Böyle bir olay, 40 yılda bir gelirdi insanın başına. Yok! Yok! Biraz basitleştireyim; 24 yılda bir gelirdi insanın başına. Çünkü yalnızlığımla kutladığım 23 yaşımı bitirip 24 yaşıma geçeli birkaç gün olmuştu henüz.
Oldum olası ve nedenini bilmeksizin yalnız olmaktan hoşlanırım. Bu nedenle evimizde, odamda yalnız olmayı severim örneğin. “Bırakın, dağınık kalsın!” dediğim odam “Pasaklı Odam” diye anılır. Onun için de şöyle bir şiir(1) var, hatırladığım;
“Kalemlerim, silgilerim karmakarışık,
Kitaplarım, kâğıtlarım pek sıkışık;
Hepsi benle barışık
Bilgisayarım,
notlarım bölük-pörçük
dizelerim sahipsiz, karışık mı karışık?
düzensiz resimler hem orda-burda
bazısı birbirine yapışık
ama şık mı şık
hele bazı notlar kağıtlarda
kırışık mı kırışık
(yüzüm gibi meselâ)?
burası benim odam
benim kimliğim…
Kapı mı çalındı?
Bir ses mi var dışardan, dışarılardan?
-Kim o?
Kimse yok,
hem hiç kimse
Sadece yalnızlığım
odamda
-pasaklı dünyamda-
duvarlarda
çizgilerde
dizelerde…”
Annem ancak izin aldığında yahut da ben ona izin verdiğimde ve ben odamda değilken yapardı, yapması gerekenleri!
Ve bilirdi ki masamın üstü benimdir; kalemtıraş artıklarına, silgi tozlarına, karamalarıma bile dokunmazdı. Çünkü her şeyin, onların bile ayrı ayrı yerleri vardır. Gereken gereğini, gerektiğinde yapardı erinmeden(2), yani ben.
Neyse sözümü uzatmayayım. Doğum günümü, yani 23 yaşımdan 24 yaşıma ulaşma serüvenimi de kendimden kendime bağışladığımdan(!) daha doğrusu hak ettiğime inandığımdan bir tatil yöresinde geçirmiştim.
Deniz, mehtap, yakamoz, her şey dâhil komutunda bol gıda, içecek ve de insan bolluğunda sessizlik ve kaba kaçmazsa eğer; “Sınırsız bir hürriyet” yalnızlığında. Ne gönlüme sultan aramak, ne yalnızlığımı paylaşmak aklımın ucundan bile geçmiyordu.
“Sayılı gün çabuk geçer, ya da biter!” derler. Eh! Öyle olması da mukadderdi(3).
Gece yolculuklarını severim. Bu; zamandan tasarruf gibi gelir bana. Uyursun, uyuklarsın, zaman geçirmeksizin ulaşırsın, ulaşmak istediğin yere ve sonrasında uykuya olan borcunu taksit-taksit ödersin, bir hafta içinde ne alacağın kalır uykudan, ne de vereceğin kalır uykuya.
Tabiidir ki bu düşüncelerin tek mahzurlu tarafı otobüs ya da trende tek koltuk yerine çift koltukta yer bulman ve yanındaki ile uyuşmayan karakterlerdeki vatandaşlarla yolculuk yapmak zorunda kalmandır.
“Karakter” dedim, başka ne denir bilmiyorum; horlamaya, çene düşüklüğüne, ya da o kişinin omzuna yaslanarak uyuma gayretine?
Bir ara canımın sıkıldığı bir gün yaptığım şehir turunda geri dönüşüm için otobüs biletimi almaya yöneldiğimde, şanssızlığımın ilk badiresini(4) atlatmak değil, bizzat yaşamak zorunda kalmıştım. Bu; ilkti. Yalnızlık konusunda ne kadar sabit fikirli isem, plân ve programlarımda da o kadar sabit fikirli ve titizdim.
Öğrenci sınavı mı varmış, yoksa bir özel gün müymüş ne, otobüsün tek koltuklarında yer kalmamıştı Saat: 22.00 otobüsü için. Prensiplerimden ve yıllardır kullandığım, hatta fiyat indirim avantajım olan otobüs firmasından vazgeçemezdim, diğer firmaları araştırmadım bu nedenle.
Yaşımın gereği olarak, tek koltuk da kalmamış olduğundan 24 numaralı koltuk yerine 23 numaralı koltuğun biletini almak istedim. Benden önce biri sahiplenmişti. Bu nedenle 22 Numaralı biletle iktifa etmek zorunda kaldım.
Ve tıpkı şarkıdaki gibi; “Benim bütün dualarım seninle(5)” demeksizin sadece kendi adıma bencilliğimle dua etmiştim;
“İnşallah yanıma akıllı, uslu, edepli, horlamayan, zırlayıp zıplatmayan, çenesi düşük olmayan bir adam gelir oturur!” diye.
Tanrı duamı ters algılamıştı galiba. Şimdilik demem gereken söz bu kadar. Yanılgım için ufacık bir ipucu, yanıma gelip oturmasını beklediğim yolcu, bir adam değildi maalesef.
Her iyi, güzel, hatta kötü şeyin sonu olduğu gibi şanssızlıkların da, yanlış tesadüflerin de sonu olabilir miydi ki? Nerdeee? Mümkün müdür ki?
Tatilim bitti. Gündüzden yeterince ve oldukça yararlandıktan sonra, oteli terk etme kurallarına uyarak, çantamı otobüs terminaline emanet ederek şehirde, şehri tanımak ve gezmek amacıyla epeyce bir dolaştıktan sonra, otobüsün kalkışına çeyrek kala terminale gelip otobüse binip yerime oturdum. Sağ yanım benden önce gelen-giden olmadığı için boştu.
Firmanın yoldan yolcu almamak, belirtilenin dışında herhangi bir yerde durmamak gibi güzel bir huyu vardı. Yanımın satılmamış olması olasılığı yoktu, bilet benden önce alınmıştı çünkü.
Ancak biletin iptal edilmiş olması yahut da bunun mümkün olması çok zayıf bir olasılıktı ama yolcu otobüse yetişemeyebilirdi, ben de menzile kadar ayağımı uzatarak rahat rahat gidebilirdim, hani “Aç tavuğun kendini darı ambarında görmeyi tahayyül etmesi” gibi bir şey ve dahi kısaca benim düşüncem egoistliğin daniskasıydı.
Vakit geldi, saat; ulaşması gereken zamana ulaştı, yanım boştu firmanın görevlileri, değnekçiler(6) çığırıyordu;
“Firmamızın 23 koltuk numaralı yolcusu, otobüsünüz kalkmak üzere, lütfen yerinizi alınız!”
Bu benim yanımdaki koltuğun sahibi için anonstu(7). Ve Otobüs Kaptanı “Yolcu belki yetişir!” ihtimali ile ağır davranıyordu, yola çıkmak konusunda. Gecikmemizin üçüncü, belki de beşinci dakikası dolmaktayken, umudunu kesmiş olarak garaj kapısından çıkmak üzere garaj biletini alırken ters yön olmasına rağmen ticari bir taksi otobüsün tam önünde ani bir frenle durdu.
Otobüsümüzün kaptanı da aynı şekilde ani fren yapmak istemesine rağmen, belki de refleksindeki(8) uyumsuzluk nedeniyle çarpmaktan kurtulamadı taksiye.
Taksiden inen çocuk, ya da en fazla 17-18 yaşlarında bir genç kız, otobüsün önündeki kalkış levhasına dikkatlice baktıktan ve gideceği istikameti öğrendikten sonra çantasını ya da valizini otobüsün muavinine verirken hiçbir şeyi umursamaz gibiydi, otobüse yetişmiş olmanın mutluluğu ile belki.
Yanıma kadar geldi, kenara çekilmemi beklercesine sessizce durduktan sonra, koridora çıkmamı ve kendisine izin ya da yol göstermemi bekleyip yerine geçti ve oturdu.
Firmanın saplantısı vardı bildiğim; “Bayan Yanı” felsefesi olarak. Nasıl bir rastlantıydı ki bu gözden kaçmıştı? Bilemem, bilmem de mümkün değil. Olası ki genç kızın; “Bence mahzuru yok!” deyişinin tezahürü(9) olsa gerekti bu, belki de firmanın bana güveninin, belki de olası bir dalgınlığın…
Otobüs Kaptanı ile taksi şoförü ayaküstü anlaşamadılar. Trafik Ekibi çağırılınca müşterileri bekletmekten çekinen firma ikinci bir otobüsü, bizim otobüs yerine servis için getirtti. “Müşteri velinimetti(10)!” çünkü.
Bagajlar ve yolcular bu otobüse aktarıldılar, yaklaşık bir saat kaybetmiş gibiydik. Ve genç kızın kendi kendine konuşması dikkatimi çekti;
“O kadar acele etmeme gerek yokmuş, daha otobüsün kalkışına bir saat varmış, acele edip erken gelmişim!”
Hey Allah’ım aklıma gayret ver, “Aklıma mukayyet ol! (11)” anlamında. Tam 55 dakika gecikmişiz, bu genç kız umursamaz bir şekilde “Erken gelmişim!” diyor.
Şeytan diyordu ki; “Al eline sopayı, çıplak bedeninin neresine rastlarsa rastlasın, evire-çevire vur, döv onu ve rahatla!”
Yeni otobüsün dijital saati ilişti gözüme, otobüs kalkmak üzereyken penceredeki yansımasından ve tavandaki esas yerinden. Saat; 22.55 idi. Yani tersten de, düzden de 22.55 dijital olarak. Tersliğin bir diğeri miydi bu acaba, dijital saatin görüntüsü olarak bugün ikinci kez yaşadığım?
Genç kıza gelince, yaz mevsiminin görüntüsü kısacık bir etekliği vardı, mini etek diyebileceğim bir şey bir bakıma, hani şorttan, mayodan 2-3 cm, bilemedin en fazla bir karış uzun.
Ve üstünde neredeyse yarı beline kadar açık askılı bir şey, belki de kuruttuğu mayosu, ya da sutyenli bir giyim eşyası, o kadar…
Gıcık olduğum(12)…
Bu kadar kaba konuşmama gerek yok, sözümü şöyle düzelteyim; Hayret ettiğim şey; genç kızın bacaklarını örtmek istermiş gibi ikide bir, gıvıl gıvıl(13) eteğini çekiştirmesi, parmak arası terliklerini düzeltmek için eğildiğinde göğsünü kapatma çabası idi.
Be güzel kız, bacım, kardeşim! Çekiniyorsan giymeyeceksin. Giyiyorsan da çekinmeyeceksin. İşte o kadar! Bırak senin göstermek istediklerini, sendekileri görmek isteyenlerin gözleri bayram etsin, göz banyosu(14) yapsın yahu! Bacakların, göğsün güzel mi, bu özelliklere onlar karar versin, değil mi ya?
Arabamız karınca-kararınca devam ediyordu yoluna. Prostatlılar(15), karnı acıkanlar, hediye alacaklar…
Kısaca; “İhtiyaç Molası” vereceği ve midesini geleneğe uygun olarak gönüllendirip şişireceği yeri biliyordu kaptan. Ya da şöyle söyleyeyim kısaca, kaptan, ya da servis elemanının yaptığı anonsa göre;
“Otobüsümüz kalkış saati 22.00 değil, 23.00 kalkış saati olarak ulaşacaktı menziline, yani bir saat geç olarak. O nedenle telefonlarımız açık ve sessiz konumda olduğundan haber vermesi gerekenler, haber vermeleri gereken yerlere bir saat gecikme olacağını haber vereceklerdi”, isteyenler “Durum-vaziyeti” de anlatabileceklerdi, isterlerse!
Nihayet mola yerine ulaştık, gecenin oldukça ilerlemiş bir vaktinde. Kısa etekli, askı dekolteli(16) genç hanım kızın acelesi var gibiydi, otobüs durur gibi olmak üzereyken ayağa kalkmıştı.
Koridordaki yoğunluk, çıkışımı engellediği gibi ona yol vermemi de engelliyor, o da hiddetli, şiddetli, sinirli, kahırlı gözlerini bana dikmiş, öylesine ayakta duruyordu yerinde. Daha doğrusu dizleriyle beni itekliyor, gibiydi.
Sondan iki evvelki yolcu kibar bir beyefendi idi, yol verdi, ben de o genç kıza yol verdim.
İnanması belki güç olabilir, ama genç kızın gecikmesi nedeniyle bindiği taksinin yolculuk yapmamız gereken otobüse çarpması, servise yeni bir otobüsün konulması, 55 dakika gecikmemiz nedeniyle kimsenin sitemi yükselmemişti otobüsten. Belki…
Belki; “Erken gelmişim!” mırıldanışına, benim aynı mırıltıyla “Halt etmişsin(17) sen onu!” şeklinde cevap vermem dışında.
Yeterince toktum ve İhtiyaç Molasına da ihtiyacım yok gibiydi. İnmedim araçtan ve çekincesiz bir şekilde kafamı arkaya dayayıp yarım saatçik de olsa zamanımı uyuma modunda geçirmek arzusunu yaşadım içimden. 23 Numaralı yan koltuğa kaydığımın farkında değildim, yorgunluğumu ya da uykusuzluğumu giderme arzusunu yaşarken.
Aslında uykum derin olmazdı. Ama…
Aması-maması yok, içim bir hayli geçmiş, ne anonsu, ne de yolcuların ve onun otobüse binişini duymamış, duyamamıştım. Ta ki kavga-dövüş-gürültü sesleri yükselinceye kadar…
Ön taraflarda biri koltuğu yatırmak istemiş, rahat uyumak için, arkasındaki öteki “Rahatsızım!” demiş, engellemek için.
“Saygı göster!”
“Bana ne?”
“Taksi tut!”
“Sana ne?”
Ve sonuç…
Kadınların saç saça, baş başa kavgaları kanepelerde, arkalı-önlü.
Otobüs mola yerinden hareket edememişti bu kavga nedeniyle.
Şikâyet, sitem, sonrasında polisin daveti, bir saat gecikmenin üstüne yeni bir gecikme sinyallerinin endişesi ile tarafların birbirinden şikâyetçi olmaması, rahatsızlık duyanların aynı gecikme endişesi ile şahitlikten kaçınması ve yarım saat de böyle yitirdikten sonra yola düzülüş…
Unutmadan söylemem gerekir ki, o hengâmede(18) bile aklımı kullanıp(!) değişik bir acı çeker gibi tavır ve edada olmasına anlam veremediğim sahibine koltuğunu iade etmiştim, ilk defa güzelliğinden hoşnut, hatta etkilenmiş olarak.
Neden gerekiyorduysa, ya da neye yarayacaktıysa?…
Aslında bu tip güzellikler hiç de umurumda değildi. “Ekmek elden, su gölden” örneği, “Allah’tan sağlık, babadan aylık, annemden her türlü varlık…” yetiyordu bana. Bir evin tek oğlu, “Yediğin önünde, yemediğin arkanda” evim, odam; yani pasaklı odam, hatta arabam bile vardı.
Yedek anahtarım cebimdeydi ve babama arabamı garaja bırakmasını rica etmiştim. O da beni kırmamış annemle birlikte çift arabayla gelmişler ve benim arabamı garajda bırakıp kendi arabalarıyla geri dönmüşlerdi evimize.
Kısaca; “Al bebek-Gül bebek” yetişmiştim ve hâlâ bu yaşlara ulaşmış olmama rağmen bu bebek yaşamım devam ediyor gibiydi!
Otobüs henüz hareket etmemişti. Kendi düşüncelerimi beynimde yoğunlaştırma gayretinde iken yan koltuğumdaki onun, ızdırap çektiğinin farkında değildim. Şöyle ki;
Dinlenme yerine geldiğimizde aceleciliğinin günahı ile karşı karşıya kalmıştı genç kız. Buna “günah” değil de “ceza” adını vermek daha kolay olsa gerekti.
Çünkü o genç kızın ayağı belki de parmak arası terlikleri nedeniyle otobüsün merdivenine takılmış ve yüzükoyun düşmüştü betona. Bedeninde manzara olarak(!) görünmesinden sakındığı ne varsa hepsi aşikâr(19) olmuş, servis görevlisi genç çocuk onu hemen yerden kaldırmanın gayretini yaşamıştı (Bilemezdim)!
Gözlerinde ve yüzünde ızdırap çektiğinin belirtisi oluşmuştu. Servis görevlisinin omzuna yaslanmaktan çekinmemişti, dinlenme yerine giderken de, otobüse binerken de.
Ayağının belirli bir bölümü morarmıştı. Dinlenme yerinde tesadüfen bulunan Kulak-Boğaz-Burun Doktoru olmasına rağmen bir doktor gereken kontrolleri yapmış, Hipokrat’a(20) ve üniversitedeki genel bilgilerine göre; kırık-çıkık olmadığını zannettiğini söylemiş.
Ayaklarını kaldırıp, buz tedavisi ile kısa zaman içinde ayağa kalkabileceğini söylemenin yanında, gene de bir ortopedi uzmanına görünmesinin yararlı olacağını önermişti. Sonrasında aynı doktor lokanta sahibine buz dolu bir poşet hazırlatıp bu poşeti genç kızın ayağının morarıp-kararan yerine koydurmuştu.
Bunları görmeyip, bir “Geçmiş olsun!” sözü sarf etmeme konusunda duyarsızlığıma sinirlenmiştim.
Beni belki de etkileyen Otobüs Kaptanı hakkındaki duyumumuz olabilirdi. Kaptan Bey ağzını kapatmadan esnerken bir karasinek yutmuş, öğürürken(21) bütün midesini boşaltıp, dengesini yitirip baygınlaşmıştı.
Yorgun olsa da ikinci kaptan vardı, o geçti direksiyona ve otobüste başka yer olmadığından bagajda bir yer açılarak oraya yatırıldı öğürüp kendinden geçen belki de tansiyonu düşen(22) kaptan.
Ve yaklaşık 40-50 km de bir servis görevlisi tarafından bagajda kontrol edildi asıl kaptan.
Artık kaybedilen zamanları yorgun kaptan dâhil kimse umursamaz olmuştu; “Battı balık yan gider!” esprisinde. Yorgunluğu, belki de bagajdaki kaptanın varlığının tedirginliği nedeniyle fazla sürat yapmıyor, belki de yapamıyordu otobüsü kullanan kaptanımız.
Gün aydınlanma çabasını gösterme gayretinde iken, yanımdaki genç kız ıstırabını umursamazcasına yerinden kalkma gayretinde oldu. “Gabiliğimi(23) sona erdirmek” çabasını yaşadım;
“Yardımcı olayım kızım!” dedim.
“Çantam?” dedi kısaca, sağını solunu ıstırabının elverdiğince kontrol etmeğe çalışırken. Ayağa kalkıp bagaj konsolunu kontrol ettim, elime ulaşan herhangi bir şey olmadı.
“Çantam!” diye tekrarladı bu kez genç kız. “Ayağımın verdiği ıstırap nedeniyle mola yerinde unuttum herhalde ağabey!”
“Ağabey?” Eee! Ben “Kızım!” demişsem, onun da “Ağabey” demesi doğal değil miydi? Ya peki, “Amca!” deseydi? Demedi, şükrettim!
Önce servis elemanıyla görüştüm, Yedek Kaptan otobüsün bagajında olduğundan. Sonrasında ehlen ve sehlen(24) otobüsü kullanma gayretini yaşayan kaptan şoförün yanına gittik, servis elemanı ile beraber.
Genç kızın tüm birikimleri ve önemlisi banka kartları, Nüfus Kâğıdı ve cep telefonu da çantasındaymış.
Kaptan;
“Telâşlanmayın! Geri dönüp genç kızın çantasını almamız mümkün değil, bu kadar gecikmenin sonucu diğer yolcuların hakkını gasp etmek(25) ne ona, ne de firmamıza yakışmaz. Bir sonraki otobüsümüz ise en fazla on beş dakika, yarım saat içinde emanetini terminale getirir, hatta bu kadar gecikme ve yavaş gitmemiz karşılığı o otobüs bize yetişebilir bile. Ben şimdi telefonu açıyorum...
Önce sorun bakalım o hanım kız çantasını muhtemelen nerede bırakmış? Belki hepsi de güvenilir çocuklar olan garsonlarımız çantayı bulup anons yerine teslim etmiş bile olabilirler.”
Telefonu açtı kaptan;
“Alo Hüsam! Ben Erol Amcan!... Evet, o çanta için aramıştım, pardon bir saniye, adı neydi genç kızın?”
Bilmiyordum. Adımlarımı sıklaştırarak genç kızın yanına gidip sordum;
“Şenel!”
“Şenel efendim!” dedim kaptana ve gülümsemeden edemedim, çünkü kaderin benim Şenol ismime uygun bir yönlendirişi olmalıydı bu. “Oysa koyun can derdinde idi, bense mal derdindeydim” gibi.
Kaptan devam etti;
“Çantanın carcurunu aç bakalım. İçinde Şenel adına bir Nüfus Kâğıdı var mı? Diğer teferruat(26) önemli değil…
Buldun mu?...
O mu?...
Tamam! Çantayı vereceğin bir sonraki otobüsün plâka numarasını, kaptanın adını bana bildir ki, ben de hanım kızımıza söyleyeyim, üzülmeden kavuşsun çantasına. Haydi, kal selâmetle…”
Kaptan Erol Ağabey tekrarlamamak için sesli ve hoparlörlü konuşmuş, servis elemanıyla birlikte biz de anlamıştık söylenenleri.
Yerime oturduğumda;
“Haydi, geçmiş olsun, çantanız bulundu ve bir sonraki firma otobüsü size yetiştirecek, umarım!” dedim.
“Haydi, sağ ol ağabey!” dedi genç kız aynı formatta(27). Yerine yerleşmeye, eteklerini düzeltmeğe ve eğilirken göğsünü kapatmaya gayretle ayağındaki buzları kontrol edip düzelterek.
Yine gıvıl-gıvıl hareket halindeydi! Her şeye rağmen, endişeli, şüpheci;
… Sonrasında;
“Ağabey cep telefonun var mı?” dedi.
“Var! Hayırdır, ailene falan mı haber vereceksin?”
“Yok! Kendi numaramı arayacağım, eğer bakarlarsa izninizle bir sonraki otobüse ait bilgileri benim cep telefonumdan sizin cep telefonunuza ulaştırmalarını rica edeceğim, tekrar izninizle ve saygılarımla ağabey!”
“Ağabey” kelimesini bu sefer de üstüne basa basa söylemiş ve telefonumun tuşlarına basmış, uzun uzun çaldırmasına rağmen cevap alamamış olmaktan dolayı üzülmüş gibiydi sanki. Belki de çantayı alanların, ya da firmanın “Emanete hıyanet etmek olmasın!” kabilinden ayrıca böyle bir kuralı da olsa gerekti.
Oldukça denilecek durum için ilerleyen bir zamanda peçeteye yazılmış bir dokümanla başımıza dikildi servis elemanı.
Bir sonraki otobüsün kaptanının adı, otobüsün plâka numarası ve muhtemel ulaşım vakti yazılmıştı, örneğin 10-11 arası gibi. Allah’ıma şükürler olsun ki bu kez dijital bir uyum yoktu rakamlar arasında.
Rahatlamışçasına uyuma moduna girmişti genç kız. Gözlerini kapadığında onu ilk defa süzme amacına yönelmişti beynim. Gözlerini göremiyordum, yeşil olsa gerekti bana göre, ya da mavi, o uzun sarı saçlarına uygun olarak.
Çıtı-pıtı(28) bir kızdı desem yalan olmazdı. Burnu küçük ve ucu yukarı kalkıktı. Aralık dudakları arasından dişleri gözüküyordu bembeyaz, teni gibi sanki. Dudaklarının üstü ince, altı kalındı. Gamzeleri uyurken daha belirgindi, belki de bana öyle gelmiş olabilirdi. Ve önemlisi; boyası, makyajı yoktu.
Süzmeyi bıraktım sabahın ilk ışıklarını göz ardı ederek. Galiba genç kız gibi benim de rahatlamak için başımı arkama yaslamam gerekliydi, duamla;
“İnşallah teker patlamaz, motora bir şey olmaz, bagajda giden kaptan sağlığına kavuşur, acil herhangi bir vatandaş rahatsızlığı olmaz!” gibi gevelediğim(29) dualardı bencilce içimden geçirdiğim. Yeterince ve gerektiğince vakit yitirmiştik bana, belki de herkese göre.
Uyurken, ya da uyumağa çalışırken, artık bilerek mi, bilmeyerek mi, kendimin bile bilip anlayamadığım bir şekilde genç kızı kucaklamağa, başımı omzuna dayamaya çalışmışım. Hâlbuki evde, bile böyle yastığa sarılmak, anne şefkati beklemek gibi bir huyum yoktu.
Pasaklı odam, aynı zamanda yatak odamdı da. İş-güç, çalışmak, internetten gazete okumak, dolaşmak gibi gereklilikleri yaptıktan sonra yattığım gibi uykuya geçer, şekil değiştirmezdim, hatta zorunlu yolculuklarımda bile. Bu sefer farklıydı. Tavır, eda ve yanlışlığımın doğru olduğuna kendim bile inanmıyor, inanamıyor, kendimi ayıplıyordum.
Şenel usulca elimi bedeninden, kafamı incitmemek istercesine omzundan çekme gayretini yaşamıştı, o ıstırap çeker konumuna rağmen.
“Affedersin!” dedim.
“Önemsiz! Yorgun olmalısın herhalde, uyurken, ya da uyuklarken art niyetli bir davranışınızı düşünemem, böyle bir davranışınız olacağına inanamam.”
İnsanlar; “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!” demişler, ama kim söylemiştir, ya da söylenmiş midir, bilmiyorum, “Dua etmesini bileceksin!” anlamında da bir söz var mıydı? Hem yanımdakinin “musibet(30)” olması olasılığının % kaç olduğuna dair bir fikrim yoktu…
Şehre 10-20 Km kala son yokuşu inmek üzereyken, yoğun, tıkanık, hatta duran trafik ertesinde, arka arkaya yanımızdan geçen cankurtaran araçları nedeniyle sağa çekilip durmuştuk. Ölümlü bir trafik kazası nedeniyle bir süre beklememizin gerekliliği Şenel’e yaramıştı!
Arkamızdan gelen otobüs bize yetişmiş ve telefonlar sonucunda arkadaki otobüsün servis elemanı; “Uzun ince bir yoldayım(31)!” türküsünü çığırırcasına da olsa çantayı getirip sahibine ulaştırıp teslim etmişti.
“Gözünüz aydın!”
“Sağ ol ağabey!”
Beklemek, hele bu kadar kısa bir mesafe ve terminale 15-20 dakikalık bir süre kalmışken beklemek zıddıma, zoruma ve sinirime gitmeğe başlamıştı ve yetmek bilmiyordu. Üstelik zaman da kendini yitirmiş, ne zaman kendine geleceğinin farkında değildi.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa 50-100 metre ötede bir taksi durağı olduğunu hatırladım. Daha, daha da gecikmem, telefon özürlü de olsalar ailemi, özellikle annemi tedirgin ederdi. Otobüste bulduğum uygun vakitlerde bilgilendirmeğe çalışmıştım babamı. Babam günün ilerleyen bu vaktinde işine yönelmiş olmalıydı, hem de çoktan.
“İnebilir miyim?” dedim, otobüsün duruşunu fırsat bilip, bagajdan çıkıp ayakta durma çabası gösteren Birinci Kaptana.
“Bence mahzuru yok, daha ne kadar bekleriz burada bilemem!” kalktığım yere oturmayı canına minnet(32) sayar gibi söyleyince bavul-çanta karışımı bagajımı elime alıp taksi durağına gittim yürüyerek.
Taksi, ana caddeye çıkmadan arka yollardan beni garaja ulaştırdı, arabamı alıp eve gitmem için.
Çantamı tam arabamın bagajına koyarken, çanta sapındaki kalın kordona benzer iplik çekti dikkatimi. Oysa benim çantamda böyle bir şey yoktu. Yanlışlığım vardı mutlaka çantayı alırken. Çantayı açtım. Muhtemelen böyle bir karışıklığı daha önce de yaşamış olmalıydı genç kız. Yoksa çantasının iç kapağına neden iri kömür izi gibi kocaman-büyük harflerle “Şenel” yazmış olsundu ki?
Ne yapmam gerektiğini düşündüm. Lâmı-cimi yok(33), otobüsün perona(34) gelmesini bekleyip çıtı-pıtı genç kıza çantasını iade edecektim. Sözüm ona eve bir an önce ulaşmak için acele etmiştim.
Sonra aklıma benim cep telefonumdan onun cep telefonuna ulaşma gayreti ya da çabası geldi.
Elimde değildi, değişik bir heyecanla bastım, son aramalar listesindeki en son bilemediğim numaraya!
“Efendim?” dedi sorarcasına monoton(35) bir ses.
“Ben yanınızdaki koltuktaki Şenol! Otobüsten yanlışlıkla sizin çantanızı almışım. İade etmek için sizi garajda bekliyorum. Trafik nasıl? Hareket ettiniz mi?”
“Yol açıldı, sanırım 5-10 dakikaya kadar orada oluruz. Kıymetli bir şey yok çantamda, ama ne de olsa giyeceklerim. İlginize teşekkür ederim.”
Sanki ufak, ufacık bir süre durakladıktan sonra ekledi; “Ağabey!” diye, hatta bana öyle geldi ki; üstüne basa basa heceleyerek demişti bu sözü. Anlamamış olmak, işime geldi.
“Peki, bir sual daha sorsam?”
“Sorun, bence mahzuru yok!”
“Ayağınız nasıl?”
“Berbat değilse de, zonkluyor!”
“Üzüldüm, geldiğinizde konuşuruz, yardımcı olmaya gayret ederim!”
“Sağ ol ağabey!”
Ağabey demekte ve beni öyle kabul etmekte ısrarlı ve kararlıydı, ne de olsa gençti, hoş görmeliydi davranışını, benim gibi yaşlı-başlı biri!
Oysa ben; abdesti-namaz-niyazı, hacılığı-hocalığı olmamasına rağmen muhafazakâr(36) ve mutaassıp(36) bir aile ferdi olarak onun çıplaklığını göz ardı etmek eğiliminde miydim? Herkes kendi hayatını yaşardı ve Tanrı ile kul arasına kimse girmez, giremezdi. Bu Tanrının bir kuralı mıydı? Bilemem! Neyin kuralı olursa olsun gerçekti, doğruydu.
Otobüsü beklerken Doktor Serdar Ağabeye telefon ettim, sekreteri yerinde olduğunu söyledi, benim için bu kadarı yeterli idi.
Otobüs geldi, sekerek ve bir bayanın desteği ile sonuncu yolcu olarak indi otobüsten o. Karşıladım.
“Kendi bavulumu servis görevlisinden alayım, getireyim, sonra da sizi götüreyim Şenel Hanım!”
“Zahmet olmasın, ben şurdan yardımınızla bir taksi tutar giderdim. Hem ben size hep ‘Ağabey!’ diyorum, yaşıma-yaşınıza bakmaksızın siz ise bana ‘Hanım!’ diyorsunuz, ben hanım denilecek kadar yaşlı değilim sanıyorum, ben de gücünüze giden, beğenmeyip hoşlanmadığınız bir şey mi var?”
Nasıl derdim ki; “Havsalama(37) sığdıramadığım aşırı çıplaklığınız” diye? İsmini ya da hanım sözünü telâffuz etmemeğe çalışarak cevap vermek gayretini yaşadım;
“Pardon! Ne haddime? Bu sizin özeliniz. Buna kimse karışamaz, karışmamalı da. Aileniz, kardeşleriniz, arkadaşlarınız, hatta sevgiliniz bile, kim olursa olsun.”
“Ailem ses etmez, istekleri arzuları dilekleri olmasına rağmen. Kardeşim yok. Düşündüğünüz manada da ne arkadaşım, ne de bir sevgilim var!”
“Sevindim!”
“Neden?”
Boş bulunup, ağzımdan kaçırdığım sözün pişmanlığını yaşar gibiydim.
“Yani sizin üstünüzde büyüklerinizin egemenlik kurmak istemeleri hoş bir şey olmasa gerek, demek istedim!”
“Anladım!”
İstihza(38) dolu bir söyleyişti bu, anlamazlığa geldiğim.
“Arabam ve çantanız park yerinde. Oraya kadar yürüyebilecek misiniz? Yoksa belinizden tutayım mı? Omzuma yaslanmak ister misiniz? Çantamı da hamala veririm!”
“Yok, gereksiz, yürüyebilirim, sekerek de olsa ben başıma!”
Yaşamımda ilk kez reddedilişimdi bu. Dediğim gibi şu ana kadar her isteği karşılanmış, bir evin tek prensi, al bebek, gül bebeği idim ben.
Ve kahırlanan ben, beni reddedeni, reddedemeyecek hale getirip ben reddetmeliydim onu.
Kısaca; ismi dışında kendini bilip, tanımadığım birinden intikam almak gibi haince bir histi yaşadığım, yaşamak istediğim, ihtiras(39) gibi.
Sadece sarılmama izin vermeyişinden mi kaynaklanıyordu bu? Başka art(40) olarak bir şey düşünmem mümkün müydü? İnsan kendisini aldatmayı kafasına koymuşsa, kendisini aldatması o kadar kolaydı ki?
Arabanın yanına geldiğimizde sağ taraftaki iki kapıyı da açtım.
“Ayağınızın nerede rahat edeceğini sanıyorsanız oraya oturun, yeter ki rahat edin!” dedikten ve onun ön koltuğa yönelmesinden ve koltuğu onun rahat etmesi için geriye çekip oturmasına sabrettikten sonra arabayı çalıştırıp hareket ettim.
“Nereye götüreceğini sormadan ağabey?”
“Bana güvendin, ben de sana karşı değişik duygular hissetmeğe başladım, seni kaçırıyorum!”
“Pencereyi açar; ‘İmdat!’ diye bağırırım!”
“Böyle bir çabanı düşünemem. Benim böyle bir şey yapacağımı, yapmak istediğimi ‘Ağabey’ dediğin birinden bekler misin?”
“Aklımdan geçmez!”
“O halde önce Serdar Ağabeye gidiyoruz, o bizi bekliyor. Ailene telefon aç; ‘Harp oldu, darp oldu, geciktim!’ diyerek yalan söyle, muayene ve gerekiyorsa tedavin sonunda seni evine teslim ederim…
Yok ‘Utanırım, endişelenirim!’ diye eveleyip-gevelenirsen(29) bir taksi tutarız, o götürür, bırakır seni evinize. Çantanı veririm ve yollarımız ayrılır! Hem bunun için vedalaşmak da gerekmez sanırım güzel kız!”
“Yani Şenel!”
“Evet, yani Şenel!”
Oysa söylediklerime kendim bile inanmıyordum, üstelik inanmayı düşünmem bile zordu benim için. İçimdeki duygular, ne yasa, ne yasak, ne yaş kavramı, ne de fren bilmiyor, bilmek istemiyor gibiydi. Üstelik o, “Sen” olmuştu dilimde.
Şenel telefonu açtı;
“Harp oldu, darp oldu, yakışıklı bir ağabey beni esir aldı, biraz sohbet ettikten sonra eve geleceğim, merak etmeyin!” deyip belki de cevap beklemeden kapattı telefonunu.
“Dediğin gibi oldu mu ağabey?”
“Ancak bu kadar olabilirdi, ‘Yakışıklı’ parantezi hariç!”
“Değil misin?”
“Gerçekler inkâr edilebilir mi? Ayağının sızısından ne dediğini bilmiyorsun, doktora götürüşümün minnettarlığını(41) yaşıyor gibisin. Doktor teyze iğne yapsın da görürsün sen gününü, ya da dünyanın kaç bucak olduğunu…”
“İğne, ‘Pire ısırığı gibi bir şey’ derler, pireyi bilmiyor olmama rağmen. Ama diyeceğim o ki ben korkmam!”
“Kocaman olsa da bile mi?”
“Kocaman olsa da bile!”
“Bense tek çocuk olarak şımarık yetiştirildiğim için ‘Öcü(42) görmüş gibi’ korkarım iğneden!”
“Başka?”
“Sevdim mi de canımı verecek kadar severim!”
“Sevdiğin kız şanslı galiba?”
“Sanırım, umarım, ama o daha kendisine ilgimi bile fark etmiyor! Neyse benim dedikodumu bırakayım da Serdar Ağabey ya da onun önereceği doktora görünmeni sağlayayım senin.”
Doktorda beklememiz gerekmiyordu. Çünkü Hükümet Tabipliği yakın ve Serdar Ağabey babamın yakın bir arkadaşı ya da tanıdığı olduğu için önce onun görüşünü almak istemiştim. Serdar Ağabeyi tanıtmak gereksiz, nevi şahsına münhasır(43) bir doktor idi o.
Hemen röntgenini çektirdi önce ve dikkatlice. Sonra yine aynı dikkatle kurcalayarak, ovalayarak, ovuşturarak ayağının tümünü kontrol ettikten sonra, dikkatsizce sağa-sola çevirerek kontrol etti Şenel’in ayağını doktor.
Sesini çıkarmadı hiç o çıtı-pıtı kız, doktorun tüm; “Ağrıyor mu, sızlıyor mu?” ya da benzeri sorularına karşın, suskunluğunu devam ettirdi.
Serdar Ağabey “Acil” kaydıyla çektirdiği röntgen filmine bakıp inceledikten sonra;
“Endişelenecek bir şey yok Allah’a şükür, kırık-çıkık gözükmüyor, yatıp istirahat etmen, ayağını bir-iki yastıkla yukarıda ve buz desteğiyle tutman yeterli olacak gibime gelir. Bandaj(44) yapmak isterdim, ama uzmanlık dalım değil, bakarsınız iyilik olsun derken kangrene(45) neden olmaktan çekinirim, hatta ürkerim bile. İstersen hemen, istersen bugün şöyle bir dinlen söylediklerimin ışığı altında ve hastanede gerçek bir ortopediste görün!”
“Sağ ol Doktor Ağabey, dediklerinize uyacağım. Annem-babam fazla merak etmesin. Şenol ağabeye de ilgisi için teşekkür ederim. Ben fazla yük olmadan şuradan bir taksiyle evime dönerim.”
“Serdar Ağabey bu güzel ve cici kıza benim hiçbir işi yarım bırakmadığımı, bana zahmet olmadığını bir de sen söyler misin lütfen!”
“Şenol! Şenel’i evine götür ve ailesine elinle teslim et, sonra da doğru kendi evine. Anne Teyzem de seni merak etmiştir. Hadi bakayım!”
Çok hiddetli, şiddetli bir söylemdi bu. Serdar Ağabey annesini yitirdiğinden beri anneme; “Anne Teyze” derdi. Gerçek anlamda(!) boynumuz bükülmüştü Şenel’in de, benim de. Serdar Ağabeyin dediklerine uymak gereğini hissettik ikimiz de. Dışarı çıkınca;
“Evimi öğrenmesin gibi bir endişen varsa gerçekten, bir taksi tutayım, ya da tarif et götüreyim seni ve sonrasında unutayım adresini…”
“İnsanlığını unutamam ağabey. Ha? Siz Şenel kardeşinizi unutmak isterseniz, unutmak için kendinizi zorlar, buna kendinizi mecbur hissederseniz, buna benim ne diyeceğim, ne de yapabileceğim bir şey olabilir. Sağ ol ağabey. Yâdımda hep bu iyiliğin, iyi dileğin, iyi görünüşünle kalacaksın. Ben de senin istediğin, senin içinden geçirdiğin gibi olma gayretinde olacağım. Söz!”
Şenel’in evinin kapısında söylediği son sözleriydi bunlar, elimi tutup vedalaşmak yerine yanağıma kondurduğu tek öpüşle.
Yerimde duramıyor gibiydim. Gök yaklaşmıştı yeryüzüne, ya da yer gökyüzüne ulaşma çabasında gibiydi. Güneş yerinde miydi, yoksa yanımda, yanı başımda mı?
Arabam nedense çalışmıyordu. Genelde arabalar kontak anahtarını çevirmeyince çalışmazlardı! Bunu neden hatırlayamadığımı bilemiyorum! Aradan geçen zamanın ne kadar olduğunun da farkında değildim. Ben onu biliyordum, enine-boyuna olmasa da kısmen.
Ve kendime karşı dürüst olmam gerekiyorsa, onu bu kısacık yolculukta sevmeğe başladığımı, sevmeye devam ettiğimi kendime bile itiraf etmekte çekinsem de, içimde bir kısım duyguların kıpırdadığını kendime anlatmam zor olmasa gerekti.
O mu? Eğer benzeri kıpırtıların onda, hatta yüzde biri bile onda da varsa o beni bulabilirdi. Arabamın plâka numarasından, Serdar ağabeyden falan…
Ve…
“Eh be?” dedirttirecek bir olgu. Aklıma hiç mi hiç gelmiyordu, aklımdan çıkmaması gereken cep telefon numaralarımızın birbirimizin cep telefonlarımızda kayıtlı olduğu.
İşte tam bu andı idi, aklımın başıma gelmesi ve arabayı çalıştırmam için kontak anahtarını çevirmemin gerekliliği. Acaba dakikalarca durup siftinişim(46) onun dikkatini çekmiş miydi? Ayıp olmuştur herhalde, diye düşündüm.
Eve yönelmiştim, radyoyu açmadan, ıslıkla bir şarkıyı seslendirmeğe çalışaraktan…
Günlerce bekledim aramasını…
Günlerce gerek arabamla, gerekse yürüyerek geçtim kapısına bıraktığım apartmanın önünden, pencerelere bakarak, tebdili kıyafetle(47), uzaktan da olsa onu görebilmek umuduyla ve fark edilmediğim hissiyle yanılarak. Yanılgı mı? Onu bilmem imkânsızdı, ama öğrenmem zor olmayacaktı…
Hani bir şarkı vardı; “Bekledim de gelmedin…(48)” diye. Farklı olarak ben; “Bekledim de telefon etmedin!” der gibiydim. Çekiniyor, hatta utanıyordum, eşşek kadar bir ağabey ve çıtı-pıtı bir çocuğun, ya da genç kızın karşısına çıkmaktan.
Bazı-bazen hülyalara dalmak iyi değildi, hatta bir bakıma melânkolik tavırlar(49)…
Fark ediliyordum annem-babam tarafından ve arkasından soru bombardımanı başlıyordu, hiç de ilgisi olmayan, ya da sebebi bana yakıştırılamayan;
“Hasta mısın? Bir şeye mi canın sıkıldı? Bir yerin mi ağrıyor? Sıkıntın mı var? Uykunu mu alamadın?” gibi…
Be annem ve be babam…
Başınızdan geçmedi mi? Bilmez misiniz, anlamaz mısınız, ya da işinize mi gelmiyor, niye sormazsınız; “Âşık mısın?” diye? Ben de size “He!” desem! Yoksa içimdekini saklamaya devam ve gayret etsem, daha mı iyi olurdu?
İnsanların en çok yaşadığı en büyük sorun; “Açılamamak” olmalıydı, çekinikliğinin ertesinde. Hele ki insanlar reddedilmek korkusunu, duygularının karşılıksız olacağı endişesini yaşıyorlarsa içlerinde…
Sonunda ölüm yoktu ya, hoş ölsem de bu benim hoşuma giderdi, sevgim için, sevdiğim o çıtı-pıtı dediğim, Şenel adlı genç kız uğruna. Yoksa “Şenel’im!” diye mi düşünseydim onu?
Arabama binip kapısına yöneldim. Pencerede gördüğüm siluet(50) o muydu, yoksa bana mı öyle gelmişti, telefonun tuşlarına basarken elim titriyor gibiydi.
Telefon açıldı.
“Merhaba Şenel! Ben Şenol!” dediğimde tüm heyecanımı alt-üst eden sesler yükseldi o karşımdaki balkonda gözüktüğünde. Telefondan ulaşamama endişesini yaşarcasına gibi, balkondan neredeyse yarı beline kadar sarkarak(51) sesinin ulaşmasını istiyordu sanki Şenel;
“Nihayet! Nihayet! Aşkım!”…
YAZANIN NOTLARI:
(1) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ODAM, BENİM DÜNYAM -veya- PASAKLI DÜNYAM” olarak kaleme aldığım dizeler.
(2) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
(3) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(4) Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.
(5) Benim Bütün dualarım seninle… Dalida’nın “Karşı Pencere” filminde “Historia De Un Amor” olarak seslendirdiği şarkı olup, Türkçemize bu adla çevrilmiştir ve en iyi seslendiren sanatkâr da rahmetli Berkant’tı.
(6) Değnekçi; Sokakları, peronları yasal olamayan bir şekilde sahiplenmiş, hizmet veriyormuşçasına, park eden arabalardan âdeta haraç alan, para vermeme niyetli insanların arabalarına zarar vermeyi meziyet sayan, kibarlık olsun diye “Kâhya” da denen, apaş, serseri, tinerci, hatta babası belli olmayanlar…
(7) Anons; Duyuru. Bir durumu, bir haberi sesli bir biçimde bildirme.
(8) Refleks; Doğuştan var olan ve dışarıdan gelen bir uyarı neticesinde husule gelen irade dışı hareket.
(9) Tezahür; Ortaya çıkma, belirme, görünme, oluşma, belirti.
(10) Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.
(11) Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.
(12) Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.
(13) Gıvıl Gıvıl; Genel anlamda toplu olarak hareket etmeyi anlatan bir deyim olmakla beraber, yerinden duramaz bir şekilde, devamlı hareket etmeyi anlatan yerel bir deyiştir, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
(14) Göz Banyosu; Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretme. Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilâçlı suyla yapılan işlem.
(15) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
(16) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.
(17) Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
(18) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
(19) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
(20) Hipokrat Yemini; Doktorların mezuniyetlerindeki yemin.
(21) Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.
(22) Tansiyon Düşüklüğü (Hipotansiyon); Yanlış olarak hipertansiyon olarak bilinen gerçek. Şeker hastalığı, troid bezinin az veya çok çalışması, adrenal yetmezliği, susuzluk, vitamin-mineral eksikliği, alerji, kalp fonksiyonları, kullanılıyorsa ilâçlar ile ilgili sorunlar ve kan kaybı, enfeksiyon, hatta hamilelikle ilgili yaşanan nedenlerle oluşmakta.
(23) Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık.
(24) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
(25) Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.
(26) Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar.
(27) Format; Biçim. Boyut. Kitap ya da sayfa düzeni.
(28) Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.
(29) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.
Eveleyip Gevelemek; Bir sözü tam olarak söylememek, mırıldanmak, ağzının içinde kıvrandırmak. Kıvırtmak. Sözü gereksizce uzatmak.
(30) Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.
(31) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(32) Canına (Canıma)Minnet; Beklenilmeyen iyi bir durumla karşılaşıldığında duyulan memnuniyeti anlatmak için söylenen söz.
(33) Lâmı-Cimi Yok (Kalmamış, Olmamak); Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz.” Değişmez. Kesin, başka yolu yok.
(34) Peron; Tren istasyonlarında demiryolu boyunca uzanan ve trene binmeye, trenden inmeye yarayan, yüksekçe döşeme. Büyük otogarlarda otobüslerin kalktığı yerlerden her biri.
(35) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(36) Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
(37) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
(38) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(39) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.
(40) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.
(41) Minnettar: Minnet eden, bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duyan, gönül borçlusu, teşekkür borcu hisseden.
(42) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
(43) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(44) Bandaj; Yara bağı. Sargı. Bir şeyi sargı ile sarma, ya sargı ile sarılma.
(45) Kangren; Vücudun bir yerindeki dokuların ölmesi.
(46) Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
(47) Tebdili Kıyafet; Gizlenme, kılığını değiştirme, kimliğini saklama, saklanma, sahte kıyafet, maskelenme.
(48) Bekledim de gelmedin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser. Nihavent Makamındadır.
(49) Melânkolik Tavır; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren tavır. Karasevdalı endam.
(50) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.
(51) Yarı Beline Kadar Sarkmak; Bir yerden aşağıya doğru uzanmak.