Miskindi, hem arızalıydı yaşlı adam. Evden-camiye, camiden eve bile gidemiyordu. Pineklemek(1) zorundaydı, evim dediği evde, bir köşede. Fiziksel arızasından dolayı değil, fiziksel mazeretinden dolayı bu yaz günlerinde. Çünkü bünyesi elverişli değildi.
Eli ayağı tutuyordu Allah’a şükür ama Güneş Nezlesi mi, ya da Yaz Nezlesi mi her ne hal ise o, mahvediyordu kendisini. Bir başladı mı, hapşırmaya dur-durağı yoktu. Sonrasında da bitip tükenmeyen bir burun akıntısı. Gözleri dâhil…
Çapaklanır, yara olurdu hem gözleri, hem de burnunun kanatları. Bu nedenle terk edilemeyecek farz olduğu için gitmek mecburiyetinde olduğu Cumalara gitmesi bile kâbustu(2) onun için.
Cuma günleri camiye gidişinde daha farz namazı bitmeden başlıyordu gözlerinin yaşlanması, burnunun akması ve de dahi hapşırması…
“Bana müsaade, ‘Hoca efendi, hele bir-iki dakika uzat namazı!’ Ben hapşırmamı bitireyim, burnumu sileyim de, öyle devam edeyim namaza!” demesi mümkün değildi ki!
Dar-kıt(3) farz namazını eda ediyor, elindeki birikmiş peçetelerle namazının diğer kısımlarını tamamlamak için alelacele(4) camiden evine doğru yönlendiriyordu kendini, hapşırmasına devam ederek. Allah’tan bol miktarda aldığı kâğıt peçete vardı cebinde, kendine yetiyordu ve yolu üstündeki çöp bidonu her cuma sonunda tiksinerek de olsa elindekileri kabul ediyordu.
Ve dışlanmıştı yaşlı adam. Okullar tatil olduğundan, annesi-babası çalışan torunlarıyla birlikte yemeğini yiyen eşi, bazen “Yemek ocakta!” diyor, bazen onu söylemeği bile zait görüyordu(5).
Bazenlerin bazen çoğaldığını da söylemeğe gerek yoktu. Bazenler hayatına hükmeder gibiydi. Torunlar sinirlendiler miydi, bağırıp çağırıyorlardı. Babalar, anneler, teyzeler, işten, mesaiden döndüklerinde bazen azarlayışlar, bazen haykırış ve bağırışlar da eksik değildi onun için.
Evlâttılar, torundular tahammül zor değildi onların bağırış, çağırışlarına. Ama karısının en ufak yanlışlığı bile azarlarcasına tenkit etmesi, en ufak hataya bile tahammülsüzlüğü, her şeyi yalnız ve sadece kendisi biliyormuşçasına tembihlemesi yanında en ağır sözü, çocuklarından kalan veya onlardan istediği birayı yudumladığında; “Zıkkım(6) iç!” diye bağırıp çağırmasıydı.
Kur’an’ın hangi ayetindeydi hatırlayamıyordu, “Anne-babaya ‘of!’ bile demeyeceksin!” diye.(7) Acaba kutsal kitabın bir yerlerinde de; ununu eleyip, eleğini asmış, ömrünü tüketmekten başka kaygısı olmayan kocalara da; “Zıkkım iç, demeyeceksin!” diye bir ayet var mıydı ki?
İçmenin ve içkinin yasaklandığı(8) kutsal bir kitapta ve hadislerde(8) ‘İçki içmek serbest(9)” gibi diye bir şeyi düşünmek mantıksızdı. Ancak, böylesine arzulanan bir kural medeni (madeni değil) hukukta yer alıyor olamaz mıydı? Kuralı boş verelim, yılları birlikte tüketmişlerin ahir ömürlerinde(10) böylesine hoşgörülükleri(11) sınırlı mı olmalıydı ki?
Gençliklerindeki kısıtlanma temayülündeki(12) serbestiyetin(13), yaşlılıkta da devamını istemek, arzulamak abesti(14), hele ki teneşire(54) birkaç adımının kaldığının bilincinde de olunca insan.
Peki, bir şeyleri güzelce istemenin, ya da dilemenin başkaca yolu yok muydu? Üstelik nezle dışında bir kısım arızaları da olan yaşlı adamdan?
Yaşanan günler içinde güzel günler? Olmuştu tabii. Hem belki de çok. Örneğin bebeklerin doğumu, onların baş-göz olmaları ve sonrasında torunların gelişi gibi…
Peki, yaşanan günler içinde kötü günler? Onlar da olmuştu tabii. Genç yaşlarda, ya da vakitleri gelince kaybedilenler, kalp krizi, bir kısım ameliyatlar vb. ile özellikle kanser örneğin…
Bir-bir gidiyor, bir-bir eksiliyordu çevredeki emsal, dostlar, arkadaşlar, akranlar…
Sırayla değildi elbet ölüm, bir gün kendilerine de ölüm sırası gelecek, Allah’ın ilâhi emri onun için de, kalanlar için de mutlaka tecelli edecekti.
O gün (muhtemelen) ağlamak-sızlamak yerine, bugünden o güne hazırlık olmak üzere ahrete(10) gidecekleri hoş tutmak zor olmasa gerekti? Ufacık gülüşler, minicik tebessümler sadaka niyetine olmalıydı gözlerde. Bu da mümkünsüz değildi.
“İnsanların bir kısmının üzerinde yürüdüğü yolu ve o yolun son durağının olduğunu bilmesi en doğal olgulardan biri, eğer inanıyorsalar. Oysa insanların bir diğer kısmı ise gerektiği halde ne yürüdüğü yolu, ne de sonunu bilir. Çünkü inanç yer etmemiştir gönüllerinde, ya da inancın yer etmemesi çabası içindedirler.
Ve dahi insanlar çeşit çeşittir; Kimi yolu bilmesine rağmen bilmezlikten gelir, unutur, unutmak ister. Kimi yolu bileni bilir, kimi de ne yolu, ne de bileni bilir.”
Namık Kemal’in bir sözü dikleniyordu yaşlı adamın karşısında; “İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır.”
O halde yaşlı adama göre; her nefeste tükettiği hayatındaki hoşluğu, güzelliği esirgemenin ne âlemi vardı ki? Kin(16), haset(16), garez(16), kinaye(16), sitem(16) ile ilenmek(16), hüzünlenmek, beddua etmek yerine güzelliklere el atmak o kadar mı zordu? Yoksa bu insanın doğasında olan bir meziyet(17), bir haslet(17) miydi, dünya yapısında?
Yaşamak bir sanat olmalıydı, ama dostça, kardeşçe, beraberce, birlikçe, birlikte, sevgiyle, istekle. Dünyadaki ülkeler bile din, dil, ırk, para, pul farklılıklarını kaldırarak bunu yapma çabasına girmişlerken, nevi şahsına münhasır(18) insanlar neden bunun çabasını yaşamazlar, yaşamak istemezlerdi ki?
Yaşlı adama göre; “Geçen vakitler, ‘Bir zamanlar…’ diye vasıflanan(19) zamanlar olarak özlem gibi yer etmemeliydi belleğimizde. Hem ne için bu ad konulmuştu geçen vakitlere? O zamanları da gereğince, ya da gereğine uygun olmayarak tüketen biz değil miydik? Hele bir de ‘Bizim zamanımızda…’ diye başlayan cümleler yok muydu?
Eee be kardeşim! Bizler, bizlere teslim edilen zamanı iyi kullanamayıp, bizden sonrakilere yeterince ve uygun bir şekilde aktaramamışsak, bunda bugünleri onlara aktaranların hiç mi suçları yoktu ki?
Demek ki insan önce kendine, sonra arkasından gelenlere bakmalıydı; yani evlât ve torunlarına. Onların bağırıp-çağırmalarında haklılık oranları fazla olmalıydı, bu aktarımdaki eksiklik(ler) nedeniyle. Bir başka deyişle iğneyi kendine batırmalı, sonrasını, sonra düşünmeliydi…”
Yaşlı adam diyordu ki; “Bizden sonrakilerle aramızdaki fark sadece deneyim olarak adlandırılamaz, adlandırılmamalı da. Deneyim; bedende, kalpte, beyinde kalan izlerdir sadece. Aktardığında, ya da aktarabildiğinde, aktardığın kişi ya da kişiler de en az senin kadar onları sahiplenmiş demektir. Bunun yaşla-başla ilgisi de yoktur.
O halde yaşlılar, yani kendisi gibi kişiler engin bir saygı beklememeli, verilenleri yeterli görmeli, diye düşünmek gerekmez miydi?”
Öncelerinde bir mezar taşında okumuştu yaşlı adam; “Dün ben de senin gibiydim, yarın sen de benim gibi olacaksın!” şeklinde bir şeydi galiba. Kısa-kesin-öz olarak; “Etme-Bulma Dünyası” olarak vasıflamak abes kaçmayacaktı galiba.
Hazreti Mevlâna ne demişti; “Kalbinizle yaptığınız her şey, size geri dönecektir.” O halde kalbimizle yaptıklarımıza sıkı sıkı sarılmalı, onları beslemeğe, daima diri tutmağa devam etmeliyiz değil mi?
Bilinen bir şeydi ki; “Hiçbir şey, hiçbir saat dilimi aynı şeyleri yaşatmazdı!” Çünkü zaman bir su gibi akar, geriye dönüş asla mümkün değildir. Aldığın soluğu, nefesi tekrar kullanmak, ya da iade etmek gibi mümkün değildir bu(20).
O halde tekrar başa, başlara dönmek gerek; “İyi olmak, işte bütün mesele!” Her ne kadar bunun benzerini bir filozof; “Olmak ya da olmamak (To be or not to be)(21)” şeklinde söylemiş olsa da, herhalde olmak ya da olmamak yerine iyi olmak, iyilik yapmak revaçta(22) olmalı diye düşünmeliydi.
İnsanların iyi olduğuna her zaman inanmıştı, her zaman ve yine inanacaktı yaşlı adam. Çünkü denildiği üzere; “İnsanlar mutluluğun en büyüğüne, ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilirlerdi!” Bunu; “Küçükler, büyüklerine” diye söylemek de zor olmasa gerekti!
Yaşam; ışıkla, sıcaklıkla, sevgiyle mümkündü, tıpkı güneşin hasletleri gibi. Yaşamda iki farklı cins bu sıcaklık, ışık ve sevgiyi karşılıklı hissediyorlarsa “Karşılıklı Aşk” oluyordu bu.
Ve zamanla asla ve asla değerinden hiçbir şey kaybetmiyordu, ya da kaybetmemesi gereken bir şeydi.
O halde kaybolan neydi? Yahut da yeniden kazanılması gereken, aşk yerine? Nefret(16)? Kin? Umursamazlık? Doyum? Monotonluk(16)? Ya da sevgiyi üleşmek yerine tümünü alıp birilerine aktarmak, örneğin çocuklarına, torunlarına, ya da birilerine?
Bilinmez miydi ki; ağaç olmazsa meyve olmazdı. Ağaç ömrünü bitirmek üzere olsa da, yaşamının sonunda olsa bile “Sevgi” denen hayat suyuna, can suyuna özlemi olmaz mıydı ki? Demek ki insanın (kim, kimi karşısında görürse görsün) karşısındakinin, karşısındakilerin sevgisine ihtiyacı vardı. O, o sevgiden mahrum edilmemeliydi.
Sevgi üstüne (aşk değil) neler neler söylenmemişti ki;
* Ayrılık küçük sevgileri öldürür ama büyük sevgileri güçlendirir. Tıpkı rüzgârın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi...
* Ruhun dili bedendir, kalbin dili ise sevgidir.
* Her şey paylaşıldıkça küçülür, paylaşıldıkça küçülmeyen tek şey sevgidir.
* Gerçek sevgi kötülük gördüğünde azalmayıp iyilik gördüğünde artmayandır.
* Verdiğinize pişman olmadığınız sevgi; aşktır…
* Sevgi karanlık bir tünelde yakılan mum ışığı gibidir... Size yolunuzu gösterir ama uzakta ne olduğunu söylemez... .
*Hayatta bazı şeyler para ile satın alınmaz. Bunlardan birisi de sevgidir.(23)”
“Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine sevmek ve sevilmek için çareler arayınız.(24)”
Kendini bir fil gibi hissetmeğe başlamıştı yaşlı adam gerçekten. Neden fil? Çünkü filler ölümlerinin kendilerine yakın olduğunu hissedip “Fil Mezarlığına” gidip sonlarını orada beklerlermiş de ondan.(25)
Hani bir şarkı vardı; “Son mektup(26)” diye.
“Acaba düşüncelerimi mi yazsaydım göçmeden önce? Olabilirdi. Ama önce sonumun sonunu düşünmem gerekirdi, değil mi, her sonunu hazırlayanın yazdığı gibi? ‘Allah mühlet verir, ama unutmaz!’ hem ihmal de etmezdi.
O halde Allah’ın verdiği mühletin sona ermesine yardımcı olmalıydım.” dedi yaşlı adam. Örneğin;
“İçip-içip sonrasında tüm ilâçlarımı mideme boca etsem…
Geri tepme ihtimali çok yüksekti…
İlâçların öylesine bir etkisi olmayabilir veyahut da aklı evvel biri Azrail’den önce yetişebilir ve kurtarabilirdi beni...”
“Bir şişe zehir alıp içsem…
Yolsuzluğun daniskasının(27) kol gezdiği ülkemde çalan-çırpan nedeniyle zehrin konsantrasyonu(28) eksik çıkar, zehir dediğimi içmekle kalırdım ortalıklarda, sitemli dudak büküşlere, istihzalara(16) muhatap olarak…”
“Kolumu kessem, akacak kan damarda durmazdı da, bakardın bende bu şans olunca, kullandığım ilâçlara intizaren(29) meselâ, tutar duruverirdi akması gereken kan…”
“Suya atlasam, kim gidecekti batacağı suya? Hem met(30) olurdu, cezir(30) olurdu, ya da çamur olurdu, denediğimle kalırdım gülücük yapanlara karşı…”
“Minareden atlasam…
Ya ağaç dallarına, bakkal tentelerine takılır, ya insanüstüne düşer, ya da bir ‘Akkuş gelirdi kanadıyla revan(31)’…”
“Tabanca ile yok olmak…
Nereden bulacaktım ki tabancayı?…”
“Baharı bekleyen kumrular gibi…(32)” diye başlayan bir şarkı vardı.
Kumrular gibi ölümü beklemek mi? O halde niye zırvalıyordu(33) ki yaşlı adam “Göçmemde Tanrıya yardımcı olacağım!” diye.
En iyisi, “Hani üç al, iki öde!” furyası(34) vardı ya, tıpkı onun gibi üçlü kombinasyonu(35) denemeliydi, garantili olması için, hatta dörtlü. Elinde keskin, neşter gibi bir bıçağı olacaktı. Bir otobüsle bir deniz kıyısına gidecek, öncelikle tüm ilâçlarını bir şişe zehirle yutacak, kolunda zonklayan damarı kesecek, onu dibe çekecek ayağındaki ağırlıkla beraber suya kendini bırakacaktı, kiralayacağı kayıktan…
Düşüncesine göre başlangıçta biraz üşür, ıslanırdı, ama nasıl olsa cehennemde kurulanmak, ısınmak ve yanmak için bol bol vakti olacaktı ya...
Sonuç tamamdı. Sevdiklerine bir şeyler karalamak mı? Gerekli miydi; “şöyle-şöyle, böyle-böyle…” diye bir şeyleri yazmak-çizmek-karalamak? Gerçek hayatta söyleyemediklerini sonuna çeyrek kala, cevap hakkı tanımadan sıralamak uygun muydu? Hem ne lüzumu vardı ki kendi adına?
Ve…
“Velbasübadelmevt(36)!”
Bir varmış bir yokmuş, bir can varmış, bitmiş, yok olmuş!...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.
(2) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(3) Dar-Kıt; Ancak.
(4) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, çabuk, ivedilikle, acele fecele.
(5) Zait Görmek; Artmış, çoğalmış görmek. Matematikte (+) artı işareti bilmek.
(6) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(7) Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle. Kur’an’da ki bu ayet İsra Suresinin 23. Ayetidir. (Diyanet İşlerinin açıklaması)
(8) Hamr; (Arapça) İçki. Kur’an’da belirtilen içki ile ilgili Sureler; “Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz” (Maide Suresi 90. Ayet). “Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz, değil mi?” (Maide Suresi 91. Ayet). “İçki, bütün kötülüklerin anasıdır. Sarhoşluk veren içkinin azı da çoğu da haramdır.” (HADİS) “İçki küpüne parmağım batsa, o parmağı keser atarım.” Hazreti ALİ
(9) Hurmalıkların meyvelerinden, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızk elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için kesin bir mucize vardır. Kur’an, Nahl Suresi 67. Ayet.
(10) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(11) Hoşgörülü Olmak; Affetme, kolaylaştırma, ayıp ve kusurları örtme, başkalarının düşünce ve davranışlarına anlayış gösterme.
(12) Temayül; Eğilim, bir yana eğilme, tandans, trend.
(13) Serbestiyet; Serbestlik, Serbest oluş.
(14) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(15) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.
(16) Kin; Birine karşı duyulan ve öç almak amacını güden gizli düşmanlık.
Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.
Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
Nefret; Bir kimseye, bir şeye karşı duyulan çok olumsuz duygu. Tiksinme, tiksinti.
Monotonluk; Tekdüzelik, yeknesaklık, çeşitliliği olmamak, donukluk, sıkıcılık.
İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(17) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği.
(18) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(19) Vasıflanmak; Nitelenmek. Niteliği belirtilmek. Nitelik kazanmak.
(20) Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK
(21) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır.
(22) Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.
(23) Birkaç tane aklımda kalan, oradaki buradaki notlarımdan, şuradan-buradan bulup-buluşturduğum ve İnternetten derlediğim bir kısım sevgi sözleri. Fazlası olmaz mı? Var tabii. Aşk konusunda, Mevlâna’dan birkaç deyiş yeter gibime geliyor;
Aşk nasip işidir, hesap işi değil. Aşk adayıştır, arayış değil. Sen adanmış ve yanmışsan bu uğurda, aşk sana uzak değil!
Aşk, bir uçurumdan düşmek gibi bir şey, işte bu yüzden sevgiliye "yâr" denir...
Aşk, her şeydedir ama hiçbir şeyde görünmez.
Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki!
Aşk, öyle engin bir denizdir ki, ne başlangıcı ne de sonu vardır.
Aşk, etinden topuğuna kadar işlemiş bir nasırdır. Ya canın acıya acıya adım atacaksın ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. Fakat her iki yolda da tek bir gerçek olacak. Canın çok, ama çok acıyacak
Aşka yanmalı can dediğin. Ya canan olmalı ya da canını almalı. Yâr diyemezsin ki herkese, içindeki yaran olmalı... Herkesin de bir yüreği vardır amma yürek dediğin bir başka yanmalı.
Âşıkların gönüllerinin yanışıyla, gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.
(24) Küsmek ve darılmak için bahaneler arayacağına, sevmek için çareler arayın. HADİS
(25) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “FİL MEZARLIĞI” dizeleri:
“Öleceklerine yakın / öleceklerini hisseden / (diğer bir deyişle; / yaşamlarının sonuna geldiğini hisseden)
filler / mezarlarını -arar- bulurlarmış / (en kısa zamanda) / Ve sükûn içinde ölmek için / (orada) / beklerlermiş, sonlarını… / Hepsi tamam / (da) / ben önce sükûn bekliyorum, / gerisi kolay! ”
(26) Son Mektup; “Anla artık, anla beni, unut bütün geçenleri” diye başlayan Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Aydın ÜNSAL’a, Bestesi; Yıldırım GÜRSES’e ait olup bu şarkıyı en iyi yorumlayan sanatkâr da kendisidir.
(27) Daniska; En güzel, en iyi.
(28) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).
(29) İntizaren; İlenme, beddua ve inkisar olarak.
(30) Med-Cezir (Arapça); Denizlerin yükselmesi, kabarması, uzaması; Med, Alçalması ise Cezir demektir.
(31) Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan mevlitte bu dizler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
(32) Baharı bekleyen kumrular gibi… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali TEKİNTÜRE’ye Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olup eser; Kürdi Makamındadır.
(33) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
(34) Furya; Olağandan bol, aşırı çoklukta bulunma.
(35) Kombinasyon; Birleştirme. Birleşim. Düzen, tertip.
(36) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); “Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.”