“Bu iki, genç(!), yaşları yetmişleri taşmış, ihtiyarların öykülerine hangi zamanlarından başlasam?” diye tereddüt geçirdim bir ara. En iyisi yaşamlarına başlangıçları olmalıydı. Hangi anlatış ortadan, ya da sondan bir evvelki gibi başlasa anlatılışı doyumlu olurdu ki?
İki genç, bu yaşlardaki ihtiyarların aileleri varlıklıydı, ancak çocuklarının fazlalığından gına gelmişti(1). Hâlbuki iki evvelindeki çocuklarından öncesindeki kıza; “Yetiş” sonraki oğlana da; “Soner” adını koymuşlardı. Şimdiki “Tekne Kazıntısı(2)” gibi bu ikizlerin gelişi yaşamlarının tuzu-biberi olmuştu.
Bu nedenle babası ilk, yani kardeşinden 20 dakika kadar önce doğan çocuğa babasının ismi olan Hasan’ı, ondan sonra gelene ise; “Yeter Allah’ım bu son olsun!” diyerek “Yeter” yerine “Buson” adını vermişti ve Tanrı gerçekten duasını kabul etmiş, zürriyeti(3) “şıp diye!” kesilmişti!
Çift yumurta ikizi idiler Hasan ve Buson. Cinsiyette birleşiyorlardı, ama şekilleri gibi mizaçları(4) da farklıydı, başlangıçtan bugüne kadar, hangi biri anlatılsaydı ki?
Öncelikle şunun söylenmesinde yarar var. Tekne kazıntısı olan Hasan ve Buson’un abla ve ağabeyleri, gelin-güvey olmuşlar, her biri bir tarafa dağılmış, yayılmıştı. Şehirlerde, şehirde köye yakın olanlar bile dağınıktı.
Bayramda-seyranda kırk bin zahmetle ve nazla geliyorlardı, anne ve babalarının ellerini öpmeğe, kardeşlerini görmeğe, kendilerinden öncesinde göçenleri ve yine göçen kardeşlerinin mezarlarını ziyaret etmek için.
Babalarının desteklediği mali güçlerle ev-bark-araba sahibi olmalarına rağmen köye sık sık gelememelerinin sebepleri vardı: İş-güç, çoluk-çocuk, imkânsızlıklar falan-filân gibi.
Eğer bir şeyleri yapmakta zorlanıyor yahut da yapmıyor, yapamıyor, hatta içtenlikle yapmak istemiyorsan sebep bulmak ve mazeret uydurmak o kadar kolaydı ki!
Hasan; kısa boylu, esmer, badem gözlü, hem zeki, hem akıllı, uslu, hem birazcık topluca idi. Anne karnında bütün iyi meziyetleri o üstlenmiş yahut da zorla sahip olmuş, toplamış, depolamıştı, önceliğinin hakkı gibi.
Buson; pek de uzun boylu olmamasına rağmen Hasan Ağabeyinden uzun, kikirik(5), zayıf ya da sıska denecek tipte, sarışına yakın kumral, elle tutulamayacak kadar yaramaz ve haşarı, zekâ ve akıl bakımından da Hasan’dan geriydi, az da olsa. Gerçek saklansa mıydı yani, daha başlangıçlarda?
Bebekliklerinde anne memesine yumulduklarında Hasan kendi hakkını kullanarak annesinin memesini kuruttuktan sonra, Buson’u itekler, hakkı olduğuna inandığı miktarı da kendi midesine yönlendirirdi!
Garip olan şu ki; annesi Hasan’ın bu davranışına hiç ses çıkarmazdı. Sadece bu muydu Hasan’ın ayrıcalığı?
Hayır! İlerleyen dorukta, sofraya oturduklarında, aynı tencereden kaşıkladıkları yemeğin, iyi, hoş, güzel, etli taraflarını Hasan’ın önüne doğru iteklerlerdi anne ve babası. Bir bakıma “Hasan’a sevdanın yolları; Buson’a kurşunlar!(6)” der gibi.
Üstelik annesi çekinmeksizin ekmek üleştirmekte da aynı hataya devam etme gayretinde olurdu. Hasan’a “Çoban Oğlum!” deyip, kalınca bir dilim ekmek keser, “Çoban Dilimi” der, Buson’a ise “Kibar Oğlum!” deyip ince bir dilim ekmek keser, “Kibar Dilimi” derdi ve öyle üleştirirdi, dilimleri(7) hakkaniyetle!
Hani bir şarkı vardı ya; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini…(8)” diye içinde dertlenme olan, Buson da yazmaya kalksaydı ayrıcalıkların tümünü, herhalde onlar da, ciltler değilse bile samanlı defter kâğıdına yazılmış bir defter olurdu!
Doğanın kuralı olarak Hasan ve Buson büyümeğe devam ettiler tabii. Hasan, başa güreşecek bir pehlivan gibiydi, Buson ise olsa-olsa ancak sıska bir cazgır(9) olabilirdi, o da belki!
Köy ortamında öğretmenlerinin nazarında da farklıydılar. Hasan’da şeytan tüyü mü vardı, ne, el üstünde tutulan hep o, horlanan(10), dışlanan da Buson’du, belki de isminin yarattığı iticilik nedeniyle. Hasan, daha birinci sınıftayken Temizlik Kolu Başkanı seçilmişti, sonra da Sınıf Başkanı. Buson ise avucunu yalamıştı(11) bu gibi konularda.
Bu böyle, hem hep eziklikle devam edecek değildi ya! Hasan yıldızlı beşlerle almıştı karnesini ve mezun olmuştu. Buson da karınca-kararınca kendini kurtaracak bir şekilde bütünlemeye kalmadan bitirmişti ilkokulu.
Galiba tek beş numarası Beden Eğitimi dersindendi. Bu konuda zayıflığı nedeniyle üstüne olan yoktu, her ne kadar pehlivan gibi olsa da öğretmenleri sayesinde aynı numarayı alan Hasan göz ardı edilirse. Her neyse!
Buson, ailesinden gizlice, saklıca ve belki de kendisine yapılan ayrıcalıklar nedeniyle belki kendisine acıyan, belki utanan öğretmenlerinden aldığı destek ve yardımlarla devlet sınavlarından birine girmiş, başarılı olmuş, aynı yaşta olmalarına rağmen bir bakıma Hasan Ağabeyinin zulmünden(12), onun yüzünden aşağılanmaktan(12), annesinin ve babasının ayrımcılığından(12) kurtulmuştu.
Hasan al bebek, gül bebek anne koynunda, baba kucağında okumaya, Buson ise, isminin yarattığı gülünçlüğe tahammül ederek, leyleğin yuvadan attığı yavru(13) gibi kendi başına okuma gayretini yaşamıştı.
Baskı, aşağılama, kayırma, zulüm olmayınca insanların nasıl yüce ve başarılı olacağının ispatını gerçekleştirmişti Buson.
Bu; yaşamında birkaç alışkanlığa mecbur etmiş, ya da yönlendirmişti kendisini. Belki anlamsız, belki değil, mutlaka hatta. Örnekleri çok, örneğin birkaç tanesi şöyle;
Bir arkadaşının yalan söylediğinden emin, ya da kanısı sağlam olsun, işaret parmağını, tavandaki hayali bir varlığa uzatır; “İn oradan aşağı!” derdi. Bunun ayıp herhangi bir işaretle ilintisi yoktu.
Hoşuna giden bir şey olduğunda “Arulişşi tıs gaka!(14)” gibi ne anlama geldiğini kimsenin bilmediği bir deyişle oynarcasına ellerini şıklatır, sonrasında da avuçlarını ovuştururdu, sanki bir şeylerin avucunu kaşındırması yahut da menfaat sağlayacağı bir şeyleri bekler gibi.
Ha! Bir de bayat bir fıkra, bilinen bir şiirin yanlış okunması, masala kaçan bir öykü, anlatış ya da söylemle de karşılaştığında “Abu aylı da ala bula bap bup!(15)” derdi, bir yerlerden alıntı gibi, ya da alıntıya benzer.
Ayrıca zotkacı(16), zıpır(16), zırtapoz(16) gibi aşağı yukarı anlamları birbirine yakın kelimeleri de şımarıklık, ukalalık yapanlara, bilmişlik taslayanlara söylemekten çekinmezdi.
Bir de saçmalıklara balıklama atlayanlar için deyişi vardı, herkesin bildiği; “Sazan!”
Kendisinin felsefesi, ya da prensipleri gereği, ya da o taraklarda hiçbir bezi olmadığından(17), hülyalara dalan, sevdiği, ya da sevgilisi ile araları limoni olup da derslere çalışamayan, dolaysıyla da o günkü sınavdan zayıf alması mukadder(18) olan arkadaşları için ortaya çıkardı.
Ve o romandaki gibi; “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!(19)” diyerek öğretmenine gider, ağzından girip burnundan çıkar, yalvar-yakar sınavı erteletirdi.
Bu nedenle onda şeytan tüyü olduğuna inanan arkadaşları böyle durumlarında ona dilekte bulunurlardı, o da onları kırmazdı, ama sık-sık değil, ara-sıra, bazı-bazen.
Bu sözü ileriki yıllarda ağabeyi ile yaşarken de söyleyecekti Buson, biraz farklı bir şekilde; “Birimiz ikimiz, ikimiz birimiz için!” dercesine…
Yaşam bu minval(20) üzerine devam ediyordu Hasan için de, Buson için de…
Farklı okullarda okudular tahmin edileceği üzere. Ailesi Buson’a, yatılı okuması ve dolaysıyla kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı düşüncesiyle ara-sıra mektup zarfı içinde birkaç kuruş harçlık gönderiyordu, devede kulak örneği gibi de olsa ve felsefelerine göre; “Bundan iyisi can sağlığı!” dercesine.
Şunu da bu arada söylemek gerekliydi ki, anne ve babaları Hasan’ın rahat bir şekilde okuması için önce iki göz, kuş kafesi gibi bir ev kiralamışlardı şehirde, kendileri de köyden şehre inerek, sonrasında da o evi satın almışlardı.
Buson yine kendi çabasıyla liseye de parasız yatılı olarak devam etmeye başlamıştı. Kimse dünyaya kazık çakmıyordu! Bu sıralarda babasının acı haberi ile sarsıldı. Tüm imkânları zorlayarak Hasan’ın tahsili için köyden şehre inen babası, şehir hayatına ayak uyduramamış, uyamamış ve terki diyardan(21) sonra terki can(21) da ederek ahretine erişmişti.
Rahatça mı? Bunu Buson’un bilmesi imkânsızdı. Bu konu sadece babası ile Tanrı arasında idi. “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi! (22)” çünkü.
Babasının köydeki mezarlığa defnine yetişti Buson. Yedi mevlidini de okuttuktan sonra okuluna döndü. Annesinin, babasının göçüşünden sonraki yalnızlığı konusunda endişesi yoktu, çünkü Hasan yanındaydı ya!
Buson ileriki yıllarda şeklen olmasa da kalben ve ruhen babasının ve annesinin kendisini Hasan’dan ayırmadıklarını anlayıp, bilip onlara medyun(23) olup, şükranını dualarıyla iletme çabasında olacaktı!
Buson, babası sağken de, öldükten sonra da kardeşiyle, daha doğrusu her zamanki ağabeyi ve annesiyle beraber olmak vakitlerini, bayramda, seyranda, sömestre tatillerinde mutlaka değerlendiriyordu, mesafe uzak olmasına rağmen, seyahatleri için yol parası çok ve fazla vakit harcattırıyor olsa da.
Ama para sorun değildi. Birincisi zarf içinde gönderilenleri biriktiriyor, öyle ulaşıyordu sevdiklerine. İkincisi; parasının yetmeyeceği kanaati varsa varlıklı arkadaşları vardı; “Dönüşte ödenmek garantisi” ve sözüyle arkadaşlarından temin ediyordu gereken miktarı.
Sonraları bu sorunu da çözümlemişti kendi adına, yaz tatillerinde ne iş bulursa çalışıyordu, harçlığını çıkarmak için.
İtiraf etmesi gerekli ki, yazları köydeki bütün işler annesinin haşin ve keskin tavırları nedeniyle Hasan’ın üstüne çullanıyordu(24). O da çok zaman parasıyla değil mi, yardımcılarını buluyordu, nereden olursa olsun. Para mı? Ganiydi(25) ya!
Bu arada unutmadan eklemek gerekir ki, “Dönüşte ödenmek üzere” vaadinin arkasında ağabeyine güvenmesinin yanında onun cebine katkısını da itiraf edip, inkâr etmemesi gerekiyordu. Çünkü tatilden dönerken otobüs biletini aldığı gibi, annesinin yaptığı yolluk ve harçlığa ek olarak, kendisinin haberi yokmuşçasına iç cebini desteklerdi ki, bu ileriki tarihlerde; “Dönüşte ödenmek üzere” sözünü de rafa kaldırmasının gereği olmuştu…
Uzatmaya gerek yok…
Önce lise, sonra farklı okudukları üniversiteler de bitti derken konularının aykırılığı nedeniyle biri şarkta, biri garpta askerliklerini yaptılar. Hangisinin nerede olduğunu şöyle özetlemek doğru olur herhalde;
Buson “Tilkinin şey ettiği” bir dağ başında komando olarak görev yaptığı halde, ağabeyi batıda düzgün bir şehirde Karargâh Subayı olmuştu ve annesi gene başındaydı. Kira ile dayalı-döşeli bir ev tutmuşlardı, kaloriferli. Şehirdeki ev mi? Kim uğraşacaktı ki kiracı ile? Kapıyı çekip, kilitleyip analı-oğullu askerlik yapmak(!) üzere göç etmişlerdi oralara.
Bu tertibin, ya da buralarda askerlik yapmanın Hasan’a da (ve de dahi yanında olmasa da) Buson’a da yararı inkâr edilemez. Çünkü Hasan’ın Komutanının da ikiz kızları vardı, tek yumurta ikizi, birbirine tıpa tıp benzeyen. Hasan burnunda hızma ve diğerine göre gözleri daha çekik olan Burçin Arzu’ya kaptırmıştı kendini, gönlünün sultanı olsun dileğiyle.
Kesinlikle biliyordu ki, kardeşi de; “Hani bana, hani bana?(26)” diyecekti, küçük çocukların tekerlemelerindeki çocuksu bir baş eğişiyle. Bu nedenle Burcu Arzum’u da kardeşi Buson için rezerve etmişti(27)!
Kendisi için sorun yoktu, önceleri göz-göze iken, sonraları el-ele, yanak-yanağa, hatta gizli-saklı dudak-dudağa bile olmuşlardı. Ama önce iş-güç, sonra ev-bark sahibi olmalarının düşüncesindeydi Hasan.
Eğer gerçek gerçekleşirse düşüncesi Buson için de geçerliydi. Çünkü komutanı varlıksızdı, kendi düşüncesine göre yöresel olarak bir deyişle; “Çulsuz(28)!”
Anadolu’nun, Trakya’nın çoğu bölgelerinde görev yapan komutanı anadan-babadan kalan varlığı olmadığı gibi, maaş olarak devletin cebine koyduğu da kızlarının tahsiline ve boğaz-giyim-kuşam gibi genel giderlerine ancak yetmişti, yetiyordu da anladığı kadarıyla.
Tezkeresini alınca sözleşip ayrıldı Hasan, Burçin’den, Burcu’ya da “Bekle!” diyerek.
Hasan ve Buson aynı gün girdiler evlerine, annelerinin ellerini öperek. Bir büyüğün desteği ile iki ayrı iş yerinde aynı gün, aynı şehirde başladılar işe. Bir bakıma torpil(29) ile desek pek de yanlışlık yapmış sayılmayız.
Ama şu da gerçek ki; başlangıçtan yaşamlarının ilerleyecek vakitlerine kadar iki kardeş aynı şehri paylaşacaklardı.
İki kardeş, işe başlamalarının hemen ertelerinde bir gün annelerinin teklifiyle karşılaştılar;
“Falancaların kızları, filâncaların yeğenleri, şunların baldızı, bunların görümcesi, sizler için benim adaylarım!” der gibi. Hepsi de iyi kızlardı kendisinin düşüncesine göre, oğullarının görmelerine gerek kalmaksızın.
Hasan başlangıçta asi bir isyankâr gibi nasıl derdi ki annesine; “Komutanın kızına kav çaktım(30), kızın ikiz kardeşini de Buson için eğer gönülleri uyuşursa diye uyardım!”? diye.
Atlatması gerekirdi annesini başlangıç olarak;
“He! Düşünürüz bakam!” dedi, unutamadığı lehçesiyle.
Annesi nefes bile almaksızın devam etti;
“Babanız ölmeden önce ikiniz adına da ayrı-ayrı bankaya para yatırdı, düğün-derneğiniz ve ev almanız için. Bu paralar yalnızca sizin, kardeşlerinizin asla hakları yok. Birkaç kuruş da benim birikmiş param var. Paranıza uygun ev araştırın, bu evi de ben ölünce satar, eşit olarak üleşirsiniz. Babanız ölmeden önce her ne denirse(31) tapuda öyle bir şey yaptırdı, ikimiz de imza attık.
Yani ki abla ve ağabeylerinizin de benim oturduğum evde bir hakları yok. Köydekileri de aralarında nasıl üleşirlerse üleşirler artık, ben öldükten sonra. Bu; onlara kalmış!”
Oysaki annesinin bilmediği şeylerden biri de, babalarının ölümüne gelen abla ve ağabeylerinin;
“Bizim babamızın desteği ile sahip olduğumuz mallarımız, mülklerimiz, arabamız var. Siz köyümüze yakınsınız da. Bu nedenle kararımız kesin, annem de vefat ettiğinde bağ-bahçe-tarla ne varsa hepsini size hibe ediyoruz(32)!” demeleriydi, hem de bir ağızdan, kocalarına ya da karılarına söz hakkı tanımadan, danışmadan hatta.
Gerçektir ki şehir köye yakındı, iki kardeş de köyle ilgilenebilirlerdi, hiç olmazsa yarıya, kiraya vererek irattan(33) faydalanmak için. Doğrusu da bu olsa gerekti.
Hasan bir gün bir mektup aldı Burçin’den;
“Özledim, beklemekten bıktım!” anlamları yüklü.
Hasan Burçin’in Burcu ile olan bir fotoğrafını Buson’a göstermiş ve kesin olmasa da icazetini(34) almıştı öncesinde. Burcu’da da Buson’un fotoğrafı vardı, tabiidir ki…
Annesi ile konuşmaya karar verdi Hasan. Çünkü tek konu annelerini ikna etmekti, bir de gözlerine kestirdikleri yeni inşaat, güney cephe apartman dairelerini gelin adaylarına beğendirmek.
Yan yana olan dairelerden hangi daire, hangisinin olacak kura ile belirleyeceklerdi, eğer gelinler sağdaki, ya da soldaki daire olarak aralarında anlaşamazlarsa, ya da hiç akıllarından geçmiyordu, ama kızlar aralarında beğeni konusunda değişik tavırlar sergilerlerse…
Bu arada ufacık bir not, Burçin’in çekik gözleri dışında Burcu da solaktı, bunu söylemek neden gerektiyse. Belki de dairelerden birinin kapısının sağ içeriye, diğerinin sol içeriye doğru açılması bu farklılığı söylemek için gerekli olabilirdi.
Kaparo(35) ya da güvence mi her ne diyorsa onu yatırmışlardı. Noter Senedi ile daireler kendilerinindi. Beğeni ve bedellerin tamamın ödenmesinin ardından evleri Tapu Dairesinde tescil edilecek ve tamamen kendilerinin olacaktı.
“Anne!” dedi Hasan. “Biz iki kardeş evlenmeye karar verdik. Elini öpmesini istediğimiz komutanımın kızları olan gelin adayları da şu fotoğraftaki kızlar. Soldaki Burçin Arzu benim evlenmeyi düşündüğüm kız, sağdaki Burcu Arzum ise Buson’un adayı.
Onlar da ikiz ve üstelik fark ettiğin gibi, fark edilemeyecek kadar birbirine benziyorlar, ama bizim onları ayırmamız mümkün; sevgi birlikteliği ve göz ardı edilmesi(36) mümkün olmayan ufak farklılıklarla.”
Başlangıçta falanın-filânın tekliflerini yapan anneleri tepkisiz gibiydi. Sonra bir koluna birini, diğer koluna diğerini alarak sarıldı onlara;
“Oğullarım! Ahir ömrümde(37) bana bu mutluluğu uygun gördünüz ya, Allah ikinizden de razı olsun, ölmeden önce analık hakkımın tümünü helâl ediyorum size. Ancak gecikmeyelim, hemen haberdar edin, hemen gidelim isteyelim kızlarını Komutan Paşa Babadan!” dedi heyecanla.
O zamanın behrinde(38) bugünkü gibi cep telefonları yoktu ki, açıp; “Sizi istemeye geliyoruz kızlar!” diye haber versinler. Cevaplı olarak telgraf çektiler, “Sizi istemeye geliyoruz!” gibi değil, “Müsaitseniz hemen yarın annemle gelmek istiyoruz!” diyerek.
Cevap anında geldi; “Babamız askeri tatbikatta, Cumartesiye bekliyoruz!” diye.
Zaman geçmiyordu bir türlü Cumartesiye ulaşmak için.
Oysa bazı şeyleri başlangıçta akıl edemeyen anneleri için zaman o kadar dardı ki; hediyeler, çiçekler, hatta uygun geleceğine inandığı yüzükler için. Oğullarının parmak ölçülerini kendisine göre, kızlarınkini de değiştirmek kaydıyla kafasına göre aldı.
Değiştirilmesi tereddüdünü yaşadığı için yüzüklerin içine herhangi bir şey yazdırmayı göze alamadı.
Beklenildiğinde beklenilen zamana ulaşılıyor ve Cumartesiler geliyordu. Akla takılabilecek tek sorunu da Hasan halletmişti, dairedeki evli arkadaşlarından birinden arabasını rica etmişti; “Hayırlı bir iş için!” diyerek.
O da kendisinin sağdıcı(39) olmak kaydıyla “He!” demişti.
“Allah’ın emri, Peygamberin kavli” o kadar çabuk gerçekleşti ki…
Hasan ve Buson yaşadıkları yerleri göstermek ve misafir etmek istiyorlardı onları, satın aldıkları evlerle ilgili maksatlarını gizli tutarak, evleri beğenilerine sunmak için. Ayrıca beğendikleri takdirde iç düzenlemesi için o evlerde yaşayacak kızların düşüncelerine bu konuda annelerinin fikir, bilgi ve önerilerinin de yardımı olacaktı.
Komutan Baba görev yerinden ayrılamayacak oluşunu ifade etmişti, bugünler için, fazlasıyla bilgilendirmekten de kaçınmış, hanımına; “Sen git!” demişti, “Görüp, anlamak, tanımak için!” Kızlar yuvadan uçacak olmalarının telâşını yaşamaya başlamış gibiydi daha “Peki!” dediği o andan itibaren.
Kızlar üniversite mezunu olmalarına rağmen, babaları her bakımdan(!) komutan olduğundan, şark-garp atamaları olacağından dolayı kızlarından ayrı kalmayı düşünmediği için onların herhangi bir işte çalışmalarına izin vermemiş, onlar da tevekkülle(40) başlarını eğmek zorunda kalmışlardı…
Geri dönüş için yolcu sayısı; iki anneler, iki kızlar, iki de kardeşler olup araçları bu kadarı yükü taşıyamazdı. Üstelik bagajdaki bavullar da unutulmamalıydı. Bu nedenle Buson’un küçük kardeş olarak fedakârlık yapması gerekmişti. O da gereği için hazırlanırken içinden gerçekten gelmesine rağmen yarım ağızla;
“İsterseniz rahat gidin, biz Burcu ile de otobüsle gidebiliriz!” demişti, ama ya herkes duymazlığa gelmiş, ya da kimse oralı olmamıştı, teklifinin karşılığı olarak. Bu demekti ki; “Uzun, ince bir yoldayım!(41)” diye türkü çığırarak ve “Yolcudur Abbas” yerine “Yolcudur Buson!” diyerek yola koyulmasının gereği…
Kızların beğenmesi ve evleri üleşmesi kolay olmuştu. Sola açılan kapılı evi Burcu tercih etmiş, çeşitli konuşmalardan sonra konu kapanmıştı. Çeşitli konuşmaların içeriği sadece evin düzenlenmesi, alınacak ve yerleştirilecekler için idi.
Hepsi çarpı iki adet olarak yerleştirilecekti. Burçin ve Burcu evlerinin tanziminde hiç bir ayrıcalık istememişlerdi.
Resmi nikâh kızların baba evinde, dini nikâh tüm hazırlıkların tamamlanması, evlerin düzenlenmesi için yaklaşık bir ay sonra yapılmıştı. Düğün-dernek-gerdek ve evlerindeki ilk gecenin sonu…
Oralarda yüz görümlüğü(42) denilen bir âdet, mehir(43) denilen dini bir kural vardı. Her iki kardeş de gelinlere büyük birer altın ve pırlanta birer yüzükle görünüş olarak bu âdet ve kuralı gerçekleştirmişlerdi.
Bu arada Hasan ve Buson’un annelerinin aldıkları nişan yüzükleri damatların ve gelinlerin ellerine tıpatıp uymuş, içlerini yazdırmalarını da anneleri kendilerine bırakmıştı. Hepsinin yüzüklerinin içine yazdırdıkları iki kelime vardı; “Ezelden-Ebede.”
Hasan ve Buson evlenmelerinin hemen ertesinde, yaşamlarını adadıkları gelinler, yani eşleri için hazırladıkları esas yüz görümlülüklerini gerçekleştirmek düşüncesinde idiler.
İkisi de karılarına fark ettirmeden, resmi nikâhtan sonra karılarının birkaç fotoğrafını almışlar, Evlenme Cüzdanları ile Nüfus Kâğıtlarına el koymuşlardı. Birkaç gün, en fazla bir hafta-on gün içinde evin bedellerini ödemek sözlerinin garantisi olarak, müteahhidin “Gerek yok efendim!” sözlerine rağmen “Evlerin tesliminin tescillemesini müteakip” diye not koyarak tarihsiz senetleri üzerlerine toplam miktarı yazarak imzalamışlardı.
Tapular eşleri adına tanzim edildikten sonra kendilerine haber verilmesini istemişler ve o haber ilk gecelerinin öncesinde her ikisine de ulaşmıştı.
Hasan da Buson da iş yerlerinden izinliydiler zaten:
“Haydi, evde kapalı kaldınız, hava almaya çıkalım!” demişlerdi eşlerine.
“Peki, ya iş-güç!”
“Nikâh iznimiz vardı ya! Hem sizin için izin feda olsun!”
Tur atarcasına, tesadüfen(!) Tapu Dairesine gelmişlerdi. Müteahhit sözü geçen biri olsa gerekti. Her şey bir imza atılıp sahiplenilecek ve bitecek şekilde hazırlanmıştı.
Kızlar imzalarını atarlarken şaşkınlık içindeydiler, hele ki Tapular, Nüfus Kâğıtları, Nikâh Cüzdanları ve kalan fotoğrafları eşleri tarafından ellerine verildiğinde.
Ağlamaklıydılar…
Hasan ve Buson evlerinin bedellerinin tamamını annelerinin evini ipotek ettirerek bankadan aldıkları krediyle müteahhide ödeyip, senedi de anında hemen orada yırtarak imha ettiler.
Her ikisi de “Genciz!” diyerek başlangıçta bebeleri olsun istememişlerdi, her ne kadar anneleri; “Sizlerden de torun sevgisi tadayım! Kızlarla birlikte bakıp büyüteyim!” demesine rağmen.
Annelerini, gereğine ulaşamadıkları bir sabah ölü olarak bulmuşlardı yatağında, kimsesiz. Çünkü “Taş-taş üstüne olur, ev-ev üstüne olmaz!” deyip, evinden ayrılmamış, normal ziyaretleri dışında evinden çıkmayı hiç yeğlememişti.
Annelerinin ölümü bankaya olan borçlarının ödenmesinde daha titiz olmalarının gereği idi. Bankaya borçları borçtu ve bütün borçlarını evin ipoteği bitinceye kadar ödeyeceklerdi. Bu, bir vefa borcuydu bir bakıma, anneleri için.
Daha sonraki tarihlerde evlât sahibi olmak isteyen ikizlerin daha önceki davranışlarını ola ki Tanrı hoş görmemiş onlara yaşamları için gereken çocukları vermeyi uygun görmemişti. Suç-kusur-kabahat-tedavi aramak beyhude(44) idi.
Gerçek olan şu idi ki, bir sevgi vardı aralarında, vazgeçemeyecekleri, kardeş-kardeşe ve karı-kocalar olarak…
Evlâtlık edinmeyi kızlar istememişti, sonrasını düşünüp oğlanların da akılları yatmıştı onların düşüncelerine. Kızlar bunalıyorlardı evlerinde. Fahri olarak koşmadıkları yardım dernekleri ve kuruluşlar kalmamıştı, kurslara gidip lisan dâhil birçok şey öğrenmişlerdi. Ancak “Ağaç olmasına rağmen, meyvesinin olmaması” da güçlerine gidiyordu, zürriyetleri kesikti artık…
Hasan ve Buson’un hizmetlerinin süresinin dolması uzak sayılmazdı, ancak birikimleri yeterliydi. Bankaya olan ipotek borcu bitmiş, annesinin evini de satmışlardı hem.
“Hacca gidelim, İslâm’ın şartlarından biri, sonrasında devamlı tuttuğumuz oruç, verdiğimiz zekât(45), fitre(45) ve fidye(45) gibi namaza da başlarız inşallah!” diye başvurularını yaptılar hacca gitmek için(46)…
Haccın en büyük zararı, aşırı sıcak ve yorgunluğa tahammülleri olmayan iki kız kardeşin, yarım saat içinde, yarım saat ara ile tıpkı doğduklarında olduğu gibi yaşamlarını arka arkaya yitirmeleri ve ülkenin kuralları gereği mezarlarının olmaması idi(47).
Hasan ve Buson, iki kardeş, eşlerini yitirdikten sonra, çok zaman beraber olmalarına rağmen, yaşamlarının daha çok bölümünü tükettikleri evlerinden ayrılamıyorlardı her ikisi de. Kendi evlerinde aşkları, sadakatleri, resimleri, kokuları vardı eşlerinin.
Sonralarında bir gün Yetiştirme Yurdunun Müdürü geldi kapılarına. Birbirini seven, iki garip gencin yuvaları olmadığı için evlenemediklerini, bir yuvaya ihtiyaçları olduğunu anlattı ve yardım etmelerinin mümkün olup olamayacağını sordu onlara.
“Düşünelim!” dediler, yetmişleri de taşan, seksenlerine ve sonrasında da sevdiklerine ulaşma gayretinde olan iki genç, ihtiyar kardeş!
Kura çekmeye karar verdiler. Bu; kendilerinden bağımsız olarak gerekli sonucu almak için bir çare idi. Kurada kaybeden pılısını-pırtısını, özel eşyalarını alarak kazananın evine taşınacak, boşalan evi de dayalı-döşeli olarak, kira bedeli de talep etmeksizin o gençlere bırakacaktı. Tek şartla…
Yaşayacakları sorunlara koşacaklardı gençler, o kadar. Sonra…
Sonrası Allah kerimdi. Bu arada kurayı kimin kaybettiğini söylemeye gerek var mı? Tabiidir ki baştan sona kadar kadersiz, kısmetsiz olan Buson, dolaysıyla o taşındı ağabeyinin evine, boynunu bükerek de olsa.
Hasan hacdan döndükten sonra sakal bırakmış, evde-camide-çarşıda hep takkeli, eli tespihli dolaşır olmuştu. Hiç bir ezanı, hiçbir vakti kaçırmıyordu. Ramazandaki teravihler dâhil her vakit namazını ayrı bir camide kılma gayretini yaşıyordu.
Şehirdeki mescitler dâhil, tüm camileri, hocaları, hatta müezzinleri bile tanıyor, karşılaştıklarına öncelik kendisindeyse “Selâmünaleyküm!” diyor, karşısındakiler selâm vermişse “Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berakâtuhu” diyerek uzun-uzun selâm veriyordu, tabii ki bu arada sağ elini kalbinin üzerine bastırmayı da unutmuyordu.
Mahallenin camiinin ise fahri müezzini, hocanın yetişemediği zamanlarda fahri imamı idi. Hatta temizlikçisi, bakıcısı, gece bekçisiydi.
Buson ise bazı şeyleri uygun görmüyordu kendine göre. Ağabeyinin tersine sakalı yoktu, en fazla on beş günde bir sıfır numara saç tıraşı oluyor, Cumalar dışında tüm vakitlere ait namazları, ağabeyi dâhil kendi dışındakilerin fikir, düşünce ve tarzlarını uygun görmediği için ezan okunur okunmaz evde kılmaya gayretli oluyordu.
Bu nedenle de adı; “Solcu Hacı” ya çıkmıştı. Umursamıyordu ama.
Hâşâ huzurdan(48), Buson’un bir felsefesi de; nasıl ki dünyadaki büyüklerin karşısına çıkarken şapka çıkartılıyor, ceketlerin önleri ilikleniyorsa, en büyük varlık olan Allah’ın huzuruna da çıkılırken başı açık çıkmak gerektiğine inanıyor, bu nedenle namazlarını başı açık kılıyor, imamların düğmesiz cüppelerle namaz kıldırmalarına akıl erdiremiyordu. Bu nedenle Cuma namazları sonunda tespih duasını okuduktan sonra, duayı bilmeyenlerin de bilgisizliklerine nazire yaparcasına(49) tespih yerine bedenine üfürürdü, kuralmışçasına…
Genç yetim ve öksüzler, rızaları olmamasına rağmen eğilip el öperek, “Allah razı olsun!” dilekleriyle sade bir nikâh töreni ile evlenmişlerdi. Nikâh şahidinin ilki Yetiştirme Yurdu Müdürü, diğerleri de Hasan ve Buson’du beraberce…
Göründüğü kadarıyla karı-koca gençler mutluydular. Hanım kız, onları belirli günlerde sokağa kovaladıktan sonra onların çarşı-pazar gibi her işlerine koşuyor, temizlik yapıyor, yemeklerini pişiriyor, çamaşırlarını, yıkıyor, ütülüyor, sökük ve yırtıklarını dikiyor, yamıyordu, candan, can yoldaşı bir evlât gibi.
Bu nedenle daha önce arada bir evlerine bu işler için gelen yaşlı kadına; “Sana doyum olmaz, artık gelme!” diyerek cebini şişkince doldurarak gönüllemişler ve onun hakkını da adı Naciye olan bu genç kıza yönlendirmişlerdi.
Tesadüf bu ya Naciye’nin kocasının adı da Naci idi…
İlerleyen zamanda Naciye ve Naci’nin bir kızları oldu ve ev sahiplerine jest olsun diye kızlarının adını Arzu Burcu koydular. Arzu Burcu fıstık gibi güzel, kıymetli bir kızdı, ağlamasını bilmeyen, doğduğu andan itibaren gülümseyen gibi, maşallah.
Ona karşı görevleri ne idiyse iki dede olarak gerekeni yapmış olmalarına rağmen, içlerinde biriken evlât sevgisinin eksikliği nedeniyle her gün bebeğin başına koşuşmuşlardı. İzin verilse gün 24 saat(50) başında olurlardı, ama onu düşünmek de yetiyordu kendilerine, ayrı olduklarında.
Hasan, artık efendi olmayı da hak etmişti, camiye dar-kıt yetişiyordu ezan okunduğunda, bebekten ayrılmayı istemeksizin. Buson’un umurunda değildi camiye yetişmesi, seccadesi hazır ve her an ölecekmiş gibi abdestliydi, zaruretler(51) dışında.
Günler geçiyor, Hasan ve Buson efendiler yaşlanmaya devam ediyorlar, Arzu Burcu ise büyüyordu. İlkokula bile başlamıştı, tüm masrafları dedeleri tarafından giderilmiş ve bu vesile ile dedeler de seksenleri taşmışlardı.
Bir gün nereden aklına esmiş, gelmişse gelmişti Buson Efendinin. “Benim evi çocuklara devredelim!” diye söylendi. Hasan Efendi de uygun görünce kendilerini çağırıp fikirlerini ve müjdelerini aktardılar.
Bu herhalde o güne kadar karı-kocanın akıllarına bile getirmedikleri bir teklif olsa gerekti.
“Fotoğraf ve Nüfus Kâğıtlarını hazırlayın, bir münasip günde Tapu Dairesine gideriz!” dedikten sonra bu vakti kendilerine bildirmelerini istedi Buson.
Gençler başlarını eğerek, kızlarını da alarak evlerine çekildikten yarım saat kadar sonra bugüne kadar hiç işitmedikleri bağırış ve çağırışlar, ah’lar yükselmişti evlerinden ve sonrasında birden kesilmişti her şey.
Hasan ve Buson’un kapıyı açmaları ile birlikte Arzu Burcu, dedelerinin kucaklarına atılmıştı;
“Babam, annemi bıçakla dövdü!” diyerek ağlayarak hem.
Biraz sonra Naci elinde kan damlayan bir bıçakla çıktı kapıdan;
“Ben ne yaptım?” derken sallanıyor gibiydi kapı önünde.
Buson kucağında haykıran, ağlayan Arzu Burcu’yu teskin etmeğe çalışırken Hasan kapıdan içeri girip yerde yatan Naciye’nin başına koşup şah damarını kontrol etti boynundan.
Kıpırdamıyordu, o kadar bıçak darbesinden sonra bunu düşünmek bile safdillikti(52), yaşamaya devam etmesi mucize olurdu çünkü.
Naci söyleniyordu;
“Canım! Canım! Ne yaptım ben? Bu kadar görmemiş ve mal düşkünü müydüm ben? Tapu için fotoğraf ve Nüfus Kâğıdımı hazırlamağa çalışırken bir tek; ‘Keşke bana da sorsaydın!’ diye sitem etmenin cevabı bu mu olmalıydı? Nasıl kıydım sana ben?”
Geçmiş ola! Biri mezara, biri hapse gidiyordu, peki ya Arzu Burcu?
Yasalar kızı Hasan ve Buson’a bırakmıyordu, onun kaderi de annesi-babası gibi olacaktı. Tek farkla ki onun bugünden, yaşı kemale erdiğinde edineceği bir evi olacaktı. Müdüre rica ettiler;
“Yasal prosedür(53) ne ise, ölmemiz halinde bu ev Arzu Burcu’nun. Oturduğumuz ev de ölümümüz sonrasında kurumunuza bağışımızdır. Yasal gereklilikleri hazırlayın, ya da hazırlattırın, imzalarımız için anında söyleyeceğiniz yerde olacağız.
İki genç, seksenleri de taşmış ihtiyar o imzadan sonra, yaşlarının yettiği kadar Arzu Burcu’nun büyümesini bekleyeceklerdi.
Sık sık anarak, özleyerek, boş olan tüm vakitlerinde ziyaret ederek, onunla beraber geçirerek ve eksikli bırakmaksızın.
Ölmek için zamanları vardı çünkü inançlarına göre…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Buson’u tanıdım, benim ilerleyen yaşlılığımda çok genç bir çocuktu, umarım hâlâ yaşıyordur.
(1) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(2) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
(3) Zürriyeti Kesilmek; Çocuğu olmaması, ya da başka nedenlerle soyunu devam ettirecek bir durum yoksa sülâlesi, soyu sopu kalmamak.
(4) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.
(5) Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
(6) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…”.
(7) Hanım (Kibar) Dilimi-Çoban Dilimi; İnce ve kalın ekmek dilimleri için bir masaldan (ç)alıntı.
(8) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(9) Cazgır; Halk dilinde fitneci anlamında kullanılan bir kelime olup asıl anlamı özellikle yağlı güreşlerde güreşecek olanları alana davet edip, yüksek sesle izleyicilere tanıtan, hatta onlar için dua eden, bir bakıma başarılar dileyen kimse.
(10) Horlanmak, Hor görülmek; Değersiz bulunmak, aşağılanmak, önemsenmemek.
(11) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
(12) Zulüm; Güçlü bir kimsenin yasaya ve vicdana aykırı olarak başkasına yaptığı kötü, acımasız, kıyıcı davranış, işkence.
Aşağılanmak; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenmek, hor görülmek.
Ayrımcılık; Bir devletin ya da toplumun bazı üyelerinin ötekilere sağlanan belli hak ve ayrıcalıklardan yoksun bırakılması (Irk, Cinsiyet, Engelli, Yabancı düşmanlığı, Din ayrımcılıkları gibi).
(13) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(14) Arulişşi Tıs Gaka; Bu konuda bir bilgiye ulaşamadım. Sadece Fırat Nehri kenarında Arilus isminde bir kent olduğunu öğrendim. Farz edelim ki bu deyişi de ben karnımdan uydurdum!
(15) A Aylı Ala Ula…; Reşat Nuri GÜNTEKİN’in ÇALIKUŞU romanında Feride’nin karşısına çıkan bir deyim. Sözlerin; “a aylı ala ula amburleyli ap up, ba beyli bala bula bamburleyli bap bup, ca ceyli cala cula camburleyli cap cup…” şeklinde alfabeyi öğretmek için söylendiği farz edilmiştir.
Öykü kahramanının yanlışını yüzüne vurmak uygun olmasa gerek. Ya da ben söylemeyi uygun görmüyorum.
(16) Zıpır (Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır. Zotkacının da aynı anlamda olduğunu iddia edebilirim.
(17) O Taraklarda Bezi Olmamak: Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
(18) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(19) Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için; Alexsandre DUMA’nın ÜÇ SİLAHŞORLAR romanındaki kahramanlara ait bir slogan. (Üç Silahşor; Athos, Porthos, Aramis idi ve sonrasında aralarına D’artagnan katılmıştır.)
(20) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
(21) Terki Diyar Etmek (Eylemek); Bir yerden gitmek, bir alışkanlıktan vazgeçmek, bir beraberliği bırakmak. Hatta ölmek.
Terk-i (Can) Hayat; Ölme.
(22) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(23) Medyun; Verecekli, borçlu.
(24) Çullanmak; Alta almak için birinin üstüne atılmak, saldırmak. Birini bezdirecek, bıktıracak derecede tedirgin etmek, birini sözle üstüne gitmek, sözle saldırmak.
(25) Gani; Zengin.
(26) Hani Bana; Çocukların parmaklarıyla başparmaktan itibaren tavşanı; “Bu görmüş, bu vurmuş, bu pişirmiş, bu yemiş!” dedikten sonra serçe parmağın sesini incelterek söylediği deyiş.
(27) Rezerv; İlerde kullanılmak üzere artırılmış, biriktirilmiş, saklanmış şey. Yatağında ya da havzasında bulunduğu hesaplandığı halde henüz işlenmemiş maden miktarı.
(28) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(29) Torpil; İltimas. Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma. Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma. O sıralarda KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) gibi bir şey yoktu. “Varsa yandaşın arkadaş, patlat-patlat fezaya ulaş!” diye bir deyiş de herkesin (daha doğrusu sadece garibanların) diline pelesenk (persenk) olmuştu!
(30) Kav Çakmak; Yöresel olarak; evlenmek için, ya da bir işi yapmak üzere söz vermek anlamlarında kullanılmaktadır.
(31) İntifa; Yararlanma, faydalanma, menfaatlenme. (Öyküdeki konu budur).
(32) Hibe Etmek; Bağışlamak.
(33) İrat; Gelir. Gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak sebze, meyve toplanıp eve, pazara getirilip götürülmesi.
(34) İcazet; İzin, onay, onaylama. Onay vermek. Ruhsat, diploma.
(35) Kaparo; Pey akçesi. Ön ödeme. Risk karşılığı.
(36) Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.
(37) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(38) O Zamanın Behri; Uzun zaman öncesi.
(39) Sağdıç; Düğünde güvey, ya da geline yardım eden kimse anlamında olup, Anadolu’da geline yardım edene genelde “Gelin Yengesi” denilmektedir.
(40) Tevekkül; Her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.
(41) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(42) Yüz Görümlüğü; Nişanlandığı kızı ilk kez görmeye giden erkeğin nişanlısına verdiği armağan ya da taktığı takı.
(43) Mehr, ya da Mehir; İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği (hatta şart olan) para, mal, mülk, altın, menfaat gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır.
Ancak mehir (ile hiç ilgisi olmayan şeriata göre haram olan “Başlık Parası” ile karıştırılmaması gereken) kadına verilmek üzere takdir edilmiş bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).
(44) Beyhude; Yararsız, anlamsız, boşuna.
(45) Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
(46) Hac; Müslümanlığın beş şartından biri olan, Müslümanlarca Zilhicce ayında Mekke’de yapılan, Kâbe’yi ziyaret ve tavaf töreni. Genellikle tek bir Tanrı kabul eden dinlerde kutsal olarak tanınan yerlerin, o dinden olan kimselerce ziyaret edilmesi. Türkiye’de o zamanlar hacca gitmek için herhangi bir kural, ya da kontenjan konusu yoktu. Dinen şartları uygun olan herkes hacca gidebilirdi.
(47) Hacta Ölenlerin Mezarlarının Olmaması; Aslında ifade yanlıştır. Ölen hacı ya da hacı adayı Cennetül Mualla Kabristanındaki Cennetül Baki denen mezarlığa defin kurallarına göre gömülür. Küçük bir yer olan kabristanda sıcak nedeniyle etler kemikten çabuk ayrılır ve bu kemikler Mekke dışında ayrı bir mezarlığa defnedilir, bu mezarlarda kemikler için adı, soyadı gibi kimlik belirtici işaretler olmaz.
(48) Hâşâ Huzurdan; Uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileği anlatan söz.
(49) Nazire Yapmak; Bir söze, bir davranışa benzeriyle karşılık vermek.
(50) Bir şiiri hatırlatmak istedim; En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor! Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(51) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.
(52) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(53) Yasal Prosedür; Bir amaç için yasalarca belirlenmiş yol, bir işte uyulması gereken kural, yöntem, işlemlerin tümü.