Üniversitede birleşmişti Erdoğan ile Özcan’ın yolları, ikisi de aynı şehirden kopup gelmelerine, hemşeri olmalarına rağmen. Hani bir bakıma biri bağdan, biri dağdan inmişlerdi bu koca şehre.

Belki kendilerinin yaşadığı şehirde doğal olarak karşılaşmış olabilirlerdi, ama tanışmamışlardı öncesinde. Çünkü üniversiteyi kazanmadan evvelki okudukları liseler farklıydı ve bu farklı liselerden mezun olarak gelmişlerdi üniversiteye.

Onları birbirine yaklaştıran, neredeyse kardeş gibi yapan o kadar çok şey vardı ki. Bir o kadar da ileri yaşamlarında uzaklaştıran, ayıran demek denilmesi gerek. Hangi biri sayılsaydı ki?

Birleştiren şeyler konusunda ilk önce fakülte sıra numaralarından başlamak gerek. Arka arkaya almışlardı sıra numaralarını, örneğin 25 ve 26 gibi. Önceliğin ne önemi, ne de gereği vardı?

İkincisi biri Boşnak kökenliydi, diğeri Tatar. Aynı topraklarda, aynı bayrak altında, aynı ulusal marş, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, dil, hatta din ve mezhepleri de aynı, Türkoğlu Türk idiler.

İlerleyen zamanda bir başka fakülteden de kız arkadaşları olmuştu, aynı karakterlere sahip şöyle-böyle değil, ilerisini düşünerek tüm yaşamlarını paylaşmak arzusunu taşıdıkları.

Özcan’ın arkadaşının ismi Sunay’dı ve soyadı sanki isminin ters-türs edilmiş hali gibi şeklinde; Aysun idi. Bu, belki de ailesinin bilerek yaptığı bir isim şekli olsa gerekti. Özcan arkadaşına öylesine kaptırmıştı ki kendini.

 Sunay için ne kendi içinden geliyordu ona “Arkadaşım” demek, ne de görenlerin, tanıyanların bilenlerin. Düpedüz o günler için iki sevgili idiler, hem ikisinin de derse çalışmalarını engelleyecek kadar. Eee! “Kalp, kalbe karşıdır(1)dememişler miydi?

İkinci arkadaşın, yani ötekinin, Erdoğan’ın da kız arkadaşı vardı. Kız arkadaşlarının ikisi de kendileri gibi aynı şehirdendi, meselâ hepsi de Eskişehirliydiler diyelim. Tek farkla ki; Erdoğan ve Özcan daha öncesinde birbirini tanımadıkları için ne kadar uzaksalar, kızlar aynı lisede, aynı sınıfta, hatta aynı sırada okuduklarından birbirine o kadar yakındılar.

Hatta daha zamanı olmamasına rağmen “Ahretlik kardeş(2)” bile olmuşlardı, genç yaşlarında. Bu, birbirine karşı ne denli sevgi beslediklerinin göstergesiydi.

Tesadüfler insana yardımcı oluyordu. İlkinde oğlanların biri, meselâ Özcan, kızlardan biri ile karşılaşmış, meselâ demeye gerek yok; Sunay’la arkadaş olmuştu. Sonrasında öteki oğlan ve kız yalnız mı kalacaklardı ki? İlk tanışanlar “Al takke, ver külâh!” örneği onları kazara, ya da tesadüfen tanıştırmışlardı!

Onlar da Mümine ve Erdoğan idi. Tesadüftür ki, Erdoğan’ı arkadaşları ona kısaca “Doğan”  Mümine’nin arkadaşları ise Mümine’yi kısaca “Mine” olarak çağırıyorlardı.

İkinci tanışan oğlanın, yani Doğan’ın miskin(3) olmak gibi bir bencilliği olsa gerekti, çekimserdi, Mine’ye elini uzatıp uzatmamakta kararsız gibiydi.

Hangisi hangisiyse buluşmaya giderlerken, biri ötekini de taşıyordu bavul gibi yanında! Tesadüf öteki de bavulla geliyordu buluşacakları yere!

Sonrasında iki taraf da bavul taşımamaya karar vermişlerdi. Medeniyetin bir kısım buluşları yoktu o zamanlar; cep telefonu, metro, bilgisayar, internet falan-filân. Biletçili, boynuzlu(!) otobüsler vardı, öğrenci biletleri yeşildi ve bedeli tam biletlerin yarısı kadar idi, bugünlerdekinden farklı olarak.

Bu nedenledir ki, buluşmalarının sona ermesinin öncesinde, bir sonraki hafta için yer ve zaman olarak sözleşirlerdi, ama hiçbir zaman bu sözler yerine gelmez, getirilemezdi. Çünkü yaşadığımız o yıllarda katı bir disiplin uygulanan kızlara ait yüksekokulda ve onlara ait yurtta girişler ve çıkışlar sırayla idi ve zamanları kısıtlıydı. Bu nedenle kızlar okuldan çıkışlarında, belirledikleri zamanda olamazlardı sevdiklerinin yanlarında.

Üstelik dönüş zamanları da kısıtlı olurdu; Nöbetçi Öğretmenin “Şu saatte kapıdan içeri girilmiş olacak!” tehdidiyle. Kapıda, evde kalmış, tüm ömrünü öğrencilerine adamış, evlenmeyi, barklanmayı düşünmemiş, kız yurdunda yatıp-kalkan, eli maşalı Biyoloji Öğretmeni Çatlak Naciye(4) beklerdi, çıkış saatleriyle ilgili defter elinde olarak.

Gecikirlerse ne olacağını hiçbir öğrenci bilmezdi, çünkü o güne kadar hiç kimse geç kalmadığı gibi, yarım saat-bir saat öncesinden bile okula “duhul” olurdu(5). Geç kalan da olmaz mıydı?

Olurdu tabii. Ama Çatlak Naciye’nin öylesine engin, öylesine limitsiz bir hoş görüsü vardı ki! Kendisi yaşamasa da, yaşamayı aklına getirmediklerini yaşayanlara özenerek bakar gibi giriş saatlerini uygun saat olarak işaretlerdi, ayda-yılda bir, bilemedin iki kez.

Oğlanlar; yani Erdoğan ve Özcan bazen saatlerce beklemek zorunda kalırlardı kapı önünde, “Volta atarak(6)” ya da köpeklerin iş yapmalarını bekleyen ağaçlar gibi. İsteyen iş kelimesinin başına “ç” harfini yerleştirebilir, hiç mahzuru olmaksızın.

Kızlar bazen beklenen saatlerde yan yana, bazen bir saat aralıkla çıkarlardı dışarıya. Erken çıkan, sonra çıkacak olanın vaktini söylerdi diğerine, sevdiğinin koluna girip de uzaklaşmadan evvel.

Bazen izin hakkı kalmamış olurdu birinden birinin, ya da izin sırası yerine koğuş nöbeti rastlamış olurdu kendisine. O kızın sevgilisi o hafta avucunu yalar(7) ve kök-kös dönerdi(7) okulunun yurduna…

Hayat devam eder, yürümekle aşınmayan yolların sonuna dek gelinirdi. Mezun oldular oğlanlar da, kızlar da aynı gün değilse bile birer-ikişer gün arayla.

Sabırları tükenmek üzereydi birbirlerine kavuşmak için. Ailelerinin muvafakati(8) ile aynı gün, aynı yerde nişanlandılar ve ayrıcalık ilk kez gösterdi kendini…

Hem Özcan’ın hem de Sunay’ın aileleri çok zengindi, atadan kalan tarla, bağ-bahçe, arsa, mal-mülk, onların üniversiteye başlamalarının ardından ilerleyen zamanda değer kazanmış ve onları şehirde popüler ve zengin yapmıştı, birkaç yıl içinde.

Bir bakıma şöyle demek daha doğru olur, üniversitenin başlangıcında birbirine denk, hatta züğürt dört arkadaş iken Özcan ve Sunay’ın ailelerine Tanrı; “Yürü ya kullarım!” Mümine ve Erdoğan’ın ailelerine ise; “Sizler ise yerinizde sayın, ya kullarım!” demiş olmalıydı (herhalde)!

Üstüne üstlük Sunay ve Özcan ailelerinin tek çocukları idi. Mümine ve Erdoğan’ın ise arkalarını takip eden, hatta eğitimleri için kendilerine maddi olarak ihtiyaçları olan ve destek bekleyen-isteyen kardeşleri vardı.

İşte bu nedenlerledir ki; Erdoğan, Mümine ve kardeşleri dâhil tüm aile bireyleri nişanda ezilip büzülmüşler, bir an önce nişan mahallini terk etmek arzusunu yaşamışlardı. Hele ki gururlu bir şekilde Mümine’nin yanına yanaşan, kimseye değer vermeksizin ona dans teklif eden Özcan’ın tavır ve teklifinden sonra.

“Gelin adaylarını da değiştirip, dans edelim!” demişti, kimseyi umursamaksızın doğrudan doğruya Mümine’ye ve cevabını beklemeksizin “Buyur!” etmişti.

Erdoğan da mecbur kalmıştı Sunay’la el ele tutuşmaya. Erdoğan’ın sabrı ancak iki kere dönüş için yeterli olmuştu, Sunay’ın da fazla beklentisi yoktu, ikinci dönüşten sonra. Konuşmadan, sus-pus olarak(9) yerine oturmak zorunda kalmıştı.

Oysa Erdoğan’ın canını esirgemediği Mümine sanki keyifli bir şekilde dönüyor, dönüyor, dönüyor, bıkıp durmaksızın, usanmaksızın dudakları kıpırdayan Özcan’ın sözlerine bazen gülümsüyor, bazen çevresini umursamazcasına gülüyor, hatta kahkaha atmaya çalışırken sesini kısmaya özen gösteriyordu.

Hem öylesine birbirlerine yakındılar ki, handiyse(10) sarmaş-dolaş diyeceği geliyordu insanın. Galiba bu Sunay’ın da gözünden kaçmıyordu, Erdoğan’ın gözünden kaçmadığı gibi.

İlk defa nişanlısını kıskanmıştı Erdoğan. Oysaki Sunay’ın kıskançlık krizleri geçirmek üzere olduğundan bihaberdi(11), bilmesi de mümkün değildi zaten.

Neyse ki müzik sustu, dakikalar süren, herkesin fark ettiği beraberliklerinden ayrıldılar.

Erdoğan için daha fazla kalmaya, ezilmeye ve nişanlısına arkadaşının tahakkümüne(12) tahammülünü zorlamasına gerek yoktu.

“Biz gidiyoruz !” dedi Erdoğan Mümine’ye ve ailesine sitemini(13) belli edercesine.

Mümine’nin babası dirayetli(14) bir şekilde, belki de çapraz varlıklı oluşunun ezikliği, belki de kızının tavrından hoşlanmamış olmasının etkisinin görüntüsüyle;

“Biz de hemen sizlere katılıyoruz, çıkıyoruz!” derken, kızına istifham(15) dolu bakışını esirgememişti.

Çağırdıkları taksilere binerlerken kimsenin kimseye ne “Allahaısmarladık!” ne de “İyi geceler!” dilemediği hayret edilecek, enteresan bir gerçekti.

Üstelik kendilerinin gitmesiyle mutlu gözüken yeni nişanlı gelin adayı Sunay, onların gidişinden haberdar olmayan, ya da olamayan Özcan’ın kendisine kalmasından ve onunla beraber olmaktan mutlu gibiydi.

Etkilemeye çalışmanın yahut da uzaklaşma arzusunun nedeni Özcan için zenginlik miydi, yoksa yitirilmek üzere olan bir sevgi, ya da ulaşmak istediği cinsellik miydi? Bunu bilmek imkânsızdı, hele ki üniversite hayatının bitmesinden ve aralarındaki diyalogun kesilmesinden sonra?...

Oğlanlar farklı yerlerde yaptılar askerliklerini. “Zengin dağdan aşırır, fakir ise düz yolda şaşırırdı!” Bir bakıma “Vatan sağ olsun!” diğer bakıma “Babam, ya da param sağ olsun!” der gibi.

Meselâ; Özcan umutlarındaki gibi umduğu bir yerde, Erdoğan ise umutlarında gözlemleyemediği ve ummadığı bir yerlerde yapmıştı askerliğini. Kızlar ise farklı yerlerde başlamışlardı öğretmenlik görevlerine.

Askerden dönüşte Özcan işlerinin başına geçti, belki babasının tahakkümü, ricası ile belki de kendi arzusuyla, birleri-beş yapmak için.

Erdoğan karınca-kararınca devlet dairesinde verilen görevi kabul etti.  “Dağ başı da olsa, vatanımın toprağı, bayrağımın dalgalandığı yer!” diyerek.

Sunay ve Özcan, varlıklı ailelere sahip ve enseleri kalındı ya, Sunay, Özcan askerden dönünceye kadar yerinden kıpırdamamış, sonra o da; “Türk Bayrağının dalgalandığı bir ile, yani doğup, büyüyüp, yaşadığı ile tayin olmuştu!

Tesadüf olursa, ancak bu kadar olurdu, Tanrı inandırsın!

Mümine ise yine Türk Bayrağının dalgalandığı, bir bakıma “Kuş uçmaz, kervan geçmez!” denilebilecek küçük bir ilçede başlamıştı görevine.

Mümine, önce kardeşlerinden birini, sonra bir diğerini yanına almıştı, okumaları, yaşamaları, barınıp, giyinmeleri için tüm giderlerini üstlenerek.

Ve belki de bu nedenledir ki Türkiye’nin bir diğer ucundaki nişanlısı ile haberleşmesi kısıtlıydı.

Erdoğan, tüm yaşadığı zorluklara, düşüncelere rağmen, Mümine’nin tüm özel günlerini; doğum tarihini, nişan tarihini, bayram-seyran günlerini, hatta kardeşlerinin doğum ve babasının ölüm tarihlerini unutmaksızın mektup yazıyordu.

Cevap mı? Mümine o kadar meşguldü ki öğrencileriyle ve de kardeşleriyle, cevap yazamıyordu.

Ya da şöyle diyelim kısaca; Erdoğan on mektup yazıyorduysa tümü sevgi dolu, Mümine’nin tek cevabı oluyordu, o da “Seni seviyorum! Bekliyorum! Nasılsın?” gibi basit cümlelerle yüklü, iki satır halinde ve bir bakıma % 10 cevaplama oranıyla!

Erdoğan bir gün; “Seni özlemekten sabrım tükendi artık, evlenelim!” diye yazdı.

Mümine; “Çok erken!” diye cevapladı, bu düşüncesine nelerin etkili olduğunu belirtmeksizin, belki de bilmeksizin, düşünmeksizin.

“Zorla güzellik olmazdı!” ya, Erdoğan boynunu büktü, “Peki!” diye yazdı. Bu “Peki!” sözünün ne zamana kadar uzayacağını bilmiyordu, muhtemelen karşısındaki de…

“Sevgilim” dediğinin de, sevdiğine inandığından da bunu bildiğini düşünemiyordu.

Günlerden bir gün ikisi de adreslerine gelen düğün davetiyelerini aldılar. Sunay arzulamasa da aralarındaki lise ve üniversite arkadaşlığını “Ahretlik” birlikteliğini göz ardı etmeksizin Mümine’ye, Özcan da istekle Erdoğan’a göndermişti davetiyeleri. Özcan ufak da olsa bir not koymuştu ezecekmiş gibisine;

“Otelde yer ayırttım, uçak biletin de iki-üç gün içinde elinde olacak! Nikâh şahidim de sen olacaksın!” diye.

Erdoğan yalan söylemek gereğini hissetti, ezilmemek için. Hemen telgraf çekti;

“Mutluluklar dilerim, o tarihlerde daha öncesinde plânlanıp uygulamaya konulmuş ve prensip olarak benim olmamam halinde fiyaskoyla(16) sonuçlanacak bir görev için yurt dışında olacağımdan dolayı bu mutlu gününüze katılamayacağımı özürlerimle bildirmek isterim!”

Arif olan anlardı herhalde; “Ne otelde yer ayırt, ne de uçak bileti almaya çalış!” demek istediğini. Zaten arkadaşının “Otel” kavramını özellikle yazdığını da anlamazlığa gelmişti. Ailesi aynı yerde yaşayan biri, ailesi ile birlikte olmak yerine neden bir otele sığınıp yalnızlığını yaşamak durumunda olabilirdi ki?

Ancak Mümine’nin düşünceleri farklıydı, Erdoğan’ın aynı yalanla yazdığı mektuba cevap vermeyi bile zait görmüş(17) olmalıydı ki, telgraf çekmişti nişanlısına;

“Sunay benim en yakın, has arkadaşım, ahretliğim, düğününe gideceğim!” diyerek.

İpler kıskançlık kriziyle ve “Dediğim dediktir!” düşüncesiyle kopar mıydı? Mümkündü, ama güven ve saygı olmazsa aşk olmazdı, hem aşk tek taraflı da olmazdı, aşkın olmadığı yerde de sevgiden bahsedilmez, bahsedilemezdi.

O halde böyle bir durumda da Erdoğan’a göre yuvadan, evlilikten, çoluk-çocuktan bahsetmek de abes olurdu(18)

Evet, Erdoğan Özcan kadar yakışıklı ve varlıklı değildi. Mümine ise Sunay’a çağ atlattıracak kadar güzeldi. Davul dengi-dengine çalmaktan vaz mı geçecekti ki? Hayır, zengin, zenginle buluşmuştu ya!

Ne demişlerdi, “Hoca, hocayı Mekke’de, derviş dervişi tekkede, deli deliyi dakkada!” bulur!

O halde zenginin de zengini bulması o kadar doğaldı. Zenginlik baki(19), güzellik geçiciydi.

Oysa öyle miydi? Şairler ve ozanlar ne kadar güzel dile getirmişlerdi bu baki olmayışı;

“Üç şey var ona sual sorulmaz / Biri yangın, biri deprem, biri sel. / Üçünün de önlerinde durulmaz / Biri yangın, biri deprem, biri sel(20) diyerek.

                 “Zengine bir kıvılcım, güzele bir sivilce yeter. (20)

                 “Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, malına güvenme bir kıvılcım yeter. Rabbine güven, o her şeye yeter! (20)

                 Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa…(20) diyen Âşık VEYSEL’i rahmetle hatırlamamak mümkün mü?

Zenginliğin de ömrü güzellik gibi geçici olmalıydı. Güzellik zamanla tükenirse, zenginlik de bir kibrit alevi ile tükenebilirdi. Her ne kadar çağımızda zengin olanlar lehine oldukça çok imkân ve yasalar varsa da…

Geçtik bir kalem…

Özcan Erdoğan’ın gönderdiği mektubu alınca geçici de olsa, gizli, ya da saklamaya çalıştığı da olsa bir sevinç yaşamış gibiydi içinden. Eldeki bir, gelecek ikiden yeğ olsa da, ikinci bir odalık, nikâhı dışında gönül verdiğine inandığı, bedenine hükmedip onu neşelendirip yaşama itecek biri daha olsa fena mı olurdu?

Nasıl olsa zengindi, garsoniyeri(21) olacaktı, üstelik çalışması bile gerekmezdi aklından geçirdiği kişinin. Hinliğine(22) hainliğini katarak gülümsedi.

Bu; kıskançlığını göz ardı etmeksizin, kendisinden başkasını görmeyecek kadar kendine sadık ve âşık olanın sevgisi değil, Mümine’nin gelecek olmasının sevinci olması gerekti, sözüm ona nedenini kendisinin bilemediği. Bu nedenle Sunay yerine, iki satır da olsa bir mektup göndermişti Mümine’ye;

“Gelebileceğin vakti bildir, uçak biletini alayım, karşılayayım, ya da seni havaalanından aldırtayım, otele gitmeyeceksin, annemlerin evinde onların, daha doğrusu benim misafirim olacaksın!”  diye.

Mümine cevaplamıştı;

“Uçak biletimi aldım, kendimce uygun olan zaman için, biletim cebimde. Karşılamana da gerek yok, birini benim için göndermene de. Ailenin ilgisine teşekkür ederim! Ancak ben annemlere gideceğim!” diyerek.

Ne bilgilenmesinin dışında daha fazla yazması gerekiyordu, ne de eksik, kendince. Önemli olan hediyesini cebine koymak, beraber yaşadığı kardeşlerine durumu oluru ile anlatmak, annesine-babasına, kalan kardeşlerine ulaşmak ve neden içine girip de yerleştiğine anlam veremediği sıkıntısını maskelemek idi amacı.

Bu; nişanladıkları günden beri kendini, düşüncelerini, beynini meşgul eden bir obje(23) idi, her ne kadar nişanlarının olduğu gün Özcan’ın samimi tavırlarına ve anlattıklarına gülmüş, gülümsemiş, kahkaha atmayı da sözüm ona kısıtlamaya çalışmış olsa da.

Anlamsızdı düşünceleri. Bunu böyle anlamlandırmak zoruna gidiyordu. Çünkü Erdoğan dışında hiç kimseden ne beklentisi, ne hevesi, ne de herhangi bir özenci vardı, düğünle ilgili olarak, kendi adına. Peki, düğünü yapılacak olanların?

Mümine’nin yolunu, kendini bekleyen bir seveni vardı, Sunay ise evleniyordu, daha doğrusu nikâhlanarak evlenmişti de, düğünü olacaktı kendisine anlatılana göre.

O halde sebep neydi yaşamındaki kendisini anlamsızca da olsa endişelendiren?

Özcan’ın başlangıçlarından beri Sunay’ı da kıskandıran, kendinden geçiren şey; Mümine’ye bakışları, sözleri, fark edilmeyeceğini sanarak elini, omzunu, bedenini tutuşları idi. Hele ki nişanda Özcan’ın dans ederken güreş yapar gibi Mümine’yi göğüs çaprazına(24) alışı ve anlattıkları?

Aklından o an geçenleri kendisi de anlamlandıramıyordu. Özcan’ın ta başlangıçtan beri sevdiği ve evlendiği biri, kendisinin de yolunu gözleyen biri olduğu halde, Özcan’ın yaşadığı, daha doğrusu yaşamayı düşlediği “Gizli aşk mıydı(25), bu?” 

Bunu bilmesinin imkânı yok gibi geliyordu kendisine. “Kime gitsem, kimlere sorsam, kimlere danışsam” düşünceleri içindeydi Mümine. Ailesine asla danışamazdı, onları üzmeye asla ve asla hakkı yoktu. O halde kendisi kendisiyle sessiz kalmalıydı…

Gün geldi yola çıktı, ulaştı, servis otobüsüne binmek üzereyken isminin yanı başında fısıldanmasıyla ürktü; “İyk!” gibi “Iğhk!” gibi manasız, mantıksız ve anlaşılmaz bir ses döküldü dudaklarından, kendisinin hâkim olamadığı, üstelik alt dudağı olağana göre sarkmış mıydı, ne?

Ses, ne kadar fısıldayış şeklinde olsa da kendisine göre ürkünçtü. Beklemediğinden, ummadığından, hatta düşünmediğinden miydi bu?

Karşısındaki Özcan’dı ve kendisi onun farkında değildi sanki. Zehirli bir sarmaşık yahut da zakkum çiçekleri dolu dallar kendini egemenlikleri altına alma gayretinde imişler gibi geliyordu kendine, Özcan’ın bakışlarında. Hatta daha da ileri gidebilirdi, bu bakışlarda sadece ihtiras, doymamış bedensel bir açlık gözüküyordu.

Fısıldanış, ya da ses; “Mine!” diye çağırmıştı kendini, o ise “Can” diyemezdi, dememesinin uygun olacağını geçirdi zihninden. “Merhaba Özcan!” deme gayretinde oldu resmi bir dille Mümine.

Özcan düğünü ile ilgili telâşı içindeyken, belki de birçok şeyleri yüzüstü bırakarak vurdumduymaz bir tavırla kendisini karşılamaya gelmiş, elindeki valizi alırken bir taraftan da sarılıp öpmüştü onu iki yanağından, özlemişçesine, ya da her ne denirse o şekilde.

Ve Mümine’nin aklından bir söz dizisi geçiyordu, nereden aklında kaldığını bilemediği: “İnsanlar Ay’a benzerlerdi. Ve (Özcan gibi) kimseye göstermedikleri karanlık bir yüzleri vardı!(26) Hem, mutlaka!

“Değişmemişsin, hatta daha da güzelleşmişsin!” dedi Özcan. Adımlarının yavaş yavaş ve ürkütülmeden atılmasının gerektiği, beklentisine ancak bu şekilde cevap alacağı konusunda engin bir bilgisi vardı Özcan’ın! Belki de öncesinde muhtelif şekillerde denediği, “Kaçamak” olarak adlandırdığı, varlıklı olduğunu öğrendikten sonra tamamen kendini ve hem kendisine, hem de çevresine karşı yitirdiği bir şey olsa gerekti bu.

Mümine Özcan’ın artık kendisi olmadığını, tüm saygısını yitirdiğini, medeniyet ve adabı muaşeret(27) ile farklılığını fark etmiş, susmayı tercih etmişti onun sözüne karşılık.

Mümine biliyordu ki; “Güzelliği on para etmezdi, eğer Erdoğan’ın aşkı olmasa!”

Arabasına kadar yürüdüler Özcan’ın, üstüne üstlük Özcan’ın Mümine’nin belinden kolunu ayırmağa hiç niyeti yok gibiydi, Mümine bir-iki defa silkinerek tavrını belli etmesine rağmen, oralı olmamıştı.

Dereden-tepeden nasıl konuşulursa arabaya bininceye kadar da öyle konuştular: “Nasılsın? İyiyim! Kardeşlerin? İyiler! Dersleri? Eh! İyi diyelim! Okuluna alışabildin mi? Eh! Bundan iyisi can sağlığı!...

“Peki, siz?”

“İyiyiz. Resmi nikâhımız oldu aramızda, dini nikâhı da düğün öncesi hoca kıyacak! Eh! Sıra da size geliyor yavaş yavaş!”

“Nerde?”

Sanki geciktiren Erdoğan’mış gibi anlamsız bir cevap sorusuydu bu, anlamı bilinmeyecek yahut da çeşitli anlamlara gelebilecek…

Arabaya bindiler yan yana. Bir süre ilerledikten sonra arabayı sağa çekti Özcan ve;

“Sırtını dön ve gözlerini kapa lütfen!” dedi.

Özcan’ın tavır ve sözlerine hayret etmesine rağmen, merakı hayret etmesine üstün geldiğinden uysalca denileni uyguladı Mümine.

Ensesindeki saçları kaldırarak taktığı şeyin kilidini ilikleyen Özcan;

“Sana mezuniyet hediyesi alamamamın üzüntüsünü yaşıyordum, açabilirsin gözlerini!” dedi.

Gözlerini açan Mümine elinin desteği ile boynuna takılan şeye baktı. Kendisinin ancak üç-dört maaşıyla alabileceği inci bir gerdanlıktı bu, Özcan’ın taktığı ve kabul edemeyeceği hediye. Elini ensesine götürüp kilidini açıp iade etmek istedi hediye denilen şeyi.

Özcan; “Lütfen!” dedi emredercesine ses çıkarırken önce elini öptü, başına gelecekleri hissetmişçesine tedbiri elinden bırakmayan Mümine hazırlıklıydı, çünkü Özcan düşüncelerindeki adımı bir an önce atma gayretinde gibiydi.

Nitekim uzandı dudaklarından öpmek için Mümine’yi, Mümine kendini sakındı, gene de dudağı ile yanağının birleştiği yerden öpmesini engelleyemedi, “puff”, “poff!” ya da “pluff” gibi bir ses çıkmıştı, kendisi uzaklaşma gayretindeyken, Özcan’ın yakınlaşma amacına uygun olmayan.

Özcan soluk soluğa idi, yarım kalmasına, tamamlanmamış bir heyecanı soluyor gibisine. Yarım-yırtık da olsa Mümine ile hep aynı şekilde baş başa kalma arzusu var gibiydi, birbirinden ayrılmalarına rağmen. Mümine;

“Ne yaptığının, ne yapmak istediğinin farkında mısın, ben senin karının ahretliği ve arkadaşının nişanlısıyım!” dedi.

“Evet! Peki, sen yıllardır bana nasıl eziyet çektirdiğinin, aklımı başımdan aldığının, evleneceğim kızın değil, senin gönlümde olduğunun farkında mısın?”

“Böyle bir şey olamaz. Ben senin arkadaşının aşkı ve onun evleneceği kızım, sen ise ‘Arkadaşımın aşkısın(28)!’ Belki dürüstçe söylemem gerekirse, aramızda aşk olmasa da, ya da bana öyle geliyor olsa da ben Erdoğan’a aitim, ileride de onun ve benim çocuklarımızı doğuracağım!”

Özcan’ın beyninde şekillendirdiği sözler değildi Mümine’nin söyledikleri. Bir süre kaldı, o süre içinde de herhangi bir ses duyulmadı ortamda. Hayallerde de gerçeklerin bir sınırı vardı ve “Cihar atıp, şeş oynayıp!” hile yapmak bile hayallerin gerçekleşmesi için yeterli olmuyordu.

Özcan düşüncelerindeki gerçeğe ulaşacağından emin olsa tüm yaşamını değiştirme tasavvurundaydı, ama silâhı geri tepmişti. Çekinikliği başlamıştı şimdi yaşamında. Bir taksi durağına yakın indirdi Mümine’yi.

“Sen bir taksiyle git bizim eve, ya da kendi evine. Ola ki Sunay, ya da birileri bizi görüp Sunay’a yetiştirirse Sunay çıldırır!”

Bu teklif, içinden geçirdiği halde söyleyemediği, canına minnet(29) bir teklifti. Özcan’dan ayrıldı, boynundaki kolyeyi çıkarıp güzel bir kutu alıp paket yaptırdı kuyumcuya. Hediye olarak aldığı çeyrek altının kutusundaki “Mutluluklar dileriz. Mümine ve Erdoğan” yazısını da bu paketin içine koyup çeyrek altını da; “Hini hacette(30) lâzım olabilir!” diye yaptırdığı hediye paketi ile birlikte çantasına yerleştirdi…

Tek konu Sunay’ı sinirlendirmeden, üzmeden, kıskançlığına neden olmadan düğünü yaşamak, kimseye fark ettirmeden böylesine bir hediyeyi alabileceğini düşünmemelerine rağmen inci kolye ya da gerdanlığı kendisine sunmaktı.

Öyle uluorta, görmemişler gibi, takı takar gibi, düğün ortasında boynuna takmak içinden gelmemişti.

İnsanların hayallerine katkı yapan düşünceleri, ya da kurguları yaşamda neden gerçekleşmesin idi ki? Annesi-babası onlar için eldi, düğüne davet edilmemişlerdi, nişanda beraber olmalarına rağmen.

Davet edilseler bile de onların gitmeğe niyetleri olamazdı, kendilerince özür olarak kabul ettikleri sebepler yüzünden.

Mümine, evinde kendisine ayrılamayan, kardeşleri ile paylaştığı odada bavulundaki elbiseyi çıkarıp ütüledikten ve orada yaşayan kardeşleri için aldıklarını ve yanındaki kardeşlerinin, uzaktaki kardeşlerine gönderdiklerini valizinden çıkartıp valizini hafiflettikten sonra kız evine gitti bir taksiyle.

Arabaları yoktu ki ailesinin, babası “Ben götüreyim kızım!” diyebilseydi. Aslında kendisinin de zırt-pırt taksi tutması mümkün değildi, ama bu defaya mahsus olarak gerekeni yapmak mecburiyetindeydi.

Sunay’la karşılaşmaları Sunay’ın baş edemediği, bitmek-tükenmez bilmeyen, haksız da sayılmaması gereken kıskançlığı nedeniyle olumsuz; “Davet ettiysem, bu kurallar gereğiydi, gelmen şart mıydı?” dercesine gibiydi. Hissetti, ama oralı olmadı Mümine.

“Gelinlik ve gelin olmak sana çok yakışmış. Sen, arkadaşım, ahretliğim, hatta kardeşimiz olarak çok daha iyilerine, mükemmellerine ve güzellerine lâyıksın, ama Erdoğan’la birlikte bütçemiz ancak buna yetti!” deyip hediye paketini uzattı ve makyajının bozulmaması için sadece yanağını değdirdi, Sunay’ın yanağına.

Sunay paketi açtığında şaşkındı, hem arkadaşının içten tavrı, hem de hediyenin değerli olmasından dolayı. Haksızlık yaptığı inancını yaşamaya başlamıştı. Yerinde duramadı, prova yapanlara, sağını-solunu çekiştirip düzeltme yapmağa çalışanlara ve makyajının bozulacak olmasına aldırmaksızın içtenlikle sarıldı, kucakladı, öptü Mümine’yi.

Hani yerine sağlam oturtulmamış kaldırım taşlarının altına su birikir de, kaza ile üstüne basınca üstünüze sıçrayan zifoslu(31) suyun ikramiyesi gibi “Culp, Clup!” sesleri çıkar ya, benzetmekte hata sayılmazsa eğer, Sunay’ın Mümine’yi öpüşünde de öyle sesler çıkmıştı işte, öyle yabancı literatürlerdeki gibi “Smack!” şeklinde değil, hem de “Mine!” derken.

Düğün Sunay’la Özcan arasında yapılmış, gerdanlığın bakışlar arasında bile yeri olmamış, Mümine kız tarafında ve bütün bir gece yerinde oturmuştu, haydi bu kere bavul gibi demeyelim de, yere sabit çakılmış bir sandalye benzetmesi yapalım.

İyi ki biletini gidiş-dönüş olarak almıştı. Dönüşte havaalanından şehre ve görevli olduğu ilçeye dönüş için bilet ve araç bulamayacağı endişesiyle sabah ilk uçağa almıştı biletini. İyi ki de öyle yapmıştı. Özcan’ın tavrını da tekrar yaşamak çekincesi de şimdi, şu anda, arkadaşına karşı saygısızlık olarak görünür olmuştu.

Sabah kuşlar bile kahvaltılarını etmeden, annesinin hazırladığı kahvaltıyı yalap-şalap ederek, eve geldiği taksinin şoför ağabeyine “Sabah beni mutlaka al!” diye tembihlemiş olduğundan rahattı.

Ve Mümine plânladığı gibi döndü evine, zihninde bir sürü düşünce, cevaplamaya çalışıp da başarılı olamadığı bir sürü istifham(32) ile.

Öncelikle kendine sordu; Erdoğan kimdi? Sadece hayatının bir parçası olmasını dilediği erkeği mi, sevgilisi mi, sevdiği mi, seveni mi? Tereddüdü yoktu, kendisinin ona ait olduğunda, o zaten doğma-büyüme, ölüp-ölesiye kendinindi, bunu biliyordu ve onun için arkadaşının kocasının kendisini öpme isteğine karşı direnmişti.

Artık Sunay’ın müstakbel kocası demesine de gerek yoktu. Onun şehirden ayrıldığı sabahta karı-koca olmuş olmalıydılar herhalde…

Erdoğan için tereddüdü varsa ki, bu şu anda aklından geçmiyordu, daha önceleri varsa da, o halde niye daha öncelerinde bu genç adamı ümitlendirmişti kendisinin olması için. Neden beraberce arzu ettiklerine inandığı birlikteliği yaşamışlardı, ta ki ayrılıncaya, ya da ayrı illerde görev yapıncaya kadar?

Nasıl bir sınavdı bu, başarılı olamayıp sınıfta kalacağı? Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyordu!

Karar verdi! Erdoğan’a tek kelimelik bir telgraf çekti, tüm özlemini, isteğini, düşüncelerini sığdırmağa çalıştığı:

“Gel!”

Bu; ona ihtiyacının olduğunu belirten tüm duygularının ispatı olan bir kelime, bir hece, bir deyişti kendine göre. Gelirse kendinindi yıllardır olduğu gibi, gelmezse zaten hiç kendinin olmamış demekti, hatırında kalan bir alıntıya göre.

Sabah ezanı okunurken önce kapısı, sonra bahçe katındaki evinin penceresi tıklatıldı. Heyecanla açtı perdeyi. O; o idi, kendisinin Erdoğan’ı.

İçindeki tüm coşkuyu zapt etmeyi düşünmeksizin kapıya çıktı, ona sarılırken;

“Canım, sevdiğim, bir tanem, yaşamamın sebebi!” dedi.

Erdoğan sadece;

“Ya ben? Ya ben?” dedi kelimelerinin arkasını tamamlayamadan, nutku tutulurcasına, onu öperken.

Sevgi söylenmez, yaşatılırdı, bu öpüş ömre bedeldi,  Mine için de, Doğan için de…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

 Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(2) Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.

(3) Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.

(4) Biyoloji Hocası Çatlak Naciye; Allah rahmet etsin, öğretmenim olarak yaşamıştır.

(5) Duhul Olma; Girme, giriş. Dâhil olma, içeri girme, sokma, sokulma

(6) Volta Atmak; Bir aşağı-bir yukarı gezinmek (can sıkıntısıyla özellikle, hapishanelerde)

(7) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Kös Kös Geri Dönmek; Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek.

(8) Muvafakat; Uygun görme, onama, kabul etme.

(9) Suspus Olmak;  Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.

(10) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(11) Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

(12) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(13) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.

(14) Dirayetli; Becerikli, yetenekli, usta. Kavrayış ve zekâsı üstün.

(15) İstifham; Soru. Soru Sorma.

(16) Fiyasko; İddialı bir girişimde başarısızlık ve gülünç sonuç.

(17) Zait Görmek; Artmış, çoğalmış görmek. Matematikte (+)  artı işareti bilmek.

(18) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(19) Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Asıl adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.

(20) Üç şey var ona sual sorulmaz / Biri yangın, biri deprem, biri sel. / Üçünün de önlerinde durulmaz / Biri yangın, biri deprem, biri sel… Sabiha SERİN “BİRİ YANGIN, BİRİ DEPREM, BİRİ SEL”

Zengine bir kıvılcım, güzele bir sivilce yeter. ATASÖZÜ

Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, malına güvenme bir kıvılcım yeter. Rabbine güven, o her şeye yeter! MEVLÂNA

Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa… Âşık VEYSEL

(21) Garsoniyer; Kimi evli erkeklerin, eş ve çocuklarıyla birlikte oturdukları kendi evlerinden ayrı olarak, evlilik dışı ilişkiler için tuttukları ev.

(22) Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.

(23) Obje; Nesne. Görülebilen ve dokunulabilen herhangi bir şey. Konu.

(24) Göğüs Çaprazı; Genelde güreşte kullanılan bir deyim; karşısındakini koltuk altlarından çapraz yakalama. Sanırım dansta karşısındakini sıkı sıkıya kucaklamanın tarifi olabilir.

(25) Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye… Güfte ve Bestesi; Zeynettin MARAŞ’a ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(26) Herkes aya benzer. Çünkü herkesin göstermediği karanlık bir yüzü vardır ve onu kimseye göstermez. Mark TWAIN

(27) Adabı Muaşeret (Adabı Umumiye, Hüsnü Muaşeret, Adabı Sofiye); Beraber yaşayışta, topluluk içinde normal davranış ve geçinme şekilleri, uyulması gereken nezaket, görgü, terbiye, edep ve şartlarla ilgili hoş geçinme hususları.

(28) Hakkım yok seni sevmeye… diye başlayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.

(29) Canıma Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan mutluluğu belirtmek için kullanılan söz.

(30) Hini Hacette; Gerektiğinde.

(31) Zifos; Yerden sıçrayan sulu çamur. İşe yaramaz, boş yarasız.

(32) İstifham; Soru. Sual.