“Bir rüya gördüm!” dersiniz, karşınızdaki balıklama atlar bu sözünüz üzerine, hele ki bir de sizden yaşlı ise; “Hayırlara vesile olsun!” diye. Bu; bir dilek midir, dua mıdır? Anlamam, bilmem…

Yani, “Hayırlara vesile olsun!” denmezse, hayırlara vesile olmaması olasılığı mı vardır yahut da “Şerlere vesile olması” gibi bir olasılık? Ya da kendi halinde bırakmanın kâr ve zarar olasılığı ne kadardır?

Oldum olası rüyaların nasıl şekillendirildiğine akıl erdirememişimdir. Mutlaka ilmi, ya da mantıksal açıklamaları olabilir, ama ben “Sadece zihnimden geçen, beynimde kendiliğinden oluşan bir kısım düşüncelerin görüntülendiğini sanmak şaşkınlığıdır!”, desem herhalde bu kendi yorumum, kendimce oluşturduğum bir kavramdır gibime gelir.

Burnumdaki, çocukluğumda pencereden düşmem nedeniyle kalan bir çarpıklık nedeniyle bebekliğimden beri çok özenmeme rağmen sırtüstü yatıp uyumam mümkün değildir(1). Mutlaka sağıma, ya da soluma, bir tarafa dönerek yatmam gereklidir.

Bu konuda rahmetli hacı annem de tembih emiştir; “Yüzünü kıbleye dön!” diye. Bu; şeriatta(2) “İstihareyi(3) sağlarmış!” Bu nedenle aralık vermeksizin her gün gördüğüm şeylerin istihare mi, rüya mı olduğu konusunda ciddi tereddütlerim oluştu beynimde!

Gene de, istihare için ne ilmimin, ne de bilgimin yeterli olduğuna inandığım için, düşüncelerimle görüntülendiğini sandığım şeylerin rüyalar olduğunu iddia edebilirim.

Kimlerin düşünceleri olduğunu bilmiyorum, ilmi olarak yeterliliğinden şüpheli olduğum, hatta peygamberimizin bile söylediği hadisler olduğunu, kutsal kitabımızda bir kısım ayetlerin olduğu da bilenler tarafından ifade edilmektedir. Ben dini konulara girmektense rüya hakkındaki bir kısım bilgi niteliğindeki sözleri paylaşmak isterim;

“Rüyalarımız iç dünyamızda doğar, bilinçaltından bize ulaşır.

Rüyalar bazen geleceğe ait haberler verir.

Rüyalar, beden uyku halindeyken, bedenin hayatiyetini devam ettirmesi anlamını taşır.

Rüyalar siyah-beyazdır, renkli değildir!

Bazen saçmadır, çok zaman (benimkiler gibi) unutulur. Bazen de (benimkiler gibi) sık sık görülür.” Vs. vs.

Daha birçok izah ve saçmalıklar da vardır, ya da olabilir. Bunlarla ilgili yorumlar insanların anlayışlarına kalmıştır. Yorum yapmak ne haddimedir ki? Ama ben, dediğim gibi her gün, daha doğrusu her günün gecesinde birkaç rüya görürüm, saçma-sapan, karmaşık ve çoğunu unuttuğum, dediğim gibi.

Bazen özellikle tatil günlerinde gündüzleri, öğleden sonraları “güzellik uykularımda(4)” rüyalar ya görüntülenmez (siyah-beyaz olarak da olsa!), ya da şekillendiğine inandığım şekiller film şeridi gibi olmazdı, artık nasıl görüyorduysam. Hani diyenlerin dediklerine göre, bilinçaltı olaylar filân…

Ancak söylemem gerekli ki, son rüyamın görüntüsü hayli renkli(!) ve enteresandı, normal yaşamımı altüst eden, beni gerçekten etkileyen ve ben bunu; “Hayırlara vesile olsun!” dilleğinden sonra anlatmazsam olmaz.

Hani biri hapşırınca karşısındaki “Çok yaşa, torunlarını okşa!” der ya, siz de anında cevap verirsiniz; “Sen de gör!” diye. Onun gibi bir şey işte. Ben gördüğümü düşündüğüm ya da sandığım şeyi sırasıyla-sekisiyle anlatmağa çalışayım.

Ama öncesinde mutlaka “Hayırlara vesile olsun!” dileği unutulmamalı(dır).

Nerede kalmıştım? Başlamamıştım daha, değil mi? Başlangıcın ve de sonucunun heyecanı işte!

O gün olağanın üstünde yorgundum ve affedersiniz, “İki kadeh parlatma!” eylemim de neşeli geçmişti. Çakırkeyiftim(5) desem, daha kolay anlaşılacak durumum. Eve geldim, duşumu yaptım ve yattım.

Biraz sonra bir el dokundu omzuma, hacı annemdi, sarsarcasına;

“Bu ne horultu oğlum, neredeyse komşular şikâyete gelecek? Hadi kıbleye dön ve tövbe et! Belki Allah affeder!”

Annemi dinledim, ama tövbe etmedim, edemedim, edemezdim çünkü. Birincisi sarsak gönüllüydüm(6), bu konuda arkadaş, eş ve dostu kırmak içimden bile geçmezdi, bu da iki.

Oysa bilirdim ki; “İçki dosta ikram, düşmana ısrar edilirdi!”  Buna rağmen elinde sigarayla sigara içmemem konusunda nasihat veren ve akciğer kanserinden yitirdiğim hacı babamın nasihatini unutamam:

“Oğul, sigara denilen şey, dünyanın en sinsi(7) düşmanıdır, şu zıkkımı(8) içme! Paran yoksa vereyim, git içki iç, istersen sarhoş bile ol! Umurumda bile değil, her ne kadar ‘İçki bütün kötülüklerin anasıdır!’ dense de, kutsal kitabımız yasaklamış olsa da. Sen ayarında kararında içersen, o Allah’la senin aranda mesele olarak kalır…

Onun cezasını da Allah takdir eder, kimsenin karışamayacağı bir şekilde. Ama sigara öyle değil!”

Sigarasından bir nefes çeker, dumanını havaya zevkle halkalar şeklinde ulaştırmaya gayret ederken devam ederdi söylemine;

“Oysa içki öyle mi? Paran varsa zıkkımlanırsın, yoksa ‘Keyfin veresiyesi yoktur!’ derler, başını eğip geçersin mahalle bakkalının önünden, vitrini görmemek için. Ama sigarayı dilenirsin, çöpçüden, ayakkabı boyacısından, hatta hiç tanımadığın birinden bile. Çoğu kimse ‘Hayır!’ demez uzatır sigara paketini…”

Bu nedenle içkili çok rüyam oldu, sigara içmediğim için sigaralı rüya gördüm mü, ya da gördüğümü sandım mı, hatırımda değil!

Son, ya da yaşamımı etkileyen, ya da yaşamımı değiştiren rüya olan yaşam öyküsüne gelince…

Söylediğim gibi o gerçek bir yaşam öyküsünün başlangıcı gibiydi, anlatmaya çalışayım;

Bir futbol takımına fanatik(9) olarak âşık ve zıtlaştığım bir arkadaşımla olacak iş değil ya, yurtdışına bir maça gidecektik. Onun favorisi olan takım, yabancı ülkenin bilmem kaçıncı kümeden bir takımıyla dostluk maçı yapacaktı.

Kuvvet dengesi, meşhur olma derecesi, futbolcularımızın parasal değeri tamamen farklı, bizim lehimize idi. Bir bakıma “gazozuna” diyeceğimiz bir antrenman maçı idi yapılacak maç. Her ne kadar tuttuğumuz, ya da sempati duyduğumuz takımlar konusunda zıt idiysek de birbirimize sevgi ve saygımız bakımından kardeş gibi iletişimimiz vardı.

Birbirimizin takımlarıyla yapılan maçlarda galibiyet ya da mağlubiyet halinde sadece kanlı-bıçaklı birbirimize girerdik (meselâ)! Aslında hangimizin takımı mağlupsa teessürüne ek olarak o akşamki mükellef(10) yemeğin ceremesini(11) de o çekerdi.

Tabiidir ki yemek boyu istihzalı bakışlar, anlaşılması ya da anlatılması güç sözler de gırla giderdi(12), teselli olsun(!) gibi anlamda.

Ancak gerçektir ki, tahammül sınırlarımız asla zorlanmazdı! Örneğin bir takım lig şampiyonluğunu, diğer takım kupa şampiyonluğunu kazanmışsa, maçların akabinde(13) maça gitmişsek hemen, gidememişsek telefonla birimiz diğerini tebrik etmek için aramazsa, birimizden birimizin sitemi, daha doğrusu günün mana ve ehemmiyetine göre fırçası (oldukça) katmerli olurdu!

Rüyamı anlatayım derken iki arkadaşın neredeyse hayat hikâyesine girecektim. Neyse! Vakit kalırsa onu da tamamlamaya gayret ederim, ama şimdilik kalsın!

Seyretmeyi çok arzuladığımız bu maç için uçak biletlerini bile zorlukla bulabilmiştik, farklı uçak şirketlerinde. Örneğin ben Türk Hava Yollarıyla gidiyor idiysem, o yabancı bir hava yoluyla uçmak zorunda kalmıştı. Ancak sözleşmiştik, indiğimiz havaalanında birbirimizi bulacaktık, yol-iz bilmediğimizden, masraflı olacak da olsa, cep telefonlarımızla birbirimizi arayarak.

Kolay oldu, bir bakıma. “Sora-sora Bağdat bulunurmuş!” Her ne kadar İngilizcemize itibar edilmemesi zorluğunu yaşamışsak da, işaretle, yazarak-çizerek meramımızı anlatmıştık ve de Türk kardeşlerimiz sağ olsunlardı! Kolay oldu, sahaya girdik. Saha küçük ve tribünlerle iç içeydi sanki.

Ahmet; “İlle de hakemi göreceğim, başarı dileyeceğim!” diye tutturdu. “Yapma Ahmet! Etme Ahmet!” sözlerim havada askıda kaldı. Bu vesile ile arkadaşımın adının Ahmet olduğunu öğrendiniz. Benim adım mı? Ben de Mukadder canım! Övünmek gibi olmasın!

Ahmet’i yalnız bırakamazdım. Ahmet hakemlerin soyunup giyindiği odaya kapıyı tıklatmadan “Ya Allah!” diyerek sanki daldı. Oysa Türkiye’m gibi medeni ülkelerde bazı kurallar vardı, onları uymalıydı arkadaşım, ama belki de ummadığı olasılığı düşünmediği için bu garabet halini yaşamıştı.

Söylemem gerekli ki, Ahmet kulübün bilmem kaç numaralı üyesiydi, kafasına göre Genel Kurullara katılır, elini “Evet” ya da “Hayır” şeklinde gerektiği gibi, gerektiği kadar kaldırırdı. Belki orantısız gücü, kontrolsüz, affedilemeyecek cesareti bundan kaynaklanıyor olabilirdi.

Soyunma odasındaki hakemlerin dördü de bayandı, anadan üryan(14) değilseler bile, giyimli de sayılmazlardı, bu nedenle de avazlarının çıktığı kadar ses çıkarmalarının gerekliliği ile seslerini çıkartmışlar, ancak Ahmet’ciğim sanki işleme kalkışan kendisi değilmişçesine oralı değildi sanki.

İngilizcesi iyi idi Ahmet’in, çata-pat da olsa Almanca ve İspanyolcusu da vardı, ama o bildiği lisanla konuşmak gayretinde oldu, karşısındakilerin çıplak oluşlarına aldırmaksızın.

“Türkiye’den geldik, başarılar dileyelim istedik!” dedi.

Belirli bir süre anlamsız gözlerle baktılar Ahmet’e, lisan değişikliği ile aynı sözleri tekrarlayınca bayan hakemler teşekkür ederek Ahmet’i kollarından tutarak kapıya kadar yol gösterdiler!

Artık buna yönlendirdiler mi, sürüklediler mi, demek de mümkün.

Ben zaten kapıya yakındım ve Ahmet’ten önce çıktım kapıdan. Sonrasında da belki ya da muhtemelen hakemlerin kapıyı kilitlemelerinin sesini duyduk, şahit olduk bir bakıma.

Eee! Doğru değil miydi? Şehir eşkıyası(15) gibi iki hanzo(15) (affedersiniz) paldır-küldür girmişlerdi soyunma odalarına, sanki şarttı.

O kısacık anda dikkatimi çeken, gereğinin ötesinde, belki de benim ülkemin hakem kriterlerine göre, “balıketi(16)” ötesindeki tombul hakemdi, yani maçın hakemi. Tombulluğu ötesinde, çilli yüzlü, küçücük burunlu, kalem kaşlı, yeşil gözlü oldukça iri göğüslü ve oldukça belirgin kalın bacaklı. 

Maç başlamadan önce pehlivan yapılı olarak da benzetme yapmakta sakınca görmediğim maçın hakeminin nasıl koşacağı, oyuna nasıl hâkim olacağı konusunda tereddüdüm, hatta şüphem vardı.

Ama tombulluğunun ötesinde genç olan hakem maşallah tazı gibiydi. Hatasız kul olmaz, ben de güzelliği ve tombulluğu ile hakemliğinin orantılı olmadığı konusunda kendim kendimle hem fikirdim.

Maç başladı ve bitti. Yapılan anlaşma gereği neredeyse bizim takımın tüm oyuncuları değişti, karşı tarafın belki de fazla yedek oyuncusu yoktu, belki de tatilde olabilirlerdi. Ama kalanlar gene de yettiler bizimkilere.

Ahmet de, ben de gerçekten oldukça farklı bir maç bekliyorduk lehimize ve gördük ki; kazın ayağı öyle değildi, o ufacık ikinci mi, üçüncü mü ne kümedeki takım bize, bizi yenerek dersimizi vermişti, sonuç 0-1 olarak şekillenmiş olsa da.

Ne demişlerdi; “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” gibi. Karşındakini ufak-tefek(17) Karamürsel Sepeti(17) gibi küçük ve kolay lokma gibi görürsen, taktik, prensip ve felsefelere uymazsan elin oğlu seni böyle yener, morartırdı ve dersini alırdın.

Bir daha mı? İnsanın aynı derede iki defa boğulduğu, ya da eşek gibi aynı çukura iki kez düştüğü nerede görülmüştü ki?

Biz Türkler biraz fazla duygusalız galiba. Bazı şeylere de tahammülümüz o kadar sınırlıdır ki. Sözüm ona bir-iki gün kalıp içki içilen, manzara seyredilen(!) pub denilen yerlere gidecektik, kararımız böyle idi saçmaca, nasıl denirse densin, öylece işte, eğer sonuç için tahammülümüz olabilseydi. Biletlerimizi değiştirdik ve akşamına memleketimize doğru uçtuk.

Sarışın, özelliklerini tekrarlamayacağım hakem, bir bekâr olarak beni etkilemişti. Yoo! Öyle plâj kıyafeti, bikini giymiş gibi olması değil, hem cinsellik de asla aklımın ucundan bile geçmemişti. Güzel kızdı…

Ve rüya sabah ışıkları ile tükendi…

Anlatmam gerekli mi? Sadece Ahmet’e telefon açtım. Hafta sonuydu.

“Hayır olsun inşallah! Mademki maç seyretmeyi özlemişsin, bugün bizim mahallenin maçı var amatör kümede. İstersen gidelim, biraz çekirdek çitler, bağırır, çağırır, rahatlar ve döneriz, ne dersin? Ama öncelikle ben hanımdan bir izin alayım!”

“Kılıbık(18) sen de!”

Ahmet evliydi ve hanımı maçlardan hiç haz etmezdi(19), bildiğim kadarıyla. Maç olduğu bir günde yemek davetiyle geldiğimde şüpheli gözlerle bakardı bana, “Gene maç var!” der gibisine.

Televizyonu açtığımızda “Uflar, puflar!” tepkisini dillendirmeğe çalışırdı, hatta bir ara Ahmet ağzından resmen yüzüme karşı kaçırdı, yenge “Ahmet’i benim yönlendirdiğimi sanıyormuş!” bu inancı yaşıyormuş gönlünde.

Gerçekten Ahmet’le aynı dairede çalışıyorduk, çok konuda fikirlerimiz örtüşüyor, ne ben ondan kopabiliyordum, ne de o benden. Hatta benzetmek gerekirse bir elmanın iki yarısı gibiydik, çok konuda.

İçtiğimiz suyun ayrı gitmesi yanında sadece sempati duyduğumuz takımın renkleri ve özellikle yengemin dürtüsüyle evlilik konusu hariç.

Bazen kendisi, bazen yengem kimler, kimlerle karşılaştırmamıştı ki beni tesadüfen(!), fotoğraflarla fikir sormak haricinde. “Nuh deyip, peygamber dememem!” belki de yengemin bana duyduğu kin ya da hıncın sebebi olsa gerekti!

Çok mu sabit fikirli yaklaşım oldu bu? Doğru! Ahmet’in karısı kardeşim, benim iyiliğimden başka ne düşünebilirdi ki?

Maça gittik Ahmet’le…

Takımlar, hakemler, seremoni ve… Allah’ım olamazdı böyle bir şey, rüyamda yurt dışında gördüğüm o sarışın hakem tam karşımda gibiydi. Tribünden ve uzakça da olmasına rağmen bire bir mi denir, bire yüz mü denir, yoksa bire sıfır mı, kısaca tıpatıp diyeceğim bir şekilde.

Farklılıklar mı? Göğüsleri iri değil, “Kaldır beni hoppacık!” der gibi. Pehlivan yapılı, balıketi ötesi tombul kavramları onu dışlardı indimde. Poposu bir hamal küfesi, bacakları otuz-kırk yıllık bir çınar gövdesi gibi de değildi.

Allah’ım inşallah beni bu benzetmelerim için ayıplamaz, günahlarım için olağanın üstünde bir ceza katsayısı kullanmazdı. Görünen o ki görebildiklerim bu kadardı, sarı saçları ve bedeni dışında…

O gerçek bir Türk çocuğu, bir genç kızıydı; minyon(20), zayıf, hatta çıtı-pıtı(20) tarifi içinde. Bunlar fiziksel unsurlardı, 30-40 metre öteden görüp yakıştırdığım. Mutlaka gözlerinin rengini, kaşlarını, gamzelerini, burnunu, dudaklarını ve dişlerini hatta çilli olup olmadığını da görmeliydim.

Sapık(21) mıydım ben? Yoo! Sadece görmedenim öncesinde, görür görmez, ilk defa görüşümde, belki de rüya dediğim görüntünün tesirinde kalmıştım. Onu mutlaka çıplak gözle görmeli, tanımalı, tanışmalıydım onunla.

Hatta ve hatta ki küçük, basit bir devlet memuru olmama rağmen sahibi yoksa kesinkes benim olmalıydı o.

O, onu tanımamdan evvel bende yaşamaya başlamıştı, o halde gördükten sonra beraber yaşamayı, beraber olmayı düşünmem yanlış mı olurdu ki? Şimdilik, ya da şu anlarda sevgi ile ilgili bir kavram benim de, onun da gönlüne yerleşmemiş olmasına rağmen, bunu dilemek gerçekleşmeyecek bir emel miydi?

Ama ben severdim onu, hem deli gibi, hatta tapınırcasına. Onu uzaktan sevmek(22) bile yeterliydi benim için, ulaşamayacak olsam bile. Yeter ki iki kelime sesini duyayım, hatta kokusunu içime sindireyim ve ellerinde nişan yüzüğü var mı, kontrol edeyim.

Eğer varsa bu benim için televizyonda bile maç seyretmemin yasaklanması olacaktı.

Maç başladı, bitti. Farkında bile değildim gibi. Ara sıra Ahmet’i zapt etme gayretimi hatırlayabiliyorum, kendi oyuncularına bağırıp, çağırıyor, hatta sinkaflı(23) olmasa bile küfrediyordu, hele ki o ilk golü yediğinde.

Başka gol, ya da goller olmuş muydu, hiç hatırımda değildi, gözlerimle devamlı olarak onu takip ettiğimden. Maşallahı vardı onun. Tazı gibi değil, çıta gibi koşuyor, her yere yetişiyordu bana göre.

Oyuna, yardımcılarına ve futbolculara hâkimdi. Yabancı hakemdeki tereddütlerimin hiçbirini gözlemlememiştim, göremezdim de, Futbol Oyun Kurallarını biliyor olsam da bir seyirci olarak.

Hani derler ya; “Kendi kendine gelin-güvey olmak!” Ben onun farkındaydım da, o, o kadar kalabalığın arasında benim farkımda mıydı, farkımda olabilir miydi? Hani belki, “Balık kavağa tırmandığında” ya da “Olmayacak duaya âmin denildiğinde!”

Bir ara tam benim olduğum noktada taç çizgisine yakın bir faul ve bir karmaşa oldu, itişme kakışma gibi. Ahmet uluorta bağırıp çağırmasına devam ederken, maçın hakemi, yardımcısı ile birlikte faul yapılanı ve yapanı yerden kaldırmak için ellerini uzattılar. Her iki futbolcuya da sarı kart gösterdi.

Sanırım futbolcular da yaptıklarından pişmandılar, önce maçın hakeminin elini sıktılar, sonra kafa-kafaya tokuşturarak herhalde birbirlerinden özür dilediler, elleri birbirinin belinde olarak görevli oldukları alanlara yöneldiler.

Amatör küme maçlarının en heyecanlı, en güzel yeri burasıydı. Kardeşlik olması, kin, haset(24), garez(24) olmaması…

Ama yedekler kulübesindeki her kimse, o hakeme karşı o kadar saygılı değildi. Maçın Hakemi olan o güzel kız, sağ eliyle kırmızı kartını, sol eliyle de kulübedeki birini işaret ettikten sonra, saha komiserinin kulağına doğru bir şeyler söyledi ve o kişi sahadan çıkıp tribünlere gidinceye kadar da yerinden kıpırdamadı.

Hal, hareket ve tavırlarına göre o kırmızı kartı Ahmet’e de göstermiş olmalıydı, çünkü biraz sonra aynı saha komiseri yanımıza da gelmiş, her ikimize de;

“Biraz sakin olun gençler, yoksa maçın tamamını seyretmeniz mümkün olmayacak!” demişti.

Ben zaten maçın hakemini izlemekten, hatta gözlemekten ağzımı bile açmıyordum yahut da; “Ağzı açık ayran delisi(25)” gibi ağzımı bile kıpırdatamıyordum, değil ses çıkarmak…

Hele ki o idareciye kırmızı kartı gösterirken göz göze mi gelmiştik ne, aklım başımdan gitmişti, sanki onu gördüğümden beri aklım başımdaymış gibi.

Aklım olsaydı, basitlikten sıyrılır, iyi bir mevkide olabilirdim, belki. Ama; “Azıcık aşım, kaygısız başım!” felsefem yok muydu, o; kanaatkârlık değil, düpedüz ahmaklık(26), aptallıktı(26).

Peki, ben bu aptallıkla nasıl dikilecektim ki maçı idare eden genç kızın karşısına ayaklarım titremeden, iki sözü uç uca bir araya getirme arzusuyla?

Yanımızda oturan genç arkadaşta maçla ilgili bülten vardı. Canım çekti! Daha doğrusu maçın hakeminin adını öğrenme arzusu geçti içimden, bülteni bir dakikalığına rica ettim.

Mukaddes idi hakemin adı, başka hiçbir şey bilmediğim ve hepsini öğrenmek arzusunu yaşadığım. Çünkü nasıl ki bir kısım isimler hem erkekler, hem de kadınlar için konuluyordu, annem bana bunun için, belki de zihninden geçirdiği bir düşünceyle Mukadder ismini koymuş olabilirdi.

Onunla benim son harflerimizin farklı oluşu, acaba bizi birleştirecek kaderin simgesi olabilir miydi? Şimdilik “Evet” demek yerine, “Belki” demek faydalı olacaktı!

Hem umutlar ve hayaller olmasa insan ömrü kısa olmaz mıydı? Hem kim engelleyebilirdi ki insanların hayal ve umutlarını kendilerinden başka…

Karşımda koşuştururken onu düşünmekten dolayı maçla ilgimi yitirmiştim. Ta ki maçın son düdüğünün çalındığı ana kadar, o Türk Hakemlerine has özel işaretle. Benim için de maç bitmiş, Ahmet’ten ayrılmam, kısa, ya da kaba anlamda maçın hakemi için “Ahmet’i ekme” vaktim gelmişti.

Çok işim vardı, hem de çok…

Ahmet küfürbaz, ağzı bozuk, evde karısıyla atıştığında söyleyemediklerini tribünde söyleyecek kadar cesur ve tevazuu sahibi(27) (!) olduğundan Mukadder kardeşini sebep söylemese de, sebep olmasa da ve hatta sebebini merak etmeyerek serbest bırakırdı!

Hürdüm, azadeydim(28), serbesttim ve Hakemlerin Soyunma Odasının dış kapısında nöbetteydim. Kendimi gösterip tanışmak isteyecektim, ama nasıl? Dediğim gibi, kafam, ya da aklım olsaydı düşünebilirdim, fakat eminim ki, beynim ya da aklım olsaydı da Mukaddes denilen o genç kızın karşısına çıktığımda hepsini yitirirdim kafamın içinden ve yok ederdim aklımı, kesinkes…

Bir çare olmalıydı, ya da çekinikliğimi göz ardı ederek ya bugün karşısına dikilecek, ya da her hafta “Acaba maçı var mı?” diye bültene abone olacaktım. Acele işe şeytan karışmakla beraber, şeytan umurumda değildi.

Erken kalkan nasıl yol alıyorsa, erken davrananın da başarı oranının artacağına inanmıştım.

O gözüktü, o zebellâ() gibi çantasıyla.

“Taşımanıza yardım edeyim!” dedim.

Sahadaki gördüklerime rağmen yaşamımda görmediğim bir çekiciliği vardı itiraf etmeliyim, hem tıpkı rüyamdaki gibi. Aşırısı olmayan çilli ve gamzeleri bol bir yüz, kalem kaşlı, yeşil gözlü, tarifi içinde kiraz dudaklı, küçücük burunlu idi karşımdaki.

Tıpkı rüyamdaki gibi, eksiği olup, fazlası olmayan, eksikliği sadece tombulluğundaydı, demek istedim.

Çantasını korumak, istercesine yana doğru çekerken;

“Ne alâka, hem siz kimsiniz?”

Şaklabanlığa(30) hemen hazırdım, deneyimsiz bir şaklaban(30) hem de;

Ben bir erkek meleğim, bırak yanına geleyim(31), demiş bir sanatkâr!”

“Eee?”

“E’si şu Mukaddes Hanım, sizden etkilendim ve tanışmak istedim!”

“Siz o devamlı olarak küfredip, bağıran, çağıran, hatta bizlere bile kenarından köşesinden sitem edip dokunduran arkadaşın yanındaki kişi değil misiniz?”

“Bakın siz de beni, o kadar kalabalığın içinde suskunluğuma rağmen fark etmişsiniz. Umarım ki bunu tanışma vesilesi yapsak iyi olmaz mı? Ben Mukadder…”

Uzanan elim boşlukta kaldı, hiç de oralı değilmiş gibi.

“Siz ‘Bakın!’ dediniz, ben de ‘Bakın!’ diyorum. Arkadaş olmamız mümkün değil. Çünkü arkadaşım var ve biraz sonra buluşacağız. Rica etsem yanımdan uzaklaşır mısınız? Arkadaşım kıskanç ve beni sizinle görürse, yaralar beni sözleriyle, size tek kelime bile söz etmeden. Üzülmemi ister misiniz?”

“Asla! Hemen sırtımı dönüyorum!”

O yoluna devam etti, ben de yoluma. Sonuç? Bilemem ki? Göz ucuyla bile arkasından bakmak içimden gelmesine rağmen frenlemiştim kendimi, neden gerekiyorduysa? Belki de sahipli olması etkilemiş olsa gerekti beni.

Mademki sahipliydi, namahremdi(32), mekruhtu(32), günahtı, yasaktı o, benim için.

Ama unutamamak…

İşte bunu aklım almıyor, alamıyordu. Uzak olmam, uzaklaşmam gerekirken tüm güzelliği beynimde, neden bana yakın duruyor, uzaklaşmıyordu ki; sarı saçları, çilli yüzü, yeşil gözleri, gamzeleri, dudakları ve beni yanından kovarken bile hanımefendiliğiyle?

Aradan geçen günlere rağmen gönlümle, tüm içtenliğimle ondan uzaklaşamıyor, unutamıyordum da…

Aşk bu mu olsa gerekti? Üstelik yasak! Gün-gece hep aklımda, hep karşımdaydı gözleriyle. Gülüşüne şahit olamamıştım ki, gülen, gülümseyen gözleriyle de, deseydim, içimden olsa bile. Hülyalarım kadar düşkün olduğum, alışkın olduğum, bir gece bile sektirmediğim rüyalarımda da olsaydı ya o!

Bir hafta sonrasıydı. Sanırım gereğini gereğine göre yapan bir hakem olsa gerekti ki, bu kere bültenden bir başka sahada görevli olduğunu öğrendim. Gözlemci ağabey, evimizde temelden komşumuz ve babamın arkadaşı Nihat Ağabey idi.

Sırası gelmişken bir bakıma diyebilirim ki, Nihat Ağabey çocuk yaşlarımda elimden tutarak maçlara götürürdü beni. İyi bir futbolcu, sonrasında iyi bir hakem olmam çabası vardı üzerimde, babamın izniyle.

Nihat Ağabey hem İl Hakem Kurulunda etkiliydi, hem de başarılı bir gözlemci. Sadece notunun kıt olduğunu ve affedici olmadığını söylerlermiş hakemler. Bir ofsayt kaçmış sonucunda gol mü olmuş, ya da haklı-haksız bir penaltı maçın sonucunu mu etkilemiş, affetmesi yokmuş.

Ve sıkı durmam gerekli ki, Mukaddes’in maçının gözlemcisi o idi ve benim onunla maça gittiğimde bence ona hiçbir şeyi hissettirmemem gerekliydi.

Ha! Futbolcu ve hakem olamayışımın nedeni mi? Geçirdiğim bir trafik kazası nedeniyle sol ayağım biraz da olsa, fark edilmiyor gibi de gözükse aksamama sebep oluyordu. Ama Nihat Ağabey’e söz vermiştim, futbolcu ya da hakem olarak geçmişim olmasa da, şu anda vakit ayıramıyor olsam da Futbol Oyun Kurallarının tümünü öğrenecek ve iyi bir Gözlemci olacaktım.

Ama ne zaman, işte cevaplayamayacağım soru bu idi, ne zaman? Hele ki şimdi…

Mukaddes bir maç idare etse ben de Gözlemci olsam, duygusal olarak yıldızlı on verirdim ona! Gerçekten verir miydim? Asla! Dürüstlüğüm ve her konuda nefsime verdiğim sözler, duygularımın önüne geçmez, geçemezdi.

Gerçi “Hatasız kul olmazdı” ama sonucu etkilemeyen hatalar da göz ardı edilmeliydi. Örneğin yanlış bir taç kararı, ya da gol kararı verip de yardımcı hakemin ofsayt uyarısıyla golü iptal etmek gibi.

Takımlar, hakemler ve seremoni…

Nihat Ağabeyin yanında olmamı fark etmişti o. Bakışları hayret dolu gibiydi, belki de bana öyle gelmişti.

Maç başladı ve gereğine uygun olarak bitti. Nihat Ağabey önce Hakemlerin Soyunma Odasına gitti onlarla beraber ve sonra lokale(33) gelip raporunu yazmağa başladı.

Vereceği notu merak etmiyordum. Benim işim vardı, acele, hem de çok acele. Şansımı bir kez daha deneyecektim, “Arkadaşım var!” demesine rağmen. Bu güne kadar çok zaman avucumu yalamıştım başarısızlıklarla, umut, hayal ve düşüncelerimin gerçekleşmemesi nedeniyle. Bir kere daha avucumu yalamamın ne zararı olurdu ki?

Karşısına dikildim. Meraklı bir şekilde süzdü ve sonra;

“Gene siz…

Gözlemci notu kıt olan Nihat Hocamın oğlu, ya da kardeşi misiniz yoksa?”

“Yok! Nihat Ağabey sadece babamın arkadaşı ve spor konusunda beni adam edemeyen biri. Şöyle biraz yürüyelim mi? Hem çantanızı da bana verin, isterim ki kısa bir süre için de olsa yardımcı olmayı isterim size. İstediğiniz anda, ya da yanınızda olmamı istemediğiniz anda ayrılabilirsiniz…

Arkadaşınızdan çekincenizi unutmadım. Söz, sizi takip etmeyeceğim, ama bu bir daha karşınıza çıkmayacağım demek değil, bilesiniz!”

“Peki! Nihat Hoca, tuttuğunu koparan eski bir hakem ve yenilerde Gözlemci Hocamız. Bir zamanlar bir Dernek Müdürümüz vardı, yaşlı. Öldüyse Allah rahmet etsin, yaşıyorsa Allah selâmet versin. O ‘Gözlemeci’ derdi Gözlemciler için, bizim de aklımızda öyle kalmış, Nihat Hoca bizler için doğruyu doğru bilip en gerçekçi bir şekilde değerlendiren Gözlemecimizdir!”

“İlk fırsatta mahrecini(34) belirtmeden sözünüzü Nihat Ağabeye fısıldayacağım!”

“Aman benden duyduğunuzu söylemeyin. Alıngandır da Nihat Hoca. Hem sanıyorum maçımın olduğunu Nihat Hocamdan öğrendiniz galiba?”

“Tamamen tesadüf!”

“Ve benim buna inanmamı bekliyorsunuz?”

“İnanmak için kendinizi zorlarsanız, sizi kim engelleyebilir ki?”

“Hiç kimse! O zaman anlatın, bu ilginizi neye borçluyum!”

“Yüzlerce kişi içinde tribüne bakıp bana gülümsemenize…”

“Gülümsemedim, sadece baktım. Yani o çok küfür eden arkadaşınız yanında dikkatimi çekti sessizliğiniz.”

“Bu da sizi etkiledi!”

“Yok, daha neler? Etkilendiğim bir arkadaşım olduğunu söylemiştim, hatırlıyorsunuz sanıyorum!”

“Diyorsunuz ve siz de benim buna inanmamı istiyorsunuz. Benim sizin gibi etkilendiğim bir arkadaşım olsa, tek bir anımda bile yalnız bırakmazdım sizi. Bir kedi, ya da köpek eniği gibi gece-gündüz gözümden ırak etmezdim. O halde nerede o sizi etkileyen arkadaşınız? Neden o arkadaşı ben hiç görmedim ortalıklarda? Neden rastlamadım bir kere bile ona? Yanılır mıyım, arkadaşınızın olmadığını iddia etsem?”

“Şair misiniz siz?”

“Yok, sadece duygularını sergilemeye çalışan, basit ve yürekli bir insanım, diyeyim! Peki ya siz?”

“Üniversite son sınıf öğrencisi ve boş vakitlerinde harçlığını çıkartmaya çalışan bir yalnız…”

“Biraz evveline kadar bir arkadaşınız vardı hani, sizi etkileyen?”

Yalandan kim ölmüş ki? Başından savmak istersin, savrulur gider, biter. Gerçek ise gerçek olarak dikilir, arar, bulur, bulmak istediğini.”

“O halde arkadaşımsın!”

“O halde arkadaşınım, sanırım buna kendimi mecbur hissediyorum.”

“Mecbur hissetme, iste!”

“Evet, istiyorum!...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Mukaddes; Kutsal, muhterem, aziz, yüce anlamlarındadır. Mukadder ise; takdir edilmiş, kaderleşmesine izin verilmiş anlamlarındadır. 

 Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

(1) Öyküde geçen bu olaya Dispne denilmektedir. Dispne; Nefes darlığı, soluk almada güçlük, soluma güçlüğü, zorluğu da denilen ve bir hekimden yardım alınmasını gerektiren rahatsızlık.

(2) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.

(3) İstihare; Bu kelime Arapça olup anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak” olarak söylenebilir. Buna bağlı olarak,  istihareye yatmak ise, o da Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak” tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.)

(4) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

(5) Çakırkeyif (Çakırkeyf); İçkiden dolayı yarı sarhoş kimse.

(6) Sarkak (Sarkık, Sarsak) Gönüllü; Bir işi yapmaya hiçbir yükümlülüğü yokken isteyerek üstlenen. Çok istekli, seven kimse ya da sevgili, anlamında olsa da yöresel olarak her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında bir sözdür. Buna benzer diğer bir söz ise “Ayran Gönüllü” demektir ki bir bakıma aynı içerikte gözükse de her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir.

(7) Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.

(8) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.

(9) Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

(10) Mükellef; Bir şeyi yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş. Vergi vermekle yükümlü kişi ya da kuruluş.

(11) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(12) Gırla Gitmek; Sürüp gitmek, uzun sürmek. Pek bol olmak. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak.

(13) Akabinde; Ardından, arkasından, hemen ardından, hemen arkasından.

 (14) Anadan Üryan; Çırılçıplak.

(15) Eşkıya; Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk ve haydutlar.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

(16) Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.

(17) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a ait bir şarkının ilk sözleri.

Karamürsel Sepeti; Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in yöresel olarak sunulan kiraz sepeti için bu deyişin oluşumuyla ilgili güzel bir öyküsü vardır.

(18) Kılıbık; Karısının baskısı altında bulunan, karısından korkan, çekinen.  Kazak karşıtı.

(19) Haz Etmek, Hazzetmek; Hoşa giden duygulanma, hoşlanma, tat ve zevk alma. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.

(20) Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

(21) Sapık; Tavır ve davranışları normal olmayan, delice davranışlara sahip veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymayan.

(22) Seni uzaktan sevmek;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(23) Sinkaf; Eskilerin (büyüklerimizin) küfür anlamında kullandığı kibarca bir deyim.

(24) Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.

Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık.

(25)  Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

(26) Ahmaklık; Zekâca az gelişmiş olma durumu, aptallık, bönlük, budalalık.

Aptallık; Zekâsının yetersizliği, hatta yokluğu alık, ahmak, salak, avanak olma durumu.

(27) Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

(28) Azade; Başıboş, serbest.

(29) Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.

(30) Şaklaban; Dalkavuk. Basit şakalar yaparak herkesi güldüren, şakacı kimse.

Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.

(31) Ben bir erkek meleğim; Fecri EBCİOĞLU tarafından Bob AZZAM’a ait olan “C’est ecri dans le ciel” şarkısının Türkçemize “Bak bir varmış, bir yokmuş” şeklinde katılan aranjmanının bir dizesi.

(32) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

(33) Lokal; Asıl anlamı; belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı bir dernek ya da kuruluşun üyelerinin buluşması için ayrılmış yer anlamındadır. Ayrıca hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi).

(34) Mahreç; Çıkış yeri.