Kaderde ne yazılıysa onu yaşarmış insanlar…
Ben derim ki; “Bazı-bazen kader yönlendirir insanları, bazı-bazen de insanlar egemen olurlar kadere ve kaderi yönlendirirler.”
Örneğin hiç bir insan tren yolunda durup da “Kaderimde yazılı değildir!” iddiasıyla; “Tren, beni çiğneme!” ya da paraşütsüz olarak uçaktan atlayıp da; “Bana bir şey olmaz!” diyemez!
Tren yolundan çekileceksin, ya da paraşütle atlayacaksın uçaktan ki kaderin şekillensin. İki basit örnek, işte…
Üniversitenin son sınıfına devam ettiğim bu Cuma sabahı içimden hiç gelmiyordu fakülteye gidip derslere girmek…
“Lâf ola, beri gele!” derler ya hani, oldum-olası ata tembihi, ya da nasihati Cuma Namazlarını hiç kaçırmazdım, sair vakitlerde bînamaz(1), ya da avam tabirle “beynamaz” olsam da…
Profesörlerin, ya da asistanların kulaklarına varmasın, Cuma sabahına rastlayan dersler tırı-vırı(2), eften-püften(2), devam zorunluluğu ve baraj niteliği olmayan derslerdi. Gerçektir ki bu konuda hocaların engin hoşgörüsünü göz ardı etmemem gerekti!
Öğleden sonraki dersler ise ağır mı, ağırdı, sanki kitapların içine ağır çeksin diye, taş, demir, hatta en yüksek yoğunluklu cıva, ya da hocaların nefeslerine üfürükçü hocaların ağır nefesleri(!) konmuşçasına!
Sanırım az biraz zeki, akıllı ya da gayretliydim. Hani sınıf geçme için puana vursak 100 üzerinden 50-60 civarı puan almam benim için yeterliydi. Hatta başlangıcı 45 puana indirmemin bile şaşkınlığı olmazdı bende.
Kanaatkâr oluşumu söylemem abes olur(3) herhalde. Asla tamahım(14), hırsım yoktu. Genel tabirle öğrenmem gerekenleri öğrenmem yetiyordu bana, ezberleyip de böbürlenmeye ne gerek vardı ki hem?
Ve de bilinen o ki, insanın üniversitede okuyup öğrendikleriyle yaşamda öğrendikleri, daha doğrusu bugün için söz edersek yaşamda öğrenecekleri arasında dağlar kadar fark vardı.
Hatta bir nebze(5) daha ileri giderek söylemem gerekir ki, okumak adam olmak için yeterli değildi, nice okuyup da adam olamamışlar vardı yaşamımızın berilerinde(6).
Köyden inmeden şehre, köy yaşamımda sınıflarımı teklemeden geçmiş ve sınıf öğretmenimin babamı-annemi ikna etmesi, beni de sırtımdan iteklemesi ve inkâr edemeyeceğim akraba, eş-dost desteği, sonrasında da devletimin burs takviyesi ile üniversiteye kaydolmuştum ve devam ediyordum kanaatkârlığımla…
Sosyal etkinlikleri kaçırmamak konusunda oldukça ilerisinde gayretliydim. Çünkü sınıf arkadaşlarımdan; “Şu benim hayat arkadaşım olsun!” diyeceğim ve dediğim biri yoktu. Hoş onlardan da bana göz süzen, ilgilediğini anlamlandıran biri yoktu. Hatta diyebilirim ki; davul dengi dengine çalıyorsa denk gelenler de el ele tutuşmayı ihmal etmiyorlardı, daha başlangıçlarda ve hem de bugünlere kadar birbirinden ayrılma emaresi(7) göstermeksizin.
Sosyal etkinlik deyince anlaşılmıştır herhalde, sinema-tiyatro, voleybol-basketbol maçları ve hafta sonlarında günübirlik görmek, tanımak ve öğrenmek için yakın şehirlere seyahat etmek anlamını vermek istedim sözüme.
Dersler araştırmamı gerektiriyorsa “Kütüphane Kurdu” olmamı kimse önleyemezdi.
Sınıfta (affedersiniz) “Sap(8)” olarak üç kişiydik. Diğer iki arkadaşım boy-bos-endam-yakışıklılık bakımından benden ilerilerde idiler, hatta birisinin arabası bile vardı. O, içtenlikle şunu söylerdi;
“Kız arkadaşlarım var, ama gönlüme hitap edeni yok. Gönlüme hitap etmesini istediklerim de, gönlüme hitap ettiklerini düşündüklerim de var, ama başarım yok!”
Öteki arkadaşımızın sahipsizliğinin nedeni ise “Homongolos(9) tipli” olması yanında aşırı bir şekilde derslere düşkünlüğü, hırsı ve çevresiyle ilgisinin olmamasıydı.
Belki ayıplanacak, yadırganacak bir deyiş gibi görünse de; “Mö!” sesleriyle inek gibi görüntülenmesine, görülmesine aldırmaz, teneffüs, haftaym(!) molalarında bile çok zaman dışarıya çıkmaz, sınıfta ya da bir bankta “Mölemeye” devam ederdi!
Yine özür dileyerek söyleyeceğim ki bu arkadaşımız düpedüz hafızdı(!) Bir şey sor, şakır-şakır öterdi, bir kanarya, ya da bülbül gibi. Ama tekleyip ezber aklına gelmezse dut yemiş bülbüle dönerdi ve bizim onu arkasından iteklememiz gerekirdi, hatırlasın diye.
Gene de Allah var, yalan söylemek, ya da gerçeği saptırmak bana yakışmaz, bölümde “Sayı Kralı” o idi, en yüksek notlar hep onundu. Sadece arkasından iteklenmediği zamanlar 10 üzerinden 6-7 gibi numaralar aldığında, sağına-soluna bakmaz, kızlardan utanmaz, (tekrar affedersiniz) anırırcasına höykürerek(10) ağlardı.
Ben mi? Kanaatkâr olduğumu söylemiştim ya, işte o kadar, onun dışında övünmeyi gerektirecek bir konum yoktur! “Allah bereket versin!” sözü neden söyleniyorsa, ben de aynı nedenle “Allah bereket versin!” derdim.
Cuma namazında belki de hocanın “Ahlâk ve İslâm” konusundaki hutbesini içimde sindirmek için yavaş yavaş yürüyerek gelmiştim Otobüs Durağına.
Otobüs Durağındaki kanepede iki kişi oturuyordu, baba-kızdan ziyade, dede-torun görünümünde.
Ve o kız öyle bir baktı ki bana; içimden şarkıya benzeterek; “Bir bakış baktın, canımı yaktın!(11)” demek geçti, benden büyükmüş, küçükmüş, akranmış fark etmeksizin…
Ben, ne doğduğum köyde, ne okulumda, ne şehirde ne de yaşantımın herhangi bir bölümünde insanı böylesine eriten, bir çırpıda kendine bağlayan bir bakışla karşılaşmadım, görmedim, bilmedim, anlamadım, yaşamadım.
O bakışın sahibinde o ne güzellikti ek olarak öyle, tarifi imkânsız? Her ne kadar pudra ya da fondötenle(12) kapatmaya çalışmış olsa da yüzü isilik(13) gibi çillerle(13) doluydu, güzelliğini asla etkilemeyen.
Ve hocanın vaazında(14) anlattıkları “Dank etti(15)” kafama, beynimin en ücra bölgelerine kadar. Çünkü o yaşlı adam dillenmişti, duyacağım kadar;
“Hanım! İnşallah Doktor Hanımı buluruz hastanede, yoksa boşu boşuna gitmek istemem oralara, yorgun-argın!”
“Olur mu Bey? Telefon ettim, hastanede, odasında olacak!” cevabı oldu genç kızın ve gafletle(16) göremediğim ellerindeki yüzükler…
Bu nasıl bir dünyaydı ve bu nasıl güç bir olaydı yorumlanması zor olan? 80-85 yaşlarında, neredeyse zürriyetle(17) ilişkisi kalmamış bastonlu ihtiyar bir dede ile gençliğinin henüz ilk 20-22 senesini yaşayabilmiş ilâhe(18) gibi güzel bir kız…
Bunun berdelle(19), borç-harç karşılığı, miras bölünmesin endişesi, hastabakıcı ya da hemşire ihtiyacı ve bence doğal olarak mecburiyetle(!) ilgisi yoktu. Bu evlilik dünya nizamına(20) göre bir katliam olsa gerekti, hele ki o bakışı tasvir etmeye çalışsam…
Dedeye daha öncesinde rastlamış gibiydim, sokakta, markette, mescitten camiye dönüştürülmüş ufak camimiz yerine büyük camiye gittiğim Cuma namazlarında. Ancak genç kızı ilk defa görüyordum desem, sözümde yalan sezilmemeli. Çünkü yasak olmasına rağmen gönle, ruha, beyine işleyen böylesine bir güzellik fark edilir, zihinden asla uzaklaşmaz, uzaklaşamazdı.
Öyleyse bu evliliğe ne ad verilmeliydi, bu yuva diyemeyeceğim birliktelik nasıl gerçekleşmişti. İnancım o idi ki, Tanrı böylesi bir evliliğe müsamahakâr(21) olamazdı, nikâh diyemiyorum.
Gözlerimi ayıramıyor, ayırmak da istemiyordum bu genç kızdan. Tüm yasak, terbiye, utanç, ahlâk ve İslâm kurallarını dikkate almaksızın. Ama insanın kafasını eğmesi gereken durumlar da geçmiyor değildi aklımdan, neler olduğu herkesçe bilinen.
Ve o genç kızın otobüs geldiğinde tekrar gözlerini bana diken, adeta “Gel peşimden, yaklaş bana!” der gibi bakışlarını bir kenara koyamazdım. Bu güzelliğin peşinden gitmek mecburiyetindeydim sanki. Üstelik bunu arzuluyordum da.
Ağır derslerim varmış, başarılı olmam gerekiyormuş, mezun olacakmışım umurumda değil gibiydi. Bir nehre düşmüş, çalkantısında ve sürükleyişinde bir dal parçası gibiydim. Bir kıyıya, bir yakaya yönelip o gidişten kurtulmaya çalışmak aklımın ucundan bile geçmediği gibi, bir kasap dükkânının vitrinine bakan aç bir kedi eniğinden de farksız gibiydim.
Üstelik o nehrin; dal parçasından, vitrinin de; o kedi eniğinin varlığından haberi var gibime geliyordu.
Otobüsten indik, yola koyulduk. Hastaneye ulaşmamıza birkaç adımımız kalmıştı. Her zaman kontörsüzlükten(22) çalıştıramadığım cep telefonumun numarasını ve ismimi bir pusula gibi yazıp ona herhangi bir imkânla ulaştırmaktan başka çarem yok gibime geliyordu. O pusulanın ona ulaşması, telefon etmesi için yakarı diyebileceğim dualar kıpırdıyordu dudaklarımda.
Yasak! Yasak! Yasak! Niçin, neden, hem nereye kadar? Çarpılmak parayla-pulla değildi ki? Hem ne demiştim “Kader” konusunda? Onu benim kaderime işleyen Tanrıda suç yok muydu, birazcık da olsa?
Tövbe! Tövbe! Ben ki Tanrıya inandığına inanan bir insan olarak neler düşünüyordum ki?
O genç âfet(18) ya da ilâheyi o yaşlı adam hiç bırakmayacak gibiydi anladığım kadarıyla. Çünkü bir eliyle bastonuna hükmetmeğe çalışırken, diğer eliyle genç kızın koluna girerek yürümeğe çalışıyordu, otobüsten indiğinden beri.
Bu kadar yoğun düşünceler içinde ne düşündüğümü bilemez gibiydim. Ola ki o genç kız notumu aldı, ben de gerekli olmasa da cep telefonumun kontör ve şarj durumlarımı ayarladım ve karşı taraf “Merhaba!” diyerek açtı telefonu. Sanırım melek gibi görünüşün, hurilere(18) yakışan billur gibi de sesi olmalıydı ve ben bu sese karşı sessizliğimle “zınk!” der yerimde saymaya başlardım, her nerede olursam olayım!
Telefon numaramı ve adımı defterden kopardığım bir parça kâğıda yazıp yanından hızlıca geçerken yarı açık çantasının içine attım. Geriye dönüp yüzüne bakarken, gözlerimde anlayıp anlayamadığının tereddüt ve merakı vardı.
Genç kız gülümsedi ve çantasının fermuarını kapatma gayretinde oluşunu göstermeyi denedi.
“Benim adım Hıdır, elimden gelen budur!” demiş birileri, hangi amaçla demiş olursa olsun. Bu sözün iğretiliğinde(23) serüvenimin(24) sonucunun nereye varacağını bilemediğim, tahmin bile edemeyeceğim tonlarca bir yük inmişti sanki sırtımdan…
Ve okula döndüm, derse girdim. Sırtımdaki o yükü atmış olduğumu varsaymama rağmen yorgundum. Bedenim dersin, derslerin karşısındaydı, aklımın karşısında olansa sadece o bakış ve o bakışın gerçek sahibi olan parmağı yüzüklü yaşlı adamdı.
Ve de dahi benim “İlâhi Adalet” denilen kavrama isyan ve sitemim yer değiştirmeğe çalışıyordu beynimin loblarında…
“Gün geçmez bölmelerde yaşa!(25)” diye bir söz geçti aklımdan, yazarının emredercesine konu başlığı ettiği. Dünü-yarını unutup sadece bugünü yaşamaya odaklanmak üzerine idi söz. Bu gün; dün de olsa, yarın da olsa aynen yaşamaya devam edecektim. Biliyordum bunu, her ne kadar çoğumuzun ismini bildiği bir filozof; “Bildiğim, bilmediğimdir!(26)” gibi bir söz etmişse de.
Ve içimden bir şarkının ilk dizesi geçti; “Kalbe dolan o ilk bakış, unutulmaz(27)!” Unutulmaz ne demekti, aklımdan çıkmıyordu ki! Ben adının önündeki sıfat ne olursa olsun “Âşıktım!” İster aptal(28), ister abdal(28) densin.
Sadece benim bildiğim, zihnimde de olsa yasak bir aşkı yaşamaya başlamıştım, yalansız-dolansız.
Ziller çalmış, haftaymlar yaşanmış, ben her seferinde de sınıfı “Möleyen” arkadaşla birlikte paylaşmıştım. Aramızdaki farkı fark eden var mıydı, bilemiyorum, bilmem de gereksizdi zaten.
Ben, “Hayal eden yaşar(29)!” gibi bir söz dizesine uygun olarak hayal dünyamda, bana ait hayalle yaşıyordum ve bekleme modundaydım, hem her an, elimde cep telefonumla.
Bir gün, üç gün, beş gün ve günlerden sonra umutlarımın yeşereceğine inandığım bir Cuma günü…
Ne telefon geldi, ne de ona rastladım, çarşı-pazar, cadde-sokak dolaşmama rağmen. Üstelik cemaatte rastlayamaz olmuştum o yaşlı dedeye de. Sanırım, nedensiz bir nedenle taşınmış olmalıydılar, mahalleden, sokaktan!
Unutmak! Unutmam mümkün değildi. O her an gözlerimin önündeydi ve ben o bakışla yaşıyordum, ister inanılsın, ister inanılmasın. Bu dünyada değilse bile mahşerde(30) Tanrıya rica edecek ve onu mutlaka görüp yaşayacaktım.
Hatta belki yanlış, ya da korkunç bir düşünce gibi görünebilir, ama eğer o cehennemde yanacaksa, onunla beraber olacak olduktan sonra suçum-günahım olmasa bile talip olacaktım(31) yanmaya…
O kadar yürekten çağırmamalıydım(32) galiba onu. Bir gece ansızın çalıverdi telefonum.
Onu unutamadığım aradan geçen zaman mı? Zaten pek onu unutacağım kadar uzun bir zaman değildi! Üniversiteyi bitirmiş, askere gidip-gelmiş ve bir lisede öğretmenliğe bile başlamıştım. İşte o kadar!
İnsanlar ümit ettikçe, umduklarına kavuşacaklarını hayal ettikçe, ulaşacaklarını düşününce zamanın hiç önemi kalmıyordu. Sonuçta kör-topal bir ömrü yaşamaktansa, umut ederek tüketmeyi arzulamak daha iyi değil miydi?
“Merhaba Müstakim(33)!” dedi karşımdaki daha önce telefonda hiç duymadığım, hep hissettiğim, yaşamak istediğim otobüs durağındaki o ses.
“Ben ismini bile bilmediğin Nergis(33). Biliyorum ki yıllardır peşimdesin, aklındayım, yasak aşka meyletmemek için.”
“Nergis!” dedim, çılgın gibiydim. “Ses ver, sana ulaşayım, hemen, bir saniye bile gecikmeksizin. Tüm yasakları arkamda bırakayım, seni bir kere de olsa görmek için.” demek arzusu geçti içimden heyecanla.
Sustum, Nergis devam etti;
“Aynı yasağı, senin gibi aynı duygularla ben de yaşadım, bir formalite(34) evliliği ile. Şimdi hürüm, anladığın anlamda. Yedi mevlidini okuttum biraz evvel ölen kocamın…
Ve bugüne kadar ki sabrımın sonuna ulaştığım için de seni arıyorum…”
“Bense tahammülümü yitirmek üzereydim sana uygun çeşitli düşüncelerle. Buna bir ölümle kavuşmak zoruma gidiyor. İsteme beni, gelme artık, neye yarar? Çünkü gerçek şu ki; yokluğunda buldum seni…(35)”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Binamaz; Namaz kılmayan anlamında olan bu kelime halk arasında yanlış olarak “Beynamaz” şeklinde söylenmektedir.
(2) Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
(3) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(4) Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.
(5) Nebze; Çok az şey, az, pek az, “Bir parça” anlamıyla “Bir nebze” şeklinde kullanılır.
(6) Beri; Konuşana göre, önünde bulunan iki uzaklıktan kendine yakın olanı. Bu uzaklıkta bulunan.
(7) Emare; Belirti, ipucu, iz.
(8) Sap; Öyküdeki anlamı sap gibi işe yaramaz bir halde durmak. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm. (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)
(9) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan”, Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “BİR KADIN DÜŞMANI” adlı eserinde de adı geçer.
(10) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
(11) Bir bakış baktın, canımı yaktın… diye yazma gayretinde olduğum Türk Sanat Müziği eserinin aslı; “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın / Aşkın kemendi…” diye ünlenmiş olup, Güfte ve Bestesi; Cevat ULTANIR’a ait olup, eser; Rast Makamındadır.
(12) Fondöten; Cildi pürüzsüz göstermesi, renk vermesi için kadınların yüzlerine sürdükleri yarı sıvı veya boyalı krem.
(13) İsilik; Sıcak nedeniyle ya da terlemekten, vücutta oluşan pembe kabartılar.
Çil; Vücutta, genellikle de yüzde oluşan açık, kahverengi, küçük benekler.
(14) Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.
(15) Vaaz; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma.
(16) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
(17) Zürriyeti Kesilmek (Zürriyetle İlişkisi Kalmamış Olmak); Çocuğu olmaması, ya da başka nedenlerle soyunu devam ettirecek bir durum yoksa sülâlesi, soyu sopu kalmamak.
(18) İlâhe; Tanrıça.
Âfet; Güzelliği ile insanı şaşkına çeviren, aklını başından alan kadın. (Afet; Çeşitli doğa olaylarının sebep olduğu yıkım, felâket, belâ, musibet…)
Huri; İslam dinine göre, cennette yaşayan, son derece güzel olan kızlara verilen ad.
(19) Berdel; Bir evlilik töresi. Gelin değiş tokuşu. İkiz evlilik. Bir aile, genellikle yoksulluk sebebiyle, bir aileden gelin almak için kendi kızını gelin olarak o aileye verir. Gerektiğinde aradaki kan davasını bitirmek için de kullanılan bir yöntemdir. Berdel yapan aileler, akraba olurlar ve akrabalarını öldürmeyecekleri için kan davası da bitmiş olur.
(20) Nizam; Düzen. Kural. Usul, kaide. Tertip, sıra. Kanun.
(21) Müsamahakâr; Hoşgörülü, görmezden gelen, hoş gören.
(22) Kontör; Sayaç. Belirli bir sürenin bir birim olarak kabul edildiği ve toplam konuşma süresinin kaç birim olduğunu sayısal olarak gösteren araç. Telefon, gaz, su vb. tüketim birimi.
(23) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat, takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, belli belirsiz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
(24) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.
(25) Gün geçmez bölmelerde yaşa! Dale CARNEIGE “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinden bir başlık.
(26) “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım” SOCRATES
(27) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Nihavent Makamındadır.
(28) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(29) Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” isimli şiirinin en önemli bölümü (bence) son mısraıdır; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!”
(30) Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.
(31) Talip Olmak; İstemek. Evlenmek için isteğini belirtmek.
(32) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(33) Aslı; Sırât-ı Müstakîm, Doğru yol anlamındadır.
Nergis; Nergisgillerden, yabanıl olarak yetişen, süs bitkisi olarak da yetiştirilen, değişik türleri olan, soğan köklü, sapları doğrudan doğruya kökten çıkan, çiçekleri çıplak bir sap üzerinde şemsiye durumunda ve biraz eğikçe duran, çiçekleri hoş kokulu, genelde sarı otsu bir çiçek.
(34) Formalite; Yöntem ve yasaların gerektirdiği işlem. Yerine getirilmesi yasalarca zorunlu kılınan işlem.
(35) Necip Fazıl KISAKÜREK’in “BEKLENEN” isimli şiirinin ikinci kıtasında bu satırlar şöyle dizilmiştir: “Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni; / Bırak vehmimde gölgeni / Gelme, artık neye yarar?”