Evveliyatından başlamak gerekirse dıdının dıdısı(1) gibi şöyle demek gerekir;

Komşu ağabeyin doberman(2) erkek köpeği varmış ve mutlu olmak istiyormuş! Komşumuz Mesut Ağabeyin doberman dişi köpeği ise mutlu olmak için hazırmış!

Sonrasında her ikisi de mutlu olmuşlar ve gereken zaman sonunda Mesut Ağabeyin üç yavru köpeği olmuştu, bakamayacağı. Özellikle köpeğini şerle(3) anan karısının vefatı ile yalnız kalınca ve çoluk-çocuklarından da hayır göremeyince eniklerden(4) birini köpeğini mutlu eden adam, diğerini komşu bir arkadaşı almış, sonuncusu ise kendisine kalmıştı sahipsiz.

Köpeği babama teklif ettiğinde babamın yanındaydım. Annemin “Bakamayız, edemeyiz, bilgimiz yok!” şeklinde terslenmesine karşın bedava olarak verilmek istenen bu bebek erkek köpeği almak konusunda ısrarcı oldum ve söylemek gereksiz ki ısrarımda başarılı oldum. Mesut Ağabey;

“Şanslı köpek, onun adı da erkek olmasına rağmen annesi gibi Rocky!” demişti. Söylerken aynen yazıldığı gibi okuma, ya da söyleme gayretinde idi Mesut Ağabey. Belki kendi köpeğini de öyle heceleyerek çağırıyor olmalıydı.

Ama üstün lisan bilgim(!) ve televizyonda seyrettiğim filmlerden biliyordum ki köpeğin isminin okunuşu “Raki” olmalıydı, yumuşak bir şekilde “Rakı” der gibi. İnsanın canı nasıl çekmezdi ki o dünyanın en harika içeceğini köpeğin ismini her andıkça?

Erkek köpeğin sahibi Boşnak, o zamanki Yugoslavya göçmeniydi bildiğimiz kadarıyla. Daha sonra onunla birkaç kez daha karşılaşmıştık, yavru köpeği aldıktan sonra. Hatta bir kısım bilmediklerimizi öğrenmek için daha çok görüşür olmuştuk, ya da tam anlamıyla ben daha çok görüşür olmuştum, benim Raki’min düşünmekte bile zorluk çektiğim çekiciliği nedeniyle olsa gerek.

Öğrenmem gereken o kadar çok şey vardı ki, köpek bakımı, doyurulması, yıkanması, diş temizliği, rahatsızlıkları, aşıları ve benzerleri gibi!

O Ağabey lehçesine uygun bir şekilde; “Sicak Raki” derdi köpeğime ve önerirdi;

“Rakiye buz koyup da içmek neymiş? Rakiyi sicak sicak içeceksin, şarabı da. Ha, o raki dışındaki bira gibi vıddır-vızık(5) içkileri istersen buz tutturarak, ya da bardağı aysberg(6) şeklinde buzla doldurarak da içebilirsin, umurumda olmaz!”

Bu tabiidir ki onun fikri, felsefesi idi. Oysa bilenlerin, bilinen tariflerine göre rakı susuz-buzsuz-mezesiz tüketilebilir miydi? Her neyse!

Raki’yi misafir edişim, sıcak yaz günlerinin sonuna doğruydu ve onun maşallahı var, iştihası olağanın üstünde açıktı. Her öğünde bir litre süte “Bana mısın?” demiyor, kabındaki sütü bitirdiğinde de “Daha yok mu?” dercesine yalvaran gözlerle gözlerime bakarak duygu sömürüsü yapmak istiyordu sanki.

Bense; birincisi onun kısa zaman içinde pehlivan gibi olmasını istemiyordum. İkincisi maaşımı sadece onun için kazanmıyordum ki? Çünkü para yetiştirmem gereken benim yanımda, annemin de bakımlarından sorumlu ve hoşnut olduğu sayısını bilmediğim kanarya, bülbül ve muhabbet kuşlarımız vardı.

Hatta balkondaki kafeste kanadı kırılmış, tek gözlü, özürlü, sağda-solda bulunan ve annemin hamiyetli ve bakmaktan sıkıntı çekmediğini bilen komşuların getirdiği iki adet kumru, bir adet güvercin, birkaç serçe, hatta bir adet de sığırcığımız vardı.

Muhabbet kuşlarıma(7) annem gibi diğerlerine göre biraz daha fazla düşkün olsam gerekti ki onlar için zamanında şöylesine bir-iki satır karalamıştım;

“Tüm istekleri; az çeşme suyu, az-biraz darı,
Biri mavi renkli, diğerinin tüyleri sarı,
Sabahtan akşama öterler kesiksiz, şen, şakrak
Bir şeyler mi anlatmak ister muhabbet kuşları?

Bazen hüzünlü, bazen dertli, kederli, hem gamlı,
Kimi gün sevinçli, belki oldukça heyecanlı,
Kafes denen hapishane dışında ise eğer,
Onlardan başka yoktur mutlu, mesut, esen, canlı.

Yalnızlık doğalarında ama varsa eşleri,
Kışı, soğuğu anlamazlar yeter ateşleri,
Mutlu olmağa biraz özveri yeter değil mi?
Aramaz muhabbet kuşlarım üçleri-beşleri.”

Raki çabuk büyüyordu, beni annemi, babamı içten içe, içtenlikle tanımıştı, hatta tüm kuşlarımızı da, annemin yüksek müsaadeleriyle(!) patilerini bol sabunlu bezle silip odaya ve balkona aldıktan sonra. Bu bana bir espriyi hatırlattı değerli bir hocadan alıntı olarak aklımda kaldığı kadar;

Köpek giren eve melek girmez, demişler, Azrail de bir melek, o halde ben on tane köpek alır, 250 yıl yaşarım!(8) yahut da benzeri…

Raki, bize bir misafir gelsin, birbirimize sarılalım “Hoş geldin!” derken, bize bir kötülük yapılıyormuş inancıyla, aşırı şekilde hırlıyor, havlıyordu, boyuna-bosuna, cüssesine bakmaksızın.

Ta ki gelenlerin misafirler olduğunu ona tatlı bir sesle, sakinleştirmek amacıyla başını okşayıp söylediğim zaman keserdi sesini.

Bu da bana düşen bir görevdi. Çünkü annemle yıllar yılı yıldızı barışmamıştı Raki’nin. Hatta kıskanarak da olsa söylemem gerekli, annemin tavrından her şeyi sezinleyen zeki bir köpek olan Raki, anneme belki de bizden daha fazla düşkündü, gibime gelir. Yalakalık(9) değildi Raki’nin hareketleri, belki biraz merhamet, biraz sevgi idi görmek istediği annemden.

Babama tavrı değişkendi, “Gel!” derse gelirdi, ayıpladıklarında ise uzaklaşırdı ondan, kahırla. Tepkisinde bana göre de oldukça haklıydı Raki. Ama gene de babamın başını okşamasından, su ve ara sıra da olsa anneme hissettirmeden ikramından hoşnut olur, hiçbir ikramını geri çevirmezdi babamın ödül gibi; bisküvi, kraker, çikolata, çerez…

Özellikle iri, kuru, kara, sağlam çekirdekli üzümler ve dut kurusu favorisi idi. Sütü bıraktıktan sonra maaşımdaki gider bu üzüm çeşidine ve dut kurusuna yönelmişti. Tüm bunlara karşın gene de ve hele ki ona kulübe yapmak ve yoğun kış-kar günlerinde sobanın yanındaki sepeti içinde yatması istemek konusunda annemden izin alıncaya kadar göbeğimin çatlamasını hissettiğinde durgunlaşmış, hatta bir ara bakışları bile değişmişti anneme, hatta babama karşı, hissettiğim kadarıyla.

Dediğim gibi yaşı bile dolmadan her şeyi anlayacak bir zekâ ve anlayış düzeyindeydi. Çok zaman düşünürdüm; “Acaba bu köpeklere has bir haslet(10) midir?” diye.

Raki temiz ve prensipli bir köpekti de. Bazı şeylere ve bunlara ben ya da bizler alıştırmadık, belki doğasında yaratılmış bir gereklilik idi. Bir ihtiyacı, ya da sıkıntısı olduğunda başını kaldırır, usulca bakardı etrafına, baktı ki kimse kendisi ile ilgilenmiyor, sokak kapısına gider, patisi ile açacakmış gibi yapar, oturur, beklerdi, hem hiç ses çıkarmadan.

Ne zamanki fark edilir, kapıyı açmamızla birlikte hoplayıp zıplayarak gözden ırak bir yerlere gizlenir ve kabahatini, ya da yaptığını kapatma zahmetine erinmeksizin katlanır, gelir ve kapıda beklerdi.

Dışarıda kar olduğu zaman bile patilerinin temizlenmesi için soğuğa, ayaza, kara, kışa, yağmura aldırmaksızın, çatı kapağına siner, beklerdi, ta ki aklımıza gelinceye kadar, sessizce.

Özelliklerinden biri, eğer annem bir işle meşgulse, ince bir sesle başını dizlerine sürmeğe çalışır, sanki yalvarırdı; “Sen de sev beni, diğerleri gibi!” dercesine. Annem de mecburiyetten olsa gerek, başına bir-iki defa okşarcasına vurur, tasmasının olduğu yerleri kaşırcasına tırnaklardı.

Mutluluğunu hissederdim, annemle yıldızının barışık olmasının heyecanını yaşardım ben de, onun yerine de.

Raki’yi sahiplenmemizin hemen ertesinde, kış aylarına girmeden evvel, onun aşılarını yaptırmış, Nüfus Kâğıdını(!) almış, kulağını küpelendirmiş ve enik tasması almıştık ona, çabuk büyüyeceğini bilmediğimizden.

Hemen ertelerinde onu zapt etmek için daha büyük ve kancalı bir tasma almamız gerekeceğini nereden bilebilirdik ki?

Bilemezdik tabii ki? Ne annesinin sahibi söyledi ne de o hissettirmedi ki bize, çabuk büyüyeceğini yahu!

Sokağımızın biraz ilerisinde Mesut Ağabeyin kendi köpeği için abonesi olduğu ve bize de yol gösterdiği tavukçu diyeceğim bir lokanta vardı. Tüm ürünler tavuk üzerine idi, akla ne gelirse; Tavuk döner, tavuk suyu çorba, tavuklu pilav, her çeşit tavuk parçasından ızgara ve hatta tavukgöğsü tatlısı…

Raki’ye yiyecek temini için ben de abone oldum oraya. Her gün öğleden sonra, daha doğrusu iş çıkışımdan sonra oraya uğruyor ve Raki’nin hakkını alıp getiriyordum. Onlara zahmetim yoktu, sadece tabakları verdiğim poşetlerin içine sıyırıyorlardı o kadar.

Bu sıyırma sırasında oluşan fazlalıkları da ben ayıklamak zorundaydım. Zira kibar köpek Raki, ıvır-zıvırlar ayrılıp da yiyecekleri tabağında önüne ikram edilmezse hiçbir şekilde yemeyecek kadar titiz ve kuralcı idi!

Bazen bakışlarından tavuk eti ve kemiği yemekten bıktığını, gına geldiğini(11) hissediyordum. Öyle değil mi ya, insan kırk öğün arka arkaya en sevdiği şey baklava-börek olsa bile bıkardı, değil mi? O zaman da yan bahçedeki kasap ağabeyin dükkânına uğruyordum.

Kibar ve titiz Raki…

Aldıklarımın hepsini beğenmez, hele çiğ ise asla yemezdi. Aldıklarım bir kere yağsız olacaktı, kelle-paça, bağırsak, işkembe değil, eskimiş de olsa böbrek, dalak, ciğer ya da halis et olacaktı, hem de pişirilmiş olarak.

Sırf onun için ufak bir piknik tüpü ve tava almıştım. Ve bu görevi üstlenmek benim için zorunluluktu, her iş dönüşümde ve özellikle tatil günlerimde.

Pişirilmelerini, sonrasında yiyeceği ısıya gelmesini ağzı sulanarak da olsa sabırla bekler, yine titizliği ile ağzını sürmeden pantolonumun dizlerine sürerdi başını.

Bu arada söylemeden geçmemem gerek, biz kendimize et olarak her cins eti bırakıp sadece pirzola alır olmuştuk, sırf Raki için. Çünkü onun en çok sevdiği şey pirzola kemikleriydi ve yağını kemiklerin üzerinde bıraksak bile bu konuda prensiplerinden vazgeçerek(!) bütünüyle tıkırdatarak, şıkırdatarak, hatta ağzını şaplatarak yerdi.

Yine söylemem gerekli ki, sırf Raki için bir de belediye işçilerininkine benzer bir tulum almıştım kendime ve alışmıştı o bu tuluma. Beni tulumlu görünce hoplar, zıplar, arka ayaklarının üzerine dikilerek bir kanguru gibi üzerime abanmaya ve beni yıkmaya çalışırdı.

Başlangıçlarda muvaffak olamıyordu, ama doğanın yasası gereği büyüyüp güçlendikçe, günler geçtikçe o da evrime uyduğundan, yaşını geçer geçmez devirmeğe başlamıştı beni.

Raki, hımbıl(12) değildi, güçlü ve kaslıydı cinsinin gereği belki de.

Ve en çok hoşlandığı şey beni altına aldıktan sonra başını göğsüme dayayıp sanki kalbimin sesini, nefes alıp verişimi dinlemesiydi.

Mutlu olduğu diğer şeylerden biri de, geniş yaz ve sair günlerimde benimle köşe-bucak, cadde-sokak, dağ-bayır dolaşmaktı. “İnsan” takma adlı varlıkların aksine, ya da hilâfına(13) caddelerde karşıdan karşıya geçişlerde kırmızıda değil, yeşil ışıkta geçme alışkanlığına sahipti.

Sarı ışıkta bile geçmeğe çalışmamı engelleyen tavrını unutmam mümkün değil. Oysa bunu ona ben öğretmedim, belki bu da doğasında bir hüküm olsa gerekti.

Bu gezilerimizde hoşuna giden şeylerden biri de ekmek arası döner yemekti, domatessiz, soğansız, sade, ister tavuk döner olsun, ister et, fark ettirmezdi, ama en çok hangisini sevdiğini anlardım tavuk yemekten gına geldiğini ve et döneri ikram ederdim kendisine.

Bir kenara çekilir, elimle yedirirdim dönerini. Kibar köpekti vesselâm, dediğim gibi. Öyle kâğıdı aç, döneri önüne sür, yemezdi, sanki yemin-billâh etmişçesine tövbeli gibi. İllâ ki ben koparıp lokma-lokma ağzına verecektim.

Sonra oradan-buradan su da içmezdi Raki. Bir tam gün su içmese “Bana mısın?” demez, ya eve gelinceye kadar sabreder yahut da bir vitrin önünde sabit bakışlarla dururdu. Anlardım ve tüm bilinenlerin aksine pet şişeden yine yardımımla suyunu içer, öteki ihtiyacını gidermek için beni de peşinden sürükler, sinerdi(14) ve ceremesini(15) öderdi, yaptığının üstünü örtmek gibi.

O örtemese bile sosyete değildim ya, cebimdeki bu iş için ayırdığım poşetlerle ben gerçekleştirirdim gereğini.

Ben ondan erinmezdim(16), iğrenmek aklımın ucundan bile geçmezdi, aşıları tamamdı ya, ısırsa da çekinikliğim olmazdı, dolaysıyla onun yarım bıraktığı şişedeki suyu da ben sünnetlerdim(17).

Gelelim en önemli, ona “Hınzır(18)” lâkabını eklediğim konuya. Nereden bilmişse bilmiş, nereden anlamışsa anlamıştı bekâr olduğumu. Gözüne kestirdiği kendince güzel bulduğu kızların yanına koşmaya çalışır, havlardı.

Kızların korkmasından mı, yoksa benim kızları beğenmememden mi anlayıp haz alırdı sanki.

Beğenmemek deyince şunu anlatmam gerek! Her koşusunun ya da koşmak istemesinin ve havlamasının ardından mutlaka başını çevirir ve bana bakardı Raki. Ben de her seferinde kafamı sallayarak mimiklerimle “Evlenmeye hiç niyetim olmadığını” anlatmak isterdim.

Evet, “Dünya sonsuza kadar yalnızların değil” di. Yalnızlık sadece Tanrıya mahsustu, yalnızlığa ancak o dayanırdı ve insanların duası vardı bu konuda “Tek başına koyma kullarını(19)” diye.

Ve Raki, Hınzır Köpek Raki yani, her seferin sonunda kafasını okşamamı, tasmasının bulunduğu yeri kaşımamı beklerdi. Emir-demiri keserdi, ben de Hınzır Raki’min emrine uyardım…

Bir hafta sonu tatiliydi. Yine beraber geziyorduk, genç ve güzel kızlar Hınzır Raki’nin havlamasından korkup, kaçıyorlar, sanki o da onların bu davranışlardan sadistçe(20) zevk alıyor gibi yüzüme bakıyordu. Başımı “Hayır!” anlamında sallamaktan boyun fıtığı(21) olmak üzereydim sanki.

Üstelik son zamanlarda çirkin-güzel, dul-bekâr ayrımı da yapmaz olmuştu. Neden mi? Yaşlıları ve yanında erkeği, ya da erkek arkadaşı olanları pas geçiyordu da bilinçli gibi, ondan.

Emsalim, ya da boyu-boyuma, yaşı-yaşıma, belki de huyunun da huyuma uygun olduğuna kanaat getirdiklerine yahut da öyle olduğuna inandıklarına havlamasa bile hırlıyordu.

Ağrıdan ağlayan boynumu tutarak onu bir kenara çektim, insan gibi, insanca(!) konuştum onunla:

“Bak Hınzır, zeki, bilgili Raki. Seninle muhteşem ortak bir yanımız var, buna bir başkasının ortak olmasını neden istersin ki? Anlıyorum sana sevgi bir kat daha artacak böyle bir durumda, ama senin bendeki sevgin yarıya inecek! Ben senin sevginin tümüne talibim ve üleşmeyi istemiyorum!” dedim, başını okşayıp, boynunu kaşıma gayretimi yaşarken.

Ben kime söylemiş, kime anlatmış, kimle sohbet etmiştim ki? Aslında biliyordum söylediklerimi domuz gibi anladığını, ama kulak şapırdatmıştı(22), kesinkes biliyordum, hülyalı gözlerle etrafına bakınıyordu gene de.

Birilerini, gönlüme uygun olmasını dilediği birilerini araştırmak, bulmak ve gereğine uygun havlamasa bile, hırlamak arzusunda gibiydi, bakışlarından ve hareketlerinden bunu anlamamak mümkün değildi.

Kanepeye oturdum, o da yanıma çöktü, beklentisini sonuçlandırma arzusunu hissediyordum, iki tarafına da dikkatli olarak bakmasından. Arkasında da gözleri olsaydı mutlaka onları da kullanmaktan erinmezdi gibime gelir.

Yanımızdan bir bayan geçiyordu, güzel mi, çirkin mi, onun da, benim de ayrım yapamadığım. Sevmek ne kelime, hoşlanmayı bile düşünmem abesti(23) onun için, o kısa zaman içinde. Öyleyse; “O güzel değildi!” diyebilirim, “Gönül kimi severse güzel odur!” sözüne yönelmiş, bir sadık olarak.

Hınzır Raki sabredemedi, kızcağıza doğru havladı ve enteresandır, genç kız korkarcasına bir tavır sergilemediği gibi, Raki’ye döndü;

“Sus bakayım yakışıklı! Gelen-geçene havlaman sana yakışıyor mu? Sahibine söyleyip seni ofise götürüp iğne yapayım mı ha?” diyen genç kızın başını okşamasına da sesini çıkarmadı Hınzır ve artık “Çapkın” unvanını da hak eden Raki.

Genç kız elimden zincirleri alıp, çantasını da yanıma koyduktan, önce kulağındaki küpeyi kontrol ettikten sonra başladı Raki’nin orasını-burasını kurcalamaya, başından kuyruk sokumuna kadar.

Raki hiç ses çıkarmıyordu, onun kurcalamalarına karşın. Genç kız son olarak dişlerine baktı Raki’nin, uysalca açmıştı Raki ağzını, onun zorlamasına yer bırakmaksızın.

Bu tuhafıma gitmişti. Raki bir köpek değil, bir doberman idi ve ben onu edindikten sonra okuduğum tüm kitaplara göre onlar uysal olamazlardı, bu tabiatlarına aykırı idi. oysa afallamış(24), şaşkınlaşmış afsunlanmış(24) gibiydi Raki.

Kucaklaştığım kişilerin bile bana bir şey yapacakları endişesiyle hoplayıp, zıplayan, havlayan, hırlayan, dişlerini gösteren ve ısırmak isteyen Raki gitmiş, yerine ne idiği belirsiz(25) bir varlık, genç kızın elinde tutsak olmuş bir Raki olarak kalmıştı. Sormam gerekti;

“Sihirbaz mısınız yoksa? Ben bugüne kadar zapt etmekte bile zorlandım, siz iki cümleyle yola getirdiniz Raki’yi!”

“Yoo! Veterinerim sadece. Hayvan haleti ruhiyesini(26) bildiğim inancındayım. Üstelik genç, bakımlı, güzel ve haydi tekrar saklamadan ifade edeyim ki yakışıklı bir doberman ve sanırım ki arkadaşı yok, sizin gibi yalnız olsa gerek!”

“Haydi, Raki’nin arkadaşı olmadığını anladınız bir veteriner olarak, Ama benim yalnızlığım kanaatine nasıl ulaştınız ki bir veteriner olarak? Yoksa…”

Sesimdeki, ya da kullandığım cümledeki ince istihzayı(27) anında anlamıştı, ne de olsa okumuş, kültürlü, bilgili ve muhtemelen de şehir çocuğu olsa gerekti.

“Estağfurullah efendim, inceden inceye ne söylemek istediğinizi anladım. Mesleğimin insanlarla hiç ilgisi yok, bu nedenle de yorum yapmam abes. Böyle düşünmeniz beni üzer. Sadece yanınızda bir başkası yoktu ve elinizde alyans olmadığından anladım yalnızlığınızı desem…”

“Peki, ben de yüzük takmaya alerjisi(28) olan, dini felsefesi yüzünden altın madenine karşı menfi zaafı(29) olan bir insanım desem?...”

“Kısaca yanılmışım, özür dilerim der, haddimi bilirim!”

“Yanılmadınız, bu nedenle de özür dilemeyin!”

“Sevindim!”

Genç ve güzel olmayan kızcağız (bence ve sanırım), benim yorumuma göre yutkundu; “Ben ne yaptım? Ne söyledim ben şaşkınca, karşımdakinden etkilenmişçesine” der gibisine.

“Anlamadım!” dedim.

“Yani, özür dilememe gerek kalmadığına sevindim, demek istedim!”

Bu kadar çabuk kendine gelip sebep uyduracağını, buluşu üzerine söz söylememin mümkün olmayacağını düşündüm, saniyeler içinde.

Raki’yi okşamayı bıraktı ve;

“Gerçi işim yok, ama yürüyüşe çıkmıştım, sizi meşgul ettim, kusura bakmayın, özür dilerim!”

“Peki, Raki’nin bir derdi olursa sizi nasıl bulacağım. Hem isminiz ne?

“Pardon! Reklâm olmasın diye özellikle tanıtmadım kendimi. Bu kartım, göreceğiniz gibi adım Ayşenur. Umarım ki bu kadar sağlıklı, aşılarının tamam olduğuna inandığım yakışıklı bir köpeğin bana asla ihtiyacı olmaz...

Ama belirli vakitlerinde aşılarını yaptırmaya devam edersiniz, fena olmaz!” dedikten sonra Raki’nin başını tekrar okşamak için elini uzattı.

“Çekinme yakışıklı, iğne yaparken acıtmam bir yerini, üzmem seni!”

Hınzır Raki! Beni anlamamış, onu hemen anlamıştı, başını dizlerine sürmek ve arzusunu, sevgisini eylemiyle gerçekleştirme çabasında olmuştu.

Ayşenur güzeldi, daha doğrusu güzel görünmeye başlamıştı bana ayrılırken. Yoksa…

Hadi canım sen de, bir görüşte ve beş-on dakika içinde? Yoksa sözüme kargalar bile gülerdi, % 100 eminim. Ama aklımdan çıkartmaya gayret ettiğim halde dakikalar süren yalnızlığımda, üstelik Raki hiç sesini çıkarmazken neden başarılı olamıyordum ki? Hem ben gerçekten bu başarıyı istiyor muydum? İhtiyacım mı vardı bu başarıya?

Karta baktım. Dünyada, evet dünyada böylesine ender rastlantılar çok vardır, ama Türkiye’mde var mıdır, olmuş mudur, şu ana kadar aklıma bile gelmiş, ya da gelebilecek bir olasılık değildi bu. Çünkü Ayşenur’la aynı soyadları taşıyorduk. Üstelik o benim, İbrahim’den türeme adımın İbo olduğunu bile bilmiyordu.

Raki’nin başını okşadım;

“Kusura kalma, senin adına yalan söyleyeceğim, hem bunu senin yüzünden yapmak zorundayım da!”

İlk defa munisçe(30) başını eğdi, belli belirsiz ufak bir şekilde bir kere “Hav!” dedi sanki. Bu; Raki’nin şükranının mı, minnetinin mi, içinden geçirdiği bir duanın mı tezahürü(31) idi, şimdilik bilmiyordum yahut da şöyle diyeyim; “Raki’nin duygularını anlamakta zorlanıyordum.”

Cep telefonumun tuşlarına bastım, utanarak, çekinerek de olsa.

“Efendim!” dedi karşımdaki ses.

“Siz ayrılır ayrılmaz, Raki öyle bir hastalandı ki, üf ki üf! ‘Çağır gelsin Ayşenur’u, baksın bana!’ dedi. Ben de bir elçi olarak yalan söyleyenin yalancısı olduğumu bile bile sizi aramak zorunda kaldım. Bağışlayın hem, neden kendinizi yanımda bırakıp da bedeninizi alıp gittiniz ki?”

Anlamazlığa mı gelmişti, anlamamak işine mi gelmişti bilmiyorum. Sordu;

“Aynı yerde misiniz?”

“Evet!”

“O halde geliyorum.”

“Bekliyorum, ümit ve özlemle!”

“Sadece Raki için!”

İçimden; “Sen onu külâhıma anlat!” demek geçti, ama bunun hem bana-bize yararı yoktu, hem de kendi kendine konuşana “Deli” derlerdi, ya!

Gözleri ışıldadı Raki’nin onu görünce, tıpkı benimkiler gibi. Hınzır Raki, neyi, ne zaman, nasıl yapacağını biliyordu (sanki).

O Raki’nin başını okşayıp boynunu kaşıdıktan sonra yanıma oturdu.

“Yalandan kim ölmüş ki!” dedim, ses çıkartmadı. O halde gerçeği söylemem farz olmuştu;

“Ben İbo. Biliyor musunuz soy isimlerimiz aynı? Yani evlenirsek soy isminizle ilgili bir sıkıntınız olmayacak. Gerçi yeni yasalara göre farklı olsa bile kendi soy isminizi kullanmak en doğal hakkınız!”

“Hani bir lâf vardır; ‘Bayram değil, seyran değil’ daha tanışmadan, tanımadan, etmeden on beş dakika içinde ‘Evlenme teklifi’ böyle mi yapılır, bilmiyorum. Deli olmanız olasılığının fazla olduğunu düşünüyorum. Hem ya ben evli isem?”

“Evli olduğunuz aklımın ucundan bile geçmedi. Birincisi siz nasıl benim yüzüğüme dikkat ettiyseniz, ben de sizin yüzüğünüze dikkat ettim. İkincisi; evli olmuş olsaydınız telefon ettiğimde, yalan söylediğimi bile bile kabul etmez, beni tersler, burada olmazdınız…

Demek isterim ki; istersen her gün gelirim muayenehanene, internetten ya da telefonlarla anlatmağa çalışırım beni sana. Benim seni tanımam yeterli, şu kısacık anda iliklerime kadar işledin benim ve benden öncen de umurumda değil.”

Durmak bilmiyor, belki de durmak istemiyordum;

“Yaşamım için senden başka bir aday düşünemiyorum. ‘Kim olursan ol, gel!’ bana. Tanı beni, gönlün uyuşursa benim ol, uyuşmazsa senin üzülmene dayanamam, pılımı-pırtımı toplar, çekilirim hayatından, yer almam dünyanda.”

“Düşüneceğim!”

“Düşünmek yerine, yaşamaya geç kalmamaya gayret et! Ne istersen sor bana, ne dilersen ilet bana, gönlünde sevgiyle yer etmem için. Tek bir yalanım olursa şerefsizim. Yakalarsan yalanımı zaten şerefsiz biriyle birlikte olmayı sen istemezsin, benim de ayrılığına rıza göstermekten başka söylemem gereken bir şey olmaz, olamaz...

Ve bil ki senin mutlu olman en doğal hakkın. Bunu sağlamak için de ben gayretli olacağım. Söz!”

“Ama ben senin düşündüğün gibi güzel değilim ki?”

“Peki, ben yakışıklı mıyım? Seni, benim gözümle görenler olsaydı çoktan sahiplenilirdin, bana kalmazdın ve ben sensizlikle tüketirdim ömrümü…”

Sonuç; üç-beş ay içinde birbirimizin olmaya karar verdik Hınzır Raki sayesinde. Raki, ikimizin de dünyasına hâkim, hüküm veren olmuştu varlığıyla. Her yerde beraberdik. Çeyiz düzerken, mobilya alırken, ev tutarken!

Bir iki yerde “Köpekle giremezsiniz!” denilmişti, ısrar etmedik, “Peki, biz de girmeyiz öyleyse!” dedik, Raki’yi dışarılarda bir yerlere bağlayarak bırakıp alışveriş etmektense.

Bir apartman dairesini kiralamak istedik önce. Kesin kuralları vardı yönetimin, yöneticinin ve ev sahibinin; “Evcil de olsa hayvan beslemek yasaktı, kuş bile!”

Vazgeçtik, kirası kesemize uygun olmasına rağmen.

Bahçeli bir ev tuttuk Raki’nin kulübesini ve sonrasında salondaki yerini hazırlamak vaadiyle.

Sonra ustaları tuttuk evin boyası, badanası ve tamiri gereken yerleri yapmalarını temin için ve Raki’yi yeni evimiz için nöbetçi gibi bırakarak. Lâf aramızda kalsın bu evi elimiz bollanınca da almayı düşlüyorduk, üçümüz de.

Raki aileden biri değil miydi, tabiidir ki onun da söz hakkı vardı, olmalıydı da.

Balayı falan düşünmüyorduk, evimize gelin olarak getirecektim eşimi, kucağımda eşiği atlatarak ve başlangıç üçümüz için olacaktı evimizde; Eşim, ben ve Raki olarak.

Nikâhımızın öncesinin birinci gününde Ayşenur bizim evde kalmak, ikinci gününde de benim kendi evlerinde kalmamı istedi. Sözleştik ve ayrıldık, nikâhımıza çok uzun zaman vardı, üstelik boya, badana, tamir işleri bittikten sonra evimizi de yerleştirecektik.

Evi kontrolden geçirdim, Nöbetçi Raki’yi doyurdum, içirdim. Eve götürmek istedim, direndi gelmemek için. Var, bir bildiği diye düşündüm. Vazgeçtim, hem evde çalınacak bir şey olmamasına rağmen, bekçiliğini, bekçilik yapma isteğini kabullenerek.

Ertesi gün Raki’nin karnını doyurmak, suyunu vermek için eve gittiğimde onu göremedim kulübesinde. Kenardaki ıhlamur ağacının altında yorgun, bitkin, çaresiz gibi yatıyordu, nefesi kesik kesikti.

Hemen Ayşenur’a telefon ettim;

“Çantanı al, acele gel, bu sefer ciddi, Raki gerçekten hasta!” dedim.

Ayşenur’u beklerken, Raki’nin başını okşarken bir şiirin dizeleri geçti dilimin ucundan Raki adına;

“Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el / Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım / Yan odadan bir ince ses, diyor gibi “gel” / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.(32)

Raki Ayşenur gelinceye kadar can çekişedursun etrafı kolaçan etmek(3) geldi aklıma, “Raki’yi bu hale getiren şey nedir?” diye.

Kovalar, boyalar, fırçalar ve bir leğen içinde biraz tinerli boya, harcanamamış. Raki’nin başına koştum, açmaya çalıştım ağzını. Hırlayarak açmamak için direndi, yine daha önce olduğu gibi. Bu kere ısrarcıydım, o direnmekten vazgeçmemek eğilimindeydi, vazgeçti direnmekten.

Burnumu ağzına kadar soktum, kokladım. Leş gibi tiner(34) kokusu vardı, midesinden ağzına kadar ulaşan, belki de ağzında, boğazında kalan. Sanırım ki Raki hiç âdeti olmadığı halde tinerin kokusunun cazibesine kapılmış olmalıydı.

Raki bu boyalı tiner karışımından içmiş olmalıydı. Belki de hoşuna gittiği için zapt edememişti kendini. Boyadaki bir kısım etkin maddeler, bir kısım oksitler, aseton(34), fenol(34), tolüen(34), ya da ksilenden(34) oluşan boya, tinerle birleşince Raki’nin aldığı nefesteki oksijenin yapması gereken gerekliliği engellemiş olmalıydı.

Bu karışımın kendini zehirleyip yaşamdan ayıracağını öğrenmemiş, öğrenememiş olmalıydı. Ben öğretmemiştim ona, üstelik nöbetçi olarak kalmasına göz yummuş bu şekilde zehirlenmesine ben neden olmuştum. Istırabım büyük ve sonsuzdu, anlatamayacağım gibi, anlatamayacağım kadar.

Belki…

Belki değil, muhakkak bir düşünce olarak sevgisini ikiye bölmek istememiş, muhtemelen ikimizin sevgisi ona ağır gelip intihara sürüklemişti onu. Olamaz mıydı?

Nefesi gittikçe sıklaşmaya başlamıştı. Ayşenur’un yetişemeyeceği endişesini yaşamaya başlamıştım.

Ayşenur geldi, özetlemek zorundaydım Raki’nin hatasıyla ilgili düşüncemi. Anlattım. Ayşenur’un bakışları değişti birden, acımakla, çaresizlik arası bir bakıştı bu.

“Çok ıstırap çekiyor İbrahim, hem çok, dayanılamayacak gibi. Sevgisi ağır basıyor, bize hissettirmek istemiyor. Uyuması gerek!” dedi.

Çantasını açtı, nabzını dinledi ve bir iğne yapmak gayretinde oldu Ayşenur.

Raki Ayşenur’un kokusunu hissetmiş olmalıydı, acıtmayacak dediğini de acıtmadan yaptığını belki.

Gözlerini açma gayretini yaşadı. Bu gözlerde minnet vardı, ayrılışın hüznü vardı. Son defa titredi Raki ve bitti.

Raki bizi birleştirme görevi bitmişçesine, görevini tamamlamışçasına belki de bilerek, isteyerek bizim yaşamımızda bir engel olmamak düşüncesiyle kendisini feda etmişti (belki).

Hınzır köpek Raki yoktu artık dünyamızda…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bebek olarak bana getirilen, ismini getirenin koyduğu Rocky (Raki) ile yaklaşık beş yıl kadar beraberliğimiz oldu. Herkesin korkup çekindiği Dobermanın en iyi arkadaşıydım sanıyorum.  Öyle ki döner-ekmeği paylaşırdık,  “Bir lokma sana, bir lokma bana!” şeklinde.

Beni sevgiyle kucaklayanlara tahammülü yoktu Raki’nin. Bunun sevgiyi kıskandığından mı, bana kötülük yapılacağı endişesinden mi kaynaklandığını bilmem asla mümkün olmadı.

Gezmeyi, açık ve insanların çekinmeyeceği yerlerde özgürce koşmayı severdi, bu nedenle de kırlara, özellikle maç ya da idman yoksa açık futbol sahalarında, gecelerin ilerleyen vakitlerinde parklarda koşardı, her koşu noktasında arkasına dönüp bana bakmayı ihmal etmeksizin.

Elimi dizime vurmanın anlamını başlangıcımızda öğrenmişti, bu “Yeter!” demekti, dönüş vaktinin geldiğiniz izahı idi, çünkü.

İnsanlara “Ötenazi” hakkı verilmemişti. Nasıl ki milyonlarca değeri olan yarış atları ayaklarından biri kırılınca uyutuluyorsa, Raki de öyküde de anlattığım şekilde rahatsızlandığından veterinere götürdüğümde veteriner de aynı işlemi uygulamak mecburiyetinde olduğunu söylemiş, rızam üzerine, fazla ıstırap çekmemesi için uyutulmuştu.

Gücüme giden sonsuz uykuya yatan Raki’nin işlem sonucu, belki de kurallar gereği çöp konteynırına atılması değil, bir bakıma konulması olmuştu!

(1) Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.

(2) Doberman; Almanya kökenli bir köpek ırkı.

(3) Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar).

(4) Enik; Kedi, köpek gibi çok memeli hayvanların yavrusu.

(5) Vıddır-Vızık; Vıttır-vızık şeklinde de kullanılan bu deyim; uyduruk, dikkati çekmeyecek şeyler anlamındadır.

(6) Aysberg; Buzdağı.

(7) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “MUHABBET KUŞLARIM”

(8) Köpek giren eve melek girmez, demişler, Azrail de bir melek, o halde ben on tane köpek alır, 250 yıl yaşarım! Ünlü ilâhiyatçı Zekeriya BEYAZ’ın köpek beslemekle ilgili hurafelere verdiği yanıt.

(9) Yalakalık; Şakşakçılık, yağdanlıkçılık, dalkavukluk, arsızlık, sırnaşıklık, gevezelik, boşboğazlık, asalaklık.

(10) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği.

(11) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

(12) Hımbıl; Uyuşuk, tembel.

(13) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.

(14) Sinmek; Kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak. Korku, yılgınlık gibi nedenlerle konuşamamak ya da tepki göstermemek.

(15) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(16) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

(17) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

(18) Hınzır; Muzip anlamında da kullanılmakla beraber, zarar verici, acımasız, sinirlendirici, ters davranışta bulunan, katı yürekli, kötü düşünceli. Domuz.

(19) Tanrım tek başına koyma kulların; Sözlerini Sevgi SANLI’nın, müziğini Atilla ÖZDEMİROĞLU’nun yaptığı ve Ayten GÖKÇER’in seslendirip oynadığı “YALNIZ KULLAR” isimli müzik.

(20) Sadistçe; Acı çektirmekten zevk alırcasına.

(21) Boyun Fıtığı; Servikal Disk Hernisi denilmekte. Kollara giden sinirlerin bası altında kalması hastada omuz ve kollarda ağrı ve uyuşukluk, karıncalanma ve kuvvet kaybına neden olan rahatsızlık.

(22) Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.

(23) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(24) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.

Afsunlanmak (Efsunlanmak); Büyülenmek.

(25) Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.

(26) Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

(27) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(28) Alerji; Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi.

(29) Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

(30) Munisçe; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun olarak.

(31) Tezahür; Ortaya çıkma, belirme, görünme, oluşma, belirti.

(32) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(33) Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

(34) Tiner; İnceltici. Yağ bazlı boyaların inceltilmesinde kullanılan organik çözücü.

Aseton; Kireçle doyurulmuş odun asidinin kuru damıtılmasıyla elde edilen, renksiz, kolay alev alır, eter kokulu, pek çok organik madde için çözücü, eritici olarak kullanılan sıvı.

Fenol; Boyacılıkta, kimi plâstik maddelerin ve kimi ilâçların kullanılan, çoğunlukla maden kömürü katranından elde edilen benzinin oksijenli türevi.

Tolüen; Madenkömürü katranında benzinle birlikte bulunan, eritici ve leke çıkarıcı olarak kullanılan, yanabilir, sıvı hidrokarbür.

Ksilen; Benzene benzeyen alkollü bileşik. Toluene benzeyen organik bir uçucu.