıştım galiba. Boyum 1.74 metre falan olsa gerekti! Belki de 1-2 santim uzun, ya da o kadar kısa, tıpkı onun boyu kadar, ya da onun ölçüp-biçtiği kadar!
Mücadele etme azmi yapımda yoktu. Ablamlardan sonra dünyaya gelmiş, bir dediği iki edilmemiş, şımarıkça bey-paşa olarak pohpohlanmış(13) bir velettim(14) ben.
Ve ben, ablamın “çirkin” dediği, benim el pençe divan durmayı(15) dilediğim, tek benzerliğimizin benim ismimin de Güngör olması dışında hiçbir ilintimiz yoktu.
O şimdi bizim olan evimize taşındığımız ana kadar ben, el üstünde tutulan biri olarak ya bir gönül aramamıştım, ya da bana etki eden bir gönle rastlamamıştım.
Sırası mı bilemiyorum, ama annemin emekli olarak eve katkısı nedeniyle babam jest yaparak(16) evin tapusunu annemin adına tescil ettirmişti(17).
“Keçi saman yemesini ne bilir, eşek hoşaftan (Aslı; hoş lâftan) ne anlardı!” Bu konuda, yani aşk-meşk konusunda kendim için, kendime ayırdığım bir zaman dilimi bile yoktu hatırımda desem yeri. Ailem de bu konuda mutaassıp(18)(!) ya da kulak şapırdatan(19) kişilerden müteşekkil olsa gerekti galiba.
Eee! Yaşım neydi, başım neydi ki? Hem önümde uzun, upuzun bir yol vardı…
Benden istenen sadece ders çalışmam, evin tek erkek geleceği olarak, başarılı, okumam ve adam olmamdı. Bir bakıma bir sanatkârın dediği gibi; “Homini gırtlak, püfüdü kandil, tumba yatak!(20)” dışında ilgimin olmaması gereken.
Ve ben bu eve taşındığımızda başlangıçta o dâhil kimsenin bilmediği onun bildiği, ablamın ise fark ettiği şekilde “Okuyup adam olmak” yerine “Âşık olmayı” seçmiştim yaşamımda branş(21) olarak.
İki ablam yuvalarını kurup, yuvalarından ayrılmışlar, çoluk-çocuğa karışmışlar, bir yerlerde çalışan en küçük ablamla, çalışamayıp boş kalmaktan çekinen babamın, evde her zaman yalnız bıraktığı annemle dördümüz beraber yaşıyorduk işte.
Kendim için çok ileri gittiğimi bile bile iddia ederdim ki, Tanrının özene-bezene yarattığı bir çocuk olmasam dahi, Allah için bilenlerin söylemesi gerektiği kadar yakışıklı sayılabilirdim.
Eee! Bazı şeyler Allah vergisiydi, tıpkı kalbe hükmedilememesi gibi.
Bence Güngör, tabiidir ki bana göre; güzel bir kızdı. Benzetmem gerekirse, Tanrının melekleri yaratırken onu model olarak kullanmış olmasıydı. Bir tebessümü vardı ki; dağlar-taşlar inlerdi, gülümsemesiyle yer-gök yarılır, gülüşüyle güneş-ay saklanacak delik ararlardı kendileri için!
Bu nedenledir ki ona bakmaya kıyamazdım, Kendim için düşünmüyorum. Çünkü ne dağların taşların inlemelerine kıyabilirdim, ne yerin-göğün yarılmasına rızam olurdu, ne de güneşsiz-aysız bir dünya düşünebilirdim.
Ben bu sebepleri göz ardı etmeksizin onu penceremizin perdesinin arkasından gözler, o okulu için evinden çıkıp bir miktar uzaklaştıktan sonra ben de evimi okula gitmek için terk ederdim.
Bu, gerçekten evi terk ediş ve mecburiyetti benim için. Yoksa evde kalmak demek, annemin istihzalı(22) sorularına muhatap olmak(23) yanında gerçek bir kâbus(24), gerçek bir işkence olurdu benim için. Elimi uzatsam mutlu olabileceğime inandığım bir şey için çaresiz kalmak; çok acı ve elem vericiydi.
Eğer yanlış aklımda kalmadıysa “Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur!(25)” diye bir türkü vardı, sanırım tam benim için yakılmış olsa gerekti. Çünkü “Taşa bassan iz olur, Ağustosta suya girsen balta kesmez buz olur” sözlerinin tarif ettiği kişi ben olmalıydım, sevdiğim insan Güngör’ün karşısında.
Türkü sahibinin, ya da yöresinin hoş görüsüne sığınarak, ben de bir satır eklesem bu türküye kendim için, acaba gücenen olur mu ki? “Bu yaşımda bir kız sevdim, bakışları yoz(26) olur!” gibi.
Aslında “Leylâ” için bestelenmiş olsa da, kara gözleri nedeniyle Güngör için bestelendiğine inandığım bir şarkı geçti içimden, güfte yazarının ve bestecisinin hoşgörüsüne sığınarak bu şarkıyı da Güngör için şöyle değiştirmek içimden geliyor;
“Güngör bir özge candır, kara gözlü ceylândır!(27)” gibi…
Bu arada söylemek mutlaka gerekli ki; ablamın gayretlerine, babamın ve annemin hiddet, şiddet, tehdit ve tenkitlerine rağmen ders notlarım kendi başlarına aşağılaşma gayretlerindeydi.
Bugüne kadarki öğrencilik yaşamımda 10 üzerinden 7 bile almamışken, şimdilerde karınca kararınca 4-5 numaralar için bile “Allah bereket versin!” diyordum.
Sınıfta kalmazdım mutlaka, önceki notlarımın garantisi olarak, ama başarı notum düşük olurdu, önceki yıllara göre. Takdirname, Teşekkürname hak getire tabii.
Buna sebep? Bir tek sözümün karşılığı, onun alt dudağını sarkıtıp umursamaz bir şekilde sırt dönüşü idi.
“Sev beni!” dememiştim, “Seni sevmeme izin ver!” demiştim. Oysa onun izni ancak onu düşünmem, düşünebileceğim kadardı, hoyrat(28), haşin(28), gaddar(28) ve zalimce(28)! Başka neler denirdi, bilmiyordum, ama inat etmiştim; “Sevecektim onu!” Aha da seviyordum işte, var mıydı bir diyeceği(29)? Hem bir ömür boyu “Hayır!” dese de, onu sevmemi kendisi dâhil, kim, nasıl ve niçin engelleyebilirdi ki?
Günler, günlerden sonra, hatta okulun bitimine, mezuniyet sınavlarımızın başlamasına doğru bir gün, ortalıklarda gözükmemeğe, bir bakıma sırtını dönerek belli ettiğine inandığım (kusmuk dolu) nefretinden sebeplenmemek için gizlenmeye, gözünden ırak olmaya çalışırken mecburen karşılaştık onunla.
Gülümsemiş miydi, yoksa bana mı öyle gelmişti? Üstüne üstlük kafasını hafifçe yana doğru sallamış mıydı; “Neden?” diye sorar gibi. O, sırtını dönmesine rağmen bu kez gülümsemişti, gerçekten fiziksel bir olguydu bu, peki, kafasını sallaması konusunda sorgulamış mıydı kendini, acaba?
Yer yarılmış, gök delinmişti, beni kapsamlarına almak gayretindeydiler gibi. Be güzel kız! Ben sana “Tebessüm etme, gülümseme!” dememiş miydim? Hadi bana zulüm etmek hakkın, ama dünyaya kastın ne? Hem biliyorsun bu dünya (sadece) benim değil, hepimizin. Ayrıca da “Alma mazlumun ah’ını, çıkar aheste, aheste!” demişler. Farz et ki…
Pek farz edilecek bir şey değil, ama “Seni canımdan çok sevmekten usandım(30), vazgeçtim!” desem, ne yapardın? Evet, dünyada tek ben değilim, Tanrı affetsin beni, ama sana tapınan tek varlık benim ve buna inanman, senin için anlatamadığım bir mecburiyet!
Gülümsemek yerine elini uzatsaydın daha iyi olmaz mıydı? Ama ben gülümseyişine de fitim(31), razıyım. Yeter ki dönme sırtını bana bir daha, hem asla!
Onun, o gülümseyişine rağmen, gene de çekiniyordum, başlangıçta reddedilmek tüm benliğimi meşgul etmişti. Ne zaman ona yönelmeyi istesem, ya da karar versem, geri-geri gidiyordu ayaklarım.
Bir akşamüzeri, ekmek-süt alıp eve dönerken onunla karşılaştığımda bu kez; “Merhaba!” demişti. O andan aklımda kalanlar, gökteki tüm yıldızların ayaklarının altında kaldırım olması ve kutup yıldızının beni işaret ederek ona göstermesiydi. Bir de elimden düşüp kırılan süt şişesi…
Elimin-ayağımın sevinçten mi, heyecandan mı titrerken daha fazlası kekelemem olabilirdi “Merhaba!” demeye çalışırken, gönlümde (ve de yaşamımda) ilk defa mutluluğu tadıyordum. Bu; muazzam, güzel, tarif edilemeyecek bir şeydi.
Okulumu başarıyla bitirmeliydim, mecburdum artık, “Merhaba!” ile başlayan bir başlangıcım vardı.
Da…
Peki, sonrası? Okul bitince, üniversiteye başlayınca, her ne şekilde olursa olsun ayrı olmamız mukadderdi(32). Kuralların nasıl uygulandığı herkesçe biliniyordu, bir bakıma; “Ne çıkarsa bahtına!” gibi.
Kim ne derse desin, çok çalışmakmış, akıllıymışsın, pratik zekâlıymışsın, IQ’un(33) yüksekmiş falan, geç bunları bir kalem, bunların etkisinin yanında şanstan da bahsetmek herhalde abesle iştigal(34) olmazdı gibime gelir.
Ama dur bakalım! Şansım vardı benim. Gönül verdiğim kız önce gülümsemiş, sonra “Merhaba!” diyerek ufkumu aydınlatmıştı benim. Bu; benim şansımın işareti, göstergesi neden olmasındı ki?
Bunun için öncelikle ikimiz de liseyi bitirmeliydik, şansımı zorlayacaktım, sonra da üniversite sınavını kazanacaktım, hem her ne şekilde olursa olsun. Artık yaşamımı kapsayan bir yaşadığım vardı, belli-belirsiz de olsa, ufacıcık da olsa bana “Merhaba!” diye seslenen.
Bu gökyüzü, bu yeryüzü, dalında kuşların şakıdığı ağaç, o kuşlar, saklanmayı başaramayan güneş, ay ve yollarını aydınlatmam için gökyüzünden onun ayaklarının altına serdiğim tüm yıldızlar benimdi. Güngör de önünde sonunda(35) değil hemen, hatta hemenden de önce hemen benim olacaktı!
Güç ettim ertesi sabahı. O, kapıdan çıkar-çıkmaz ulaştım yanına hemen, bu kere ben “Merhaba!” dedim. Dünü unutmuş muydu yoksa? Çünkü şöyle bir baktı o siyah, simsiyah beni mahvetme çabası gösterdiğinden emin olduğum gözleriyle yüzüme ki, bu bakış anlamsızdı.
Beni üzmesine gerek yoktu. Yaşamım bana gerekli değildi, hem yaşamımın içinde olmazsa ne gerekti ki benim için yaşam? “Öl!” derdi bana, onun için yollarına dizdiğim yıldızları esirgediğim için bir kenara toplar, kara toprak üzerinde, onun ayaklarının dibinde ve onun istediği şekilde ölürdüm. Yeter ki sitem etmesin, somurtmasın, bakışlarında düşünmeyi bile istemediğim serzenişleri(36) görmeyeydim. İsteklerim çok muydu Güngör?
Ben gözleri gibi kara-kara düşünürken “Günaydın!” deyip elini uzattı. “Be güzel kız! Aklımı başımdan alıp, çöllere salmak mı beni maksadın? Açlığı-susuzluğu, uykusuzluğu, yersizliği-yurtsuzluğu boş ver, ‘Sensiz!’ demek istediğim!”
Yaşamak buydu, benim yaşamak istediğim buydu, elleri sımsıcak avuçlarımın içinde, nefesi dualarım gibi duru ve gözleri gözlerimde, sessiz, ritmik(37) adımlarımızda. Birden;
“Merhaba dışında, bildiğin bir kelime ya da bir söz yok mu dağarcığında(38) senin?”
“Yok! Senin karşında nutkum tutkun, sözlerim tutuklu, sesim kifayetsiz, gözlerim sende hapis, bedenim duygusuz, duygularım yetersiz, kulaklarım sana bağlı. Ama ‘Söyle!’ de dilimi çözer, azat ederim onları. Ama bırak cümleleri, kelimeleri, heceleri, tüm harfler bile el pençe saygılı dururlar senin karşında, benim indimde de…”
“A! Dilin varmış senin!”
“Keşke o dil, karşılaştığımız, göz göze geldiğimiz ilk andan beri ucunda birikenleri söyleyecek kadar cesur, zamanını tüketecek kadar uzun olsaydı!”
“Demek istediğini anlamadım…
Ve peki, okuluma geldik şimdi. Sözlerinin devamını sonra söylersin, eğer başka söyleyecek bir şeyin yoksa!”
“Var, seni seviyorum!”
“Bu kadar kısa zaman içinde?”
“Sen yaşamıma başladığımda bende olandın. Keşke zamanı durdurup bekletebilsem! Senin içinden geçenleri bana anlatman için dileğince hatta ömrüm boyunca dinlerdim seni!”
“İnanıyorum, hem sen zaten benden başka kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin(39) de, hissettiğim kadarıyla!”
“Peki, beklentimin karşılığı?”
“Ben de seni seviyorum, hem ilk karşılaştığımızdan, ilk sırtımı dönüşümden beri, unutmaksızın, isteyerek, düşünerek ve bilerek hatta…
Ve öylesine işledin ki gönlüme, ben de senden başkasını sevmem, sevemem, ömrü billâh!(40)”
Dünyalar benimdi, avuçlarımdaki sıcaklığıyla(41), ayrıldık, ben de okuluma yöneldim. Liseyi bitirmeyi, üniversite sınavını kazanmayı şimdi daha çok istiyordum.
Hiçbir şey umurumda değildi, onun dışındaki tüm dilek, düşünce ve hisler, umutlarım dışında “Vız gelir, tırıs giderdi(42)!” benim için. Çünkü biliyordum ki; “Kişinin geleceğe dönük umutları, şimdiki gücünün kaynağıdır!(43)”
Akşam oldu, farklı saatlerde okuldan çıkınca görüşememiştim. Bir hüzün dalgası tüm varlığımda, tonlarcasına bir yük altında eziliyor gibiydim. Hüznün bu kadar ağır çektiğini bilmiyordum. “Akşam olmuş ve hüzünlenmiştim(44)!”
Onun o simsiyah, kapkara, zeytin gibi, kömür gibi gözleri gözlerimin önündeydi. O gözlerin hükmünde sanki;
“Sevmeme izin ver, dedin. İşte izin, sev beni, ama benim de seni, senin beni sevmenden daha çok sevmemi bil, iznin olmasa da bu sevgim kara toprağa girene kadar devam edecek!” diyor gibiydi.
Oysa ölmek için vakit o kadar erkendi ki! Örneğin evlenip çoluk-çocuğa, torun-topalaklarımıza kavuştuktan, hatta torunlardan bir-ikisinin de mürüvvetlerini(54) gördükten sonra ölüm düşünülse daha iyi olmaz mıydı?
Hem kadınlar güçlüdür, sabretmeleri ve dayanırlıkları için Tanrı onlara güç vermiştir. Benimse yoktur böyle bir gücüm, kesinkes biliyorum, bu nedenle de ben ondan önce göçmeyi dilerdim, her ne kadar Tanrının işine karışmak gibi görünüyorsa da, sırayla da olmasa da, tabii. Hem ne demişti şair? ”Dün geçti, bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?(46)”
Yaşlarımız daha 18 iken torunların mürüvvetlerini düşünmek…
Garabet(4) ki, garabet…
Daha nişanı, nikâhı, hatta sözlenmeyi bırakalım, iki lâfı bile uç uca ekleyememişken; “Al gülüm, ver gülüm!” örneği; “Kendini darı ambarında düşünen tavuk” şeklinde gıdaklamak gibi bir şey…
Ya da ne bileyim, “Dereyi görmeden paçaları sıvamak, göle maya çalmak ve yoğurt beklentisini yaşamak” gibi bir şeydi düşündüğüm.
Oysaki insanların sahip olması gereken en güzel huylardan biri haddini bilmek(48) olsa gerekti.
Bir el tutuş, avuçlarımda sıcaklığının kalması ve iki damla söz, haddimi bilmekten o kadar uzaklaştırmıştı ki beni.
Talih, şan, kısmet, tesadüf ya da kader hep tersine-tersine gidecek değildi ya! Gülecekti bir gün yüzüme, hem gülmesi de gerekliydi! Bu benim sevgimin de, daha doğrusu bu bizim sevgimizin de gereği gibi geliyordu bana.
Lise bitti. Üniversite sınav sonuçları açıklanıncaya kadar kabir azabı çekmemin(49) yanında, içimden geçenlerin tümünden bir kısmını aktarabilmiştim sevdiğime. Ders çalışırken, birbirimizin eksiklerini tamamlamağa çalışırken, verdiğimiz molalarda!
Evet, sevdiğime. Yaşadığımın sevgi olduğunu ispatlamıştım, ispat etmeme gerek olmamasına rağmen. Ya o? Sevgi karşılıksız olursa sevgi olur muydu? Ve biz buna; “aşkımız!” derken yanlış mı yapıyorduk acaba?
Şans gülmüştü yüzümüze, itiraf etmem gerek. Üniversite sınavlarını kazanmıştık ikimiz de. Farklı üniversite ve fakültelerde olsak da aynı şehirde okuyacaktık. Aramızda sıra dağlar olmaktansa, ayağımızı ıslatarak da olsa geçeceğimiz bir dereden geçmek bizim için daha ehvendi(50), Tanrımıza şükürler olsun.
Evet, her gün değilse bile her hafta sonu beraber olup ilerideki birlikteliğimizin plânlarını yapıyorduk. Seviyordum, hem boyutsuz, seviliyordum da, dediği gibi, kanaatimce. Sakınılan göze çöp batacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Mutluydum, derslerimde başarılıydım, imkânlar, yasalar, ya da kurallar elverirse dört senelik üniversiteyi en fazla iki yıl içinde bitirmeye hevesim vardı. Bu sözü, “İkimiz için de!” diyerek düzeltmeğe kalkışsam gerçeği söylemiş olurdum, eğer yaşayacaklarım beni engellemeye çalışmasaydı.
Siyasal eylemle yakından-uzaktan ilgisi olmayan, sadece felsefe ya da görüş ayrılığı nedeniyle iki öğrenci birbirine girmişti, önce sınıflarda, koridorlarda ve sonrasında okul bahçesinde.
Her iki grubu da ayırmak isterken çatışmakta olan grupların tam ortasında kalmıştım, renksiz olarak. İlgililer polis çağırmış ve polis girmemesi gereken üniversiteye tam kadro ve tam teçhizatlı olarak girmişti!
Polis; haklı-haksız, eyleme katılmış-katılmamış, kız-oğlan ayrımı yapmadan öğrencileri copluyor, gelen özel araçlar kendilerini kollayamayanların üzerine su sıkıyor, bilinen tipten gaz bombaları atıyorlardı, gözlerimizi yaşartan, nefeslerimizi devamlı olarak tutmaya çalışmamıza neden olan. Bu davranış şekline “Orantısız güç kullanma(51)” denildiğini de o gün öğrenmiştim!
Bir polisin gaz bombası atan silâhını doldurup, bana doğru nişan aldığını gördüm, hemen iki-üç adım önümden. Solak olduğum için notlarım sol elimde idi. Sağ elimi; “Teslim!” ya da “Dur! Yapma! Ne yapıyorsun!” anlamında havaya kaldırdım.
Kurgulanmış polis, demek istediğimi anlamazlıktan gelmiş, karşısındakini “Terörist” gibi gördüğü için, beni gözden ve elinden kaçırmamak için sanki nişan alarak silâhını ateşlemişti.
Sağ elim, büküldüğü bileğimden itibaren yoktu artık. Sağ gözümde de aşırı bir yanma hissi vardı. Kendimi zapt edemiyordum. Sonrasını da hatırlamam mümkün değildi. Gözlerini…
Bırakın gözlerini gaz maskesi ile kapladığı yüzünü bile uzaktan göremediğim polisin intikam duygularını, hırçınlığını, zulmünü ve hatta canımı yakarsa değil, alırsa mutlu olacağı düşüncesi egemendi tümüme. Görmeden, bilmeden, tanımadan, etmeden sadece;
“Ey polis kardeş! Ne yaptım ki sana ben? Görevin bu mu olsa gerekti?” (Sanmıyorum.)
Olay sonunda kimliği tespit edilen polis, sorguya çekilmiş, orantısız olmayı bırakalım, bile-bile, nişan alarak elimi yok etmesinin cevabı olarak maaş kesimi cezası vermiş “Devlet Baba” ona!
Ve tespit edilmiş ki, her iki gruptan da değilmişim. Sade, sadece olay yerinden geçmekte olan bir öğrenciymişim!
Bana ne? Elim yerine gelecek miydi, o duygusuz polise ceza verildiğinde, ya da benim basit bir öğrenci olduğum belirlendiğinde.
Doktorlar; “Tamiri güç, zor!” diyerek elimi koparmışlardı yerinden. Ve sağ gözümün % 30 civarında görme yetisini yitirdiğini, % 70 oranını rahatlıkla kullanabileceğimin müjdesini verir gibiydiler!
Hastanede ne kadar kaldım, bilemiyorum. O hengâmede(52) notlarımı da, cep telefonumu da, cüzdanımı da yitirmiştim. Allah’tan kredi kartım yoktu. Cüzdanım da aşağı-yukarı her zaman ki gibi boş-meteliksiz olmanın hüznü içindeydi zaten!
Sırası gelmişken itiraf etmeliyim ki, hafta sonlarında buluştuğumuzda, her zaman değilse de çok zaman takviye ederdi Güngör beni, tutumlu olduğundan, asla cimri olduğundan değil. Bir de saklamadan ekleyim ki, onun ailesi ile benim ailem arasında onun lehine bütçe farkı olduğundan demem gerek. Allah ondan razı olsun!
Pasomu yenileyebilirdim, Nüfus Kâğıdımı yeniden çıkarttırabilirdim. Ama notlarımı, sevdiğimin resmini yitirmeme ve Güngör’ü haberdar edemeyişime üzülmüştüm. Bensizliğe çılgınlığı (Meselâ) benden haber alamayışının üzüntüsü aklımın ucundan bile geçmiyordu. Çünkü ben yarım bir adamdım artık, ona lâyık olmayacak, yollarımızın ayrılması, birbirimize iki yabancı olmamız gerekiyordu, bana göre.
Oysa Güngör nereden, nasıl öğrenmişse öğrenmişti yaşadıklarımı, deli-divane olmuş(53), çıldırmış gibi gelmişti başucuma (Lâf ola, beri gele, hüsnü kuruntum(54), tabii!)
Sağ gözüm tamponlu, elim bilekten itibaren sargılı, sol gözüm kendine ait gözyaşlarını engelleme çabası isteğindeydi.
“Yarım adamım artık, sana lâyık değilim, beni unut ve yaşaman için yeni adımlar atmak gayretini yaşa!”
“Sen benimsin, demedim mi sana? Elini, gözünün birazcığını yitirdin diye senden vazgeçeceğimi mi düşündün? Tanımamışsın, bilmemişsin beni, aşkımı, sadakatimi(55) anlamamışsın. Seni ayıplıyorum. Çabuk iyileş, iste beni babamdan, daha fazla gecikmeden ömrümün sonuna kadar senin için ne yapmam gerekiyorsa yapayım…
Yeter ki beni senden ırak etme! Yeter ki gönlünde hisset, yeter ki koynunda hapset beni. Sensiz yaşayabileceğimi nasıl bilmezlikten gelirsin ki? Sen bana mecbursun, ben sana muhtacım, öyle değil mi?
Vereceğim tek cevap boğazımda kilitlendi;
“Evet, öyle, ömrümün sonuna kadar benim can yoldaşım olmanı, beni sahiplenmeni istiyorum. Çünkü seni çok, canımdan çok seviyorum!” dedim…
YAZANIN NOTLARI:
(1) İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
(2) Bi (Bir) Sıkımlık Canı Olmak; Çok cılız, zayıf, güçsüz olmak
(3) Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
(4) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(5) Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.
(6) Çirkef; Aslı pis ve bulanık su anlamına gelmekle birlikte ikinci manası; iğrenç, bulaşkan. Haddini bilmeksizin saldıran kimse/ler anlamındadır.
Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş “Karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.
Mezar Kaçkını Gibi; Pek zayıf düşmüş, kemikleri çıkmış anlamında olmakla beraber yöresel olarak suratlarında meymenet olmayan, kirli, asık suratlı, psikolojisi bozuk, her türlüğü kötülüğü yapacak tipte olan.
(7) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
(8) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
(9) Aşkın ateşine dağlar dayanmaz… diye başlayan muhtemelen Konya yöresine ait türkünün; “Seni anan benim için doğurmuş canım, / Hamurunu benim için yoğurmuş canım!” nakarat bölümüdür.
(10) Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan. (Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.)
Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.
(11) Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
(12) Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
(13) Pohpohlanmak; Bir insanın gözüne girmesini sağlamak için yapılan her türlü abartılı hareketler.
(14) Velet; Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât) Çocukları paylama, azarlama anlamında da söylenir.
(15) El Pençe Divan Durmak; Bir büyük, ya da saygı gösterilmesi gereken kimse karşısında elleri göğsü üzerinde kavuşturarak, buyruk bekler bir biçimde durmak.
(16) Jest Yapmak; Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranış.
(17) Tescilletmek (Tescil Ettirmek); Bir şeyin resmi olarak kaydettirmek, resmileştirmek, kütüğe geçirilmesini sağlamak. Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yaptırmak.
(18) Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
(19) Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.
(20) Homini gırtlak… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(21) Branş; Bilim ve sanat için dal, kol.
(22) İstihzalı; Alaylı bir şekilde.
(23) Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse.
(24) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(25) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.
(26) Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “Duygusuzca Bakış” anlamındadır.
(27) Aslı; “Leylâ bir özge candır, kara gözlü ceylândır” diye başlayan Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, bestesi Sadettin KAYNAK’a ait Segâh Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(28) Hoyrat; Çok kaba, çok kırıcı, hırpalayıcı.
Haşin; Gönül kırıcı, sert (kimse).
Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davrana, taş yürekli kimse.
Zalimce; Acımasızca, haksızca, kıyıcı, acımasız bir şekilde.
(29) Yağmur olsan toprağınım, / Rüzgâr olsan yaprağınım, / Irmak olsan bir dalınım / Seviyorum işte, var mı diyeceğin… ilk dörtlüğü ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin, Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hüseyni Makamındadır…
(30) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(31) Fit Olmak; Ödeşmek, razı olmak.
(32) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(33) IQ: (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(34) Abesle İştigal (Etmek); Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.
(35) Eninde (Önünde) Sonunda; Nihayetinde. En sonunda. Sonuç olarak.
(36) Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.
(37) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.
(38) Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
(39) Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin… diye başlayan Güftesi; Doğan IŞIKSAÇAN’a, Bestesi; Kâmuran TAŞKIN’ a ait Nihavent Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(40) Ömrü Billâh; Hiçbir vakit, asla.
(41) Avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var, inan… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; “Yusuf NALKESEN’e ait olup eser; Kürdili Hicazkâr Makamındadır.
(42) Vız gelip, Tırıs Gitmek; Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, önemsiz saymak, aldırış etmemek, aldırmamak.
(43) Kişinin geleceğe dönük umutları, şimdiki gücünün kaynağıdır! MAXWELL
(44) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.
(45) Mürüvvet; Mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilik severlik.
Mürüvvet hoş görme ve affetmektir… Hacı B. VELİ
(46) Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(47) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
(48) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.
Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(49) Kabir Azabı; Cehennemliklerin ve Müslüman olmayanların mezara girdiklerinde çekecekleri azaptır. Ancak bu azabın çok acı ve kuvvetli olacağının anlatımı olarak darbımesel olarak mecazi anlamda dilimize yerleşmiş bir deyim.
(50) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
(51) Orantısız Güç Kullanımı; Herhangi bir olayda karşı karşıya gelen iki grup arasındaki maddi veya manevi güç dengesizliği, bir tarafın diğerine aşırı güç uygulaması, hatta silâh kullanması. Otoriterliğin zorla kabul ettirilme çabası.
(52) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
(53) Deli Divane Olmak; Çılgınlaşmak, aşırı derecede delirmek.
(54) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(55) Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.