Çok güzel kızdı, çok! Üstelik nasıl denir, kötü mü, iyi mi, fena mı, berbat mı, bilmiyorum, kendisi de bunu biliyordu fettanca! Öylesine can alacakmış gibi bakışları, öylesine kafa sallayışları, el-kol hareketleri vardı ki, anlatılması mümkün değildi.

Hele ki yürüyüşü, değme mankenlere taş çatlattıracak şekilde kalçalarını oynatması, kıvırttırarak, kıvırarak değil, bir sülün gibi(1), nezih(2), kibar, ahenkli ve bilgili…

Güzelliğin tarifi olmaz gibime gelir, ama başındaki saç tellerinden ayakuçlarına kadar anlatmağa çalışmak da, böylesine bir afeti devranı(3), bir meleği resmetmeğe de gücü yetmezdi insanın, ne kadar gayretli olursa olsun o insan.

Yanlış anlamanın âlemi yok, çıplak olarak değil, sadece görünen dünyasıyla denilmek istenen.

Her şeyden önce Işıl’ın varlıklı bir ailenin tek kızı olduğunu belirtmekte yarar var. Bu nedenle etrafında sayısının bilinemediği, ya da kendisinin bile bilmediği o kadar çok zengin-fakir ya da orta karar kur yapan(4) erkek vardı ki!

O ise; “Benim gönlüm hiçbirinizde değil, benim gönlümde bir çoban yatıyor, görmediğim, bilmediğim, tanımadığım bir çoban. O; benim gönlümün sultanı, ben de onun kadını olacak ve onun çocuklarını doğuracağım!” derdi, uluorta, herkesin yanında, açık açık hem.

“Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele!” diye bir söz vardı, bunu biliyordu. O aradığını aramayacak, aranan tıpış-tıpış ayaklarının önünde diz çöküp “Benim ol!” diyecekti.

Nazlanmayacaktı; “Olurum!” diyecekti, çünkü yirmi beşleri henüz geçmesine rağmen, yaşının otuzlara ulaşma gayretini göz ardı edemezdi.

Otuzdan sonra çoban değil, parayla satın alacakları bile çobanın söyleyeceğini umduğu sözleri kendine söylemeyeceklerdi: Onlar; “Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa!(5)derler miydi?

Genç kızın adının Işıl olduğu söylendi. Annesi ya da babası onun bugünlerini bilip hissederek bu ismi koymuşlardı ona galiba. Işıl ışıl bir kızdı o, güneş gibi ışık saçan, ağzını açmadan, inci taneleri gibi olan dişlerini göstermeden gülümsemeleri ve gamzeleri ile etrafına mutluluk, neşe, sevinç katan bir kızdı Işıl.

Bilmiyor gibiydi, etrafında dolaşan, kul-köle olmayı dileyenlere üzüntü, hüzün, keder ve hatta acı verdiğini (güya ya da sanki).

Ve gönlü için dinlenip dinlenip söylediği kelime; “Çoban” idi ve arayışı da o idi. Özellikle 18 yaşından beri, yazları üstü açık arabasıyla dağ-bayır dolaşıp gönlündeki çobanı arıyordu. Rastladığı çobanların hiçbiri gönlündeki tarife uyan çobanlar değildi.

Işıl’ın aradığı; Tanrının süzgeçten geçirerek dünya güzeli olarak yarattığı yakışıklı bir çoban da değildi. Çünkü güzelliğini, sevmeyi umduğu o çobana aktarır, güzelliği ikisine de yeterdi. Velev ki(6) Tanrı o çobanı yaratıp yeryüzüne göndermiş olsun, gönlüne hükmedecek gibi ve kadar.

Tanrı isterse onu yalap-şalap(7) bir boş zamanını değerlendirmek için, şöyle-böyle yaratmış, yeter ki yaratmış olsundu ki, onu arayıp bulması gereken yerde bulabilsin.

Gerçekten arar bulurdu onu, gönlünün çizdiği, ya da çizeceği yolun izleyeceği rotasında(8). Yeter ki çoban gizlenmesin dünyasında, yakalayacağı, ulaşacağı bir mekânda olsun idi. Görmeden, bilmeden, tanımadan.

Aşk bu mu olsa gerekti? Ulaşma, buluşma, kavuşma olanakları “sıfır” ya da “hiç” mertebesinde(9) olsa bile.

Işıl; “Işıl-ışıl güzelliği ile tariflere sığmayacak bir kız” denildi. Bu tarif içinde Tanrının onu özene-bezene yarattığını iddia etmek de zor olmasa gerek. Daha önce söz edilirken anlatılması gerekirdi, ama sırası ancak geldi onu anlatmanın. Anlatılabilirse eğer. Anlatılmaya gayret edilerek.

Bir kere Tanrı onu, emsallerine göre biraz uzun boylu, ama cüsse olarak mini-minnacık(10), çıtı-pıtı(10) bir kız olarak yaratmayı benimsemiş ve becermişti. Boyu 1.80 metrenin altında, kilosu da 60 kilonun üstünde değildi ve çıtı-pıtı tarifi içine başkaca neler, ne kadar, nasıl ve niçin gibi hangi özellikler sığıyor, ya da sığdırılabiliyorsa tüm o tariflerin içindeydi Işıl.

Başı göğe değecek gibi olsa da mağrur(11) değil, hatta haklarını, haddini ve kendini bilecek, etrafına gereken saygıyı ve sevgiyi gösterecek kadar tevazu(12) sahibiydi.

Tek farkla; “Kendisine sahip olmayı dileyen, içten pazarlıklı, art niyetli, sabit fikirli, genç-yaşlı fark etmeyen sevgili olarak aday adaylığı bile hak etmeyecek tıynetsizler(31)” hariçti olumlu düşüncelerinin içinde. Hâlbuki 40 defa değil, 40.000 defa söylemişti belki; “Gönlümde bir çoban var, o yatıyor gönlümde, ben o çobanın olacağım!” diye.

Sarı, sapsarı saçları vardı Işıl’ın, ama uzun değil. Galiba alagarson(14) denilen tipte, kısa, kısacık, bir tarak darbesi ile düzeltilecek gibi. Bu nedenle kesip düzelttirme dışında kuaförlerle sıkı-fıkı beraberliği, dolaysıyla da masrafı yok gibiydi.

Öyle postiş(15), peruk(15) gibi ek merakları da yoktu. Kaşları için, burnundaki, yanaklarındaki siyah lekeler için ve gerekli temizliğini de kendisi yapardı demek abartı olmaz herhalde.

Kısa saçları nedeniyle, muntazam kulakları apaçık bir şekilde meydanda idi. Muhtemelen bebekliğinde ana itinası yanında, profesyonel bir bakıcının gözetiminde olsa gerekti ki, yatırma dikkatsizliği ile oluşan kepçe kulak şekli yoktu.

Kulaklarında belki her daim olmasa bile bugün, şu anda fark edilemeyecek bir şekilde nazar boncuğu şeklinde küpeler vardı.

Saçları yanaklarının önünde bir favori şekline yakın gibiydi, ama favorisi uzun erkeklerinki gibi aynı gözükmüyordu.

Saçlarının şekli dolaysıyla alnı açıktı, ama kelliği yaklaşmış, kelliğe yakın erkekler gibi alnında V şekli oluşmamıştı. Alnının şekli yere uygun bir apsis ekseni(16) gibiydi.

Sonrasında kaşları geliyordu, kalemle çizilmiş yaylar gibi, gudretten(17) boyalı.

Şunu da bu arada içtenlikle söylemek gerekir ki; Işıl’ın güzelliği ona sadece doğanın bir bağışıydı. Hiçbir uzvunda doğa dışı bir eklenti ve malzeme yoktu, sadece kaşlarındaki rastık ve kulağındaki nazar boncuğu şeklindeki küpeleri dışında. O da batıl itikat(18) gibi görünüyor olsa da, inancının gereğiydi (belki de).

Ve mahveden, insanı zıvanadan çıkaran(19), ahu bakışlarıyla(19) nazar çatlatan(19) iri, mavi-menekşe rengi gözleri nasıl anlatılabilirdi ki? Bir zamanlar menekşe gözlü(20) denen bir artist vardı.

Onun gözleri bile Işıl’ın gözleri yanında sönük kalırdı, o artistin gözleri Işıl’ın gözleri yanında halt etmiş(21) bile denilebilirdi. Onun mavisi-menekşesi göklerden, denizlerden, ametistten(22), safirden(22), hatta turkuazdan(22) ilham alınarak(23) şekillendirilmiş olmalıydı Tanrı tarafından.

Burnu… Nasıl denir ki? Herhalde “hokka gibi(24)” tabiri onun burnuna çok yakışırdı, ama tek farkla. En mülâyim(25) insanın bile; sırnaşıklıklarda(26), yanlış bilgilendirmede, yalan söylendiğinde, ya da yalanı yakalandığında yahut da o insanın herhangi bir sebeple sinirlendiği anlar olabildiği gibi Işıl’ın da şahit olduğu böyle durumlar olabilirdi.

İşte böyle durumlarda Işıl’ın da burun kanatları “Hıh! Fıf! Iyk!”gibi anlamsız sözlerle açılır kapanırdı ki, annesi-babası dâhil, onun böyle durum ve anlarında yanında kimselerin bulunmaması önerilirdi, belki hayalindeki çoban hariç! Kim bilir?

Ve öylesine dudakları vardı ki? “O dudaklar…(27)” diye başlayınca insana bitirmesi mümkün olmayacak bir serüven yaşayacakmış gibi geliyordu.

Üst dudağı ince, alt dudağı üstte kalana göre kalın, istihza(28) edercesine gibi aralık ve çobanının öpmesini beklercesine ahenkli, duygulu ve belki de istekli, arzulu. İnci gibi dişlerini tekrar edecek gibi tarife gerek yoktu.

Çenesi ve boynu, başı ve bedeni uyumluydu diyerek kestirip atsak(29) herhalde haksızlık olmazdı anlatımda.

Bedeni gerçekten öyleydi bir bakıma, daha öncesinde manken şeklinde yürüyüşünün anlatıldığındaki gibi. Göğüsleri taşkın, karnı-göbeği ise şaşkın değildi. Eğer oranlanırsa vücudunun üst bölümüne göre bacakları biraz daha uzun gibiydi.

Ancak çevresindekilerin ne söylediği, ya da söyleyeceği önemsiz, bir defilede, bir denizde mayoyla görülmediği için ‘Bacakları da şöyleydi!’ demek mümkün değil.

Ancak görünen köy, kılavuz mu isterdi ki? O zaman bacakları için eskinin “Artemis Tapınağındaki sütunlar(30)” gibiydi diye yakıştırma yapmakta mahzur var mıydı? Yoksa sakıncalı ya da abartılı bir tabir mi olurdu bu?

Abdestsiz namaz kılan bir Bektaşi hocaya; “Abdestsiz namaz olur mu hocam?” diye sormuş. Hoca “Olmaz!” demiş. Bektaşi yanıtlamış; “Ben kıldım, oldu!”

Fıkradaki gibi sütunlar anlatıldığı gibi olamaz mı? Tarif edildi, “Oldu!” işte, ya da olmuştur. Hem sadece sütunları söyleyerek mi, tüm güzelliği, gereğine uygun anlatmaya çalışmıştım ki? Tek eksiklik, ya da düşünce bu güzelliğe uygun, bu güzelliği sahiplenecek çoban neredeydi?

Dağ başında mı, düz ovada mı? Yerde miydi, gökte mi? Neden ve nerde saklanırdı ki? Işıl’ın onu istediğini, özlemle beklediğini bilmez miydi ki?

Bir gün aldı başını Işıl, arabasıyla şehirden çıkıp, farkında olmadan belki de çobanını aramak için otobana girdi. Şehirden bir hayli uzaklaştığını, hayallerinin yoğunluğunda unutmuş gibiydi.

Kendini kendine getirmeğe çalıştığında şehirden ne kadar uzaklaştığının ve benzin göstergesinin sona dayanmak üzere oluşunun farkında değildi...

Arabası bir-iki defa silkelendi, durdu, kontak anahtarını çevirdi, arabası sanki “Gıyım-gıyım-ı-ıh!” der gibiydi! Yapacağı, yapabileceği bir şey yoktu, aklına gelen. Tedbirsizliğinin ceremesini(31) yaklaşık bir-iki kilometre uzakta benzinlik cep halinde görünüyor olsa da, ayakkabılarının topukları yüksek olmasa da nasıl çözümleyeceğini bilemiyordu.

İşaret ettiği hiçbir araç durmuyor, durmak istemiyordu belki de, emsalsiz güzelliğine rağmen. Filmlerde ki gibi bacağını sıyırarak göstermek ise ahlâkına, gördüğü aile terbiyesine yakışmazdı.

Yol ortasında kalmıştı, o sıcakta ancak 30-40 metre kadar yürüyebildiği cadde ortasında tüm güzelliğine rağmen onu ne kimse görüyor, ne anlıyor, ne de anlamak istiyordu zahir(32).

Demek oluyordu ki eşsiz güzelliğin bile değerini kaybettiği durumlar vardı.

Bir ses duydu Işıl, yakınlarında, buğulu, ahenkli, kendisini anında heyecanlandıran;

“Yardım edebilir miyim?”

Döndü, bu o idi, hayalinde yaşattığı, rüyalarında gördüğü, duvarlara çizdiği resimlerin tıpkısının aynısı gibi…

Çoban?

Durdu şaşkıncasına, dudakları uçuklarcasına ağzını açmak istedi, açamadı, nutku tıkanıp tutulmuş, öylesine ve öylece kalmıştı. Çoban sorusunun cevabını almak istercesine duygusuz bir şekilde ona bakarken nereden geldiği belli olmayan bir köpek korkuttu Işıl’ı ve bu dilinin çözülmesine de neden oldu. Çoban;

“Uslu dur, oğlum!” dedikten sonra sorusunu tekrarladı;

“Yardımcı olmak isterim!” diye.

“Araba çalışmıyor!” dedi Işıl kesik-kesik, öncesinde endişeyle, sonrasında hayranlık ve içtenlikle.

Çoban umursamaz bir şekilde direksiyona geçti, kontağı çevirdi, aynı monoton ses ona da ulaştı: “Gıyım-gıyım-ı-ıh!” şeklinde.

“Benzininiz bitmiş, siz şu ağaç altında karıncadan, akrepten, yılandan, çıyandan korunacak şekilde oturun. Arabada benzin alacak bidon gibi bir şeyiniz varsa ben Karabaşla gidip alayım, geleyim. Sarıbaş da sizinle kalır, size bakar, sizi korur, hem de davara(34) hâkim olur, sürüden ayrılmaya kalkışanlar olursa onları toplar!” dedi.

“Yok!” dedi kısaca Işıl.

Çoban “Peki!” deyip yola koyulmak üzereyken fettanca düşüncelerini engellemeye çalışan Işıl ona doğru seslendi;

“Bir saniye, para vereyim!”

İlk defa güzel bir ses çıktı çobanın ağzından, gözlüklerini düzeltmeğe çalışırken;

“Doğrusu güzel bayan, cebimde beş kuruş param yoktu, veresiye alacaktım, beni bu dertten kurtarıyorsunuz!”

Parayı uzattı Işıl. 

Çoban;

“Bu çok büyük bir para, daha ufağı yok muydu? Düşürür, inandıramaz, size karşı mahcup olurum(35) sonra!”

“Önemsiz!”

Çoban başını eğip köpeği Karabaş ile banketten yürümeğe çalışırken;

“Dediğim gibi dikkatli olun, gösterdiğim ağacın dalında azık torbam ve biraz ısınmış gibi olsa da su var. Acıkırsanız, ya da susarsanız alabilirsiniz. Yok, istemem derseniz, kendi düşüncenize, arzunuza göre almak istediklerinizi arabanız çalışınca ve benzinliğe ulaşınca kendiniz alırsınız artık, size zahmet olacağını sanmam!” dedikten sonra karşısından cevap almayı beklemeden yola koyuldu.

Lâmı-cimi yok(37) etkilenmişti Işıl. Hayalinde beslediği, rüyalarında şekillendirdiği çobandı o. Ama bunu önce kendine, sonra da ona nasıl anlatacaktı?

Hınzırca(38), fettanca bir düşünce geçti aklından, bugüne kadar hiç aklına gelmeyen, asla da gelmeyecek olan. Gömleğinin üst iki düğmesini açtı, göğsünün beyazlığını, sutyeninin rengini göstermek ister gibi.

Etekliğini göbeğinin üstüne çıkacak şekilde yukarıya çekti, bacaklarını kaza ile(!) göstermek için. Maksadı çobanı önce cinsel olarak sonra da gönülden etkilemekti. Baktı olmadı, demokrasilerde çare, onda güzelliğinin sağladığı avantaj ve averajın sağladığı diğer fettanlıklar da tükenmezdi, denerdi, şu anda aklına gelmeyen…

Çobanı şekillendirmeğe çalışıyordu Işıl zihninde. Çobandı, ama memeleri gözükecek şekilde açık kırçıllı yün gömleğinden gözüken teni yanık değildi, her ne kadar ayaklarında çarık, örme yün çoraplar ve altında potur(8) varsa da anlamadığı en çarpıcı şey gözlüklerinin olmasıydı.

Dağda-bayırda-derede-tepede dolaşan bir çobanın gözlüğe ne ihtiyacı olurdu ki? Hiç bilmiyordu, filmlerde, öykülerde böyle bir oluşa, gözlüklü bir çobana hiç rastlamamıştı. Bir çobana neden gerekli olsundu ki numaralı gözlük?

Acaba uzaktaki bir kurdun davarı işkillendirecek(40) şekilde bir davranışı için hazırlık gibi miydi, gözlük takmasının nedeni? Gerçi bu gerçek kendisini ilgilendirmezdi.

Hem o kadar güzel, kayıcı, kıyıcı ve mükemmel denilecek bir Türkçesi ve bu Türkçeyi seslendiren sesi vardı ki? Arabaya bakıp, benzininin bittiğini bir anda anlaması da çekmişti dikkatini. Bir çobanın traktörden-pulluktan başka şeylerden anlamayacağı inancı vardı içinde.

Hani bir söz vardı; “Boyu-boyuma denk!” diye. Bu konuda farklı bir düşüncesi yoktu Işıl’ın çoban için. Acaba huyu da huyuna denk miydi? O kısa zaman içinde gözlemlediği kadarıyla çoban olmayacak kadar çoban idi o. Açık yakasından gözüken beyaz göğsünde herhangi bir saç(!) yoktu.

İtinalı saç ve sakal tıraşları, bıyıksız, sakalsız, boynunda sarılı mendili ve başındaki kasketi onu öyle biçimlendirmişti, ama ya o çakır gözlerinden zekâ fışkıran, can alıcı bakışları. Kendince çoban, çoban değildi, ama arzusu çobanın çoban olması dileği üzerine kurguluydu.

Susamıştı. Çobanın tarif ettiği ağacın dalından Sarıbaş’ın kontrolü altında çıkına(41) el attı. Bir su şişesi, yarım ekmek içine konmuş yumurta ve keçi peyniri vardı, mis gibi kokan.

Canı çekti, ekmekten bir parça kopardı, bir yudum su içti ve cep telefonuna mesaj gelmesinin sesi kendisini kendine getirdi. Daha öncesinde, arabası benzinsiz kalınca neden servisi, ya da bir arkadaşını aramayı akıl edemediği için kendine hayret etti.

Vardı her şeyde bir hayır. Telefonu aklına gelse belki bu çobanla karşılaşmazdı. O halde “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi! (42)

Mutlaka vardı bir hayır…

Çobanın sürüsü Sarıbaş’ın liderliğinde kendi başına otlamaya devam ediyordu, aşağı-yukarı kırk baş kadar koyun var gibiydi, tane-tane saymıştı, yoksa matematikçilerin yaptığı gibi ayakları sayıp dörde bölerek bu sonuca ulaşmamıştı!

Aklına bir fettanlık daha düştü Işıl’ın, yaklaşan Kurban Bayramını düşünerek. En az kırk kişi çıkardı tanıdıklarından kurbanlık alıp kestirecek. Bir defa, her sene olduğu gibi üç tanesi kendilerine gerekti ana-baba-evlât olarak.

Yeter ki çoban geldiğinde koyunların kurbanlık olup olmadıklarını sorup öğrenebilsin.

Fettanlıklarını sıraya dizmeye çalışırken zamanın ne kadar geçtiğinin farkına varmamıştı. Çoban gelmiş terli olarak arabasının yanında elinde bir bidon ve poşetle bekliyordu. Köpeği “Oğlum Karabaş’ın” da dili dışarıda idi…

Arabanın torpido gözündeki poşetten ıslak mendil çıkartarak önce çobanın alnını, yüzünü, ensesini, boynundaki mendili yukarı çekerek gıdığını sildi Işıl, bu bir atılımdı kendisi için, cömertçe göğsünü yaklaştırdı çobana. Çoban oralı olmadı, elindeki poşeti arabanın koltuğu üzerine bırakırken.

Işıl, çekinmeden ikinci bir ıslak mendille “Oğlum Köpek Karabaş’ın” yanına gitti. Onun da yüzünü sildi.

Genç çoban çıkınını astığı ağaca yöneldi, matara ya da cam şişeyi açtı, ağacın altındaki bir çanağa suyun belirli bir miktarını döküp çanağı köpeğinin önüne koyduktan sonra su matarasını başına dikti.

Dudaklarından koynuna doğru yol alan su damlalarının farkında değil gibiydi. Ayrıca torbadaki ekmeğin bölünmüş, suyun bir miktarının içilmiş olması da dikkatini çekmesine rağmen umursamamıştı.

Çobanın ağzından kendisine ulaşan mentol(43) kokusu çekmişti Işıl’ın dikkatini. Dağ başında bir çoban, iki yudum suyu varken, dişlerini fırçalıyor olsun, ha? Buna kargalar bile gülerdi. Ama sonrasında anladı Işıl yanlışlığını. Çünkü çoban;

“Belki diş fırçalama alışkanlığınız vardır, göz ardı edemediğiniz. Bu; burada mümkün değil, tahmin ettiğiniz gibi, ben bu sorunu bu mentol drajeleri ile gideriyorum. Bu nedenle size ikram etmek yerine bir kutu satın almayı düşündüm sizin için de. ‘Kullanamam!’ ya da ‘Kullanmayacağım!’ derseniz, ben sahiplenirim.” dedi ve sonra gülümseyerek;

“Size susamışsınızdır diye su, belki boğazınız gidişmiştir(44) diye kraker, bisküvi, gofret ve dediğim gibi mentol aldım şimdilik, yani arabanızı çalıştırıncaya kadar. Bunlar benim ikramım…

Benzini de verdiğiniz para ile aldım, şu fişi, bu da paranızın üstü efendim. Benzininizi benzinlikte tamamlamak isterseniz huni ve boş bidonu da oraya bırakırsanız sevinirim.”

Gördükleri ve yorumlamağa çalıştıkları yanında, güzel konuşması ve ağız sağlığına dikkat etmesi de dikkatini çekmişti Işıl’ın. Ancak öncesinde beynini meşgul eden konuya yönelmeliydi;

“Param yok, demiştiniz?”

“Evet, ama itibarım var. Tarık Ağabeyle aynı köydeniz!”

“Peki, niye o buraya sizi getirmedi, herhalde aracı falan vardır, değil mi?”

“Birincisi Tarık Ağabeyin arabası yok, eski model bir motosikleti var. İkincisi motosiklet kullanmaktan da, binmekten de çekinirim, başımdan geçen ufak bir kaza nedeniyle, üçüncüsü Karabaş’ı arkamdan koşturmak da hiç hoşuma gitmez! Çünkü o bir gönül dostu(45), göz ardı edilmesi(46) ve yitirilmesi düşünülmeyecek bir arkadaş…”

“Köpeğinizin birinin adının Karabaş, diğerinin adının Sarıbaş olduğunu öğrendim!” dedikten sonra;

“Merhaba Karabaş!” deyip suyunu içmesini bitiren Karabaş’ın sağ ayağını tuttu Işıl. Yıldızları barışmış olmalıydı, uysalca ayağını kaldırdı Karabaş, genç kızla tokalaştı (sanki).

Görevini tamamladığına inanan Işıl, hücuma yeltenmesinin zamanının geldiği düşünce ve gerekliliği ile gözlerini çobanın gözlerine, canını alacakmış gibi dikerek;

“Çoban Bey! Köpeklerinizle tanıştık, peki siz kimsiniz, adınız ne?”

“Ben Çoban Güneş desem, ‘Neden Güneş?’ diye de soracaksınız. En iyisi siz sormadan ben anlatayım. Sonra da yolcu yolunda gerek, arabanızın benzinini koyup, arabanızı çalıştıralım sizi yolcu etmeliyim. Malûm; köylü köyüne, çoban davarına, şehirli de şehrine gitmeli!” 

“Acelem yok Çoban Güneş Bey!”

“Sadece Güneş deseniz!”

Bu, Işıl’ın beklediği bir jest(47), istediği bir sözdü;

“Peki! Anlat Güneş!” derken tekrar ona doğru eğilmek, güzelliği ve bedeni ile onu etkileme çabasını yaşar gibiydi.

Ancak söylemek gerektir ki, Güneş’in ilgi ve davranışlarında hiçbir değişiklik yok gibiydi, gibi değil, kesinlikle yoktu. Nasıl denir, hani Güneş için haddini bilmek gibi bir şeydi bu. Süper lüks bir araba, güzel bir kız ve şişkin büyük ölçülü para dolu bir cüzdan.

Tanrı yasakların yasağını, gariban bir çobana nasıl işaretleyebilirdi ki başka türlü?

“Annem irattayken(48), bir yaz gününün öğle güneşinin zulmünde, komşuların desteği ile doğurmuş beni. Bir bağ bıçağı(49) ile kesilmiş göbeğim. Güneş dışında başka ne isim koyulacaktı ki bana? Işık mı, Işın mı, Işıl mı? En uygun isim Güneş, demişler!”

“Peki, söyledikleriniz içinde olanlardan Işıl diye bir isim var desem dünyada, örneğin benim ismim gibi, inanmanız zor mu olur?”

“Kolay olur Işıl Hanım!”

“Bak Güneş! ‘Çoban Bey’ dedim diye bozuldun, azarlar gibi konuştun. Peki, sen bana samimiyetsizlik belirtisi gibi ‘Hanım’ ya da ‘Bayan’ dediğinde, bu kadar yardımını inkâr ederek, sahipsiz, imkânsız ve yardımsız bırakmadığın için teşekkür etmem gerekirken bu sözün için ayıplamaz mıyım seni? Kısaca sen de bana ‘Işıl’ de!..

Ve seni arayıp bulmam, hiç olmazsa bir çay ya da kahve ikram etmem için bana fırsat ver!”

“Tabi Işıl. Adım Güneş, köyüm şura ve basit bir çobanım ben!”

“Çoban, ama insan, bilen, anlayan, yardım eden, insana etiketi için değil, insan olarak değer veren, karşılığını beklemeyen dünyadaki ender insanlardan biri, kısa bir tarifle insan gibi insan. Şehre yolun düşerse ara beni, bir kahve ikramım borcum olsun, ödeyemeyeceğime inandığım bu insani yardımın için…”

“Herkes, her insan aynı şeyi yapardı Işıl, hem içtenlikle, çünkü burası Türkiye ve hepimiz Türkiye insanıyız.”

“İnanıyorum, ama sen bir başkasın Güneş!”

“İnanç sizin gönlünüzde Işıl!”

“Sen-siz” karmaşası içindeydiler. Işıl istediği sonuca ulaşamamanın tedirginliği içindeydi. Üstelik kaza ile açılan(!) bacakları da etkilememişti Güneş’i.

Son bir çare olarak, daha önce düşündüğü fettanlıkla şansını denemeyi istedi Işıl;

“Bu koyunlar senin mi?”

“Hepsi babamın ve çoğu koç, iki-üç tane de zürriyeti kesilmiş(50) dişi koyun var içlerinde. Kurban Bayramı için şehre götüreceğiz, artık kaçını satabilirsek, bahtımıza. Diğerlerini damızlık olarak ayırdı babam.”

“Bak Güneş, şimdi tanıştık, gördüğün kadarıyla varlıklı oluşumu inkâr edemem, bu abes olur(51). Eş-dost-akrabam, çarşı-pazar dolaşarak kurbanlık olarak koyun arayacağız. Ben onlar adına talibim koyunlarına, hem kesinlikle üç tanesi bana ve aileme ait olacak. Kurban Bayramına kadar onlara siz bakın, bayramda kamyon ve kasap göndeririz, köyde ihtiyacı olanlar varsa bir kısmını onlara bırakabiliriz. Yoksa hepsini şehre götürürüz, nakit isterseniz nakit, ‘Banka Hesabına yatır!’ derseniz banka hesabını yatırırız tutarını. Sahi kaç tane hayvan var, burda?

“41!”

“Kırk bir kere maşallah! 40 adedi benim, Bir adedi de kurbanlık olarak size hediyem, şimdiden. Su ve krakerlerin karşılığı olarak düşünme, sadece içimden geldiği için. Hem arabam çalıştığında onları size bırakacağım, ben benzinliğe gidince alırım zaten. Babanla konuş, şu telefon numaramdan bana ulaşın, kurbana kadar hayvanlara zahmet olacak, ama bakıverin lütfen...

Bedellerini istediğiniz zaman size göndereyim, ya da gönderilmesini sağlayayım. Söz! Zaten gönderemezsem satışa çıkartırsınız kaybınız olmaz!”

Bazı sözlerini birer defa daha tekrarladığının farkında değil gibiydi Işıl. Bunda belki görmek, duymak istediklerine ulaşamamanın hayıflanması gizli olabilirdi.

“Anladım güzel bayan. Haydi, önce depo kapağını açmam ve benzini dökmem için anahtarınızı verin bana, sonra da kaputu(52) açıverin lütfen! Ki böylece benzini koyayım, arabanızı çalıştırın ve yolunuza devam edin.”

“Güzel bayan? Peki, söylediklerinizi yapıyorum yakışıklı Çoban Bey!”

İstihzayı bütünüyle anlayan Güneş arabanın benzinini doldurdu “Kontağı çevir, bas!” komut verdi. Araba çalışmamak konusunda iddialı gibiydi, tek ses geliyordu “gıyım-gıyım-ı-ıh!” olarak.

Güneş hava filtresini yerinden çıkarmağa çalışırken Işıl göğsünün düğmelerini kapatmış, eteğini dizlerini altına kadar indirmişti, güzelliğiyle, cinsellikle çobanı elde edemeyeceği kanaatini yaşamıştı çünkü.

Sükûtu hayal(53) Işıl’ın o güzel alnına, ilgi göstermemek ise Güneş’in gönlüne, kalbine, beynine, ruhuna ya da bedeninin her neresiyse oralarına yazılmıştı.

“Buyurun arabanıza, birkaç kez daha deneyelim; ‘Benim adım Hıdır, elimden gelen budur!’ ya servise ya da eşinize dostunuza telefon edersiniz, sizi ve arabanızı alırlar, ya da bizim fakirhaneye misafir olursunuz. Merak etmeyin arabanızı sahipsiz bırakmam, siz istirahat ederken ben başında, yanı başında beklerim, koltukları kirletmemek için, arabanızın içine oturmadan.”

Söyleyeceklerini bitirmek istemiyor gibiydi Güneş, devam etti;

“Bu arada söylemem gerek ki evimiz müsait, telefonunuzun şarjı falan bitmişse merak etmeyin, köyümüzde elektrik ve şarj imkânlarımız mevcut. Köy ortamında, köy otağında da olsa rahat edeceğinizi umarım…

Uykusuz kalmanız mümkün değil, kapınızı arkasından kilitlersiniz, Karabaş da kapınızda bekler, eğer isterseniz. Endişelenmeniz de gereksiz, hem her bakımdan, rahat-rahat dinlenirsiniz. Söz vermemi isterseniz, onu da veririm!”

Durdu, sanki sözlerini bitirdiğine inanmıyormuş gibi. Sonra tüm içtenliğiyle devam etmek gayretini yaşadı Güneş;

“Bizim köyümüze gelen, çevremizden geçen her genç kadın, ya da kız dünya ahret anamızdır, bacımızdır bizim! Onun için güveniniz bizden sorulur, attığınız her adımın cevabını vermemiz bizim için gerekli ve şarttır. İnanın!”

“Size güveniyorum. Eğer köyünüzde kalmam gerekirse aklımdan bile geçmez, herhangi bir endişe. Üstelik bu düşünceleriniz gerçekleşsin diye telefonumu bile kapatmak isterim. Çünkü…”

“Çünkü?”

“Şu an gerekli değil!”

“O halde bir kere daha çevirin kontağı, bir kere daha basın gaz pedalına, önce sert, sonra yavaş yavaş.”

Araba çalıştı, Işıl su şişelerini ve krakerleri söz verdiği gibi bıraktı Güneş’e, “Ben yeniden alırım!” diyerek.

Işıl vedalaşırken bu kez itici olduğuna inandığı cinselliğini ve güzelliğini göstermeme gayretini yaşadı, çobanı etkilemek düşüncesinden vazgeçmeksizin. Ne yanağına eğildi, ne elini sıktı, sadece el sallayarak uzaklaştı benzin istasyonuna doğru.

Bidonu ve huniyi teslim etti, depoyu doldurturdu, bir-iki kraker, su ve çikolata aldı, Güneş’in borcunu da ödemek istedi, ama istasyon sahibi, “Nuh dedi, peygamber demedi!” tembihlenmiş olsa gerekti herhalde Güneş tarafından.

Benzin istasyonundan ayrılırken ailesi merak edip telefonlarına asılmışlardı. Telefon çaldıkça reddediyordu arayanları. Sükûna(54), kendini dinlemeye ihtiyacı vardı. Hele ki bu telefonların çoğu o Nurhan denilenden gelmiyor muydu? İllet oluyordu(5).

Soytarı, edepsiz ya da kaba bir başka sözle anılanın adını öylesine anmak terbiyesine yakışmazdı, içinden bile olsa bu kelimeleri sarf etmek istemedi.

Nurhan esasında fena bir çocuk değildi, ailesinin ve ailelerinin indinde. Yakışıklı, varlıklı, iyi bir iş sahibi idi. Işıl, tavrını, düşüncelerini aktarmıştı kendisine, her ne kadar “Aradığımı bulamazsam, bu çocuk hayat arkadaşım olur!” diye başlangıçlarda düşünmüş olsa da.

Düşünmek yeterli olmuyordu, çünkü ona karşı içinde zapt edilmesi gereken bir heyecan, sevginin en ufak bir kırıntısı bile yoktu.

Oysa insanların yuva kururken sevginin olması istekleri vardı, ya da kendisi öyle istiyordu. Zorla güzellik olmadığı, olmayacağı gibi, sevginin de zorlaması olmaz gibi geliyordu kendisine.

Ve şu gerçekti ki, “Çünkü” diye başlanılması gereken, Işıl yaşamına bir güneş gibi girip kendini aydınlatan Güneş’i düşünüyordu, yalnızca ve sadece.

“Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!” derler ya hani, Nurhan ne sevgisini omuzlarından arkaya atabiliyor, ne de Işıl’ın olmadığı bir dünya düşünebiliyordu. Tüm dünyası Işıl, tüm yaşamayı istediği dünya Işıl’la paylaşmayı düşündüğü bir dünyaydı. Hatta ve hatta ki “Ölümüm onun kollarında olsun!” diye dua ettiğini bile ulaştıranlar olmuştu Işıl’a.

Nurhan gerçekten tüm mevcudiyetini onun üzerine yoğunlaştırmıştı, ama bu mutlaka karşılığını görmenin gerekliliği değildi ki. Gönüldü bu, ota da konardı, bilmem neye de! Üstelik bir genç kızı yüz kişi isterdi, sevgili ve eş olarak, o ancak birine nasip olurdu.

Ki o; aşkını, şefkatini, sevgisini, hükmünü, beynini, gönlünü, heyecanını, nurunu, dünyasını, tüm varlığını hapseden, çocuklarının babası olmasını istediği kişi olurdu Işıl’a göre.

Başka neler söylenirdi ki bu konuda? Herhalde kişinin yaşı gereği bu konudaki bilgisizliği egemendir düşüncelerine.

Evine gelen Işıl, hülyasının esaretinde odasına çekildi, selâmsız, sabahsız. Yorgundu, hem olağanın üstünde bir gönül yorgunluğu vardı, bugüne kadar değil yaşamak, hissetmediği bir şeydi yorgunluğu.

Tarafsız olması, kendini aldatmaması mümkün değildi. O çoban bir bakışla ve tüm saygısıyla alt-üst etmişti kendisini.

Ve buna “Aşk” demesi mümkündü, inancı buydu Işıl’ın.

Yorgunluğunun ve telefonunu açmamasının sebebini bilmeyen ailesi, onun dinlenme arzusuna set çekmemiş, ses çıkarmamış, öylece bırakmışlardı kendisini, uyur-uyuklar halde kendinden geçmişçesine.

Sadece bir ara annesi bedenine dokunmaksızın bir pike örtmüştü üstüne, o kadar.

Oysa Işıl’ın bedeni değil, ruhu yorgundu. Bedeni değildi üşüyen, gönlüydü. Üstelik olağandan iri hayalleri tüm rüyalarını da zapt etmek ve tüm dünyasına egemen olmak gayretindeydi.

Çaresizdi Işıl. Kendine hükmetmekten bile acizdi(56).

Ve düşünüyordu; “Aşk” demeye çekindiği, hatta karşılıksız diyebileceği sevgi nelerini alıp götürüyordu insanın? Üstelik kendine gelmekten çekiniyordu da. Sadece bu duyguyla yaşamak bile yeterli geliyordu kendine. Tüm sevenler kavuşuyorlar mıydı birbirlerine? Ama Işıl kavuşmak istiyordu sevdiğine.

Düşünürken bile yüreğinin düpür-düpür sesinin yükselmesini engelleyemiyordu…

Yavaşça doğruldu yatağından, gün erimiş bitmiş, gece karanlığıyla görevine başlamak üzereydi, her zamanki gibi.

Yoo! Hayır! Bu gece koyu, ağır bir geceydi; “Zulmetle ayrılık bestesi yapar(57) gibi. Yüreğindeki yük gittikçe ağırlaşıyordu Işıl’ın.

Yedi mi, içti mi? Yatıp-kalkıp, uyuyup-uyandı mı, günler boyu? Hiçbir şey hatırında değildi. Penceresinin doğu kanadını açmış, ufku gözler buldu kendini bir ara. Sanki oradan doğup gelecek, gönlündeki kendini görecekti Güneş!

Umuduydu bu, belki de içtenlikle isteği, istediği. Çünkü kendisi gibi seven insanların duygu, hülya ve düşüncelerine egemen olmak isteyen tılsım ya da sihir yahut da adı konulamayan bir şeyin hükmü olsa gerekti bu, umutla yaşadığı.

Salondan sesler gelince sanki ilk defa uyanıyormuşçasına yatağından doğrularak kalkıp salona doğru yönelmek istedi. Annesinin de “Günaydın!” demek için odasına doğru gelmesine hayret etmedi. Çünkü bu her sabah annesinin yerine getirmeyi arzuladığı bir davranıştı gün eksiltmeden. Bunalarak geçirdiği hatırlayamadığı günlerde de başına gelmiş miydi?

Işıl’ın farkında olmadığı şey, günün sabahının bir tatil gününün başlangıcı olmasıydı. Kahvaltı masasına oturdu, boş tabağına boş gözlerle baktıktan sonra babasına sordu;

“Kurbanlık aldık mı babacığım?”

“Daha erken kızım. Alıp da nereye koyacağız? Bakacak yerimiz yok ki! Hem niye sordun?”

“Ben bir köyde 40 tane buldum ve bizim için ayırttım!”

“Breh! Breh! Ne yapacağız o kadar kurbanlığı?”

“Üç tanesi bizim zaten. Listenin başına bizi yazacağım. ‘Para peşin, kırmızı meşin!’ derler ya hani bedelini peşin olarak rica edeyim. Kamyon tutup getirmek, kasap ayarlamak vekâlet alıp kestirip dağıtmak benden, artık kesilecek yerleri de size zahmet olarak aktarayım, ne dersin sevgili babacığım?”

“Yaşamında ilk kez başarmaya çalışacağın bir konu. Üstesinden gelebileceğine inanıyorsan hayhay! Her ne kadar azmin elinden bir şeyin kurtulmayacağını bilsem de sormak zorundayım, biliyorsun!”

“Yani ‘Kurbanlıkların parasını peşinen ödemeyeceğim!’ mi demek istiyorsunuz?”

“Olur mu kızım? Fiyatını ne kadar düşünüyorsun?”

“Gönlünüzden ne koparsa geçen seneki fiyat da olabilir, eksik çıkarsa tamamlarım, artarsa merak etme, harçlık hanem katkı görsün istemem, götürür Kızılay’a veririm!”

Babası cüzdanını açtı içindekilerin tümünü çıkartıp kızının önüne koydu masaya ve;

“Yeter, sanırım!” dedi.

Işıl bir paralara, bir de babasının yüzüne baktı. Sonra küçük değerli bir kâğıt parayı, meselâ bugünkü değerle 10 lirayı alıp yerinden kalktı, babasına sarılırken;

“Şimdi senin otobüs paran yoktur, bununla idare etmeğe çalış, sonrasında muhasebecinden, ya da bankandan harçlığını doğrultursun!” dedikten sonra kucaklayıp öpmesi sonunda odasına koştu, odasından bir kâğıt-kalem alarak liste yaptı;

“Kurbanlık Listesi, Adedi, Talep Edenin İsmi, Tutarı” diye ve ilk sıraya kendi adını yazdı, 3 adet Işıl Ailesi diyerek ve para kısmına da yatık bir sekiz rakamı şeklinde sonsuz işareti koydu.

Çok çalışması, çok dolaşması ve 40 koyunu satması gerekti, kapı-kapı dolaşacaktı, para da isteyeceği için bunun telefonun başına oturularak halledilmesi mümkün değildi.

Kapı-kapı dolaştı da Işıl.

Peşin parayla kendilerinin ki ve hediye edeceği 36 kurbanlığı satmıştı, onları taşıyacak kamyon bulmak, kasap ayarlamak, kestirip-dağıtmak gibi angaryaları(58) da yüklenerek. Hani derler ya; “Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı!” diye, başlangıç olarak ne yapacağını bilemiyordu.

Büyük adamların, büyük beyinleri, büyük düşünceleri oluyordu, aksi halde büyük olmazlardı ki! Babası da bu büyük adamlardan biriydi, kendisinin ilk anda aklına gelmeyen.

Büyük adamları düşünmeksizin ve başlangıç olarak kendisi arta kalan kurbanlıkların kalanını da alarak seriyi tamamlayacaktı, biriktirdiği harçlıkların ve babası gibi fazla bedel takdir edenlerin fazlalıkları yeterli olacaktı. Onları da Kızılay ya da Çocuk Esirgeme, Mehmetçik Vakfı ya da LÖSEV gibi kuruluşlara birer adet olarak hibe etmeyi düşündü.

Işıl’ın babası her ne kadar kızının gayretinden emin idiyse de yardıma ihtiyacı olacağını da göz ardı edememişti, baba yüreği ne de olsa! Işıl’dan hissettirmeden Kurbanlık Listesini almış, faks makinesinde fotokopisini aldıktan sonra aynı şekilde aldığı yere bırakmış ve öncelikle Işıl’ın da aklından geçen hayır kurumlarına ilâveten birkaç kuruma daha telefon etmiş, gerekli kolaylıkları öğrenmişti.

Kurbanlık bedellerini nakit olarak ödeyerek kurbanlıklarına sahip olmak isteyenler dışındaki kurbanlıklarını hediye etmek isteyenler için kurumlar üç tane idi. Kızının listesindeki tüm bireylere araya sekreterini koymaksızın bizzat kendisi telefon etmiş ve hepsinden gerekli onayı almıştı.

Konu gayet basitti, kurbanlıklar bu hayır kurumlarına getirilecek, eşit miktarda üleştirilecek, hazır bulundurulacak kasaplara vekâlet verilerek kestirilecek ve hayır olarak bu kurumlara bırakılacaktı. Ayrıca özenip de isteyenler olursa kurbanının herhangi bir parçasını alabileceklerdi.

Işıl düşünmekten yorulmuştu, yorgundu hem, babasının bu organizasyonundan haberi oluncaya kadar da yorgunluğu birbirinin üstüne binerek katmer-katmer olmuştu(59).

Topladığı paraları düzgünce bir çantaya istifledi Işıl. Köy ortamına uygun bir şekilde giyindi ve köye gitti. Yüreğinde heyecan fırtınaları esiyor, gök gürüldüyordu. Onu tekrar görecek olmanın heyecanı tüm benliğini sarmıştı.

Acaba? Acaba o? Evet, acaba Çoban Güneş’in tavrı ne olacaktı kendisine karşı? İlk karşılaşmalarındaki gibi çekimser mi, istekli mi? Çekimser olsa bile bu sefer cinselliği ile değil, çekiciliği ile ciddi olarak etkilemeğe çalışacaktı onu.

Kurbanlıkları düşünmeyi unutmuş gibiydi, hatırladı. Yer, yol, köy ve isim belliydi. O halde Çoban Güneş’i de bulması kolay olacaktı. Aklına gelen tek sakınca onun yine çoban olarak dağda-ovada olması olasılığı idi ki bu da dert değildi kendisi için.

Onu görmek için bütün gün dolaşması gerekse de, yılandan, çıyandan, kurttan, tilkiden, sırtlandan çekinip korkmaksızın onu mutlaka bulurdu.

Hem başına bir şey gelecek olsa o mutlaka hisseder, gelir, bulur, kurtarırdı kendini Karabaş’la, gönülden inanıyordu buna, belki altıncı hissi çok zaman olduğu gibi yanında olsa gerekti.

Işıl köye ulaştığında ilk rastladığı, yaşları oldukçanın ilerisinde iki ihtiyardan birine;

“Çoban Güneş’in evi neresidir?” diye sordu, özelliği ve özel ismi ile tanınmış biri olacağı inancıyla:

İhtiyarlar şaşkındı, köyde böyle birinin olmadığını söylediler. Şaşkındı Işıl, ihtiyarların yüzüne öylesine bakıyordu. Dalgın-dalgın mı, bön-bön(60) mü, alık-alık(60) mı? Her ne şekilde deniyorsa işte o şekilde.

İhtiyarlardan biri takkesini(61) çıkartıp başını kaşıma gayretini yaşarken;

“Yahu bu bizim Hacı Mehmet Emin Efendinin doktor oğlu Güneş olmasın?” diye kendi, kendisine sormaya çalıştı.

Işıl bir kez daha şaşkındı gösterilen eve doğru yöneldiğinde. Çoban değil, doktor ha? Gözlüğünün gerekliliğini, yanık olmayan bedeninin ve çok düzgün konuşmasının anlamını çıkarmıştı.

Kendisine kızdığı konu, o gün neden akıl edip de benzinlikte “O, ya da Çoban Güneş kimdir?” diye sormayı akıl edememesindendi. Ona ulaşmayı düşünürken bile bir barikat vardı önünde, şimdi ise o barikat(62) aşılamayacak kadar yükselmişti.

Kapıyı çaldı, başını örtmeye çalışan yaşlı kadına Güneş’i sordu, çoban olarak değil, “Güneş Bey” olarak.

“Nöbeti vardı, şehre gitti, sen kurbanlıkları almak isteyen o güzel kız olmalısın. Ama hacı davarı aldı gitti, Yakınlardadır. Ben de hesap-kitap nedir, bilmem. Gel otur biraz, soluklan, dinlen. Bir ayran iç sonra beraberce dağa gideriz eğer istersen. Dağ o kadar uzak değil!”

Bir köy evi ötesinde modern bir yerleşim tarzı fark ediliyordu, doktor oğullarının eseri olsa gerek ve duvarlarda Güneş Doktorun, doktor olarak resimleri, hem de bu resimlerin bir kısmında (muhtemelen kendi) arabasıyla gözüküyordu.

Işıl ne düşünmüştü, ne ummuştu ve ne bulmuştu?

Güneş’in annesiyle çıktı yola, her nedense para çantasını da yanına almayı unutmadı.

Hacı Çoban Bey, kendine yakışan unutamadığı lehçesiyle;

“Bu kadar erkene ne nüzümü vardı gızım, getiridik o zaman ödeyveridiniz!” dedi.

“Ancak 36 tane alabileceğiz!” dedi Işıl.

“Möhümsüz galanı da biz satarık gari!” dedi Hacı.

Parayı teslim ettikten sonra, hiç pazarlık etmeden, düşünceli bir şekilde ayrıldı köyden Işıl.

Ve eve gelir-gelmez bilgisayarının başına geçti, internetten, soyadını da öğrendiği Güneş’i aramağa odaklandırdı kendini. Bulması da hiç zor olmadı, bir çırpıda denilecek şekilde ulaştı ona.

Bir diş doktoruydu o, bunu mentol kullanması, dişlerine dikkat etmesi nedeniyle bilmesi gerektiği halde, kulak şapırdatmış(63) olmasına hayıflandı.

Kandırılmıştı, o çoban değildi, bu nedenle Güneş gönlünün sultanı olma hakkını da yitirmişti, kendine göre. Ama neden unutamıyordu, neden hep bir çoban olarak tüm mevcudiyetini işgal etmeye devam ediyordu ki…

Dayanamadı. Kandırılmasının ceremesini ödetmeliydi ona.

Giyindi, uzun kollu gömleğinde göğsünün düğmelerini boynuna kadar ilikledi. Bir pantolon, üstüne de bir eteklik giyerek ve nöbetçi olmamasını dileğini yaşayarak sabah erkenden hastaneye ulaştı, servisini buldu ve beklemeye başladı.

Göründü o. Sanki Işıl’ı gördüğü için irkilmiş gibiydi. Yanına geldi ve henüz muayene servisi açılmamış olduğundan kapıyı açıp ona “Buyurun!” dedi. Sesinde çok kimsenin anlayamayacağı bir alay, dudaklarında istihza gizli gibiydi.

Işıl daha ağzını açmadan, bir centilmene(64) yakışmayacak şekilde konuşma gayretinde oldu:

“Nereden ve nasıl öğrendinizse öğrenmişsiniz beni, bir çoban olarak varlığınız ve güzelliğinizle etkileyemediğiniz beni, doktora gelmiş bir hasta gibi etkileyeceğinizi mi sandınız ki?”

“Yok, sizi etkilemeye çalışmak aklımın ucundan bile geçmedi asla, ama çoban olarak etkilemeğe çalıştığımı itiraf etmeliyim. O çoban müstesna(65), iyilik dolu, gerçek bir centilmendi çünkü. Çobanlığınızdaki iyi niyetin ve saygının doktorluğunuzda da devam edip etmediğini merak etmiştim. Üzüldüm, çünkü bir doktor olarak çok çabuk büyümüşsünüz…

Oysa çoban olarak daha büyüktünüz. Gurur sadece insanları alçaltır. Bu nedenle siz, sizi tokatlamama ve “Allahaısmarladık!” dememe bile değmezsiniz!” dedikten sonra kapıyı açıp, büyük bir gürültü ile kapattıktan sonra yoluna şaşırmadan devam etti.

Ve Kurban Bayramının gelmeye hâlâ niyeti yok gibiydi.

Mahzundu Işıl. Umduğu neydi, tam “Buldum!” derken karşısına çıkan ve karşılaştığı neydi?

Unutamadığı için yaşamıyor gibiydi. Sanki asırlar geçmiş gibiydi ardından kapıyı çarpıp ayrıldığından beri.

Kızdığı için mi, yoksa kıyamadığı için mi tokatlamamıştı Güneş’i? Ayrılmayı dilemediği için mi “Allahaısmarladık!” dememişti, arasın arzusuyla mı?

Eriyordu. Umurunda değildi. Ya da kendine öyle geliyordu. Çünkü annesi-babası, hatta hizmetlilerin tümü “Lây-lây-lom!” kendi havalarında gibiydiler. Kimse kendisinin eriyip yok olduğunun farkında değil gibiydi. Öyleyse hissettiği şey sadece kendi hüsnü kuruntusu(66) olmalıydı.

Aynaya baktı, kendisini tanımakta zorluk çekeceğini sanıyordu, oysa hâlâ aynı güzellik vardı tüm cisminde. Demek ki; “Aşk güzelleştirir!” diyenlerin sözleri haklıydı. Sadece…

Evet, sadece gözleri kızarıktı, yanaklarından süzülenleri ancak şimdi, aynaya baktığında fark ediyordu. Bunlar sevginin önlenemez gözyaşlarıydı. Çoban, ya da doktoru Mevlâna gibi çağırıyordu: “Gel, ne olursan ol, gel! (67) dercesine.

Düşüncelerinin bitiminin biraz sonrasında hizmetçilerden biri geldi yanına;

“Bir çoban geldi kapıya, ısrarla sizi görmek istediğini söyledi, içeriye almadım, kapı önünde bekliyor efendim!” dedi.

Heyecanı doruklara ulaştı Işıl’ın, pijamasıyla koşarcasına yöneldi kapıya.

Evet o, o idi, çobandı, hem de gözlükleri yoktu, olsundu o kadar, omzunda çapaçul(68) yeleği, göğsü açık, ayağında çarıkları, kolları açık ve gözleri yaşlı.

Kollarına atıldı, ikisinin de aynı sesle, aynı ritimle aynı sözler döküldü ağızlarından:

“Canım! Canım!..”

“Canım! Canım!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Fettan; fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmekte olup öyküde bu ikinci anlamıyla kullanılmıştır.

Fettanca; Gönül ayartır bir şekilde, cilve yaparak.

(1) Sülün Gibi; “Dalyan gibi, Filinta gibi” deyiminin, çok güzel kızlar için uygulanan çeşidi. Farklı olarak bu deyim içine “Yürüyüşünün de güzel olduğu” özelliği eklenebilir.

(2) Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.

(3) Afeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

(4) Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.

(5) Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa… diyen Âşık VEYSEL’i rahmetle hatırlamamak mümkün mü?

(6) Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

(7) Yalap Şalap; Yalap çalap. Yalapşap. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.

(8) Rota; İzlenen, tutulan, gidilen yol. Bir işteki, bir konudaki tutum. Bir uçağın, ya da geminin izleyeceği, önceden belirlenmiş yol.

(9) Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.

(10) Mini Minnacık; Çok küçük, mini mini. Çok Minik, çok minicik, çok ufacık.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

(11) Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.

(12) Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

(13) Tıynetsiz; Karaktersiz, huysuz, cibilliyetsiz.

(14) Alagarson; Oğlan saçı biçiminde kesilmiş kadın saç modeli.

(15) Postiş; Kadınların genellikle başlarının arkasına taktıkları ek saç.

Peruk (Peruka); Takma saç.

(16) Apsis (Ekseni); Yönlü bir eksen üzerindeki bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. Uzayda bir noktanın bulunduğu yeri saptamaya yarayan ana çizgilerden yatay olanı.

Ordinat; Genellikle apsise dikey olarak çizilen ve uzayda bir noktanın bulunduğu yeri saptamaya yarayan ana çizgilerden biri.

(17) Gudretten; Lehçe farkı ile “Kudretten” anlamında yöresel bir deyiş olup, bilindiği üzere “Dğuştan, başlangıçtan beri” anlamındadır.

(18) Batıl İtikatlar, Hurafeler;  Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi.

(19) Zıvanadan Çıkarmak; Taşkınca davranışlarda bulunmasına sebep olmak. Sinirlendirmek, öfkelendirmek.

Ahu Bakış; Güzel, ince, zarif, ceylân gibi bakış.

Nazar Çatlatan Gözler; Kesinlikle kemgöz anlamında değildir. Bir kişiye iyi yönde bakarak etkileme anlamındadır.

(20) 79 yaşında ölen “Menekşe Gözlü Kadın” lâkaplı İngiliz film yıldızı Elizabeth TAYLOR’dan bahsedildiği anlaşılmıştır, herhalde.

(21) Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

(22) Ametist; Volkanik topraklarda, kumlu kuvars kayalıklarının olduğu yerlerde bulunan, süs taşı olarak kullanılan. Daha çok mor renkte bulunan bir tür kuvars.

Safir; Gök yakut. Büyülü, tartılmayacak mavilikte ve güzellikte, elmastan sonra gelen en sert kristal olup yakutla aynı mineralin farklı bir çeşididir

Turkuaz (Turküvaz); Saydam olmayan, mavi yeşil bir mücevher taşı. Firuze.

(23) İlham Almak; Dıştan gelen bir etki ya da algı sonucu, içe, gönle doğmak. Yaratıcı güçle esinlenmek.

İlham Vermek (Etmek); Esinlemek, içe doğmasına neden olmak.

(24) Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.

(25) Mülâyim; Yumuşak huylu, hoş görülebilir nitelikte olan, uygun.

(26) Sırnaşıklık; Sırnaşma davranışında olmak. Rahatsız etme. Sıkıntı verme. Musallat olma.

(27) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, (Bazı kaynaklarca Mustafa Nafiz IRMAK’a ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.

(28) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(29) Kestirip Atmak; Derinlemesine düşünmeden kesin yargıya varmak, kesin konuşmak.

(30) Dünyanın Yedi Harikasından Biri Sayılan Artemis Tapınağı; İzmir’e 50 Km kadar uzakta bulunan Efes’te inşa edilmiş olup öncesinde 100 kadar sütunu olmasına rağmen bugün tek bir sütun ve bir-iki mermer parçasından başka kalıntı yoktur (Geniş bilgi, ansiklopedilerde ve internette mevcuttur).

(31) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(32) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli, parlak. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.

(33) Buğulu Ses; Yarattığı etkinin farkında olarak karşısındakileri etkileyen ses.

(34) Davar; Koyun, keçi (ve hatta yöresel olarak, benim köyümde büyükbaş hayvanlara da) verilen ortak ad. Koyun, keçi, bunların karışık bulunduğu sürü (Doğal olarak büyükbaş hayvanlar da dâhil)

(35) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(36) Banket; Yaya ayrılmamış karayolunda, taşıt kenarı yolu ile şev başı veya hendek üst kenarı arasında kalan ve olağan olarak yayaların ve hayvanların kullanacağı, zorunlu hallerde araçların da faydalanabileceği kısım.

(37) Lâmı-Cimi Yok (Kalmamış, Olmamak); Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz.” Değişmez. Kesin, başka yolu yok.

(38) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(39) Potur; Bacakları dar bir pantolon çeşidi.

(40) İşkillendirmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını, kuşku, ya da kuruntusunu yaşatmak.

(41) Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

(42) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(43) Mentol; Nane esansından elde edilen, renksiz, keskin kokulu bir tür alkol.

(44) Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” şeklinde söylenebilir.

(45) Gönül Dostu; Aşk, sevda, sevgi gibi bir duyguyla birinin bir diğerine yakın ilgisi. Cinsiyet önemli değildir.

(46) Göz Ardı Edilmemek; Gereken önemi vermek.

(47) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket. 

(48) İrat; Gelir, gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak ürün, mahsul. Sebze ve meyvenin toplanıp eve pazara getirilmesi, götürülmesi.

(49) Bağ Bıçağı; Bağ ve bahçelerde meyve fidanlarını bitki ve özellikle üzüm kütüklerini budamaya yarayan kesici alet.

(50) Zürriyeti Kesilmek (Zürriyetle İlişkisi Kalmamış Olmak); Çocuğu olmaması, ya da başka nedenlerle soyunu devam ettirecek bir durum yoksa sülâlesi, soyu sopu kalmamak.

(51) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(52) Kaput; Otomobil, otobüs, kamyon gibi kara taşıtlarında motoru örten, açılır kapanır biçimde saçtan yapılmış kapak. Asker paltosu.

(53) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(54) Sükûn; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olma hali.

(55) İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

(56) Aciz; Beceriksiz. İktidarsız. Kuvvetsiz. Güçsüz. Yapma becerisi ve gücü olmayan.

(57) Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(58) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).

(59) Katmer Katmer Olmak; Kat kat, çok aşırı ölçüde, çok fazla.

(60) Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.

(61) Takke; İnce bir kumaştan ve genellikle yarımküre biçiminde yapılmış başlık. Kubbenin üst bölümü.

(62) Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

(63) Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.

(64) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).

(65) Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

(66) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

(67) Gel, Ne Olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.

Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, Tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.  MEVLÂNA

(68) Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.