Bu kaçıncı ders almayışımızdı, hırsızlardan, hırsızlıklardan? Hani hâşâ huzurdan(1) bir öykü geliyordu aklıma;
Çiftçi Allah’a rica etmiş:
“Tembelliğim üstümde Allah’ım, işaret ver, hasadı-harmanı ona göre yapayım!” diye, hâşâ Allah da kabul etmiş. Çiftçi bir sabah kalkmış ki, her yerde kar var(2), hasat-harman mümkün değil. Sitem etmiş Allah’a.
“Hani işaret verecektin?” diye.
Bir nida yükselmiş gereken yerden;
“Yaprakların dökülüşüne, soğuklara, sert rüzgârlara aldırmadın. Önce tepelere yağdı kar. Sonra eteklere, yamaçlara, ovalara yağdı, anlamadın, anlamak istemedin. Suçlu ben miyim?”
İşte bu tertip, önce dış kapının mandalı gibi bir komşumuzun, sonrasında bize yakın yaşlı bir teyzenin ve genç evli iki komşumuzun, sonrasında apartmanın park yerindeki bahçe katı komşumuzun evine de girdi hırsız. Ancak bunlar sadece hırsız değil, sadist(3), psikopat(3) varlıklardı.
Birinci komşumuz dul bir abla idi, bir gün önce torunlarını görmek için kızının evine gitmiş ve orda kalmış. Işıkları yanmayan, zil sesine cevap vermeyen bir ev kadar hırsızların hoşuna ne giderdi ki?
Ablanın evine giren hırsızlar bir şey bulamayınca; “Neden evinde dişe dokunur bir şey yok!” dercesine mutfaktaki sıvı yağ tenekesiyle evi, baştan-aşağı duvarlarına kadar yağlamışlardı. Bütün kavanozları içlerinde ne var, ne yoksa salona boşaltıp üstelik yaymışlar; “Acaba herhangi birinin içinde saklanmış bir şey var mı?” düşüncesiyle olsa gerek.
Bu; sadistliğin, psikopat oluşun dik âlâsı(4) değildi de, neydi ki?
İkinci komşumuz, çok özendikleri halde hacca gidememiş, yaşlı-başlı karı-koca idiler. Onların evinde de bir şey bulamayınca din-iman nedir bilmeyen sadist hırsızlar, bir önceki dul ablanın evini talan ettikleri gibi evi baştan-aşağı talan etmişler, dişe dokunur herhangi bir şey bulamayınca da namazlıkların, örtülerin, takkelerin üstlerine pislemişlerdi uluorta.
Hırsızlar diyorum, en aşağı iki-üç kişi olmalılar çünkü. Eğer (aklımdan geçen) hayvanlara hakaret olmayacağını bilsem, ancak bir inek, ya da öküz yapabilirdi o kadar pisliği tek başına.
Neden bu hayvanların gücüne girmesin anlamındaki söylemime gelince, onlar bu tip insan diyemeyeceğimiz varlıklara göre daha muhteremdirler de onun için. Çünkü özellikle harmanda bir çift öküz, ya da inek sıkışınca tavrını belli eder, harmana işini etmektense, sahibini ikaz eder, büyükse döven durdurulduktan sonra altına saman tutulmasını, küçükse bir kenara götürülmesini bekler.
Hatta diyebilirim ki bu titizlik mandalarda da vardır. Çamurdan çıkan bir manda, sonrasında durulanmak ister. Bu nedenle bu tip sadist hırsızları hayvanlara benzetmek istemekten dolayı bu hayvanlardan özür dilemek gereği geçti içimden.
Diğer komşumuz kiracı, yeni gelin-damat idi. Evliliklerinin ilkyaz tatilini, belki de kendileri için zehir olacağını bilmeden, ikinci balaylarına çıkmışlarmış. Gelin akıllıymış. Ziynet ve takıları buzdolabının içindeki bütün tavuk içine saklamışmış.
Eve giren hırsızlar ne varsa ortaya yayıp da bir şey bulamayınca, kim-kime, dum-duma(5), sokağın vurdumduymazlığından yararlanarak;
“Karnımız aç, nasıl olsa sorun eden de yok, tavuğu pişirip nefsimizi köreltelim!” deyip tavuğu pişirme işlemine girişince tavuğun içindeki takıları bulup neşelenmişler. Neredeyse bu neşeyle evdeki içkilerin tümünü içip, mutfağı da kiriyle-pasaklılığıyla öylece bırakıp kalan şişeleri de yanlarına aldıktan sonra bir not bırakmışlar, gazete kâğıtlarından keserek; “Her şey için teşekkürler!” diye.
Hırsızlık olayları böyle bitmedi, bitmesi de mümkün olamazdı zaten. Bunu düşünerek şöyle bir şeyler karalamış biri zamanında(6);
“Çalmak varken, boşu boşuna çalışmak niye!? / Bu mudur ahlâklı olanlar için hediye? / Nasıl girecek helâl olaraktan mideye? / Elin, kolun kırılsın, neslin kurusun hırsız!
Kolay bir iş! Namusunla kazanmadan almak! / Özellikle koyu gecelerde çırpmak, çalmak, / Nasip olur sana inşallah belânı bulmak / Elin, kolun kırılsın, neslin kurusun hırsız!
Bilirim namus, hayâ, ar, edep sen de hiç yok, / Senin gibi kişiliksiz insan dünyada çok, / İnancın boş, sanma ki sen açsın, gerisi tok, / Elin, kolun kırılsın, neslin kurusun hırsız!
Allah’ım tek sen bilirsin bize mi hep nasip? / Dolaşmaz mı hiç hırsızların ayağına ip? / Yasalarımız ceza konusunda acayip / Elin, kolun kırılsın, neslin kurusun hırsız!”
O kişinin yazdıklarından birkaç kıta bunlar. Ancak en güzel sözü belki de her devire uygun bir şekilde Ziya Paşanın kaleme aldığını iddia etmek, yanlış olmasa gerek;
“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz / Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.”
(Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilere yükseltilerek baş tacı edilir; birkaç kuruş çalan hırsız ise kürek cezasına çarptırılır.)
Her ne kadar hırsız anahtar istemese de, hırsıza kilitli kapı olmasa da, minareyi çalan kılıfını hazırlarsa da, hırsıza yol gösteren de hırsız kadar suçlu sayılmaz mıydı ki?
Bir gün kapı anahtarını yanımıza almamış evde unutmuştuk. İkinci katta, daha doğrusu bahçe katı üstündeki evimizin mutfak penceresi açıktı. “Ne yapalım, çilingir çağıralım!” diye düşünürken halimize acıyan yakın komşumuz kamyonetini pencereye yanaştırarak tentesinin üstüne çıkıp pencereden eve girdi ve kapımızı açtı.
Bu; ders olmadı bize. Belki de şöyle ders oldu diyebilirim. Karşı komşumuza ve alt komşumuza evimizin birer yedek anahtarını verdik, özellikle büyüyen çocuklarımızın bir yanlışlık halinde eve girmelerinde kolaylık olması için.
Ve sıra galiba yavaşça bizim eve yaklaşmaya başlamıştı. Apartman bahçe katının kuzey cephesindeki komşumuzun altındaki kat maliki yurt dışına gitmiş, karısı da evde yalnız kalmamak için bir akrabalarına gitmiş, birkaç günlüğüne.
Kuzey cephedeki komşumuz gecenin ilerleyen bir vaktinde gecikmiş yatsı namazı için uyanıp kalktığında, belki de gürültüler dikkatini çektiği için penceresini açar. Bakar ki; mehtapta alnı kabağı parlayan biri alt komşusunun bahçe kapısını zorlamakta:
“Kardeş birine mi baktın, birini mi aradın?” der, korkuyla da olsa, farkında olduğunu belirtmek istercesine. Hırsız diyeceğimiz o kişi, alet-edevatını bırakıp kaçar.
Olay yeri, sorma-soruşturma. Netice? Sıfır… Hırsızlar işin kurdu olmuşlar. Kamera tehlikesine karşın kar maskeli, parmak izine karşı bulaşık eldivenli. İşe girişmeden evvel alet-edevat steril(7), her ihtimale karşı!
Güvenlikli, güvenlik kameralı, çevresinde tedbirleri alınmış evlerin gündüzden kontrolleri bile abes(8), arabayla geçerken şöyle göz ucuyla bakmak, gerekli tespit için yeterlidir. Ondan sonrası göze kestirilenler için zula(9), uygun vakitte gece mesaisi(!) ve amacına ulaşma…
Bir kriminolog(10) bunları yeterince incelemiş ve hırsız yapısını tarif etmiş, belki bir öngörü, ama yararlı olduğu konusunda o kriminolog ile aynı fikirdeyim. Çünkü birkaç kez bu gibi olaylar için karakola gittiğimde gördüğüm insanlardan en fazla bir, bilemedin ikisi o kriminologun tarifinin dışında bir görüntüde idi, diğerleri hep içinde.
Hırsızların arabayla geçerken göz süzmeleri dışında başka tertiplerinin olduğunu da duydum. Karınca Duası satma bahanesi, broşür falan sunma, tencere vs. satma, duygu sömürüsü(11) yapan dilenciler ve bunlar dışında özellikle yaşlı-başlı kişilere bohçacı ya da tanıdık numarası yapan kadınlar…
Bunlardan biri-ikisi ev sahibini lâfa boğarken, eğer kapıdan içeri girememişlerse dışarıdan, pencereden ve kapı kenarından evin plânını zihnine yerleştirmek, yok evin içine girilmişse, ikisi otururken, üçüncüsü tuvalet vs. herhangi bir bahaneyle odaları dolaşıp Allah ne verdi, ya da kısmet ettiyse çalmakla işlerini bitirip ayrılıyorlarmış.
Ha! Eğer çarşaf falan satarlarsa onlar da ekstradan kazanç olurmuş…
Tabiidir ki o evdekilerin yaşlı, uykusu derin, ya da yakın bir zamanda bir yerlere gideceklerini ustaca sohbetleri ile öğrendiklerinde, o evin işlem yapılacaklar sırasında(!) ön sıradan kurtuluşu yoktu.
Böyleleri ya bana rastlamadı, ya da rastladıysa da ben fark etmedim. Ta ki başıma gelinceye kadar…
Bu konuda Ziya Paşanın bir beytine yer vermeden geçemeyeceğim;
“Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez / Bârân yerine dürr ü Güher yağsa semadan”
(Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.)
Neden mi böyle söyledim? Biraz kaba bir argo söyleyiş olacak ama; “Gökten halka yağsa, bir tanesi bile geçmez de başımızdan, iki kazık düşse gökten, birincisi yerini bulur, ikincisi; ‘o çıksın da ben gireyim!’ diye sıra bekler!” diye bir deyiş aklıma geldiğinden.
İşte o iki kazıktan biri rastlamıştı bize. İkincisi için ise “Allah Kerim” demeksizin evimizi değiştirdik, güvenlikli bir sitenin en üst katına. Hani; “Korkuyla yaşamaktansa, gözü açık uyumak evlâdır” kabilinden.
Hırsız giren evi mi? Sattık tabii, yoksa bu sitedeki daireyi üstüne eş-dost, banka kredisi takviyesi de olmadan nasıl alabilirdik ki?
Başımıza geleni anlatmadan evvel, bu konudaki bir fıkrayı öncelikle anlatmak isterim;
Bir tatil gününün ilerlemiş sabahında yaşlı-başlı karı-koca, yalnız aile yataklarından kalktıklarında bakıyorlar ki, evin önündeki arabalarının yerinde yeller esiyor. “Şöyle yapalım, böyle yapalım!” deme kararsızlığı içindeyken bakıyorlar ki, arabaları kapının önünde ve bir adam süratle uzaklaşma çabası içinde.
Heyecanla kontrol için arabalarının yanına giden çift her şeyi yerli yerinde olan arabalarının ön koltuğunda bir not ve iki tiyatro bileti buluyor.
“Özür dilerim, çocuğum hastalandı, sormadan aceleyle arabanızı almak zorunda kaldım. Depoyu ful olarak benzinle doldurdum. Affınıza sığınmak, bunu hak etmek için de size iki adet tiyatro bileti aldım. İyi seyirler…”
Karı-koca gereksiz olarak üzüldükleri inancıyla sakinleşirler ve tiyatroya giderler o gece.
Tiyatrodan çıkınca arabalarına binip keyiflice evlerine döndüklerinde bakarlar ki evleri tam-takır, kuru-bakırdır ve giriş kapısının hemen önünde yerde bir not vardır.
“Nasıl? Tiyatro güzel miydi?”
Demek oluyordu ki; “Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmezdi” hem kim uğraşacaktı, ruhsat, devir ya da parçalanmak için sanayide bir yerlere satmak için. Üstelik araba için yakalanma riski olağanın üstünde olacaktı.
Sanırım fıkradaki o aile avuçlarını yalamışlardı, kirli ya da temiz olmalarına bakmaksızın…
O gün hafif çisenti şeklinde “Ahmakıslatan(12)” tarifi içindeki bir sonbahar gününde hem de güpegündüz girmişti evimize hırsız. Bizim evimize hırsızın nasıl girdiğini hâlâ çözümleyebilmiş değilim, akıl da erdiremiyorum. Ben dairede, eşim okulunda ve çocuklarım da okullarında idiler.
Şikâyetimiz üzerine evimize gelen, o kapkara ve bembeyaz şeylerle parmak izi alırken iz ve pislik bırakan, sonrasında çözümleyememenin sıkıntısıyla telefon numarası bırakan Olay Yeri İnceleme ekibinin de hırsızın girişi için aklının erdiğini düşünemiyorum.
Kapı girişinde kapakları açılmamış kavanozların dizili oluşu dikkatini çekmiş okuldan dönen eşimin. Korkmuş, çekinmiş ve karşıdaki komşumuza rica ederek önce kapı önünde bağırıp-çağırmışlar hırsız kendilerine zarar vermeden kaçsın diye, sonra eve girmişler aynı bağırışlarla hiçbir şeye dokunmadan.
O sinsi yağışlı havaya rağmen kapı önünde, girişte, evin içinde herhangi bir yerde ne bir ayak izi, ne açık kapı-pencere varmış. Evde derin bir sessizlik hüküm sürüyormuş…
Ve sonuçsuz bir düşünce seli! Zere(13), onun için atalarımız; “Minareyi çalan kılıfını hazırlarmış!” dememişler mi?
Gelen hırsız, gelenler demem ihtimali bana yanlış gibi geliyor, ya bizi özellikle titizliğimizle tanıyor, ya da bizzat kendisi titiz bir kadın olsa gerekti. Çünkü yatağın örtüsünü açıp şifonyer(14) ve gardıroptaki çekmeceleri çarşaf üstüne boşaltıp didik-didik eden bir kadından başka birisi olamazdı, üstelik de korkak-çekingen ve ürkek.
Muhtemelen oldukça haşmetli ve kuvvetli şekilde çalan ata yadigârı(15), Asar-ı Atike(15) duvar saatimizin dile gelmesinden, ya da yönetici olduğum içi kapı zilimizi zamansız çalan birinden işkillenmiş olabilirdi.
Ayak seslerinin kesilmesini dinleyip “Bu kadarı da yeterli!” deyip kanımca bizi tanıyan, ancak evimize girmemiş biri olmalıydı, ama yakından, ama uzaktan.
Bu konuda da ne güzel söylemişti atalarımız: “Hırsız evden olursa, bulunması güç olur. Hırsız evden olursa öküz bacadan çıkar.” gibi…
Hırsız yakından-uzaktan, kenardan-köşeden bizi tanıyor olsa da eşimin takılarını, ölümlük-dirimlik, hastalık-marazlık(16) diye gerçek anlamda bir kenara sakladığımız paraları bile bulamamıştı, acelesinden, telâşından, ya da korkusundan.
Oysa korkunun ecele faydası olmadığını, bilmez miydi ki bu saftanozlar(17)?
Hırsız sadece henüz taksitinin birincisini ödeyebildiğim, masa üstü yerine değiştirdiğim dizüstü bilgisayarımı almıştı, hem de özenle çantasına yerleştirerek, boş kutusu kömürlük olarak kullandığımız depodaydı çünkü.
Ancak o kutu, sorunumu çözüm için bana yardımcı olmuştu, üstünde yazılı numaralar sayesinde. Çünkü satışında garantisi vardı ve ufak bir sıkıntı ve ödemeyle firmasından yenisini almamız mümkün olmuştu.
Yükleme CD(18)’si henüz elimde olduğundan bilgi kaybım da olmamıştı. Belki tek sıkıntı çalınan dizüstü bilgisayardaki bilgilerin servis edilmesi ihtimaliydi ki, onların da başkaları tarafından herhangi bir işe yaraması mümkün değildi.
Tabiidir ki bana ait bilgilerin başka ellere geçmemesi arzumdu, ama bir hırsızın böyle bir şeyden yararlanmak isteyeceğini düşünemiyordum yahut da böyle düşünmek bile içimden gelmiyordu.
Gel de atalarımızın; “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!” sözüne inanma!
Bizim durumumuz uygundu, kendimizi hırsızlardan sakınmak için evimizi değiştirdik, peki ya diğer insanlar? Kur’an’daki hırsızlık üzerine olan ayeti(19) ve diğer ayetleri de dikkate alarak “Elin, kolun kırılsın, neslin kurusun hırsız!” demekte haksız mıydım?...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Hâşâ Huzurdan; Uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileği anlatan söz.
(2) Her yerde kar var… Tombe La Neige Salvatore ADAMO’nun “Her yerde kar var!” olarak Türkçemize kazandırdığı bir şarkı olup zamanında halk arasında bu şarkı “Tombul Nejla” şeklinde de yorumlanmıştır.
(3) Sadist; Elezer. Başkalarına acı çektirerek cinsel doyum sağlayan, acı çektirmekten zevk duyan. Psikopat; Ruh ve sinir hastası kimse.
(4) Dik Âlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence; Gizlice gözetlemek).
(5) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
(6) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “HIRSIZ” dizelerinden iki kıta.
(7) Steril; Mikroptan arınmış. Kısır, verimsiz.
(8) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(9) Zula; Kaçak ya da yasak şeylerin saklandığı gizli yer, köşe. Gizli bir yer koymak, saklamak.
(10) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO: Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından haber edinebilirler.
(11) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
(12) Ahmak Islatan Yağmurlar; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur.
(13) Zere; “Zaten”, ya da “zira” anlamında ve bazen de “sakın” anlamında kullanılan yöresel bir kelimedir.
(14) Şifonyer; Çekmecelerine çamaşır konan dolap.
(15) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(16) Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.
(17) Saftanoz, (Saftonoz); Saflık ve anlayışsızlıkta zirve yapmış kimse.
(18) CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).
(19) Özellikle Maide Suresi, 38. Ayetinde şöyle denilmektedir: “Hırsız erkek ve hırsızın (çalıp) kazandıklarına karşılık Allah’tan ‘Tekrarı önleyen kesin bir ceza’ olmak üzere ellerini kesin denmekte” ve eki vardır. Bu konuda Yusuf Suresinin çeşitli (70-73-77-81) ayetlerinde geçenleri öğrenmek de mümkündür.
Hırsızlıkla ilgili özdeyiş gibi not aldığım önemli bir sözü de burada söylemekte yarar gördüğümü kendi fikirlerimin de yansıyışı olarak söylemeliyim ki; “Vaktimi çalandan daha büyük bir hırsız bilmiyorum. Çünkü kaybedilen zamanın bir daha kazanılması mümkün değil.”(Muzaffer COŞKUN)”
Benim anlayamadığım şeyler de vardır hırsızlık denince. Örneğin başkasının yazdıklarını, ya da söylediklerini kendi fikriymiş gibi sahiplenmek, yani intihal, bilgi çalmak da zaman çalmak kadar önemli değil midir? Hele ki iade edemeyeceğini bile bile kalp çalmak da hırsızlık değil midir? Yoksa bu hırsızlıklar başka bir boyutta mı yorumlanmalıdır yaşamda?