Böylesine ilginç, böylesine garip bir olayı yaşamış mıdır ki insanlar acaba? Başımdan, daha doğrusu ayaklarımdan geçen bir trafik kazasını anlatsam? Şöyle ki…
Ekonomik sıkıntılardan bunalmış, aldığım üç halk ekmeği ile eve yönelmiştim. Ekmeklerden birisi kepekli ekmekti, ilk, tek, son ve biricik, şişmanlamaktan çekinen, hatta korkan çiçeğimiz Şemsnur içindi. Çünkü o sadece kepekli ekmek istiyordu.
Dalgın insanların her şeyin kendilerine ait olduğu şeklinde garip bir huylarının olduğu konusunda daha önce hiç bilgilendirilmiş miydiniz? Cevabınız; “Hayır!” ise ben sizleri bilgilendirmiş olayım.
Dağ-tepe, çayır-ovayı bırakalım, kısaca sokakların, caddelerin benim olduğu kanaati ile karşıdan karşıya geçmek için caddeyi adımlama gayretindeydim.
Fren sesi ile kendime geldim, daha doğrusu dalgınlığımdan sıyrıldım, uyandım.
Gördüğüm kadarıyla oldukça eski marka ve model beyaz renkli aracın direksiyonunda bir yayaya çarpması muhtemel, gözleri hayretten büyümüş bir genç, ya da delikanlı vardı, endişeli.
Sağa, sola, geri kaçmam imkânsız gibiydi. Benim yapmam gereken şeyin zıplamak ve alacağım darbenin hiç olmazsa bir kısmından tampon yerine daha yumuşak olan kaput(1) üzerine oturmak olduğuna karar verdim o kısacık an içinde.
Yaşlılığımın da etkisini göz ardı etmeksizin cambaz(2), ya da akrobat(2) ve yahut da jönlerin(2) filmlerde kullandığı dublör(12) değildim ki, o kadar atik, tetik ve başarılı olabileyim. Gene de insan sonuna çeyrek kaldığını hissedip bir şeyler yapma ve dahası başarılı olma gayretini yaşıyordu, benim gibi.
Yaşımın gereğinin ötesinde zıpladım, ön kaputa tek ayağımla bastıktan sonra, aracın tavanına yüzüstü yapıştım ve duran arabanın bilmem ne kuvvetiyle de bagaj kapağına ulaştıktan sonra gereğine uygun bir şekilde popomun üstüne yumuşak olmayan(!) bir iniş yaptım.
“Düştüm!” demek bana yakışmazdı çünkü.
Aklım başımda idi. Aracın tavanına yüzüstü çarptığımda elimdeki ekmeklerin her nasılsa tampon vazifesi gördüğünü nasıl hatırlardım ki, üstelik aracın plâka numarasının EK 1942 olduğunu.
Endişeli ve acelesi olan delikanlı, paldır-küldür arabasından inip yanıma geldi, dediğim gibi endişesi ve telâşı gözlerinden ve hareketlerinden anlaşılır bir şekilde idi;
“Amca, iyi misin? Yardım etmem gereken bir şey var mı? Hemen hastaneye götüreyim sizi, yoksa izin verin, şimdi sınavıma yetişeyim, sizi arayıp bulurum nasıl olsa?”
“Ben iyiyim çocuk. Benim başımda dikilip durmana gerek yok. Kimse toplanmadan haydi arabana çabuk bin, git, her neyse işin, ona vaktinde yetiş!”
Bu acelesinin gerçek sebebini bilmeden yahut da ne de olsa yaşımın gereği olarak şok geçiriyor(3) olmamdan dolayı bir garabet(4) miydi, bilemiyorum. Bildiğim, ya da hissettiğim tek şey, kırık-çıkık gibi bir şeyimin olmadığını hissediyor gibi olmamdı.
Vatandaş başıma toplanırken sadece ellerimde, ayaklarımda, özellikle sol ayağımda ve popomda acı hissediyordum.
“Ne acımasız insanlar var yahu? Adama çarpıp kaçtı deyyus(15!” dedi başıma eğilenlerden biri.
“Öyle demeyin. Ben kendisine ‘Git!’ dedim. Acelesi ya da acil bir durumu vardı, söyledi, ama aklımda kalmadı. Hem arabanın plâka numarasını kaydettim beynime, gerekirse arar bulurum delikanlıyı. Şimdi destekleyin de ayağa kalkayım!” dedim.
Karıma endişelenmemesi dileğiyle telefon etmek için cep telefonuma el attığımda onun kırılıp kullanılamaz hale geldiğini fark ettim. Geçirdiğim kazadaki zararım; telefonumu yitirmem, diğerine göre sol bacağımdaki ağrı, yüzümün çizilmesine engel olan, beni koruyan ekmekler oldu.
“Telefonum pert(6) olmuş, biriniz telefonunu verir, ya da şu numaraya telefon edebilir mi? Karım, kızım geciktiğim için merak etmesinler!”
Keşke ben telefon etseydim! Telefonu açan genç arkadaş, yol-iz bilmediğinden öyle bir şekilde iletmişti ki durumu;
“Yenge! Abi korkunç bir kaza geçirdi. Telefonu kırılmış, kendisi de şu anda caddede yatıyo! ‘Hemen gelsinler!’ diyo!...”
Biraz durakladıktan sonra tekrar konuşma gayretinde oldu;
“Hemen kebapçının dükkânının yanında abla!”
Eşim ve kızım bana bir şey olduğu inancıyla yayan-yapıldak(7)-yalın ayak(7), ev kıyafetleri ile çıkıp gelmişlerdi yanıma. Beni o halde görüp anlatılanları dinleyince de, bana çarpan çocuğa beddualarını sıralamak gayretindeyken elimle “Sus!” işareti yaptım.
“Ben izin verdim, acelesi vardı, isteseydim, tüm acelesini bırakıp beni hastaneye yetiştirebilirdi. Gene de ben onu yitirmiş değilim. Plâka numarasını hafızama not ettim, kendisini istediğim zaman hemen bulmam mümkün!”
Hemen eklemem gerekirse; o gencin bana çarpışının ertesinde o zaman “Bilmem ne” sınavı olarak yorumladığım sınavının ölüm-kalım gibi, yetişmesi gereken bir mezuniyet sınavı zorunluluğunun olduğunu bilemezdim.
Aklımda kalan, bir sınav zorunluluğunun olduğu ve bunu söylediği idi. Ayrıca endişe ve hatta korkudan büyüyen gözleri ve aracında bir kişinin, muhtemelen bir kadın, ya da bir kızın olduğuydu, aynı endişeli gözlere sahip, hissettiğim, belki de gördüğüm kadarıyla.
Yerimden doğrulurken, daha doğrusu doğrulmaya çalışırken eşim ve kızım hastaneye gitmem konusunda ısrarcı oldular.
Allah’a şükür, düşündükleri gibi kırık-çıkığımın, ağrımın-sızımın, önemsenecek derecede ve şekilde, ayrıca beremin-yaramın da olmadığını söyledim. Galiba ikna oldular(8). Cep telefonumun elden çıktığını söylemeyi ya unutmuştum, ya da vatandaş telefon ettiğinde anlamışlardır diye düşünmüştüm.
Aslında bunu düşünmem gerekti. Çünkü bu bütçeyle ne zaman yeni bir cep telefonu sahibi olacağımı bilemiyordum. Belki ikinci el sahiplenmeyi düşünülebilirdim, ama bu da içimden gelmiyordu, bir bakıma okuduklarıma, dinlediklerime ve televizyonlardan izlediklerime göre, kısaca çeşitli nedenlerle ikinci el telefon almaktan çekiniyordum.
Ve insanlar olayın ertesini de düşünmek zorunda idiler, eğer bir olayı kendi hissesi ve katkıları olmadan yaşamışlar, ya da yaşamak zorunda kalmışlarsa.
Aracın plâka numarası aklımdaydı, dar-kıt bilgimle internetten araştırdım, bir polis akrabamın da himmetinden(9) yararlandığımı itiraf etmeliyim!..
Henüz yeni bir telefonum olmamıştı. “Kızım senin telefonundan bir yeri arayabilir miyim?” demek de aklımdan geçmemişti. Hem saklanmak da istiyordum, telefon numaramın tespit edileceği endişesiyle. Her nedense?
Bu nedenle ankesörlü telefondan(10) telefon etmeyi yeğledim, düşündüğüm yere.
Telefonun cevaplanması bir kadın sesi ile oldu ve sormak gereğini hissettim;
“EK 1942 plâkalı aracın sahibi misiniz, efendim?”
Kadıncağız ani soruşum karşısında telâşlanmış, muhtemelen de merak etmişti galiba;
“Evet, kim soruyor?”
“Önemli değil efendim, sanırım oğlunuz olsa gerek, acele bir işi nedeniyle bana çarpmıştı. Sadece genç delikanlı merak etmesin, huzurlu olsun, ‘İyiyim!’ demek istedim!”
Oysa böyle bir mecburiyetim var mıydı? Beni şeytan mı dürtmüştü, kader mi öyle yönlendirmişti? Bunu düşünmem, tasavvur etmem gerçekten mümkün değildi…
Karşımdaki sesin minnettarlığını hissedebiliyordum;
“Allah sizden razı olsun kardeş. O gün mezuniyeti için son sınavı vardı yetim olan oğlumun, dualarımla ben de arabadaydım, şoka girmiştim, inemedim bile.
Ve sınava gecikmesi bir dönem, belki de bir yılına sebep olabilirdi. Hoşgörünüzle başarılı oldu, size medyunuz(11). Telefon numaranızı, adınızı, adresinizi verin ki oğlumla beraber gelip özür dileyip teşekkür edelim. Kaybınız varsa, tedaviniz gerekiyorsa gereğini yapalım!”
“Hiç önemli değil hanımefendi. Sadece ’Kaderin yönlendirmesi’ diyelim. İçimden iyi olduğumu söylemek geçtiği için telefon ettim size, aracınızın plâka numarasından telefon numaranızı bulduğum için. Oğlunuzun ismi Tarık herhalde…”
“Yok, o rahmetli beyimin ismi, oğlumun ismi Tankut, vakit bulup da ölüm ilâmı(12) ile arabayı bir türlü üstüne geçiremedi. Acımız henüz taze diyebilirim.”
“Başınız sağ olsun, üzüldüm, oğlunuzun mezun olmasına ise sevindim. Ona önündeki yaşam için başarılar, sağlıklı günler dilerim!” dedikten sonra karşıyı dinlemeksizin telefonu kapattım, yanlış olduğunu, saygısızlık ettiğimi bile bile…
Kazanın oluşundan sonra aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değilim. Yaşlılığımın ve geçirdiğim kazanın, belki de tembelliğimin eseri olarak öncelerinde fark etmediğim bir şekilde sol bacağım ağrımaya başlamıştı. Bu; kızımın ve eşimin de dikkatini çektiğinden, öncelikle kızımın;
“Hadi hastaneye gidiyoruz!” tehdidine, bir bakıma aile içi mobbing(13) denilecek bir şeye katlanmak zorunda kalmıştım. Bu nedenle de kendimi araba kullanacak kadar yeterli ve dinç hissetmiyordum.
“Şennur Hanım, arabayı ya sen, ya da kızım Şemsnur sen kullan, bacağımın ağrısı ve sizlerin tehditlerinize uygun olarak arabayı kullanmayı denemek bile istemiyorum.”
Kendi adına, hatta birazcık da olsa annesinin adına uygun olarak Şemsnur adını koyan Şemsettin (kısaca Şemsi, yani ben) direksiyona kızımın oturmasına ses çıkarmamak zorundaydım. Hatta bunu düşünmem bile tabu(14) gibi gözüküyordu bana.
Evden çıkıp yokuşu inip hastaneye yöneldiğimizde ve trafik ışığında zorunlu olarak durduğumuzda o gün bana çarpan arabayı ve direksiyonunda o günkü endişeli gözleri gördüğümü sandım.
Ön kaporta da biraz çökük müydü ne? Yanılma payım oldukça yüksekti. İnsan, insana benzemez miydi? Benzerdi tabii ki! Ama araç, ama ön kaput üzerindeki o günden kaldığı besbelli olan eziklik asla inkâr edilemezdi.
Kızıma, meraklı bir şekilde;
“Biraz yavaş! Sağımızdaki araba bizi geçsin!” dedim.
Şemsnur’un bakışları aynı merakla şekillenmiş, ancak benim deyişime uygun olarak trafik işareti yeşil yanmasına, arkasındaki araçlar saliseler içinde ısrarlı bir şekilde korna çalmalarına rağmen ayağını debriyajdan biraz geç kaldırmıştı.
Yanılmamıştım gerçekten. Zaten insanlar yanılgılarla gerçeklere ve ilerleyen yaşlara sahip olmuyorlar mıydı?
Plâka numarası beynime kazıdığım EK 1942 idi ve direksiyondaki delikanlı da muhtemelen değil, % 100 o idi. Ama kendimi tanıtmama gerek var mıydı?
“Devam et kızım!” dedim.
Biraz ilerilerde bu kez öndeki araba sağa çekilip yavaşlamış ve bizim kendisini geçmemize izin verdikten sonra trafik akışına uygun olarak bizi takip etmeğe başlamıştı, izlemesini yan aynadan gözlemleyebiliyordum, kendimi, bizi saklama gayretime rağmen.
Bilmediğim, Tankut Barbaros isimli delikanlının da emin olmamakla beraber beni tanımış olması idi.
Ve insanın başkası adına düşünmesi en kolay yollardan biri olduğundan; “Sonucu ne olursa olsun çarpıp kaçtığı insanla, yani benimle tanışmak, konuşmak, belki de özür dilemek” olsa gerekti genç adamın niyeti, diye düşündüm.
Ama sanırım o da öncelikle bizim arabamızın plâka numarasını kazımış olsa gerekti beynine.
Yoğun trafikte bizi gözden yitirirse, elindeki kozu gereğine uygun değerlendirmek isteğinin önüne geçmeyi düşünmem haddime değildi. Sadece benim internetim, Trafik Bürosunda tanıdıklarım yoktu ya. Hem bence böyle bir bilginin öğrenilmesinin de sakıncası olmamalıydı.
Yoluna devam eden kızım Şemsnur’un da dikkatini çekmişti bizim arabamızı takip etme gayretinde olan araba.
“Babacığım! Kırmızı ışıkta ‘Bizi geçmesine izin ver!’ dediğin araba on dakikadır, peşimizden ayrılmıyor, takip ediliyoruz galiba, emin olmasam da, yoksa bu o mu, bize söylemediğin, hani o gün size çarpıp da kaçan…”
Hissetmiş gibiydi kızım, yaşadığım olayı ve yaşamam olası karşılaşmayı. Gene de;
“Umursama kızım, sen devam et!” dedim.
Kızım, beni ve eşimi hastane kapısında indirdikten sonra park yerine arabayı bırakmak gayretinde oldu. Şemsnur’un fark ettiği, arkasındaki arabanın da onun arabasına çok yakın, ilk boş bulduğu yere arabasını park etmesi idi. İkisi de aynı anda inmişlerdi arabalarından, göz göze gelerek.
“Ne kadar yakışıklı bir oğlan!” diye geçirmiş içinden Şemsnur ve devam etme gerekliliğini geçirmiş zihninden; “İnşallah babama çarpıp kaçan o değildir!”
“Ne kadar güzel bir kız, varsa bir eklentisi, Allah sahibine bağışlasın!” dediğini düşünüyorum, dürüstlüğünün simgesi olarak, belki de içinden engelleyemediği bir kıskançlıkla Barbaros’un.
Eh, ben de düşünme, yorumlama ve hayal etme hakkımı onlar adına kullanmak zorundaydım, kullandım da.
Eee! Ne demişler; “Kalp, kalbe karşıdır!(15)” başlangıç için. Şemsnur farkında idi. Genç adam ise farkında olması gerekenler ile farkında olmasını istemediklerinin arasında belirli bir mesafeyi koruma arzusunu yaşıyordu sanki. Kızımın ilgisinin, kendi ilgisinin ötesinde olması dileğini yaşıyor gibiydi sanki.
Oysa kendi ilgisi, belki de karşısındakinin ilgisizliğinin katbekat(16) üstünde idi (Ve yine sanki).
Tüm bu kendisine itiraf etmekte çekinmediği içtenliğine rağmen umursamaz bir tavırla geçmişti genç kızın yanından, genç delikanlı. Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu idi…
Şemsnur, fark ettiklerinin ya da fark ettiğini zannettiklerinin yanlışlığını yaşıyor gibiydi, olmasın dileğini kendi kendine söylenerek annesini ve beni doktorun muayene sırasına bırakıp da arabasını park etmeğe çalıştığında.
İnsanlar ne kadar yaşarlarsa yaşasınlar bilmedikleri oluyordu yaşamda, tahmin etmesi bile güç olup da öğrenmesi gereken. Çünkü Tankut, yani Barbaros çiçeği burnunda bir doktordu, o gün nöbeti bitmiş, istirahat etmek için evine giderken, bir arkadaşını da evi, yolu üstünde olmamasına rağmen evine bırakmak zorunda kalmış, kendi evine yöneldiğinde de Şemsi (Amcasıyla, yani benimle) karşılaşmıştı…
Heyecanının, merakının, endişesinin koyuluğu nedeniyle karşısına çıkan rastlantıyı değerlendirme arzusunu yaşamıştı Barbaros. Bu da yoğun akan trafikte “Durun, ben bir özür dileyeyim, siz sonra devam edersiniz!” şeklinde olamazdı.
Sonrasında Tanrı ona yardımcı olmayı vaat etmiş olsa gerek, aile, nöbeti bıraktığının sabahında henüz nöbetten çıktığı hastaneye ve onun görevli olduğu bölümün kapısına yönlendirmişti onları. Bu; bulunmaz hatta inanılmaz bir fırsattı Barbaros için.
Odasına gitmiş, önlüğünü giymiş ve diğer kapıdan muayene odasına girip “Günaydın!” demiş, işe geliyormuşçasına. Odadaki yoğunluktan bunalmış asistan merak etmişti;
“Barbaros, sen bu sabah nöbetten çıkmadın mı? Hayırdır, ne iş?” dedi.
“Sokağımdan bir amcayı gördüm, derdiyle ilgilenmek için geri döndüm!”
“Çağır, gelsin o zaman, öncelik verelim kendisine!” deyince suskunlaşmış Barbaros. Ne isim biliyordu, ne de unvan, kızımın güzelliği, benim hüzünlü bakışım ve arabanın plâka numarası dışında.
Buluşu için gecikmemiş;
“Herkes sırasına riayet etmeli hocam! Böyle bir öncelik ya da imtiyazı ne onlar bekler, ne de ben isterim.”
Sözüm ona dürüst davranmış Barbaros. Aslında yanlış hesap Bağdat’tan dönerdi. Hem nasıl kapı önüne çıkıp da isim-cisim belirtmeden bize “Siz buyurun!” diyebilirdi ki, beklemekte olan tüm milletin, yani hastaların içinde…
Sıranın bize gelmesini bekledik eşim ve kızımla, üçümüz beraber, bir banka ilişerek. “Şemsettin” anonsuyla birlikte üçümüz birden yöneldik, doktorun odasına.
Ve içeri girer girmez benim ve kızımın gözleri şaşkınlıktan büyüdü, şaşkınlaştı. Dünyadaki bazı rastlantılar kaçınılmazdı. Bazı kaçınılmazlıklar da rastlantılara tesadüf eder; nasılını, niçinini anlayamam ve üstüne üstlük anlayamayacağım…
Ses çıkarmadık doğal olarak, belki de çıkaramadık. Gerek asistan, gerekse o anda ismini bilmediğim Barbaros Doktor ilginin ötesinde muayene ve kontrolden geçirdiler beni, bir bakıma checkup(17) yaptılar ve sonrasında;
“Yaşlılıktan ve geçirdiğiniz kazanın bıraktığı eziklik ve izler! Sağlığınız ile ilgili bir sorununuz yok! Ağrıyan yerleriniz için şu merhemi sürün, şu ağrı kesicileri de alın!” demişlerdi.
Bir kısım esprilerde duyduğumu zannettiğim kadarıyla “Ölünceye kadar yaşarsınız!” ya da “Ölmezseniz, yaşarsınız!” yahut da “İyileşirseniz, sağlıklı olursunuz!” gibi önerilerdi galiba söylemek istedikleri, yaşlılığımı gerekçe göstererek.
Kızımın gücenikliğini hissedebiliyordum. Verilen reçeteyi alıp inceledi. Asistanın kaşesi basılıydı.
“İkiniz de muayene ettiniz efendim, reçetede ise sadece sizin kaşeniz var!”
Asistan aniden cevap verme gayretinde oldu;
“Barbaros, sadece merak ettiği bir hastası için burada, yoksa gece nöbet tuttu, istirahat etmek için evinde olması gerekiyordu!”
“Anladım!” dedi kızım sadece istihza(18) dolu gibi.
Ve çıkarken panodaki doktor isimlerine baktı dikkatlice.
Sanıyorum ki kızım, Barbaros Doktorla, muhtemelen soy ismiyle, uzmanlığı ya da konusu ile ilgili bilgiler edinme gayretinde olsa gerekti. Bu meraktan mı, sitem etmek, ya da beni kaza sonrasında bırakıp gittiği için içindeki kini boşaltmak isteğinden miydi, bilemiyordum. Aklıma en son gelmesi gereken şey ise, aklımdan geçmiyordu bile!
Dışarı çıktığımızda uzunca bir süre aracın direksiyonunda bekledi kızım. Muhtemelen gece nöbeti tutmasına rağmen doktorun merak ettiği hasta ben idim ve tekrar evine yönelmek için onun arabasının başına gelmesini bekliyor olmalıydı kızım, belki de tüm gerilimini bağırıp, çağırarak, kinini yüzüne kusmak için…
Başına geleceği hissetmiş olabilir miydi Barbaros Doktor? Belki evet, belki de hayır! Ama gözükmedi ortalıklarda, nereye park ettiyse arabasının başında, ya da civarda. Kızım kendi kendine dudaklarını kıpırdatarak, belki de içinden sitemle bir kısım şeyleri okuyarak arabasını çalıştırdı, bizi evimize bıraktıktan, arabayı kilitledikten sonra okuluna yöneldi;
“Kızım, geciktin arabayla git!” dememe itibar etmedi, otobüs durağına yöneldi.
Günlerimiz yavan(19), rutin(19), monoton(19) kendi bildiğince yürüyüp gidiyordu, ne hareket vardı, ne de bereket, söylenildiği gibi.
Bir gün olmadık bir vakitte Barbaros birikti kapımızda, Şennur’la televizyon izlerken. Şemsnur’un geliş vakti değildi, merak ettik, beraber çıktık kapıya. Gelen elinde bir demet çiçekle Barbaros’tu.
“İlgilenemedim, çekindim. En az bir senemi ve şu anda yaptığım hizmetimi, hatta anneme kimseye muhtaç olmadan bakmamı sizin iyi niyetinize borçluyum. ‘Hanginiz için olursa olsun, sağlıklı ilgili ne gibi bir sorununuz olursa olsun lütfen çekinmeden beni arayın, elimden gelenin her zaman en iyisini yapacağımdan emin olunuz!’ demek için geldim.” derken bir kısım şeyler yazılı olan bir kâğıdı masa üzerine bırakmak üzereydi.
Bu sırada kapıda dönen anahtar sesi Şemsnur’un geldiğini anlatıyordu. Kapı önündeki araba, kapıdaki pabuçlar dikkatini çekmişti, “Olamaz!” diye düşünmesine rağmen. Gene de hislerine egemen olmaksızın hiddetle girdi içeri;
“Siz ne yüzle bu eve geliyorsunuz? Yaptığınız yetmedi mi? Göstermeyi istediğiniz budalalığınızla bir yere mi varmak istiyorsunuz? Sizi affetmemiz mümkün mü? Derhal defolun evimizden!” diye bağırdı sinirle.
Hatta kolundan tutup kapıya fırlatma arzusunu bile belli etmişti, benim ve annesinin;
“Dur kızım! Bir dinle! Sinirlenme! Sakin ol! Delikanlı özür dilemek için evimizi öğrenip gelmiş! Tanrı misafiri o. Kin tutma!” dememize aldırmaksızın.
Genç adam dar-kıt ayakkabılarını giymeye ancak fırsat bulabilmişti, bir yarış atının yorgunluğundaymış gibi, kızımın burun kanatlarının açılıp-kapanmasına hayret edercesine.
Kızımın bu kini, nasıl bir kindi ve ben onun bu davranışına akıl erdiremiyordum. İnsanların, daha doğrusu erkeklerin yaşlanmalarına rağmen yaşamdan öğrenecekleri şeylerin bitmediğine inanmam çok zordu, oysa karım anlaması gereken çok şeyi anladığının farkındaymış. Çünkü nefretle sevgiyi ayıran çizginin çok ince(2) olduğunu biliyormuş.
Birkaç gün sonra telefonumuz çaldı, Şennur açtı telefonu;
“Alo, ben Barbaros efendim, kızınızın kini geçti mi? Evdeyse ‘Özür dilerim, affedin!’ demek isterim. Gene kızıp, azarlayacak, dövecekmiş gibi üstüme gelmesinden çekiniyorum efendim. Telefonda beni duymak istemeyebilir, bağırır, çağırır, ya da telefonu yüzüme kapatabilir, tahammül ederim, ama hak etmiyorum bu tavrını.”
“Dert etme oğlum, her şey olacağına varır!”
“Hayır efendim, hatalı olsam ya da Şemsettin Amca; ‘Sen dersine yetiş!’ demese bir yıl değil beş yıl bile kaybedecek olsam da onu o kazadan sonra öyle bırakmazdım. Kaldı ki eğer kızınız istiyorsa o kazanın bedeli olarak bir yıl hizmet etmem, vaktimi boş geçiririm, yeter ki o bana karşı asabi, hüzünlü, kahırlı ve sitemli olmasın!”
“Anlıyorum!”
“Yaşamımın hiç bir devresinde hiç kimseyi bilerek, isteyerek incitmedim, kırmadım, hırpalamadım, eziyet etmedim, hatta aklımdan bile geçmedi. Hem sizi bulup özür dilemek için elimde hiçbir ipucu olmamasına rağmen günlerce sokaklarınızda, caddelerinizde dolaştım, şansım yardımcı olmadı, amcayla karşılaşamadım. Sizleri o güzel tesadüf oluncaya kadar da tanımıyordum, karşılaşmış olsak bile.”
“Peki demek istediğin ne oğlum?”
“Sadece hak etmedim, hak etmiyorum demek istedim. Eğer bağışlayacak olursanız, kızınız nasıl olsa izin vermez, ama sizi sık sık ziyaret etmek, sağlığınızı öğrenmek ve hayır dualarınızı almak isterim efendim. Hatta annemle tanışmanızı da…
‘Siz bize buyurun, ben sizi götürür, getiririm!’ de diyebilirim, izniniz olursa. Annem çok iyi şambali(21), ya da revani(21) tatlısı yapar. Bir gün gerçekten isterseniz sizi misafir etmekten mutluluk duyarız. Yeter ki, kızınız dâhil hepiniz bana karşı bağışlayıcı olun, hayır dualarınızı eksik etmeyin!”
“Hayır dualarımız kızımız için ne kadarsa, senin için de o kadar olur oğlum! Kızımızın da kusuruna bakma! Gençlik heyecanı, tecrübesizliği, derslerindeki bir eksiklik ya da bizlere aşırı düşkünlüğü olsa gerek davranışında, esneklik olmamasının nedeni.”
“Sağ olun, efendim. Adını bile bilmediğim kızınızın olmadığı zamanlarda sizi tekrar aramama, hal-hatır sormama izin verir misiniz efendim?”
“Tabii, neden olmasın, hem kızımın adı Şemsnur!”
“Teşekkür ederim efendim, sağlıklı günler!”
“Sağ ol, sana da!”
Paralel telefondan tüm konuşmaları ben de dinlemiştim, aslında buna gerek de yoktu, çünkü Şennur “Alo!” denmesi sonunda telefonun mikrofonu açmıştı, duymam için.
Kızımın hoşgörüsü kısıtlıydı, tamam da buna mukabil, daha doğrusu karşılık olarak duyguları, sezgileri kuvvetli idi. Belki bize öyle geliyordu, belki de biz öyle inanıyorduk. Çünkü evde bir şey mi eksik, akşamına gelirken mutlaka almış, tamamlanmış olarak çantasında olurdu.
Hafifçe keyifsiz mi olurduk, çay, nane, limon, ıhlamur hazır olurdu ve dinlemeksizin Aile Doktoru mu, Hükümet Tabibi mi neyse o doktora götürürdü.
Bu nedenle geçirdiğim kaza da bu sebeple olsa gerek onu olağandan fazla etkilemiş olmalıydı. O gün okuldan döndüğünde de bizdeki değişikliği anında sezmişti;
“Bir şey mi var, bir şey mi oldu?” diye sordu daha kapıdan girer girmez, odasına yönelmeden önce, merak ederek.
“Yok bir şey!” dedik bir ağızdan.
“Diyorsunuz ve buna benim inanmamı bekliyorsunuz. Geçin bir kalem, soyunup geliyorum, siz de anlatma moduna girin hemen!”
Emir, demiri keserdi. Hem sıkı mıydı anlatmamak? Ağzımızdan girer, burnumuzdan çıkar ve mutlaka sonuca ulaşırdı.
Bu onun karakteri, yapısıydı. Annesine çekmişti zağar(22). Çünkü o da ne zaman bir şey saklasam, saklama gayretinde olsam; “Bey, gene bıyıkların titriyor, şakakların oynuyor, gene ne saklıyorsun?” der ve mutlaka istediği sonuca ulaşırdı.
Geldi ve;
“Eee! Evet! Dinliyorum sizi!” dedi.
Mikrofonu, ya da her neyse sözü elime almalıydım;
“Kızım bu genç doktora artık kin tutmasak diye düşünüyoruz annenle!” dememle birlikte ayağa kalktı Şemsnur, elini beline koyar gibi.
“Gene evimize mi geldi yoksa? Sen arabanla babama çarp, öyle bırak, sonra arabanla takip et, bir şey olmamış gibi hasta muayenesi yap, sonra evimize gel, kabahat bastırmak ister gibi çiçek falan, özür dilemeler…
Yağcılık(23), yalakalık(23) bir bakıma ve ben onun yaptığı kabalığı, yanlışlığı hoş görüp kin tutmayacağım ha! Siz ciddi misiniz, gerçekten? Affetmek demiyorum bakın. Bana kul-köle olsa bile indimde hiçbir değeri olmayan bir çocuk, bir doktor o!”
Ağzından kaçırdığının, duygularının özeti olduğunun farkında değildi Şemsnur; “Kul-köle” derken. Gerçekten kulu-kölesi olması isteğinde miydi? Sakladığı düşüncesi bu muydu? İlk karşılaştıkları, Doktor Barbaros olduğunu bilmediği günü hatırlamıştı.
Onu tanımadan evvelki. “Yakışıklı oğlan!” demişti, “O, o olmasın istemişti!” İç de geçirmiş miydi, hiç hatırlamıyordu, ama bu deyişinde mahzur da yoktu kendince, hissedebildiğim.
Telefon çaldı, telefon ekranında gözüken, tanımadığı bir numaraydı kızımın. Karşıdan ses gelmesini bekledi, karşıdaki de kendi sesini bekliyor olsa gerekti, ısrarla sesini çıkartmadı ve tam telefonu kapatıyordu ki;
“Şemsnur Hanım, ne olur, dinleyin, kapatmayın telefonu!” diye bir yalvarış ulaştı kulağımıza.
Kendisinin, kendisi olduğunu nasıl anladığına hayret etmekle beraber kinini kusmakta gecikmedi kızım;
“Ne cüretle(24) arıyorsunuz evimi, ne diye yalvarırcasına söz ediyorsunuz ki? Yaptığınızdan, bize yaşattığınızdan utanın ve bir kez daha rahatsız etmeyin bizi…”
Telefonu kapatırken kulağına ulaşan ve yarım kalan “Yalva…” diye başlayan sesi duymazlıktan gelmişti kızım. Acaba yanlış, ya da kötü mü yapmıştı, benim ve annesinin hayretten açılan gözlerimizi önemsemedi?
Oysa önemsemeliydi. Bu ne biçim kin ve nefretti ki dur-durak, susmak, bitmek bilmiyordu. Nefretinin devamı arzusunu yaşıyor gibiydi. En önemli arzusu üniversiteyi bitirmekti, annesine ve bana rahat bir yaşam sunmak, iyi öğrenciler yetiştirmekti özenci.
Ertesi gün yeniden çaldı telefonumuz;
“Bağışlayın efendim, ben gene Barbaros. Son bir defa şansımı denemek istiyorum, eğer izin verirseniz. Eğer başarılı olamazsam söz veriyorum, bir daha ne kapınıza gelirim, ne de telefon ederim efendim!”
“Buyur oğlum, söyle!”
“Şemsnur hangi okulda okuyor, bir kere de yüz yüze konuşalım, bana nefretini, kinini yüzüme karşı söylesin ve bir daha hiç karşılaşmayalım!”
İçinden de olsa;
“Ona bu haşinliğine, karşıtlığına rağmen ilgi duyuyorum, hatta seviyorum, kızınız aklımı başımdan aldı, ne yiyor, içiyor, ne de çalışabiliyorum!” diyebilir miydi, bu muhterem insanlara karşı?
Ama niyeti ciddiydi, Şemsnur’un ilgisi yoksa zaten “Hayır!” derdi, herkes kendi yoluna çekilir, dönerdi. Peki, ya tersiyse? Bir ömrü, nedeninin bir kazaya bağlandığı ufak kaprisler(25) uğruna heder etmeye değer miydi?
Öğrendi ve okula gitti Barbaros. Şemsnur’un arkadaşlarından ayrılmasını ve otobüs durağına yönelmesini beklemiş, sonrasında kolundan tuttuğu gibi, hayret etmesine yer bırakmaksızın, duraktakilerin “Ne oluyor?” demelerine aldırmaksızın arabasına doğru iteklemiş bir bakıma, götürmek yerine, bir taraftan da söz söylemeğe çalışıyormuş;
“Biliyorum kin dolusun, ama dinle ve sonra evine bırakmama izin ver. Lütfen!”
“Peki, dinleyeceğim, ama bundan sonra ne telefon edeceksin, ne de evimizin kenarından-köşesinden bile geçmeyeceksin, söz verirsen, yoksa hiç bakmam, tekmelerim, bağırır, çağırırım ve inerim arabandan!”
“Söz veremeyeceğim bir şey, ama mademki beni dinlemek istemiyorsun, peki söz! Zaten bu tavrından sonra o sözleri bile söylemem gereksiz. İzninle ilk ve son defa evine bırakayım ve ayrılayım kapından. Ama bir dize, bir şarkı satırı söylememe izin ver, giderken…”
“Peki!” demiş Şemsnur, ön kapıyı açmasını bekledikten sonra.
“Şiir eğer yanlış aklımda kalmadıysa şöyle: ‘Kim o deme benim ben, öyle bir ben ki, baştanbaşa sen!(26)’ ve o şarkının ilk dizesi; ‘Kapın her çalındıkça o mudur, diyeceksin!(27)’ Bundan sonrası sana ait, sadece yolda geçecek zamanın boş geçmemesi için söylediğimi farz et…
Kendimi tekrar savunacak değilim. Ama bilesin ki, o an Hipokrat yemini(28) etmemiş olsam bile ‘Git sınavına yetiş!’ diyen babanızı öyle bırakmazdım. Bu bir...
İkinci söylemem istediğim, eğer dinlemek lütfunda bulunursan, arabalarımızı ilk park ettiğimiz günden beri sizi unutamamam. Ki bu unutamayış babanızın kontrolünde, beni kovduğunuzda ve sitemlerinizle beni alt-üst ettiğiniz anda bile değişmedi. Sizi sevdiğimi hissediyorum, ama ‘Evet!’ cevabı vermeyeceğinizden de eminim!..
Bu nedenle sizi evinize bırakacağım ve anne-babanıza söz verdiğim gibi bir daha ortalıklarda gözükmeyeceğim!”
“Mağlubiyeti peşinen kabul ediyor, benim yerime de düşünüp karar veriyorsunuz yani?”
“Azıcık da olsa umudum olsa, diz çökmeği de bilirdim!”
“Pes etmek sizin gibi delikanlı ve yakışıklı bir doktora yakışmıyor! Denemeyi istemez miydiniz?”
“Neyi, anlamadım?”
“Diz çökmeyi?”
…
Barbaros o anı anlattığında bizler de mutluluktan uçuyor gibiydik. Barbaros arabasını aniden durdurmuş, kızımın kapısını açıp diz çökmüş ve ona ‘Seni seviyorum!’ demiş.
Türk filmleri gibi her şey hüzünle bitecek değildi ya! Bizim çocuklarımızın serüveni de böyle mutlu başlamış ve mutluluk, saadet dolu bir sonla devam ediyordu!”
Sonrası mı? Sonrası herkesin bildiği gibi “Gökten üç elma düştü!” olayı. Ancak söylemeliyim ki o üç elmadan birini torunlarımız üleştiler, kalanlar kimin olursa olsun!..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şems; “Güneş” demektir ve isimler (Şemsettin, Şemsnur, Şennur ) kısmen buna uygun olarak derlendi.
(**) EK 1942; İl kodunu özellikle yazmadım. Böyle bir plâka varsa da bu benim kendi ismimin, soy ismimin baş harflerinden ve doğum tarihimden uydurduğum bir plâka numarasıdır.
(1) Kaput; Otomobil, otobüs, kamyon gibi kara taşıtlarında motoru örten, açılır kapanır biçimde saçtan yapılmış kapak. Asker paltosu.
(2) Cambaz; Akrobat. Yerde, at üstünde, yüksek bir yere gerilmiş telde, bisiklet, motosiklet vb. üzerinde dengeye dayanan, tehlikeli, heyecan verici gösteriler yapan kimse. At alıp ya da yetiştirip satan kimse.
Akrobat; Cambaz. Çizim masalarını aydınlatmada kullanılan, ayarlanabilir eklemli parçalardan oluşan lâmba.
Jön; Genç. Filmlerde önemli rollerde oynayan oyuncu.
Dublör; Gerektiğinde bir oyuncunun yerine oynayabilecek olan, aynı rolü çalışan yedek oyuncu.
(3) Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(4) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
(5) Deyyus; Karısının ya da kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman, hatta onu pazarlayan kimse.
(6) Pert; Aslı bir aracın % 70 inin veya daha fazlasının hasara uğramış olması, demektir ama öyküde yaşlı adamın duyduğu bu kelimeyi yanlış da olsa kullanma arzusunu şekillendirmek istedim.
(7) Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.
(8) İkna Olmak; İnanmak, inandırılmak.
(9) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(10) Ankesörlü Telefon; Kumbarasına para, jeton ya da özel kart atılınca konuşmaya açılan telefon.
(11) Medyun; Verecekli, borçlu.
(12) Ölüm İlâmı; Ölümün tescili olan, üstünde ölüm ile ilgili konuların yazılı olduğu mahkeme kararına ait belge.
(13) Mobbing (Psikolojik Baskı); Bir kişinin ya da grubun çeşitli söz ve tavırlarla yapmak ya da düşünmek istemedikleri şeyleri yaptırmaya veyahut düşündürmeye zorlamak. Duygusal ya da psikolojik taciz.
(14) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
(15) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(16) Katbekat; Kat kat.
(17) Check Up; Sağlık sorunu olmayan bir kişinin, olası hastalıklarını erken dönemde tespit edilmesini ve önlem alınmasını amaçlayan; yaş, genetik yapı ve çevresel faktörler dikkate alınarak yapılan sağlık taraması.
(18) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(19) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.
Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.
Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(20) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
(21) Şambali (Aslı Şammali); Ege yöresine has irmik ve yoğurtla yapılan, sert hamurlu, yoğun şuruplu tatlı.
Revani; İrmik, yumurta ve tereyağıyla yapılan, pişirdikten sonra üzerine şeker şerbeti dökülen bir tatlı.
(22) Zağar (Zahar); Herhalde, evet öyle (Bodur, bacaksız, küçük bir köpek cinsi ile ilgisi yok).
(23) Yağcılık Etmek; Dalkavukluk, Yalakalık etmek. Övmek. Pohpohlamak. Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.
Yalakalık; Şakşakçılık, yağdanlıkçılık, dalkavukluk, arsızlık, sırnaşıklık, gevezelik, boşboğazlık, asalaklık.
(24) Cüret; Düşüncesiz ve saygıyı aşan davranış. Korkusuzca davranış, yüreklilik.
(25) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
(26) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen! “KİM O DEME” Özdemir ASAF
(27) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(28) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)