Daha sekiz yaşındayken başlamıştı baba mesleğine Ayberk. “Eeen! Eeen!” nidaları ile. Babasının kucağında direksiyonu sağa-sola çevirerek ve ara sıra da kornaya basarak arabayı kullandığını sanıyordu.

Sonrasında konuyu öğrenmiş, pişmiş, babasının istirahat ettiği zamanlarda -sormadan etmeden- arabayı alarak Kocaeli Kumluğunda; “Dur! Kalk! Geri dön! Geri git! Park et! Patinaj ettir!” olarak kendisine bir hayal dünyası kurarak kendini araba kullanmak konusunda bir hayli geliştirmişti, daha doğrusu kendisi öyle sanıyordu.

Neden mi? Cevaplaması gayet basit! Sırf bu özenci bakımından ilköğretimi ancak bitirebilmişti, ama iyi, ama kötü, ama kendi başarısı ile ama öğretmenlerinin himmetiyle(1).

Bitirmişti ya, hem de alnının akıyla(2) teklemeden. Önemli olan bu idi, hem kendisi, hem ailesi, hem de çevresi için.

Yaşı küçüktü, hem bir baltaya sap olamayıp şöyle -ya da- böyle bir işte sebat edememişti(3).

Oto tamircisi, babasının yakın arkadaşı Hayrettin Ağabeyin oto tamir atölyesinde çalışmış, yağdan-pisten-pislikten kurtulamadığı gibi, arabaları test için yerinde bile çalıştırmağa müsaade etmemişlerdi patronlar, “Nemize lâzım!” diyerekten.

Yıkama yağlama, eğil-kalk, kaldır-indir üstesinden geleceği, kendince hazmedeceği(4) bir iş değildi. Üstelik “Hadi bi çay kap getir, bi gazoz al, masayı sil, şu takımları getir, trans paleti(5) yerine koy, krikoyu kaldır!” teraneleri(6) de bitmez tükenmez gibiydi.

Yevmiyesini almayı bile düşünmeden bir sabah işe gitmedi! O kadar işte, işi bırakmasının görünüşü bu idi.

Sonrasında yine babasının arkadaşı, ya da komşuları olan fırıncı İsmail Ağabeyin kasasında oturmağa başladı, gelen gidenden ekmek paralarını alıp kasa fişi isteyene kasa fişi vermek için. Vergi iadesinde yararı oluyormuş, isteyene bir ekmek almışsa bile beş-on ekmeklik fiş kesiyordu, nasıl olsa fiş almayan o kadar çok müşteri vardı ki!

Bir gün bir teyze gelmişti fırına. Neredeyse ekmeklerin tümünü elleriyle sıkarak, burun kıvırarak, yüz ekşiterek, mıncıklayarak(7) yoklama arzusunda gibiydi. Yerinde duramadı Ayberk;

“Teyze, elinle değil, gözünle seçeceksin!” deyip yaşlı kadının önüne geçti.

Yaşlı kadın elinin tersiyle itmek gayretinde oldu Ayberk’i ve konuşmaya başladı;

“Bu yaşıma geldim, böyle bir şey duymadım! Nerden teyzen oluyor muşum senin? Neyi, nasıl yapacağımı senden mi öğreneceğim, ayol? Para veriyorum, para! Tabii ki seçeceğim!”

Ayberk’in tepesi atmıştı;

“Senin paran gerek değil bana, defol çık fırından, çaçaron(8), gudubet(8) karı!” deyip kolundan tuttuğu gibi yaşlı kadını fırının önüne koymuştu.

Hata etmişti Ayberk. O kadının hatırlı bir yöneticinin karısı olduğunu bilmiyordu çünkü.

Biraz sonra birkaç Zabıta Memuru fırına gelmiş, hiçbir şey sormadan, dinlemeden, anlamadan hatırı sayılır bir ceza kesmenin yanında fırını da üç günlüğüne mühürlemişlerdi, zararı-ziyanı umursamaksızın.

O mendebur(8) varlık ise, karşıdan zevkle seyrediyor gibiydi yapılan işlemleri. Ayberk ağız-burun dağıtma arzusuyla, “Ne olursa olsun!” diyerek o kadının üstüne yürümek üzereyken fırın sahibi, ustalar ve kalfalar(9) önüne geçerek engellemişlerdi onu.

O da; içinden geçtiği gibi bedduasını sakınmamıştı;

“Allah’ından bul, Allah ne gerekiyorsa onu göstersin sana, alet olan hepinize de!”

Ekmeğin, bir nimetin saygısızca kurcalanması Tanrının da hoşuna gitmemiş olsa gerekti, belki de Ayberk’e ve fırıncıya karşı yapılan haksızlığın ceremesinin(10) ödenmesi duası hoşuna gitmiş olsa gerekti, Tanrının. Oysa bu, Ayberk’in bu kadar ilenmesinin(11) istediği gereklilik değildi.

Çünkü cezayı yazan Zabıta Memurları hemen bir-iki kilometre uzaklaşmadan freni patlayan bir kamyonun altında araçlarıyla birlikte kalarak yaşamlarını kaybetmişlerdi.

O kadın mı? O kadın da hayatta yaşayacağı en büyük acılardan birini tatmıştı; 18 yaşında, pırıl pırıl bir delikanlı olan oğlunu menenjitten(12) bir hafta içinde yitirmişti, olayı takip eden günlerde…

Tanrının gereğini bu şekilde gerçekleştireceğini bilseydi, Ayberk herhalde beddua etmez, ilenmezdi o şekilde, her ne kadar kalbi temiz olsa da…

Olay sonrasında söylemek gereksiz, “Dimyat’a pirince giderken, eldeki bulgurdan da olma” hesabı, bir de fırıncının muhtemel zararını ödemek zorunda kalmıştı Ayberk’in babası, memuriyet adabının(31) ve imkânı ile taksitle de olsa.

Başka işler de denemek istemişti Ayberk. Örneğin bakkal, kırtasiyeci, kasap çırağı olmak ve oralarda çalışmak gibi…

Bakkalda gofreti almak yerine çalma gayretinde olan bir çocuğun kulağını çektiği için çocuğun babasından sopa yemiş, kendisinin menfaatini gözetmiş olmasına rağmen bakkal amca kapıyı göstermişti ona.

Sopayı atan adamın evine hırsız girmişti o gece, oğlunun yaptığının karşılığı gibi olarak. Ne çalmış olduğu Ayberk’in bilgisi ve ilgisi dışındaydı.

Kasapta bir teyze, seçtiği parçayı gözünün önünde kıyma yaptırdıktan sonra “Çok yağlı oldu, vazgeçtim!” deyince kadını sokak kapısına kadar satırla kovalamıştı. Akşamına alkollü olduğu hissedilir şekilde gelen kadının kocası hesap sorma gayretindeyken kasap amcası onu sopa yemekten kurtarmış; “Müşteri velinimetimdir!” diyerek Ayberk’e kapıyı ve gideceği istikameti göstermişti. Ayberk içinden ilenmişti bu kere;

“Allah nasıl biliyorsa öyle cezalandırsın seni!” şeklinde. Ve Tanrı gene Ayberk’i zahmete sokmadan gereğini, belki de o adamın kendi hukukuna aykırı olan sarhoşluğu nedeniyle gerçekleştirmişti, Ayberk daha oralardan uzaklaşmadan. Çünkü o sarhoş adam o kafayla kullandığı arabanın yönünü bulamamış ve elektrik direğine çarpmıştı.

Allah’a şükür canı yerindeydi, bir-iki sıyrığın telafisi(14) de mümkündü, ama arabasının aynı hale geleceğini düşünmek ancak hayalperestlerin düşüncesi olabilirdi.

Kırtasiyecide ise; iki çocukları ile beraber dükkâna gelen ana-baba, çocuklarının haylazlıkları(15) ile ilgilenmemişler, çocuklar raflardan birini devirip mürekkep şişelerini kırmalarına rağmen ilgisizliklerini devam ettirdiklerinde Ayberk önce çocukları dükkândan kovalamış, sonrasında enine-boyuna-bosuna bakmadan, karısının engellemeye çalışmasına rağmen kendisine diklenen adamı evire-çevire pataklamıştı(16).

Sonrası…

Sonrasında polis amcalar gelmiş, kırtasiyeci amcanın tavassutu(17), yaşının küçüklüğü ve kendisinin Ayberk’e yol göstermesi ile eylem unutulmaya bırakılmıştı! Galiba kazasız-belâsız atlatılan bir sonuçtu yaşadığı, çünkü hapse girmemesi, karakolda nezarete atılmaması şükran duyması gereken bir şeylerdi.

Daha deneyeceği işler olmasına, yaşamında işin aslanın ağzında olduğunu bilmesine rağmen, iş aramaktan ve bulduklarını kaçırmaktan, dolaysıyla da çalışmak ve aile bütçesine katkıda bulunamamaktan dolayı yılmıştı Ayberk.

Araç kullanması, babası gibi taksicilik yapması da mümkün değildi. Çünkü o konuda da başına gelmedik şeyler kalmamıştı…

Canı sıkılıyordu Ayberk’in. Babasının yorgunluğundan sık sık faydalanmak arzusunu yaşıyordu.

İmkânsızlıklar nedeniyle okuyamayan ve geç evlendiği için erken yaşlanan babası her geçen gün biraz daha fazla yorulur gibiydi.

Hele ki durakta gece nöbeti sırasının kendisinde olduğu zamanlar. Babası gece servislerini anlatırdı da bazen, Ayberk hayret ederdi, babasının ve duraktaki diğer amca ve ağabeylerin tahammüllerine(18). Çünkü o olayları biriktirip yazmağa kalkışsalar herhalde; ciltlere sığmayan kitaplar(19) olurdu.

Babasının yorgun geçen bir gece nöbetinin sonunda uykuya dalmış olması durumunda canı sıkılan Ayberk de arabaya el koymuştu!

Mahalledeki kızlara hava atmayı canı çekiyordu, bunu da tek başına yapamazdı. Destek gerekti, iki arkadaşını aradı evlerinden; “Peki!” diyen.

Caka yapıp(20) hava atacaklardı(20), ama sakınılan göze çöp batacağından haberdar değillerdi, belki de yaşlarının gereği. İlkinde akrabalardan birinin arabasına çarptı Ayberk. Kendi arabasının, daha doğrusu babasının arabasının tamponunda ufak bir ezik vardı, ama akrabalarının arabası boydan boya ezilmiş, çizilmiş, göçmüş, hatta stop lâmbası da kırılmıştı.

Tanıdık ağabey gürültüyü duyup evinden çıkmış ve;

“Ben sizi görmedim, tanımıyorum, arabamın kaskosu(21) var, ‘Gece birisi çarpmış, kaçmış!’ derim, ilk ve son defa yalan olarak, akrabam olduğunuz için...

Ve bunu ne benden, ne de bir başkasından yalan söyleyerek asla isteyemeyeceğinizi de bilin, bunun için bana söz verin, demek isterim…”

İkinci ve üçüncü defalarda ise Ayberk, tek başına ve ehliyetsiz olarak sürüş idmanı(!) yaparken yakalanmıştı mahalledeki polis ağabeylere.

Ve ailesinin tanıdığı polis ağabeyler kulağını bile çekmeye tenezzül etmeksizin(22)(!) nasihat etmekle, baba ve annesine sitemlerini iletmekle yetinmişlerdi.

Ne zaman büyüyecek ve ne zaman tahammüllü olmayı öğrenecekti Ayberk? “Askere giden adam olur, döner!” denmişti.

Askere de 15-16 yaşlarında almıyorlardı ki, 4-5 yıl beklemek de hiç işine gelmiyordu. Katakulli yaparak(23) yaşını büyütecekti(24).

İki yalancı şahitle bu işin olacağını öğrenmişti. Anne ve babası da “He!” derlerse dünyada, daha doğrusu Türkiye’de olmayacak şey yoktu ki?

Ha! Annesi evlenmeden doğurmuşmuş, kız-oğlan-kızken bebeği olmuşmuş hiç de önemli bir sorun değildi! Hem yalandan kim ölmüştü ki?

Ayberk’i evde doğurmuştu annesi, ebenin verdiği kâğıtla da Nüfus Kâğıdını almışlardı. Oysa Ayberk üç yıl önce doğmuştu ve çeşitli nedenlerle Nüfus Kâğıdını çıkartamamışlardı!

Ucunda ölüm yoktu ya. Kanun ne diyorsa ona karşı boyunları eğikti. Bu nedenle de ebeye gidip rica-minnet, yalvar-yakar yeni bir doğum kâğıdı yazdırtmışlardı…

Mahkemeden çıktığında mutluydu Ayberk, hemen Sürücü Belgesi almak için sınavlara girecek, kuralları ve direksiyon kullanmayı sular-seller gibi bildiği için de belgesini alır-almaz babasına yardım etmeğe başlayacaktı…

Nitekim başladı da. Askere gidinceye kadarki bir-iki yıl dediği zaman ne kadardı ki? Hele ki istediği bir meslekte çalışırken…

Zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş askerlik vakti gelmiş, “Gel, asker ol!” diyerek çağırmışlardı onu.

Sadece şofördü ve kısa zaman içinde de Komutan Şoförü olmuştu, rahattı.

Ayberk’in askerliği ile ilgili olarak söylenecek fazla bir söz yok! Ayberk’in Komutanı adam gibi adam, büyük adamdı. Genelde “Asker!”, özelde “Yavrum, kuzum” idi sözleri.

Ayberk’in bir günden bir güne Komutanın eşini bir yerlere götürmüşlüğü yoktu.

“Bu araç benim, ben devletime aitim ve devletimden başkasının kullanması da yasaktır, benim felsefeme göre!” demişti günlerden bir gün.

Komutanın çocuğu da yoktu. Ya da bu konuda Ayberk’in bilgisi yoktu. Hem zaten bilmesi de gerekli değildi. Ayberk; sinirli, yani asabi, sözünü sakınmayan biri olmasına rağmen askerde ılımlıydı.

Komutan Şoförü olarak mağrur(25) değil, bilakis olağanın üstünde tevazu sahibi(25) idi. Kademede(26) biri fırça, ya da sopa yesin, birinin mektubu gelmesin, birinin kontörü(27) ya da harçlığı bitsin, teselli olurdu, destek olurdu.

Neden mi? Nedeni gayet basit! Komutan Teyze misafirlerinin ertesinde pasta ve böreklerin kalanlarından payına düşenleri ikram ettiği gibi, ara sıra, hatta çok sıra; “Gençsin, delikanlısın!” deyip cebini de olağandan fazla desteklerdi.

Ayberk, kışladan ve Komutanın evinden ayrılmaz, çok zaman giyimli ve tıraşlı olarak arabasında uyurdu. Alârm olur, yürüyüş olur, tatbikat olur, daha üst düzey subay ya da ilgilinin ziyareti olur, Komutan hazırdı, Ayberk’in de ondan önce hazır olması zorunluydu.

Komutan hiç bekletilir miydi? Ayberk’e öyle gelirdi ki, Komutan da kendisi gibi üstü-başıyla uyur, istirahat ederdi (galiba).

Askerliğinin bitimine yakın acı haberi aldı Ayberk.

Babası, yaşlılığı, reflekslerinin(28) zayıflığı, ya da düşüncelerinin yoğunluğu, direksiyon hâkimiyetindeki yoksulluk nedeniyle tamamen kendi hatası olarak bir yorgunluğunun ertesinde bir ağaca çarpmış, Allah’tan müşterisi olmadığından hurdaya dönen arabasında sadece kendi canını yitirmişti.

Komutan izin verdi, babasını defnetti, annesini dayısına emanet edip tekrar kışlasına, Komutanının emrine döndü. Umutları kırılmıştı, babasının eski model de olsa, rengi bozuk, zamanını yitirmek üzere de olsa arabası elden çıkmıştı ve deneyimleri ile biliyordu ki, yeni bir araba alamaz, şoförlükten başka da bir iş yapamazdı.

Gerçi şoförlükte de kontra gidecekleri(29) çıkardı, ama bu sefer ekmek parası mecburiyeti nedeniyle daha sakin olmayı deneyebilirdi, eğer vatandaş üstüne üstüne gitmezse.

Kısa mesafe, uzun mesafe, çok bagaj, “Şurda dur!”, “Burda durma!” 6-7 kişi, hatta izin alınıp pencere açıldığı takdirde, kendisi içmiyor olmasına rağmen sigara içilmesine(30) bile müsaade eder, edebilirdi. Ama şimdi? Yani tezkere(31) aldıktan sonraki zamanın şimdisi gibi…

Arabanın hurda bedelinden başka elde-avuçta da bir şey yoktu ki Komutan Annenin verdiği ve harcamalarından sonra arta kalıp da biriktirdikleri dışında. O birikenler de 3-5 ay, bilemedin en fazla 6-7 ay idare ederdi. Annesiyle kendisinin boğazları doymak isterdi, üstelik askerdeyken bomboş kalan ev de kendilerinin değildi.

Akrabalardan birinin sevabına kira almadığı, ancak askerden dönüşte iş-güç sahibi olabileceği için kira isteyeceği meçhul(32) bir davranış gibi de gözükmüyordu. Bir de babasından aldığı ölüm ve sigorta maaşıyla idare etmeye çalışan annesini basık, hava ve oda sıkıntısı olan o güneşsiz evden daha rahat yaşayabileceği bir eve de götürmek istiyordu. Üstelik gerçekti ki elektrik, su, telefon da para beklerdi kendisinden.

Ve tezkere sonucu; “Tiği teber şahı merdan(33)…”

Komutanına tezkere vaktinin geldiğini söyleyince ağlamaklı gibi olmuştu Komutanı ve sormuştu; 

“Sivilde ne yapacaksın, ne yapmayı düşünüyorsun, ya da işin-gücün var mı?”

“Hiçbir fikrim ve işim yok Komutanım. Şoförlükten başka hiçbir şeyde başarılı olamadım. Belki rahmetli babamın çalıştığı durakta, ya da bir başka taksi durağında iş bulabilirsem, hizmet karşılığı, ya da maaşlı olarak çalışabilirim.”

“Peki, seni annenden başka evine bağlayan bir şey var mı?”

“Yok Komutanım!”

“O halde beni dinle. Bırak yaşadığını sandığın yeri. Git Ankara’ya. Kız kardeşim orada bir Anaokulunun müdiresi. Onun kalitesiz şoförlerden çok çektiğini biliyorum. Ona bir mektup yazıp eline vereceğim,  adresini de söyleyeceğim. Mektubu direkt olarak kendisine ver. Kendisine ayrıca telefon da edeceğim. Eğer karşılıklı olarak anlaşabilirseniz işe başlarsın, orada bir ev tutar annenle beraber rahat ve huzur içinde yaşarsınız. Ne dersin oğlum?”

“Allah derim Komutanım, annemi ikna etmek(34) biraz zor gibi görünüyorsa da. Allah sizden razı olsun, Allah ne diliyorsanız onu bahşetsin(35) size Komutanım!” derken elini öpme çabasındaydı Ayberk. Komutan elini çekti;

“Vatanım için şehit olmak isterdim, ama barıştayız, mümkün değil. Gerçi bunun için; “Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır!(36) diye bir şiir de var, belki bir görevde mümkün şehit olmam, ama artık çok geç. Hem isterim ki…”

Biraz durakladı Komutan, sanki söylemek istediğini tartıp söylemekle-söylememek arası tereddüdü yaşar gibi. Sonrasında söylemesinin doğru olacağına inanırcasına devam etti sözlerine;

“Kız kardeşimin okulunda, güzel, cici-bicili(37), çıtı-pıtı(37), karakterli, edepli-terbiyeli öğretmenler var, kardeşimin kızı da güzel, ama o hem üniversiteye devam ediyor, hem de burnu havalarda(38), ‘Büyüyünce evlenmem!’ diyor, sanki büyümemiş gibi…

Bu nedenle yıldızlarınızın barışacağını sanmıyorum. Her neyse! Mutlu gününe ulaştığında beni de davet listene eklemeyi unutma demek isterim.”

“Unutmam Komutanım, size karşı da diklenmek(39) asla aklımın ucundan bile geçmez, ama ben ilköğretim mezunuyum. Söyledikleriniz ise en aşağı enstitü-lise belki de üniversite mezunu öğretmenler olsa gerektir…

Onlar bana bakmaz. Benim indimde(40) de böyle bir görevi bana lâyık görenlere karşı sadakatim, saygım sonsuz olmalıdır. Bu nedenle de o kardeşinizin kızı da, o öğretmenler de benim bacılarım, kardeşlerim olacaklardır…

Onlara ne yan gözle bakarım(41), ne de rızaları yoksa birilerinin onlara yan gözle bakmalarına izin veririm. Bu mümkün değildir, hatta bana göre haram ve günahtır.”

“O halde sevaba gir, sadece gönlüne girip seni sevecek, tahsiline rağmen senin eşin olmayı kabul edecek birine yan gözle bakmak yerine dik gözle bak! Hem gör ki bugünler için imkânlar geniş. Çoluk-çocuğa kavuşmadan muhtemelen eşinin de teşvikiyle(42) okur, hatta üniversiteye bile gidebilirsin belki…”

“Emirlerinizi dikkate alacağım Komutanım. Söz!”

“Emir değil oğlum, sadece bir temenni. İyi bir çocuksun, terbiyeli, prensipli, sadık, nazik, beyefendi ve de yakışıklı. Benimkisi, dediğim gibi sadece bir öneri, dilek, ya da temenni.”

Komutan tekrar düşünür gibi oldu. Sonrasında tane tane konuşmaya gayret etti;

“Tümende herkesin ortasında vedalaşmak ve gözyaşlarımı göstermek istemem. Beni son defa evime götürdüğünde vedalaşırız ve hakkını helâl et, oğlum, derim!”

“O nasıl söz Komutanım? Neyim varsa helâl olsun. Siz de hakkınızı helâl edin. Eğer kız kardeşiniz beni kabul eder ve başarılı bulursa zaten onu ziyaretlerinizde görüşeceğiz demektir. Sadece gönül dünyamla ilgili bir haber veremememin endişesini yaşayacağımı söylemek isterim. Yine de Allah Kerim. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! (43)

Arkadaşları ile vedalaşmalar, tezkere alış, Komutan Baba ve Komutan Annenin vedalaşmaları sırasında onu harçlıklara boğması, Komutan Babanın kız kardeşine mektubu, yolluk olarak Komutan Annenin poğaçaları, çörekleri ve terminalden ayrılırken engelleyemediği gözlerinden süzülen iki damla yaş…

Askerlik bitmiş, annesine olan sonsuz özlemine rağmen evinden önce yolu üzerindeki Ankara’daki Anaokuluna yönelmişti Ayberk.

Aysel Abla haberliydi, heyecanla karşıladı onu, verdiği mektubu bile okumadan;

“Ayberk, hemen göreve başla oğlum!”  dedi.

“Müdür Abla!” dedi Ayberk. “Eve bile uğramadan size geldim, anneme gideyim, onu ikna edeyim, ev bakıp kiralayayım, eşyamı taşıyayım ve ondan sonra başlayayım görevime izin verirseniz!”

“Kiralamak için ev düşünme! Anaokulunun üst katı boş duruyor. Buraya yerleşmen benim de işime gelir, sebebini anlatırım sonra. Kira-nakliye filân düşünme. Evinizin boya-badana-yerleşme işleri bitinceye kadar küçük de olsa bizim misafirhane gibi kullandığımız odada da kalabilirsiniz. Tabiidir ki bebe seslerine tahammüllü olmanız kaydıyla. İsterseniz evimde de boş odalar var…”

“İlginize çok teşekkür ederiz abla. ‘Yarınlarımıza’ tahammüllü olmayacağız da televizyonlarda atıp tutanlara mı tahammüllü olacağız? Tahammül aklımızın ucundan bile geçmez, geçmeyecek de böyle bir şey!”

“O halde elindekileri yük etme. İçinden alacakların varsa al, kalanını da çantanla beraber benim odama bırak!”

“Abla, geri gelmemi garantiye almak için yapmıyorsun böyle, değil mi?”

“O benim bileceğim bir şey, genç arkadaşım, daha maaş-muaş bir şey konuşmadık, ya Anaokulunun tapusunu istersen?”

“Ablam, anam, sizin tatlı diliniz, gülen yüzünüz, gençliğime rağmen bana güveniniz ve gösterdiğiniz sevginize karşılık boğaz tokluğuna bile çalışırım emrinizde, yeter ki en kötü anınızda bile gülen yüzünüz solmasın(44)!”

            “Sağ ol! Haydi, çabuk git, çabuk gel! Şu kartta kayıtlı olanlar buranın adres ve telefon numaraları. Evinizi bulduğunuzda haber verin ki çevremizdeki bazı çocukların babaları-akrabaları yardım konusunda bilinçliler. Evinizin, boya, badana, eksikliklerinin tamamlanmasında yardımcı olurlar. Ayrıca eşyalarınızı taşıyacak kamyonunuz yola çıktığında haber ilet ki, biz de burada sizin için neler gerekiyorsa onları hazırlamak gayretinde olalım oğlum!”

“Siz de, Komutanım, Komutan Annem de hepiniz sağ olun efendim. Sadece ufak bir vaat, şairin dediği gibi; ‘Sütler kaymak tutuncaya kadar() buradayım!”

Ayberk’in gidip-gelmesi-yerleşmesi kolay, ancak işe başlaması kolay olmadı. Çünkü; emekli, gözlükleri en aşağı 3-4 numara miyop, saçlarının görünen yerleri beyaz, diğer yerleri çıplak ve sakal tıraşı olmamayı prensip edinmiş bir şofördü anaokulunun servis şoförü, adam yokluğunda. Haftada bir sakal tıraşı olan, üstelik sigara içtiği yok olan dişlerinden sonra kalan tek-tür kirli dişlerinden belliydi.

Ve bu şoför onun gelişinden ve kendi işine son verilmesinden doğal olarak memnun kalmamış, tehdit etmiş, başarılı olamayınca da (affedersiniz) kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırarak kaçan bir varlık gibi (dikkat edildiyse “it” demekten kaçınılmıştır!) ortadan çekilmiş, kaybolmuştu.

Ayberk’in, Aysel Ablasının yoklukta kabullenmek zorunda kaldığı bu tip şoförler konusunda neler çektiğini bilmesi mümkün değildi, ama tahmin edebiliyordu. Çünkü bir gün, evet sadece bir gün evvel servis güzergâhını öğrenmek için Ayberk ve adını bile öğrenmediği, bilmek istemediği şoför beraber olduklarında çekinmeksizin yaşattığı tüm falsolarını(46) görmüştü.

Öğrenci ve öğretmenlere saygısızlığı, sevgisizliği, davranışları, gecikenlere bağırıp, çığırışı, en ufak ikaz ve tenkitlere karşı duyarsızlığı yanında haşinliği, sinyal verme noksanlığı, yaşının gereği dolaysıyla reflekslerindeki zayıflamanın oluşturduğu vites değiştirme ahenksizliği, ayna kontrollerini gereğince yapmayışı, ani frenler…

Hangi birini saysaydı ki Ayberk? Kendisi küçük yaştan ve iyi bir şoför olduğuna inandığı babasından çok iyi bir eğitim aldığına inanıyordu. Ehliyetini, yani Sürücü Belgesini de bakkaldan parasının karşılığı olarak almamıştı hem!

Babasının yaptığı ve ölümüne neden olan kaza mı? O sadece yaşlılığının, yorgunluğunun, belki de askerdeki oğlunun özleminin reflekslerini, dikkat ve gece görüşünü engelleyemesinin tezahürü(47) idi.

“Ben!” dedi içinden. “Yaşlandığımda hiç kimsenin yaşamını riske atmamak(48) için melekelerimin(49), yeteneklerimin ve yeterliliğimin eksildiğini hissettiğim anda direksiyonu terk edeceğim, her ne kadar çocuklarımın okumalarını istediğim halde, okumak istemedikleri takdirde direksiyonu hemen onlara, kendilerine devredeceğim.”

Biraz dinlenir gibi oldu Ayberk sözlerine devam etmek arzusuyla;

“Dur bakalım yahu! Daha fol yok, yumurta yok, dereyi görmeden paçaları sıvadın. Daha piyasada aday adayı bile yok, sen evlendin, çoluk çocuğa karıştın, yaşlandın ve yaşlılığın nedeniyle bir de direksiyonu çocuklarına devrettin, teslim ettin. Bu kadar geniş boyutlu bir hayali kim yaşamış ki, sen yaşamak gayretindesin?”

Sustu, ya da hayallerinin önüne geniş, belki de simsiyah bir set, bir perde çekmek zahmetine girdi…

İsmini bilmediği yaşlı adam servisi bıraktı, hemen servisin direksiyonuna geçti Ayberk. Önce zayıf olan Ayten Öğretmeni öğrenci bölümüne, sonra şişman olan Ayfer Öğretmeni yanına, şoför mahalline aldı.

Yanlışlığını biliyordu, ama haklarında hiçbir şey bilmediği öğretmenler için de ancak böyle bir ayırım yapma hakkına sahipmiş gibi hissediyordu kendini.

Belirlenen adreslere göre “Yarınlarımız” dediği çocukları toplama gayretinde oldu, Anaokuluna gereğine uygun bir şekilde getirmek için.

Birkaç gün belki de morallerinin düzgünlüğü nedeniyle çocukların şen-şakrak(50) konuşma ve gülüşmeleri Ayten Öğretmenin; “Sakin olun çocuklarım, sessiz olun bebeklerim, Ceren sen sesini kes biraz, Türker, sen de kardeşin Berker’le didişme, Eren bırak artık şu arabalarına “Een! Een!” demeyi…

Cansın, Canset burası dans salonu değil, hadi beni üzmeyin, yoksa beni sevmiyor musunuz?” gibi cümleleri ile geçti.

Sesi ahenkliydi, sevecendi, dokunmasızdı ve Ayberk’e (hatta belleğinde kaldığı kadarıyla Komutanının benzetişine göre (cici-bicili, çıtı-pıtı) güzel bir kızcağızdı Ayten, Allah’ı var. Üstelik tertipliydi, cılız bir makyajı vardı gördüğü kadarıyla, ya da kendine göre.

Ayfer’e gelince; “Dünya yıkılsa umurunda değildi!” Ayten Öğretmenin tepkilerine sanki kendisini ilgilendirmiyormuş gibi dönüp bakmıyordu bile.

Üstelik öğrenci almaya yöneldiklerinde minibüs boşken sağı-solu hiç umursamadan çantasından çıkardığı gofret, çikolata, bisküvi gibi yiyecekleri normalde 3-5 dakikada, anormalde(!) 8-10 dakikada bir tıkınıyordu.

 Öyle ya, tombul, şişman, şişko, ya da obez(51) olmasının izahı başka ne türlü mümkün olabilirdi k?

Ayberk düşünüyordu;

“Yahu bu pehlivanı kocası nasıl kucaklıyordu ki? Kolları baldırım, bacakları belim gibi mübarek öğretmenimin. Üstelik dikkatli de değil, selüloitli(52) bacaklarının görünmesinden sıkılgan değil. Hatta söylemekten utanıyorum, bacakları benim bacaklarım gibi bakımsız, ojeleri de öylesine sakil(53) ki? Yahu bacım, biraz kendine dikkat etsene, kocan için, yemende-içmende tasarrufa gitsene be kardeşim!”

Ayberk, Tanrıya karşı yanlışlık yapıyor olmaktan çekinerek içinden konuşmayı sürdürmedi, noktayı koydu.

Ayberk aslında Ayfer Öğretmenle ilgili yanlışlığının olduğunu bilemezdi, “Kocası” gibi saçmalıklara kalkışmazdı. Ayfer bir evin tek çiçeği olup “Al bebek-Gül bebek” yetiştirilmişti. Evli değildi.

Gençliğinde hayatını yaşasın, sarkıntısı, bağlantısı olmasın diye annesi kendi nişan yüzüğünü onun parmağına takmıştı. Ayberk’in yanılgısı olsa olsa bu nişan yüzüğü yüzünden olsa gerekti “Kocası” diye yakıştırmasında.

Görünen o idi ki; Ayberk’in genç kız olduğu konusunda tereddüdü olan Ayfer Öğretmen maşallahı var, gerçekten hayatını yaşıyordu yemek-içmekle ve ne elecekte gözü vardı, ne de delecekte(54).

Ayfer şoför Ayberk’e bakmamıştı bile, şöyle göz ucuyla denecek şekilde. Eee! İnsan başka ne türlü pehlivan olabilirdi ki? Gam yok, keder yok, kasvet(55), kasavet(55) yok, sorumluluk zayıf, çevreye duyarsız, el üstünde tutulan bencil bir insan…

İlerleyen günlerde serviste değişik titreşimler olmaya başladı, Ayberk’in aklından geçmeyen ve geçmeyecek olan.

“Şoför bey, biraz yavaş!”

“Şoför efendi, o kadar da yavaş demedik, sütçü beygiri(56) gibi!”

“Şoför bey, korna çal, kenara çekilsin şapşal(57), yoksa okula geç kalacağız!”

“Şoför efendi, dikkatli ol, fren yap, kırmızı ışık yandı!”

Sabrın elden bırakıldığı bir heyecan olsa gerekti bu. Ayberk, “Efendi” denilecek kadar yaşlı olduğunu düşünmediği gibi “Yarınlarının” yanında ‘Şapşal, Sütçü beygiri’ ve benzeri gibi kelimeleri de yakıştıramamıştı Ayten Öğretmenin dudaklarına.

Annesi olsa, hemen kara ya da kırmızıbiber sürerdi o dudaklara, ayıp sözlerinin bedeli olarak! Ama o dudaklar(58)

Evet, o dudaklar öylesine yakışmıştı ki onun yüzüne. İlk defa dikiz aynasından özenerek baktı ona, bütün tenkitlerini hazmetmek, sonrasında unutmak istercesine.

Gerçekten güzel bir kızdı genç kız, tariflere sığmayan, ama gönlüne sığsın istediği. Ayberk kendi kendine konuşmayı yeğledi içinden yine;

“Bir şoför parçası, ilköğretim mezunu, şoförlükten başka bir şey bilmeyen, anlamayan ve bir öğretmen “Yarınlarımız” için çaba gösteren. Behey gafil(59)! Sen dağ yolunda yonca, o gül dalında gonca. Üstelik o sana emanet. Hiç emanete hıyanet olur mu? Dön önüne! Aklını başına devşir(60)!”

Çocuklar haşarılıklarına(61) devam ederken, Ayten Öğretmen; “Yapmayın, etmeyin!” güzelliklerini sunmaya çalışırken Ayberk, kendisine ulaşan bir sitemi kulak arkası edemedi;

“Hayal dünyasında yaşama arkadaşım! Karadeniz’de gemileriniz mi battı? Dikkatli ol! Senin dediğin gibi ‘Yarınlarımız’ var arabada.”

Ayberk dikiz aynasından baktığında Ayten’i bir gül gibi gördüğünü sandı.

Ayberk hoşnuttu; “Efendi ve Bey’likten” sonra biraz önce “Arkadaşım’lığa” terfi etmişti(62)! Nasıl memnun olmasındı ki? Hele ki Ayfer Öğretmenin katkısı olmadan öğrencileri ellerinden tutup teker teker indirdikten sonra;

“Sağ olun Ayberk Bey!” dediğinde bir kez daha terfi etmişti, “Arkadaşım” terfiinden sonra “Ayberk Bey” olarak da.

Yaşam aynı monotonlukta(63) devam ediyordu Ayberk için. Müdür Aysel Ablanın “Müdire Hanım” olduğunu öğrenmiş, abla demekten vazgeçip herkes gibi “Müdiranım” demeyi öğrenmişti. Müdiranımın kızı Aycan da güzel bir kızdı, hatta Ayten Öğretmenle yan yana getirilse bariz bir fark görülürdü Müdiranımın kızının lehine. Ayfer öğretmenle ise kıyas etmeği bırak, yan yana getirmeyi bile düşünmek abesti(64).

Bırakalım Müdüranımın kızını, Ayfer Öğretmenle Ayten Öğretmeni bile yan yana düşünmek ne akla, ne de mantığa uyardı. Ayten öğretmen güzel olmasına güzeldi de, gösterişli değildi, sadeydi, kısaca şöyle tarif ediyordu Ayberk onu; “O bir öğretmendi!” Ayberk’in Ayfer Öğretmenle bakışması bile mümkün değildi. 

Ama insan haddini bilmeliydi(65), yüzmesini bilmiyorsa, boyunu aşan suya girmemeliydi, yoksa kedinin uzanamadığı ciğere bakıp, yutkunup “mundar(66)” demesi gibi Ayberk’in de mundarlıktan nasibini alması mukadderdi.

Ve her şeyden önemlisi, kendisinin Komutanına çıtlattığı gibi onlar, kendisine emanet edilmiş kardeşler, bebeler de “Yarınlarımız” idiler sadece.

Şaşırmadan, şaşırma, yanlış yapma düşüncesi bile yaşamadan yaşamına devam ediyordu Ayberk. Müdüranım Abladan aylık, Allah’tan sağlık, annesinden aylaklık(67) yetiyordu kendisine.

Ayberk, bazı bazen kokteyl ya da arkadaş toplantıları için özellikle de Cumartesi-Pazar günleri Müdüranımı, kocasını ve kızlarını topluca alıp ilgili mahalle götürüyor, sonrasında da alkol çekinceleri dolaysıyla belirlenen saatte ya da telefon edildiğinde almaya gidiyordu.

Bu toplantılar bazen sadece kızları için gerekli olduğunda ona da aynı şekilde hizmet ediyordu. Böyle durumlarda onları evlerine bıraktıktan sonra arabayla Anaokuluna geliyor, ilk emirde arabalarını evlerine iade edip yedek kontak anahtarını da Müdüranımın masasının üzerine bırakıyordu, Anaokuluna geldiğinde.

Bir bakıma hırsıza-uğursuza karşı Anaokulunun bekçisi gibiydiler ana-oğul ki bunu Müdüranım Abla “Burada kalmanız benim menfaatime” sözüyle zaten belli etmişti öncesinde.

Ailenin gözüken varlıklarına göre ikinci bir arabaları yoktu. Bir devlet dairesinde çalışan baba yürüyerek, kızları ise otobüslerle gidip-geliyordu. Tek ayrıcalık Müdüranımın araba ile okula gidip gelmesiydi ki, o kadar da olsundu, değil mi?

İşte böyle toplantıların birinin sonunda, oldukça geç vakitte Müdüranımın kızı Aycan Ayberk’e;

“Gel, beni al!” diye telefon etmişti.

Almaya gittiğinde genç kız her zamankinin aksine arkaya değil, gelip yanına oturmuştu. Mutsuzdu, hatta gözlerindeki yaşları zapt etmeye çalışıyordu.

Ayberk insandı, üstelik genç kızı kardeşi gibi görüyordu, Komutanın sözlerini asla aklına getirmeksizin. Belki de gönlündeki boşluğu bir başkasının doldurması arzusunu yaşadığı için.

“Hanımım, üzgünsünüz, isterseniz bir kenara çekeyim, hava alın, ya da ne isterseniz efendim. ‘Anlatırım!’ derseniz de dinlerim, bir ağabey, kardeş gibi. Bildiğim bir şeyse yol göstermeğe, bilmediğim bir şeyse öğrenip sizi bilgilendirmeğe çalışırım efendim!”

“Ağabey! Sen aşk nedir bilir misin?”

İlk defa “Şoför Bey” yerine “Ağabey” demişti, üzüntüsü gerçekten belliydi.

“Bilmiyorum efendim, ancak boş vakitlerimde okuyor, sosyal etkinliklere katılmaya çalışıyorum müsait olduğum vakitlerde. Ama bilmesem de beynimde oluşmuş bilgilere göre belki size yol gösterebilirim, bilmesem de, izninizle hem!”

“Seviyorum, dedi, tek etti beni o!”

“Siz de onu terk edin!”

“Nasıl yani?”

“Klasik söz; ‘Geri dönerse sizindir, dönmezse zaten hiç sizin olmamıştır!’ Asla başınızı eğmeyin, bunu hissettirmeyin bile. Telefonla ararsa cevap vermeyin, hatta kapatın telefonunuzu o an, bilerek kapattığınızı bilsin…

Geri dönerse hemen uzatmayın elinizi. Bırakın, yalvarsın, yakarsın, diz çöksün. Sonrasında sizin bileceğiniz gerçek gelecek…

Mutlu olacağınıza inanıyorsanız da, okulunuzun bitimine kadar ağzınızdan asla ‘Evet, peki!’ sözleri çıkmasın…

Mutlu olamayacağınız kanaatini yaşadığınız anda da kısa-kesin ve öz olarak ‘Hayır!’ demesini bilin, kesin, atın bedeninizden, gönlünüzden, kalbinizden, beyninizden. O cerahatli(68 bir yaradır çünkü…

Hem isterseniz beraber olduğumuz bir anda sizi telefonla ararsa telefonunuzu bana verin; ben ona ‘Görüşmek istemediğinizi’ ızdırap verecek şekilde söylemeğe çalışırım!”

Kendine gelmişti Aycan;

“Aslan Ağabeyim benim!” deyip yanağından öptü Ayberk’i. Sonra utanmışçasına;

“Umarım kız arkadaşın yoktur, kıskanmaz seni!” dedi.

“Nerde efendim? Benim gibi şoförlükten başka meziyeti(69) olmayan bir çulsuza(70) kim gönül verir ki?”

“Meselâ Ayten Öğretmen, desem?”

“Bir ilâhe(71) kuluna ilgi duyar mı?”

“Yani onu bir ilâhe gibi görüyorsun?”

“Ulaşılması güç, tabu(71), mabut(71), sonsuzluk ötesi bir ilâhe, evet! Ve benim yoksulluğum ise meydanda!”

“Herkesin okuyunca mı adam olduğu inancındasın?”

“Öyle değil mi, efendim? Bakın sözlerinize, davranışlarınıza. Evet, iyi bir aile terbiyesi almışsınız ama buna okumanızın da katkısı olduğunu inkâr edemezsiniz, etmemelisiniz de. Bir de bana bakın! Sizin hizmetliniz olduğumu bilip rahat konuşuyorum. Ayten Öğretmene kem-kümden(72) başka ne söyleyebilir, ne vaat edebilirim ki?..

Üstelik annenizin bana sabrı, tahammülü tükendiğinde ben kapı önündeyim. Sonrası? Sonrası yok efendim. İyi dilek ve görüşleriniz için teşekkür ederim, konuştuklarımızın, sözlerimizin aramızda kalması dileğiyle…

Dileğimi herhalde anlatabildim, değil mi efendim? Dileğim; uygun gördüğünüz takdirde Ayten Öğretmen ile görüşmemeniz ya da konuşmamanız. Bilmesin beni, tanımasın beni, bakmasın bana. Yoksa yüzüne bakamam, utanırım, sıkılırım, kahrolurum. Benim üzülmemi istemezsiniz, değil mi efendim?”

“Üzülmeni istemem, ama sevdiğim, üstelik bana yol gösteren bir ağabeyin de mutlu olmasını isterim…”

Aycan Ayberk’in söylediklerinin “Söyleme” anlamında olduğunu unutmuşçasına, aktarması gerekenleri aktarması gerekene iletmişti sanki.

Ertesi gün Ayten Öğretmeni almaya gittiğinde Ayten Öğretmen alışkanlığı dışında yanına oturdu ve;

“Hemen hareket etme, birkaç dakika eğlen, Ayfer Öğretmeni alacağımız zaman yer değiştiririm merak etme! Ama önce şunu söyle, sosyal farklılıkları göz ardı ederek; beni seviyor musun?”

“Nereden çıkartıyorsunuz bunu efendim?”

“Efendim, yanlış bir. Kuşlar söyledi bana, iki. Sorumu cevaplamadın üç!”

“Hakkım yok buna, düşünmem bile yanlış. Dikiz aynasından bile size bakmayı kendime yasaklamışken, nasıl sizi sevdiğimi söylerim, söyleyebilirim size?”

“Gayet basit; ‘Seni seviyorum ilâhem!’ diyeceksin, o kadar. Ben de sana; ‘Ben de seni’ diye cevaplayacağım ve arkandan iteklemem gerekiyorsa, okuman, yüksek tahsil yapman gibi, destek de olurum sana.”

“Sonra…”

“Sonrasında da bilmem ki seven bir insan, sevdiğine ne teklif ederse, sen de onu teklif edersin, onu da ben mi söyleyeceğim sana?”

“Seviyorum seni, evlen benimle!”

“Hiç aklımdan geçmiyordu. Eee! Mademki çok ısrar ettin, ‘Peki, evet, evlenirim seninle!’ ancak nikâhımıza tüm ‘Yarınlarımızın’ katılması şartıyla…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.

(2) Alnının Akı İle; Ayıplanacak bir duruma düşmeden, tertemiz, şerefiyle, başarı göstermiş olarak.

(3) Sebat Etmek (Göstermek); Sözünden ya da kararından dönmemek, bir işi sonuna kadar götürmek. Direnç.

(4) Hazmetmek; Hazım. Kimi durumlara katlanma. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirmesi, sindirimin yolunda olması durumu.

(5) Trans Palet; İki çatal halinde ki yük bölgesine konan paletleri belirli bir yere kadar çekerek taşımaya yarayan, sürücü tarafından kontrolü yapılabilen bir araçtır.

(6) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

(7) Mıncıklamak; Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak.

(8) Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) “Karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.

Gudubet; Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin, huysuz, nursuz insan.

Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.

(9) Kalfa; Çırakla usta arası aşamada olan, ustalıktan yetişme mimar yardımcısı. Saraylarda ve konaklarda halayıkların başında bulunan kişi.

(10) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(11) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

(12) Menenjit; Beyni saran zarların iltihaplanmasıyla oluşan ve erken evrede tedavi edilmediğinde başta işitme kaybı, beyin hasarı ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir bakteriyel enfeksiyon.

(13) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

(14) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

(15) Haylazlık; Hoşa gitmeyen davranışlarda bulunma, yaramazlık yapma, tembellik.

(16) Evire Çevire Pataklamak (Dövmek); Şiddet kullanımında aşırıya giderek büyük bir şiddetle, hıncını alır gibi dövmek, dayak atmak, pataklamak.

(17) Tavassut; Yardım amacıyla araya girme, aracılık etme, ara bulma, aracılık.

(18) Tahammül; Nesne, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilme, dayanma, direnme. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.

(19) Ciltlere sığmayan bir kitaplar olur; Aslında öykünün içeriğiyle ilgili bir söz değil. Ama “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi Selahattin PINAR’a ait olup Rast Makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(20) Caka Satmak; Gösteriş yapmak.

Hava Atmak; Herhangi bir üstünlüğünden dolayı, ya da böyle bir üstünlüğü varmış gibi böbürlenmek.

(21) Kasko (Sigortası); Taşıtların uğrayacakları kazadan doğacak zararların tamamının karşılanması için yapılan bir sigorta türü.

(22) Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.

(23) Katakulli Yapmak; (Argoda) Yalan-dolan, hile, dolap, tuzak, düzen yapmak.

(24) Yaşını Büyütmek, Yaşını Küçültmek, Yaşını Düzeltmek; Yaşla ilgili gerçek ve belirli nedenlerle (öyküdeki gibi askere gitmek, özellikle berdel, miras gibi nedenlerle evlenme olarak) gerçekleşen yasal düzeltme işlemleri. Öykünün kaleme alınma isteği anında Nüfus Kâğıtlarında Vatandaşlık Numaralarının kayıtlı olmadığını belirtmek isterim.

(25) Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.

Tevazuu Sahibi; Gösterişsiz, yalın,  alçakgönüllü. Mütevazi.

(27) Kontör; Sayaç. Belirli bir sürenin bir birim olarak kabul edildiği ve toplam konuşma süresinin kaç birim olduğunu sayısal olarak gösteren araç. Telefon, gaz, su vb. nde tüketim birimi.

(28) Refleks; Doğuştan var olan ve dışarıdan gelen bir uyarı neticesinde husule gelen irade dışı hareket.

(29) Kontra Gitmek; Sürekli olarak ters ve istemediği davranışlarda bulunmak.

(30) Sigara Satma ve İçme Yasağı; 22.00 – 06.00  saatleri arasındadır. Bu kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılıdır. Değişiklik tarih, 24.05.2013 ve 6487 sayılıdır. Yeni kanunun 2. Maddesine göre göre değiştirilen 6. Maddesinde bu husus açıklıkla belirtilmiştir. Kapalı mekânlarda sigara içmek de aynı kanuna göre yasaktır.

(31) Teskere Almak; Aslı, “Tezkere almak” olup görevini bitiren askerlerin  görevini bitirdiğini belgenin onlara verilmesi.

(32) Meçhul; Bilinmeyen, bilinmedik.

(33) Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir (Hazreti Ali olarak tarif edilirse de). Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.

(34) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(35) Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak.

(36) Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır… Tevfik FİKRET “KÜÇÜK ASKER”

(37) Cicili Bicili; Süslü giysi veya süs eşyası olan.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

(38) Burnu Havada (Havalarda) Olmak; Herkese yukardan bakmak, kendini çok beğenip kibirlenmek.

(39) Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.

(40) İndinde; Yanında.

(41) Yan Gözle Bakmak; Bakmıyormuş gibi yaparak göz ucuyla, belli etmeden bakmak.

(42) Teşvik Etmek; Birinde bir şeyi yapma isteği uyandırmak.

(43) Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(Erzurumlu İbrahim HAKKI’nın dizeleri oldukça uzun ve anlaşılması zor sözlerle doğrudur. Örnek olarak anlaşılabilir ikisini yazdım).

(44) Gülen Yüzün Solmasın; Seven birinin içten bir dilek sözü.

(45) “Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım!” diye başlayan şiirin bir bölümünde “Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım” denilen dizeye atıf yapmak istedim. Bu; Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bir bölüm olup eser,  Gültekin ÇEKİ tarafından Rast Makamında ayrıca şarkı olarak bestelenmiştir.

(46) Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek deyimdir.

(47) Tezahür; Ortaya çıkma, belirme, görünme, oluşma, belirti.

(48) Risk Almamak Riske Atmamak (Girmemek); Risk, zarar görme olasılığına katlanmamak.

(49) Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.

(50) Şen Şakrak; Çok neşeli, şen, şatır.

(51) Obez; Aşırı şişman.

(52) Selüloitli; Deri altı yağlarını etkileyen bir cilt enfeksiyonuna sahip olan.

(53) Sakil; Çirkin, kaba. Sıkıntı veren, sıkıntılı.

(54) Eğecekte-Delecekte; (Genelde Elecekte-Delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz.

(55) Kasvet; İçe sıkıntı veren, içi daraltan ,sıkıntı.

Kasavet; Üzüntü, tasa, kaygı, sıkıntı.

(56) Sütçü Beygiri; Çok tembel, miskin, aheste, aksak, çok yavaş gidildiğinde söylenen bir tekerleme; “Dilenci Arabası, Dilenci Vapuru, Pazarcı Kamyoneti, Marşandiz” gibi sözler de diğer yaklaşımlar olsa gerek! Aslında; “Sütçü Beygiri Gibi Ayakta Uyumak” şeklinde kullanılan bir deyimdir.

(57) Şapşal; Aptalca, alıkça, davranışlarda bulunan. Üstüne, başına, giyimine, kuşamına özen göstermeyen.

(58) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, (Bazı kaynaklarca Mustafa Nafiz IRMAK’a ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER sonra da Umut AKYÜREK’tir.

(59) Gafil; Aymaz. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen.

(60) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.

(61) Haşarılık; Yaramazlıkta oldukça ilerilik, çok hareketlilik, ele avuca sığamama.

(62) Terfi Etmek; Bir görevde derecesi yükselmek.

(63) Monotonluk; Tekdüzelik, yeknesaklık, çeşitliliği olmamak, donukluk, sıkıcılık.

(64) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(65) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(66) Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.

(67) Aylaklık; Avarelik. İşe yaramazlık, işsiz-güçsüzlük, başıboşluk.

(68) Cerahatli; İrin toplamış, irinli. Yaralı. Organizmanın herhangi bir yerinde yangılanma sonunda bozulmuş alyuvarlardan oluşmuş, bakteri ve yıkılmış doku kalıntıları gibi iltihap ürünlerini kapsayan, mikroplu, ya da mikropsuz sarımtırak renkte, koyuca doku sıvısı olan.

(69) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

(70) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(71) İlâhe; Tanrıça.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.

(72) Kem Küm Etmek; Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek.