Onu ilk gördüğüm, gördüğüm ana da lânet ettiğim(1), adının Jale olduğunu öğrendiğim gün, daha dün gibi hatırımda.

Ve o ne gündü? Belki bana “Sana ne?” diyenler, belki peşinden küfür de yapıştıracaklar olabilir. Ama bunu mutlaka söylemek zorundayım; Türkiye’me, benim güzel ülkeme, felsefeme, mantığıma ve düşüncelerime yakışmayan bir şeydi yaşadığım. Şöyle ki;

Sakalı neredeyse göbeğine kadar uzun ve mutlaka siyaha boyalı, başı takkeli ve ensesinden gördüğüm kadarıyla sıfır numara, ya da ustura saç tıraşlı, eli tespihli ve pantolonu potur(2) denilecek kadar apış arası uzun, dar, kısa paçalı bir adamdı gördüğüm.

Yaşını tahmin etmekte zorlansam bile kesinkes altmışın altında değildi. Peşinde dört kadın vardı, sözüm ona birlikte yürüyorlardı, bu varoş(2) diyebileceğim mahallede, ya da sokakta, her neyse.

Ha! Ben neden mi oradaydım? Yalnızlıktan sıkılan iş arkadaşım; “Gel, felekten bir gece çalalı(3)!” diye emretmiş, ben de onu kıramamış felekten bir gece çalmasına yardımcı olmuştum (meselâ)!

Arkadaşımı da o mahalleye, sokağa hangi rüzgârın attığını bilemem, ben sormadım, o anlatmadı, zaten bilmem de o kadar önemli değildi.

Felekten çalınmış gecenin ardından otobüs durağına doğru giderken karşılaşmıştım o manzarayla.

Sakallının ardındaki kadınları da anlatmam gerekirse; ilk ve hemen arkasında olan öcü(2) gibi tamamen siyahlar içindeydi, boyu aşağı-yukarı sakallıya eşit, ya da biraz daha uzunca, diğerleriyle hiç kıyas edilmeyecek gibi.

Kadıncağızın sadece yüzünde üçgen şeklinde bir açıklık, o da tül gibi bir şeyle örtülü olmasına rağmen, olağana göre iri olan burnu ve kin dolu olduğunu sandığım fıldır fıldır(1) sağı-solu gözleyen, ya da gözetleyen gözleri, başını dört bir tarafa çevirmesiyle kendini açıkça belli ediyordu (ufacık bir tahmin, yok denilebilecek).

Düşüncelerimde tahminden öteye ilerlemem mümkün değil, doğal olarak. Sakallının belki de ilk göz ağrısı diyebileceğim, yanılmadığımı düşündüğüm ayrıcalığı olan bir kadın olsa gerekti o, belki de ilk karısı, kim bilir, en önde olduğuna, hacının hemen arkasından yürüdüğüne göre)?

Onun arkasından gelenler tesettürlü(7) kavramı ile anabileceğim, sıkma başlı iki hanım idi. Biri yerleri süpüren uzunca bir manto, diğeri pantolon giymişti. Diğeri dediğim üçüncü olan tesettürlü kavramı içinde yorumladığım kadının maşallahı vardı!

Tesettüre uygun(!) olarak organları gereğine yakın olarak elbisesinin üstünden görünüyor gibiydi. Şöyle diyebilirim ki, bu sözüm yanlış da olmaz; bir bakıma soyunuk görünmesi için ahmakıslatan bir yağmur(4) yeterli olacaktı.

Dördüncüsü mü? Onu, yani o zaman adının Jale olduğunu bilmediğim genç kızı tarifte biraz zorlanacağım galiba. En fazla 20-21 yaşlarında, diğerleri ile hiç kıyaslanmayacak şekilde modern diyebileceğim bir görünüşe sahipti. Başı-yakası açık, pantolon üstüne eteklikli, topuksuz, açık pabuçlu…

Gerçeği itiraf etmeliyim ki güzel ötesinde güzel bir kızdı bana göre ve ilgimi çekmişti, hatta bir bakıma ondan etkilenmiştim de diyebilirim, yaşımı göz ardı ederek. Onu uzun uzun tarif etmem gerekli değil, güzel kelimesi içine ne, ne kadar, nasıl sığdırılabilirse o öyle ve o kadar güzeldi işte, tekrar etmemde sakınca yok; beni etkileyen.

Şöyle söylemeye çalışsam acaba onu tarif etmem daha mı kolay olur ki? Fani hevesler(4) yerine, tüm ömrünü onun için tüketmek isteyecek, benim yaşımda, benim emsalim tüm hemcinslerimin dikkatini çekecek bir genç kızdı o, hakkında hiçbir şey bilmeden, anlamadan hem.

Sonuçtan evvel şaşırmadan, saklamadan söylemem, ya da tekrarlamam gerekir ki; dört kadının sonrasında sakallıyı takip eden beşinci kişi olmuştum, otobüs durağına gelinceye kadar.

Sofu(7), muhafazakâr(7) olduğuna inancımın tam, hacılığı-hocalığı hakkında bilgimin olmadığı sakallı adam durağa gelince banklardan birine oturdu, öcü onun yanına ilişti, tesettürlüler boş yer olmasına rağmen ayakta dikilirlerken, genç olanı, yani o, güzel tarifi içine sığdıramadığım kız durağın etrafını arşınlama(5) gayretinde oldu.

Otobüsümüz geldi. Otobüsün kalkış için ilk durağı olduğundan otobüste yer durumu müsaitti. Sakallı arkalı-önlü olarak dört kadını sıralı-sekili(4) oturtturduktan sonra kendi de onların arkasına cam kenarına, daha doğrusu tüm koltuğa yayılma gayretini yaşadı.

Gıcıklık(2) parayla-pulla değildi ya! Dilini çözmek, genç kızın kim olduğunu, bizzat sorarak öğrenmek için, toparlanmasına fırsat vererek ve bu gayretini inkâr etmeksizin yanına oturdum sakallının.

Hele ki; “Can alıcı bir şekilde” elimi kalbimin üstüne bastırarak “Selamünaleyküm!” diye selâmlayınca(7) gevşedi sakallı, aynı tavırla “Ve aleykümüsselam!”  deyip devamını getirme gayretini yaşadı. Sanırım o genç kız için kendi adıma kaleyi içten fethetmeme ramak kalmıştı!

Ama nereden ve nasıl başlamalıydım? Hiç böyle konularda yol-iz bilmezdim ki! Üstelik bu yaşa kadar da hiç başıma gelmemişti ki, ne görücülük yapmak, ne birinin çeyizine yardım etmek gibi. Sağdıçlık(2) mı? Ne biliyordum ki?

Belki kaba kaçacak, ama bilindiği üzere “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı(6)” ve ben odun-kütük gibi gelmiştim dünyaya, yontulmamış olarak ve aynı şekilde gidecektim! Ama sakallıdan “Allah razı olsun!” O açtı sözü, belki yaşamının gereği gibi.

“Nerelisin genç kardeşim?” dedi.

Ne faydası olacaktı ki memleketimi öğrenmesinin? Attım kafamdan;

“Bilecikliyim!” dedim.

“Bilirim oraları. Söğüt’te askerlik yaptım, tarihini de sular-seller gibi bilirim(1). Peki, seni buraya atan sebep? Tüm mahalleyi, mahalleliyi bilirim, mahalleli de beni, bizi bilir, tanır, ama seni ilk defa görüyorum buralarda.”

Nasıl “Felekten bir gece çalmak için arkadaşıma geldim!” derdim ki, böyle sakalı göbeğinde olan birine. Otobüs duruyordu hâlâ yerinde. Kalkış vakti gelmemiş olsa gerekti, yerimizde sayıyor gibiydik.

“Memuriyet efendim. Dün de bir arkadaşımı ziyarete gelmiştim, ısrar edince kaldım, şimdi de kendi evime gidiyorum, malûm tatil…”

“Arkadaşın kimdir, mutlaka tanıyorumdur!”

“Biz ona iş yerinde ‘Ulema(2) Hamdi’ deriz. Devamlı okur, internette dolaşır, televizyonları izler, aşağı-yukarı her konuda bilgilidir. Belki ‘çok konuda’ demem daha doğru olur, gibime gelir.”

“Hatırladım bizim sokakta 11 numarada oturan Dul Emine Hanımın oğlu. Gerçekten akıllıdır, biraz ukalâ, biraz da biraya-miraya düşkün gibi, ama iyi çocuk, başı önünde girer sokağa, başı önünde çıkar sokaktan. Kimse ile derdi, fesadı(2) yoktur. Demek onda kaldın bu gece?”

“Evet efendim!”

Ne adını, ne hacılığını, ne de hocalığını biliyordum, dediğim gibi, o halde “Efendim!” demeyip de ne diyecektim ki, hem uzun mesafeler için, yani o genç kızı öğrenmem için kısa mesafelere tahammüllü olmam gerekli değil miydi?

Ama yanılmıştım. Sakallının çenesi düştü, hareket eden otobüsün gürültüsünü bastıracak şekilde kuvvetliye yakın, gına getirecek(1) şekilde kısa kısa değil, uzun uzun cümlelerle anlatmaya başladı, vaaz verir(1) gibi.

“Sizin arkadaşın hemen biraz çaprazındaki 26 numaralı sekiz katlı apartman benim.”

“Eh çalışmanıza gerek yok, kiralarla geçinip gidiyorsunuzdur herhalde.”

“Ne kirası genç arkadaşım? Ancak bize yetiyor, dar bile geliyor, ama sığışabiliyoruz, gelin-güvey olup da gidenler dışında…”

“Nasıl yani, anlamadım!”

“Öndekiler benim hanımlarım. Ön sağdaki Hatice ilk hanımım ve devlet nikâhlı. Hasibe ve Habibe imam nikâhlı. Onlarda ayrı olan Jale’yi de yeni satın aldım. Uyuşamadık, hatta cima bile…”

Ayıplanacağı, tanımadığı biriyle bu şekilde konuşmaması gerektiğine inanmış olsa gerek ki, önce sesini azalttı, sonra temelli sustu, ya da susmak zorunda kaldı.

Sanırım bu tip, evinde dediği dedik olan insanların, her şeye rağmen çeneleri düşük oluyordu galiba! Sakallı yarım kalan sözünü tamamlamak yerine, yeni sözler üretme çabasında oldu.

“Benim adım Hamdullah. Oturduğumuz apartmanın adı da Hamdullah. Bir daha arkadaşına geldiğinde bana da uğra, camide değilsem, mutlaka evdeyimdir. Bir çay ikram ederim, gene havadan sudan bahsederiz!”

O konuşuyor, ben düşünüyordum, belki de onun sözlerini dinlemeden, anlamadan. Benim kızı olduğunu zannettiğim genç kız Jale’nin onun hanımı olacağını kırk yıl düşünsem bile aklıma getiremezdim, hele ki satın alınmış olacağını.

Dolayısıyla etkilenme fikrimi terazinin bir kefesinden alıp ötekisine koymak zorundaydım. Ama öylesine merak doluydum ki, bu satın alınma durumundan! 

Genç kızla sakallı Hamdullah arasında en aşağı iki nesil fark olmalıydı. Hatta “Evlenmeler barklanmalar dışında apartman ancak bize yetiyor!” dememiş miydi? İnanıyordum ki o öcü gibi karısından olan resmi çocukları Jale’den de büyük olsalar gerekti, hatta ve belki torunları bile.

“İt ürür, kervan yürür!” örneği ben düşüncelerimle yürüme gayretiyle yorulmuş, bir an önce otobüsten inip kendi dünyamı yaşama arzusundayken, sakallı hâlâ devam etme arzusundaydı sözlerine, bir bakıma saçmalıklarına;

“Evlât sayısı 16 olarak hatırımda. İlkinden yedi, ikinciden beş, üçüncüden dört. Sonuncudan kaç olur bilmem, ama bu hayat benim, ben de hayatımı yaşıyorum. Dört karı dedim, ama arada bir-iki kısır ve diklenen oldu, ben de onlara üç defa ‘Boş ol!’ dedim ve babalarının evlerine gönderdim, teslim ettim kendilerine birkaç kuruş harçlıkla…

Malûm işin içinde iddet(7), mehr(7), mihri müeccel(7), mihri muaccel(7) konuları var, şeriatımıza(7) göre. Ama bu Jale…

Bu fettan(2) kız, mahvetti beni…

Ölüp ölesiye bırakmam onu, bırakmayacağım da…”

İçimden “Allah’tan reva(2) mı bu?” demek geçti. Sakallı devam ediyordu;

“Torunlarımın, hatta torunlarımın çocuklarının bile sayısını bilmiyorum. Mübarek Bayramlarda, sınıflarını geçtiklerinde, doğum günlerinde gelirler el öpmeye. Özellikle bayramlarda apartmana sığışamayız, harçlık da yetiştiremem o kadar işte!”

“Allah’tan reva mı bu?” demek kısır kalırdı(1) bu sözler üzerine.

Kulaklarımın pası silinmiş, tahammül sınırıma gelmiştim, otobüsün ilk durağında inme gayretini yaşamama rağmen Jale’ye bir kere daha göz ucuyla da olsa bakmak gayretini yaşadım.

Tanrı bazı konularda affedici değildi, bu bakışımı zait görüp(1) otobüsün bozulmasına sebep olmuştu.

Otobüsümüz önce “Daha fazla gidemiyorum işte!” dercesine bir-iki defa silkelenmiş, sonrasında “I-ıh!” dercesine yerinde kalmıştı.

İtekleyerek şeride soktuk otobüsü, indim ve arkama bakmadan, belki de “Allahaısmarladık!” bile demeden bunalmış bir şekilde ileriyi adımlamağa başladım, arkamdaki onun ümit var bakışlarının farkında olmaksızın.

Gene de şöyle demeğe gayret etmeliyim; Genç kızın teessürü, imkânsızlığı, hatta yardım dileyen, hayattan vaz geçmişliğin belirtisi gözlerinden belli oluyordu ve ben bunu hissetmiştim. Hem gerçekten…

İnsanların üstesinden gelemeyeceği bir kısım garip huyları var ki bunların en belirgini yasaklara riayet etmemek(1) anlamındadır. Ya da bizzat uymamak anlamındadır bu.

Örneğin duvara yazı yazılmıştır; “Buraya işeyen eşşektir!” diye, memlekette o kadar çok eşşek vardır ki, orayı umumi tuvalet haline koymuştur, özellikle o mıntıkadan geçmek kolay değildir, hele ki aile olarak.

Gecenin sarhoşları, ayyaşları çöğdürüyorlardır(5) çünkü oraya.

Oysa bence dünyanın en muhterem hayvanlarıdır eşekler(30). Bu nedenle oraya şey(!) edenleri eşeğe benzettiğim için eşeklerden özür dilemem gerek!

“Buraya moloz dökmek yasaktır!” diye yazarsın, bakarsın molozunu herkes oraya dökmüştür. Ha! Molozlara ihtiyacın varsa, mesele yok da, ya gerçekten orada moloz olmasını istemiyorsan? Gene bir hayvana hakaret olacak, ama “Mal(2)” ya da “Öküz” demek zorundayım böylelerine.

Neden bu sözler hayvanın da gücüne gitmesin anlamındaki söylemime gelince, onlar da bu tip insan diyemeyeceğimiz varlıklara göre daha muhteremdirler de onun için. Çünkü özellikle harmanda bir çift öküz, ya da inek sıkışınca tavrını belli eder, harmana işini etmektense, sahibini ikaz eder, büyükse döven durdurulduktan sonra altına saman tutulmasını, küçükse bir kenara götürülmesini bekler.

Bir de meselâ kibar insanlar vardır; “Garaj önüdür, lütfen park etmeyiniz!” diye yazmışlardır. Gene özür dileyerek ağzımdan kaza(!) ile çıkacak, davarlar(2) anlamazlar, belki de okuma yazmaları yoktur, trafiği engelleyecek şekilde olmalarına aldırmaksızın çift araba olarak park ederler oralara.

“Sigara içmek yasak!” denilen yerde sigara içmek, “Denize girmek yasak!” denilen yerde, denize girmek meziyettir(2). “Piknik yapmak yasak!” denilen yerde, piknik yapıp, mangal yapmak, “Çimenlere basmayınız!” denilen bir parça çimen kalmamış gibi orayı yolgeçen hanı(4) yapmak övünülecek karakterlerdir.

Dondurma yiyerek, ya da “Köpekle girilmez!” girilmez denilen yere özellikle yapar gibi dondurma yiyerek, ya da köpekle girmek de (meziyettir) başarıdır!

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama benim düşüncem de bunlardan farklı değildi ki, bana hangi sıfat yakıştırılırsa yakıştırılsın!

Ben de bir sakallının satın alıp henüz evlendiği halde, evlenmemiş, yani sakallının deyişi ile “Cima olmamış” karısından etkilenmiştim ve unutamıyordum onu. Üstelik ne bahasına(2) olursa olsun unutmamak gayretini ve heyecanını yaşıyordum.

Bu; hiç olmazsa kendime karşı dürüst olmamın bir gerekliliği idi vesselâm(2)

Bu nedenle de arkadaşımın “Felekten bir gece çalma”, ya da “Parlatma(5)” tekliflerine sıcak bakacaktım bundan böyle. Baktım öyle bir teklif gelmiyor, şişemi, mezemi alıp “Ben geldim!” diyerek sürpriz(!) yapacak, sonrasında da sözüm ona yatıp uyuyakalacaktım evinde, sırf 26 numaralı apartman kapısını gözlemek için.

İnsanlar bir kısım umutlar için hayallerini sınırlı tutmamalılar, diye düşünürüm. Görünen köyün kılavuz istemediği gibi, insanlar da olmayacak dualara âmin dememelilerdi. Ama bunu, bu yaşlara gelmiş bir insan olarak idrak edemiyordum(1).

Hele ki suratıma şamar gibi çarpan o sözle: “Amca!”

Bu yaşlar deyince abartılmış gibi yorumlanmamalı, yolun yarısını henüz bir süre önce geçmiştim. Nereden baksak bir bakıma Jale ile yarı yarıya yaş farkımız sayılabilirdi, hem bir başkasının malı olarak günah, hem de yaş farkımız olarak tabuydu(2) Jale.

Örnekler mi, güldürmeyin adamı! Aradaki yaş farkına rağmen kişilerin nasıl evlendiklerini siz işte bu örnekteki gibi düşünün ve yorumlayın, hatta ilerilerini bile…

Bütün bir gün kapıyı, bacayı, pencereleri, bakkala, fırına giderek gözlememle birlikte başarılı olamadım. Üstelik “Ziyaretin kısası makbuldür!(9) tavrındaki arkadaşımın tavrından da gitmemi istediğinden emindim.

Yolcu yolunda gerekti, evli evinde, köylü köyünde olmalıydı.

Vedalaşıp çıktım arkadaşımın evinden ve ayrılmadan önce sokaktan, son defa pencerelere baktım, yasakları umursamaksızın. Onu gördüm en üst kattaki pencerelerden birinde bakarken. Eliyle “Bir” işareti yaparak kolunu gösterdiğinde hemen anladım söylemek istediğini; “Bir dakika bekle!” demek gibi.

Böyle uluorta, sokak ortasında, herkesin tanıdığı bir evin penceresiyle işaretleşmek olmazdı, olmamalıydı da. Bir evin çatısına sindim.

Biraz sonra pencerede gözüktü ve bir şey attı aşağıya, belki de varlığımın nerede olduğunu fark etmeksizin.

Peçeteye sarılı bir rujdu attığı ve peçetede aynı rujla yazılmış şu satırlar vardı;

“Kurtar beni amca!”

“Amca!”

Amca bir şamar gibiydi yüzüme. Öyle ya bir kuzgun bir Anka’ya nasıl gönül verirdi ve de ulaşabilirdi ki ona?

Kişi haddini bilmeliydi(10), bu kişinin ben olduğum ancak aklıma geldi.

Karşımda dedesi yaşında biri tarafından karı olarak satın alınmış yardım dileyen bir genç kız vardı.

Öyleyse benim, beni unutup ona el uzatmam gerekirdi. Ama nasıl?

Elimle telefon işareti yaptım, önce açığa çıkıp, sonra gizlenip. “Yok!” anlamında ellerini çapraz tuttu.

Ellerimi “Yarın” anlamında salladım. Parmaklarımla 1,2,3,4,5 işaretlerini saatimle yapıp otobüs durağını işaret ettim.

Elini göğsüne bastırdı, tıpkı sakallı gibi, bunun benim beklediğim işaret olduğu inancıyla elimi salladım, “Allahaısmarladık!” dercesine, elini salladı belli-belirsiz “Güle güle!” dercesine gibi…

Ertesi gün…

Durakta bir kanepeye oturdu, fark edilmemek istercesine başını kaldırmadan konuşmağa çalıştı, durakta bizden başka kimse olmamasına rağmen çekinerek.

“Söyle amca, ne yapabilirim? Okumuş, görmüş, yaşamış birisin, hissediyorum. Kaçsam, kaçamam, anneme, babama, kardeşlerime sülâlece baskı yaparlar, eziyet ederler,  söverler, döverler, acımasızca hınçlarını alırlar(1), verdikleri parayı isterler ve bulurlarsa beni öldürürler muhakkak…

Kaçtığımla kalırım, hem kaçsam nereye giderim ki, bulunma ihtimalim olmasın? Keşke sizin gibi bir tanıdığım, hatta sevgilim olsaydı da ona sığınsaydım. Ama sevginin bile ne olduğunu bilmiyorum ki amca!”

Durur gibi oldu bir süre.

İç geçirdi, derin bir nefes aldı;

“Keşke annem, babam, kardeşlerim benim onları sevdiğimin yarısı kadar da olsa sevselerdi beni. Ama yok ve ben bunun, benden uzak durmalarının nedenini bilmiyorum, bilemiyorum!”

“Neden verdiler sakallıya seni, ya da sattılar!”

“Bilemiyorum, aslında o kadar düşkün de değiller!”

“Şimdilik bir şey gelmiyor aklıma. Düşünüp seni bilgilendirmeye çalışsam?”

“Düşünme amca. Senin gibi birinin aklına bile çözüm gelmemişse bu benim de aklımdan geçenin cevabıdır. Dünyamda bir ömrü cehennemde yaşamaktansa, cehennemde sonsuza kadar yanmayı tercih ederim(11). Yokum bundan böyle!”

Arkasına bakmadan yöneldi evine doğru, aklıma hiçbir şeyin gelmediği o durumda.

Sanırım ki sakallı, cima için uçkuruyla meşgulken, Jale söylediği ve kısa süreceğine inandığı ahret yolculuğuna(4) herhangi bir şekilde çıkmış olmalıydı, benim bir “Amca” olarak engelleyemeyeceğime inandığım…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Cima; Eşi ile cinsel ilişkide bulunmak (Eşi olmayan biriyle olana “zina” dendiği herhalde biliniyordur).

Jale; Gece yağan ve yapraklara konan ince nem, su damlacığı. Çiy, kırağı, şebnem

Hamdi; Allah’ı övmeyle, Allah’a şükretmeyle ilgili. Allah’ı övme, Allah’a şükretme. Şükreden, şükredici.

Hasibe; Değerli, saygın, soyu temiz.

Habip (Habib)(Erkekler için) Habibe (Kızlar için); Sevgi duyulan, sevilen, sevgili, beğenilen, dost, seven.

Hamdullah; Allah'ın övgüsü. Allah'a şükreden.

(1)

Gına Getirmek; Usandırmak, bıktırmak.

Gözleri Fıldır Fıldır Oynamak; Telaşlı, meraklı, imalı bir biçimde, art niyetli olarak sağa-sola bakınmak. Zekice, çabuk çabuk, niyeti bozuk bir şekilde her tarafa bakmak.

Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin hissini yaşamak.

İdrak Etmek; Akıl erdirmek, anlamak, kavramak, algılamak. Erişmek, kavuşmak, ulaşmak.

Kısır Kalmak;  söz olarak bir şey diyememek. Verimsiz olmak. Yaratıcı özelliği olmamak. Boşluk, yararsızlık. Ürün vermeyen toprak, m Meyve vermeyen bitki olmak. Döl verememek, üreme yeteneğini yitirmiş canlı varlık olmak.

Lânet Etmek (Okumak); Bir kimsenin Tanrının merhametinden mahrum kalmasını dilemek.

Riayet Etmek; Herhangi bir kural, şart ya da yasaklara bağlı kalmak, uymak.

Sular Seller Gibi Bilmek; Bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi, yanlışsız, doğru olarak öğrenip bilmek.

Vaaz Vermek; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma yapmak.

Zait Görmek; Artmış, çoğalmış görmek. Matematikte (+)  artı işareti bilmek.

(2) Baha (Paha); Kıymet, eder, değer, bedel. Güzellik, zarafet, alışma.

Davar; Küçükbaş hayvanların (koyun-keçi gibi) genel adı, köyüm ortamında.

Fesat;  Ara bozuculuk, karıştırıcılık,  karışıklık, kargaşalık çıkarma.

Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.

Gıcıklık; Karşı tarafın hareketleri ve davranışları ile ilgili olarak intikam alma duygusu.

Mal; Aslında bir kimsenin sahibi olduğu şey olarak tarif edildiği halde genelde, bayağı, aşağılık, adi anlamlarında kullanılmaktadır. Genelde büyükbaş hayvanlar için köy ortamında söylenen bir söz. “Mal mal bakma!” veya “Mel mel bakma!” deyişi buradan geliyor, tıpkı “Öküzün trene bakışı” der gibi.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

Potur; Bacakları dar bir pantolon çeşidi.                 

Reva; Yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır.

Sağdıç; Düğünlerde gelin ya da damada kılavuzluk eden, onları bilgilendiren, görmüş-geçirmiş kimse. Daha çok güveye bilgi veren, güveyin sağ kolu anlamında kullanılan bir kelime ya da deyim. Anadolu’da geline yardım edene genelde “Gelin Yengesi” denilmektedir.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Ulema; Âlimler, sarıklı din bilginleri.

Varoş; Kent veya kasabada dış mahalle.

Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.

(3) Felekten Gece Çalmak; Her şeyi bir kenara bırakıp eğlenceli hoşça vakit geçirmek (Yanlış aklımda kalmadıysa; “Seni özlemekten yoruldum…” diye başlayan “Felekten bir gece çalsak, diyorum!” şeklinde bir Türk Sanat Müziği eseri vardı).

(4) Ahmak Islatan Yağmur; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur.

Ahret (Ahiret) Yolculuğu; Ölüm.

Fani Hevesler; Geçici, kalıcı olmayan, işe yaramayan hevesler, arzular, istekler.

Sıralı-Sekili; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi oturmak, kalmak, herhangi bir işi yapmak.

Yol Geçen Hanı; Girip çıkanı, geleni gideni çok ve belirsiz olan yer.

(5) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

Çöğdürmek; İşemek, ileri doğru fırlatmak.

Parlatmak; Kafayı çekmek, içki içmek. Yüzeyler için düzgün ve parlak bir duruma getirmek, parlamasını sağlamak.

(6) Talib-i Kadim’e ait beytin aslı; “Çeşmi insaf kadar kâmile mizan olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz” şeklinde olup “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” anlamını taşır.

(7) Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış.

Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına uyan kimse.

Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.

İddet Müddeti; Medeni Kanuna göre boşanan bir kadının tekrar evlenmesi için bekleme süresi olup üç yüz gündür.

Mehr, ya da Mehir; İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği  (hatta şart olan) para, mal, mülk, altın, menfaat gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır. Ancak mehir (ile hiç ilgisi olmayan şeriata göre haram olan “Başlık Parası”  ile karıştırılmaması gereken) kadına verilmek üzere takdir edilmiş bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).

Kur’an, Nisa Suresinin 86. Ayetinde; “Size bir selâm verildiğinde ona aynısıyla ya da daha güzel selam verin” denilmektedir. Bu nedenle “Ve aleykümüsselâm” ya da “Ve aleykümselâm”  denildikten sonra “ve rahmetullahu ve berekâtühu” kelimeleri de eklenerek selâm cevaplanır.

(8) Eşekler neden muhteremdir kısaca anlatayım ki eşek deyip geçmeyin. ‘Bir defa onun gözleri çok güzeldir ve yerine göre bazı insanlardan da akıllıdır. Onunla dağda bile yol bulmak mümkündür. Eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun idi ki’ ve ‘Eşek bir çamura bir defa düşer’ deyimi neden oluşsundu ki?”

(9) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.

(10) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

(11) Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. (Kur’an; Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayetleri.) (Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?)