Yanlışlıklar, ya da aykırılıklar, her ne deniyorsa daha başlangıçlarda belli etmişti kendilerini. Sürgit(1) inancında değildim. Hani atalarımız demiş ya; “Bir şey nasıl başlarsa öyle biter!” diye.
Onun gibi bir şeydi yaşamaya başladığım ve devamının olmamasını dilediğim.
Bir arkadaşım, ilkokulda beraber olduğumuz, sonrasında yollarımızın ayrıldığı arkadaşım düğün davetiyesi amaçlı bir mektup göndermiş, ayrıca cep telefonumdan da ulaşmıştı bana, davetini yinelemek amacıyla, garantilemek için.
“Et tırnaktan ayrılmaz” örneği, ana-baba ocağı memleketim dediğim köyümden kopamadığım için yaz tatilimin bazen bir bölümünü, bazen tümünü geçirdiğim için bu tatillerde onunla mutlaka görüşüyor, hal-hatır soruyor, dilek, düşünce, hayal, istek ve umutlarımızı birbirimize aktarıyorduk zaten, babama yardım ederek ırgatlığımda(2) ve akşamlarımızın, gecelerimizin sohbetlerinde.
Ahmet ile Hazan ilköğretimden beri el eleydiler zaten, gördüğüm, fark ettiğim, hissettiğim kadarıyla. Mezuniyet sonrasında ikisi de okuyup-yazmayı bırakmışlar, köylerine dönmüşlerdi. Aralarında mesafe olmayan, daha doğrusu 8-10 Km lik bayırdan oluşan bir mesafeyi yok sayarsak.
O zamanlarda okuyanı-yazanı olmadığı için okulu da olmayan yan yana, ya da tepe-ova, uç uca iki köyün(3) çocukları idiler. Anlayamadığım ya da gerçekçi bir deyişle bilemediğim, ilköğretimi bitireli yıllar olmasına rağmen birbirinin olmakta neden bu kadar geciktikleri idi, “Erken kalkan yol, erken evlenen döl alırdı!” felsefesine rağmen.
Benim mi? Benim öyle bir kaygım olmamıştı. Bırakın elinden tutmayı, göz göze gelmekten bile çekindiğim, o subay kızı Bahar’a karşı kendini bilen biriydim. Ben köylü, o köyümüzden muhtarın torunu, yazdan yaza köye gelen sosyetik(4)…
“Davulun bile dengi dengine çaldığı” bir ortamda “Bizden, daha doğrusu benden ne köy olurdu, ne de kasaba…”
Yok, öyle “Kedi, uzanamadığı ciğere mundar, dermiş” deyişi gibi değil. Benim düşünceme sadece “Haddini bilmek(5)” diyelim. Hem zaten başka türlüsü de olamazdı, ben, ya da biz okuldan mezun olduktan sonra yollarımız ayrılmıştı.
Bir daha görüşememek bir yana, neredeyse isimlerimizi bile unutmuştuk birbirimizin, gerçekçi anlamda ben onun Bahar olduğunu unutmamış, hatta unutamamıştım, ama o Mehmet diye birini çoktan unutmuş olsa gerekti.
Bu gerçeğin ta kendisiydi. Çünkü bilinmesi gereken oydu ki babamın; “Okuyup da nidecen, gel malın, iradın başında dur!” demesine rağmen okuyarak “Adam olmayı” düşünmekteydim.
Bu nedenle üniversite sınavlarına girmiş, galiba kendi çapımda da başarılı olmuştum. Daha doğrusu üniversiteyi başarılı bir şekilde bitirmek için var gücümle çalışıyordum.
Gayem, amacım, maksadım; düşüncem, hülyam beni gerçekten etkileri altında bırakan, yönlendiren öğretmenlerim Bekdemirli Ahmet, Abbaslıklı Mübeccel Öğretmenler gibi başarılı bir öğretmen olmak, olabilmek, onların açtığı yolda ve çığırda aynı adımlarla yürüyebilmekti.
Hani bir şiir vardı; “Bir bilet aldım gişeden!(6)” diye başlayan. Okuduğum koca şehrin tren istasyonundaki Bilet Gişesine geldim. Kalabalık değildi bilet sırası o kadar. Sıraya girdim. Gişe Memuru arkadaş, yanındaki hanım arkadaşıyla o kadar meşguldü ki(!) isteğimin sadece istasyonunu tutmuştu aklında ve bileti vermişti elime.
Parayı uzatmadan evvel, âdetim veçhile(7) bileti kontrol ettim. Gişe Memuru parayı hemen uzatmayışıma sinirlenmişti. Ama haksızdı;
Gidiş-dönüş bileti istediğim, yanlışlık olması ihtimaline karşı not halinde bir kâğıdı da uzattığım halde, yalnızca gidiş bileti kesmişti memur bey. Bilindiği üzere gidiş-dönüş, öğrenci, yaşlı, basın, asker ve özellikle milletvekili biletlerinin tenzilâtları vardı;
“Gidiş-dönüş istemiştim, sadece gidiş bileti vermişsiniz. Üstelik ben öğrenciyim. Tek gidiş bileti verseniz bile, indirimli vermeniz gerekirdi. Düzeltin lütfen!” dedim.
“Söylemediniz!” deyince ısrar edip elimdeki kâğıdı gösterdim;
“Bakmağa, okumaya mecbur değilim!” deyince de;
“Ben de istemediğim bir bileti almaya mecbur değilim, istediğim bileti verin!” dedim ve kıyamet koptu. Hışımla ve belki de konuştuğu memure arkadaşına kendini göstermek, kaba anlamda “Hava atmak” için yerinden doğrulan genç adamın heybetli(8), pehlivan gibi bir görünüşü vardı.
“Siz biletinizin bedelini ödeyin. Yeni biletinizi keseyim onun bedelini de ödeyin, sonra İade Gişesinden ilk biletinizin bedelini geri alın!” dedi.
“Sizin dalgınlığınızın zahmetini neden ben çekeyim ki!” deyince de odasından dışarıya çıktı. Sakindim. Daha doğrusu sakin olmak zorundaydım, boy ölçüşebileceğim biri değildi çünkü…
Sonrasında İade Gişesindeki yaşlı memur konuyu kendince çözümledi ve benim olması gereken biletimi aldım.
Trene bindiğimde bir başka sürpriz, ya da yanlışlık bekliyordu beni. Yerimde oturan orta yaşlı, sakallı herhalde konumuna göre sofu-hacı-hoca tipinde bir bey vardı.
Oturduğu yerin bana ait olduğunu söyleyince;
“Siz yandaki koltuğa oturun, oradaki adam içki mi içmiş ne, sızmış, tövbe, tövbe estağfurullah(9), ben orada oturamam!” dedi.
“Siz oturamazsanız ben niye oturayım ki?” dedim.
Orta yaşlı adam yerimden kalkmamakta direniyordu. Çelimsizdi, kolundan tuttuğum gibi savurabilirdim, ama bu bana yakışmazdı. Ön taraftaki Şeftrene(10) gittim. Durumu anlattım ve öncelikle bana, sonrasında da o adama yardımcı olmalarının gerektiğini söyledim.
Neyse! Şeftrenin görevlendirdiği kondüktör(10) akıllı, orta yaşlı adam da tüm menfiliğine rağmen ılımlıydı, silâh zoru olmadan(!) yerimi bana bıraktı ve “Defoldu, gitti!” gibi kaba bir söz söylemem gereksiz, bir yerlere ilişti (sanırım, muhtemelen).
Böyle trenlerde özellikle gece yolculuklarında tahammül etmeniz gereken birçok konu vardır, özellikle bazı konularda titiz olanlar için. Örneğin bazılarının yanlış olarak horlamak da dediği dispnesi(11) olan birinin uyumağa çalışırken çıkarttığı ses gibi, gürültülü bir şekilde şu veya bu şekilde gaz çıkartılması gibi, birinin pabuçlarını ayağından çıkarması ve eğer birkaç gün öyle gezinmişse yayılan o haşmetli(12) koku gibi…
Yahut da bunlara ek olarak cep telefonuyla tüm vagonu bilgilendirmek istercesine(!) uluorta, yüksek sesle konuşmak, sakız patlatmak, çekirdek çitlemek, yanındaki ile kahkahalara boğulurcasına konuşmak gibi…
Bunların yanında bitip-tükenip-kesilmeyen bebek, ya da çocuk seslerinden ise asla rahatsız olmadım bugüne kadar. Çocuğun mutlaka sıkıntısı vardır, karnı açtır, susamıştır, altı ıslanmıştır, bir yeri ağrıyordur.
Duyarsız bir annesi ya da velisi de varsa bu çocuğun sesine tahammül etmek en iyisidir, çünkü onlar yarınlarımızdır ve şu anlarında “Dur-durak bilmemeleri(13)” de en doğal haklarıdır…
Sabahın ilk ışıkları görünmeden şehrime geldiğimde, daha doğrusu Hoca Kemal Amca sabah ezanını okurken indim trenden. Uykusuzluğumun saydığım nedenlerle boyutunu anlatmam gereksiz. Gene de yetiştim sabah namazına. “Hoş geldin evlât!” sözü sonunda da uydum kendisine, geliş nedenimi fısıldayarak.
Öncesinde dinlenmem, sonrasında köye gitmem gerekti. Şehirdeki evimizin anahtarını almayı unutmuştum yanıma çünkü. Otele gitmek üzereyken, elimden tuttu Hoca Kemal Amca;
“Dur evlât! Sizinkiler şehirde değil, gel bize, bir-iki lokma bir şeyler atıştır, biraz dinlen, istirahat et, hatta istersen istihareye(14) yat, sonra gidersin düğününe-derneğine!” dedi.
Doğrusu reddedemeyeceğim cazip(15) bir teklifti bu. Hoca Kemal Amcanın dört mü, beş mi sayısını unuttuğum tüm çocukları evlenip başlarını alıp gitmişlerdi diyar-ı gurbetlere(1).
Onlar böylesine karı-koca olarak Edi ile Büdü gibi yalnız kalınca, çevreden gelenlerin tümü bu küçük şehirde onların misafiri olmaktan hoşnut olurdu.
Üstelik o camimizin fahri imamı idi, iradı-miradı, malı-davarı yoktu ama babadan-atadan kalan evlerin kiraları yetiyordu kendilerine de, misafir ettiklerine de. Hacı olan Hoca Kemal Amcanın kendisinin de, hacı karısının da eli açıktı…
“Allah razı olsun, ben kaçayım Hacı Kemal Amca!” dediğimde, bir hüzün kaplamış gibiydi karı-koca hacıların yüzlerini.
“Allah’ın izniyle git oğul! Selâmda kusur etme! Söyle anana-babana tez dönsünler köyden, özledik yahu!” dedi.
Fazla yüküm yoktu, bir çantam dışında. Bahçelerin, meyve ve sebzelerin, tarlaların, çeçlerin(17), Koca Çay’ın, birkaç yıl önce yapılmış olan asfalt yolun, toprağın kokusunu özlemiştim.
Yürüyerek gitmeyi denedim köyüme. Uzak değildi, yakın da sayılmazdı, ama bacaklarımı ve uykumu açmak için yürümem yararlı olacaktı sanki, benim için.
Ana asfalt yolu bitirip köy yoluna girdikten biraz sonra Cinler Cevizi dediğimiz yere yaklaştığımda arkamdaki arabanın motor sesinin uyarısına uyup kenara çekildim. Beni geçen araba biraz ilerledikten sonra durup geri-geriye yanıma geldi.
Hep aksilikler üst üste gelecek değildi ya. “Dağ-dağa kavuşmaz, insan-insana kavuşurdu!” Arabanın sağ kapısı açılıp kot pantolonlu bir ayak taştı kapıdan. Sonra kendi göründü o ayağın sahibi.
Gözlerime inanmam zordu. Üzerimden yıllar geçmiş olsa da o yıllardır unutamadığım, hep gönlümde yaşattığım o idi; Bahar yani. Nereden nereye, hem nasıl? Şaşkın, ağzı açık ayran delisi(18) gibi bakakalmış, kalakalmıştım yerimde, toprak bir fay kırığı, bir deprem gibi sarsıntılarıyla ayağımın altından kayıyor gibiydi ve ben sarsılıyordum, bilmezcesine.
Bahar bendeki şaşkınlığı fark etmemişçesine kafasını eğerek kapıdan dışarı çıktığında beni çağırdı;
“Mehmet gel! Dikilip durma! Biz de annem ve babamla köye gidiyoruz!”
Koşarak yetiştim, Bahar arabanın sol tarafına geçerken ben sağ tarafa ilişme gayretini yaşadım.
“Merhaba!” sözlerinden sonra merakımı yenemeyerek, Bahar’ın elini sıkarken sordum;
“Nasıl yahut da neden ama?”
“Gayet kolay! Ahmet senin ne kadar samimi arkadaşın idiyse, Hazan da benim o kadar yakın arkadaşımdı. Birbirimizin izini kaybetmedik hiç asla. Beni mutlu gününe davet etti, ben de ailemle geleyim istedim. Herhalde sen de Ahmet’in dileğiyle buradasın!”
“Evet, ama aklımdan hiç geçmiyordu seninle yıllar sonrasında karşılaşacağım.”
“Unutmuştum deme, üzülürüm!”
“Unutmadım tabii ki. Unutulacak biri değilsin ki sen zaten! Hem bunları sonra konuşsak, yorgunsunuzdur. Eğer Hazan, ya da Ahmet dinlenmeniz, kalmanız için sizler için bir yer bulmak konusunda sıkıntıda iseler, bizim evimiz müsait, yalnız olmak isterseniz, biz dayımlara gideriz, merak etmeyin!”
Direksiyondaki resmi elbiseli olmasa da subay baba ilk kez söze karıştı;
“Valla dün gece nöbetteydim. Teklifinin hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Hiç de fena bir yaklaşım gibi görünmüyor. Üstelik dinlenip, giyinip düğüne de hazır oluruz evinizde!”
“Başımla beraber komutanım!”
“Hey çocuk! Daha askerliğini yapmadan ‘Komutanım!’ demeyi öğrenmemiş ol! Çok istersen bana ‘Erdem Amca’, ya da ‘Erdem Baba!’ diyebilirsin, kışladaki asker çocuklarımın beni tanıdığı gibi.”
“Sağ ol Erdem Baba!”
Öyle demek geçmişti içimden, hiçbir art niyet(19) beslemeksizin. Oysa dilime dolananın gerçeğin tanımlanması olduğunun kendim bile farkında değildim o an.
O kadar ters gidişlerden sonra bir-iki de düzgünlük olsundu, değil mi? Zaten düzgün olmak, rast gitmek eylemi Hoca Ahmet Amcanın sabah ezanı ile başlamıştı ya, neyse! Babam bahçelerdeyken, annem evdeydi ve araba sesini duyunca evin o küçücük bahçesinden dışarı çıkmıştı, terliklerini bile çıkartamadan, yayan-yapıldak(20).
Söylememe gerek kalmadan bana sarılıp kucaklayıp öptükten sonra benimle birlikte gelenlere de “Hoş geldiniz, Tanrı misafirlerimiz!” dedi.
Eli ayağına dolaşmış gibiydi, gelenek ve göreneklerimize göre misafirlere de sarılıp kucaklamak geçmiş olabilirdi içinden, sonrasında neden benimle olduklarını, onların arabasıyla neden, niçin ve nasıl geldiğimi hesap-kitap edip vazgeçmiş olmalıydı bu düşüncesinden.
Köyümdeki güzel âdetlerden(21) biri de, kim ne zaman gelirse gelsin, gelene “Sıfra kurmak” zorunluluk gibiydi. Sıfra kurmak, “Sofra, masa hazırlamak” demenin bizim lehçemizdeki genel görüntüsü idi.
Evde ne varsa sofra bezi üzerine konulan sofra tahtası, ya da yer tablasına yerleştirilirdi, ama özenerek, tabağı-çanağı-kâsesi temizce. Bir parça peynir, birkaç zeytin, bal-tereyağı, salça ve özellikle köy ekmeği…
Anneme fısıldamak zorunda kaldım;
“Bunlar subay komutan, doktor hanımı ve kızları… Bir bakıma bizim gibi değiller (Ola ki sosyete demekten çekinmiş olmalıydım). Yer sofrası değil, masaya hazırla sofrayı. Sonra hemen odalarını ve lâvaboları göster ki, ellerini yüzlerini yıkayıp, yıkanıp dinlensinler, kahvaltıdan sonra.”
Atadan kalan, neredeyse cami minaresiyle aynı yükseklikte olan iki katlı ahşap evimiz şu anda oda sayısını aklımdan geçirmem mümkün değil, ama misafirlerimiz için yeterliydi. Mahremiyet(22), ya da bizlere göre dışarıdan gelenlerin namahrem(22) olmaları nedeniyle de bizim onlarla aynı evi paylaşmamız mekruhtu(22), yaşam şeklimiz onu emrediyordu bize.
Bahar’a ayrı, anne ve babasına ayrı odalar gösterdi annem. Onların bilgisi ve özellikle ana-kızın ilgisi dâhilinde çarşaf, nevresim ve yastık kılıflarını “tıyır-tıyır” dediğimiz şekilde, hiç kullanılmamış yenileriyle değiştirdi.
Erdem Babadan arabanın anahtarını istedim, bavullarını taşımak, çıkarmak için. Babası anahtarı verirken, annesi atıldı Bahar’ın;
“Bahar da yardım etsin size!”
Bahar’la beraber indik arabanın yanına. Sürücü Belgem yoktu ki, araba kapılarının nasıl açıldığını bileyim, bir-iki kez komşunun traktörüne binmiştim köyde, o güne kadar, yalnızca o kadar. Bu nedenle anahtarı alan Bahar önce arabanın bagajını açtı otomatik olarak;
“Şunlar annemin ve babamın bavulları, şu da benim. Sana zahmet olacak Mehmet!” derken arabanın içindeki askıları alma gayretindeydi, kendi bavulu bir elindeyken.
“Peki, ya diğerleri, yani kutular, poşetler, yaldızlı, cicili-bicili paketler falan?”
“Onları tam bilemiyorum, hediye, pabuç, terlik, yolluk gibi bir şeyler olsa gerek. Onlara da annem bakar, alır getirir, ben bilemem!” derken, annesi pencereden yarı beline kadar sarkmış(23);
“Kalanları ben getiririm kızım!” demişti.
Ana-kız getirilenleri yerleştirirken annem kuşsütünün eksik olmadığına inandığım masayı donatmıştı bile, evde, elinde, mutfağında ne varsa…
Sonrasında bir tavuk kestim, ayıkladım(!) ve dayımlara yönelmeden önce Ahmet’in evine uğradım. Kucaklaştık ve sordum;
“Yardımcı olmam gereken herhangi bir şey var mı?”
Ahmet’in her bir şeyi hazırdı, sağdıcı(24) ağabeyi idi. Bir tek eksik olan gelin idi, onu da ata bindirip getirmek ve sonrası gelini attan indirirken bozuk para, kabuklu fıstık ve kâğıtlı şeker atması gerekiyordu Ahmet’in.
Duvağı açmanın bedelini damat takdir ederdi, mihri müeccel(25) ve mihri muaccelle(25) birlikte. Gelin (ya da kız) kınası gelin (ya da kız) evinde, oğlan kınası oğlan evinde yakılmıştı, gelin ve damat hamamlarından sonra.
Yöremizde damat, oğlanlar, babalar, dedeler bir yerde, gelin, kızlar, analar, neneler kendi aralarında eğlenirlerdi, ta ki gelin daha önceden eve bırakıldığından, gerdek için evine yönelen damadın sırtı yumruklanıncaya kadar…
Düğün için daha zamanımız vardı. Herkes rahat rahat dinlenecek, doyunacak, giyinip, kuşanıp hazırlanacaktı. Bahar’ın annesi-babası tüm gereklilikleri sorup öğrenmişlerdi annemden, sofrayı kurarken, kaldırırken, tavuğu-pilâvı pişirirken, ayranları hazırlayıp yaparken.
Benim merakım Bahar’ın özel hayatıyla ilgili olarak üst boyuttaydı. Ne yapıyordu? Okuyor muydu benim gibi? Okuyorduysa ne okuyordu? Arkadaşı, sevgilisi var mıydı? Hatta evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmış olabilir miydi, her ne kadar yalnız görünüyor, elinde yüzüğü yoksa da?
Soru bombardımanımla hapsetmeğe çalıştığım düşüncelerimde merakım ötesinde endişem doluydu!
Saklamamam gerek. Tanrımın yoluma çıkmasını emrettiği bu ilâhi nimete kavuşmak, ulaşmak arzu, istek ve hülyasındaydım. Ama nasıl? Hani bir dut ya da kiraz ağacına çıkarsın da dallardan uçlarının birinin uzağında “Al beni” ya da “Ye beni!” diyen muhteşem olgunlukta bir meyve görürsün, ulaşamazsın ama.
“Dal kırılır, düşerim!” diye çekinirsin. İşte benim Bahar’a ulaşmam da o kadar zordu. Onu kırarsam, ya da kırılırsam düşerdim ve bir daha kalkmam asla ve asla mümkün olmazdı, olamazdı, hem ömür boyu…
İkindinin sonlarına, akşamın erken vakitlerine doğru babam irattan döndü. Bahçe kapısında karşıladım onu, misafirlerimizin varlığından haberdar etmek için. Yıkanıp, giyinip, kuşanmasını bekledim ve beraberce yemek yememiz için sofranın olduğu sofaya taşındık onunla ve hep beraber.
Masamız küçüktü. Masa, az-biraz da olsa tıngıldıyor(26) ve çanak-çömleğin ses çıkarmasına yardımcı oluyor, destekliyordu (sanki). Annem, babam ve bana birlikte oturmamız için yer sofrası hazırlamıştı, misafirlerimiz rahat etsin diye.
Bahar yemek için odasından çıkınca basbayağı emretmişti;
“Büyükler masaya, biz küçükler yere, lütfen!” diye.
Bahar hâlâ büyümemiş gibiydi, üstelik beni de öyle görüyor olmalıydı. Hâlbuki…
Biz yer sofrasına oturduğumuzda annesinin dikkatli bakışlarını üzerimde hissettim. Düşünüyor olmalıydı ki; “O güzel, masum(27) ve müstesna(27) kızın bana âşık olmasını, beni istemesini!”
Herhalde…
İnsanlar günaha girmek istiyorlardıysa bunun en kolay yolu gıybetti(28), sanırım.
Fazla sabredemedi Doktor Gülay Abla. Yemeğe başlamadan önce sandalyesinden kalktı, yanıma diz çökerek;
“İzninle delikanlı!” diyerek sağ kulağımın hemen altındaki şişliği eliyle ovalarcasına yokladı. O, parmaklarının ucuyla yokladıkça şişlik sağa-sola oynuyor gibi hissediyordum.
“Acıyor mu? İşitmende herhangi bir zorlama var mı? Ne zamandan beri bu şişlik var? Vücudunun başka yerlerinde de bu şekilde seni rahatsız eden herhangi bir şişlik, kabarıklık ya da yumru var mı oğlum?” diye sordu.
“Yoo! Hiç bilmiyorum. Sakal tıraşı olurken ben de fark ettim o şişliği, ama ‘Bana zararı yok!’ diye önemsemedim. Vücudumun başka bir yerinde de böyle bir şey yok!”
“Nerede okuyorsun?”
“Kocaköy’de, Ankara’da yani!”
“Ankara’dasın ve kızım dâhil biz hiç karşılaşmadık birbirimizle. Yadırganacak bir şey bu. Çünkü Bahar da Ankara’da Tıp okuyor, anne mesleğini seçti yani bir bakıma. Baba mesleğini seçse kesinlikle rızam olmazdı, şerefli bir meslek olmasına rağmen. Çünkü Bahar evimizin tek çiçeği…”
Sözlerinin sonunda biraz duraklayıp yerinden kalktığında çantasından bir kart çıkartıp bana uzattı ve aynı kızı gibi emretti;
“Ankara’ya döner dönmez, ders-sınav falan hiçbir mazeret dinlemiyorum, hemen bana, hastaneye geleceksin, dikkat et, ‘Arayacaksın’ demiyorum, mutlaka geleceksin!”
Annem söze karışmak gereğini hissetti;
“Endişelendiriyorsun beni Doktor Kardeş, yoksa kötü bir şey mi var?”
“Sanmıyorum, ama gene de korkulu rüya görmektense uyanık yatmak evlâdır. Biz şemsiyemizi yanımıza alalım da, yağmur yağmazsa yağmasın!”
Annesinin ve annemin sözlerine karşın Bahar’ın ilk defa yüzünde ve gözlerinde endişe ve hüznü gördüm, sanıyorum. Umursamadım, daha doğrusu o an umursamak gelmedi içimden.
Okuduğum fakülte gereği öykü, şiir, roman bunlara bağlı olarak sinema ve tiyatro hobimdi(29). Buna rağmen, ya da bu nedenle Doktor Ablanın uzmanlığı ile ilgili tereddüdüne her şeye rağmen hak veriyordum. Hatta birçok konulara okuduğum, internetten edindiğim bilgilerle vakıf olmama(30) rağmen ona hak vermeliydim de…
Akşamın yazı küstüren serinliği köye inmek üzereyken Ahmet ve ailesi gelini almış, köye getirmiş, tüm hazırlıklar yapılmış, davul çalmaya, hamam taslarından teflerle köyün saz çalmasını bilen, tek gözü görmediği için Kersan Kayalı Kör Salih’in sazı üzerinde dolaşan parmakları hissedilmeğe başlamıştı (sanki).
Ahmet’in ve Hazan’ın bu mutlu gününün başlangıcında benim ve Bahar’ın onların yanında olmamız gerekmesine rağmen, neden sonuna doğru katılma uğraşımızın olduğunu kestirmem zordu. Acaba bunun nedeni; kalp kalbe karşıdır(31), olabilir miydi?
İnsanların mazeret uydurmakta üstlerine yoktur, bilirim. Acaba “Ben misafirlerimiz olduğu için, Bahar da ailesini yalnız bırakmamak için başlangıcı umursamamıştık!” desem sözlerime inanacak kaç kişi çıkardı ki?
Bahar’ın babası-annesi okumuş, görmüş-geçirmiş insanlar olarak bir köy ortamında nasıl giyinip-kuşanacaklarını bilen insanlardı. Erdem Baba düz bir elbise, Gülay Abla yakası, bağrı, kolları kapalı bir tayyör ve düz ayakkabı giymişti. Bahar’a;
“Hadi kızım, gecikmeyelim!” dediklerinde;
“Makyajımı tamamlıyorum, siz Hacı Teyze ve Hacı Amca ile gidedurun, Mehmet beni düğün yerine götürür!” diye seslendi odasından.
Bu Bahar’ın bana kaçıncı emriydi, gizli-saklı, hatırlamam mümkün değil.
Bahar odasından çıktığında küçük dilimi yutacak gibiydim. Ya yaşamımın beraber olduğumuz anlarını bön-bön bakarak(32) geçirmiş yahut da aklım şimdi başıma gelmiş gibiydi. Olamazdı bu.
Bu; Tanrımın bana gazabını(33) şekillendirmek, aklımı başıma devşirmem(34) için yeryüzüne gönderdiği kanatsız bir melek olsa gerekti. Makyajı benim için hiç önemli değildi.
Dekolte olmayan süt beyazı bir elbise bu kadar mı yakışırdı bir meleğe? Ona, “Doktor adayı bir genç kız” demek aklımın ucundan bile geçmedi o an.
Aynı annesi gibi giyinmişti, üveyik bakışlı(35), mantı burunlu(35), kalem kaşlı(35) Bahar. Annesinden farklı olarak, bembeyaz bluzu gibi, aynı renk pantolonu, üstüne etekliği vardı üzerinde. Siyah saçlarına uygun pabuçları aksesuarsız(36) ve takısız cismine yakışmıştı.
Bahar elini uzattı bana, ben yutkundum elimi uzatırken, sabrımın sonuna gelmiş gibiydim geçen o bir-iki saniye içinde. Elini tutmamla birlikte, yalnız oluşumuzun teşvik ve gayreti ile Bahar’ı öptüm, nefesim, ya da nefeslerimiz kesilir gibi olunca da yaşamamız arzusuyla başımı eğerek ayrıldım ondan, zahmet olsa da…
“Neden?” diye sordu Bahar kısaca.
Bir süre cevaplayamadım Bahar’ı. Sonrasında cesaretimi toplamış gibiydim;
“Seni sevdiğimi hissettim galiba!”
“Seven bir insan, boş vaktini boşa harcamamak, bulduğu ilk fırsatı değerlendirmek ister gibi, hatta korkarak, çekinerek mi öper sevdiğini?”
“Bilmiyorum, bildiğimi sandığım, sevgimi gösterebileceğim eylem ancak bu kadar?”
“Peki, benim de sana cevap vermem için deminki gibi haldır-huldur(37) değil, içindeki tüm birikmiş sevgiyi aktarmak istercesine tekrar denemek istemez misin?”
Usul usul ve tekrar yaklaştım Bahar’a, bir elimi beline sarıp, diğer elimle çenesini kaldırdıktan sonra, incitmekten korkarcasına tekrar öptüm Bahar’ı. Sanırım bu kez Bahar da yardımcı oldu bana!
“Haydi, gidelim artık! Neme lâzım, bakarsın büyüklerimiz ‘Ateşle barut yan yana’ benzetmesi yaparlar…
Oysa ben şu anda senin olmaya hazır değilim. İlk varlığımsın, ilk kucaklayan, ilk öpensin yaşantımda, seni seviyorum da, ama bana biraz zaman ver, tüm varlığımı sana adayabilmem için. Köye geldiğim zaman ve sürelerde çocuk kalbimle senden uzak kalmaya, sonrasında seni unutmağa çalıştım, ama demek ki başarılı olamamışım. Ufacıcık bir süre ver bana. Kendimi senin için dinleyeyim, hazırlayayım…
Ve sana o sürenin sonunda ‘Hep seninim!’ demem için bana yardımcı ol!”
“Bağışla! Beni sevmeni, benim olmanı ne kadar istesem de buna hakkımın olmadığını biliyorum. Bir an için duygularıma egemen olamadım, bir an karşılığını almaktan mutlu oldum, ama sen gül dalında bir gonca, ben dağ yolunda kendini ve haddini bilmeyen bir kütük...
Aramızdaki her türlü mesafeyi göz ardı edemem ve bu nedenle de senin benim olmanı arzulasam dahi isteyemem, hem istemeye de hakkım yok zaten!”
“Gecikeceğiz, şimdi gidelim, bu saçmalıklarını sonra gene konuşuruz!”
“Peki, bir ağabey-kardeş gibi!”
“Asla! Sen beni düğün evine götürmeyeceksen söyle, ‘Sora sora Bağdat bulunurmuş’ sorar, öğrenir ya da seslere yönelerek ben bulurum gideceğim yeri!”
“Peki, hemen!”
“Ve konuşmamız bitmedi, saçma-sapan söylemlerini bir kenara koyarsak. Yollarımızın birbirinden ayrılacağını sanmıyorum, birbirimize iki yabancı olmamız mümkün değil, asla(38)! Hem annem seni bir kontrol etsin bakalım, senin mutlaka muayene, kontrol ve gerekiyorsa cerrahi müdahalende hep yanında olacağım...
Biliyorsun öğrenmem gereken çok şey var. Senden ve de annemden. Öğrenmem gereken çok şey gibi boynundaki şişliği de bilmem, öğrenmem artık sünnet(39), vacip(39) olma safhalarını geçti, farz(39) oldu…”
Düğün bitti, gecesinde bizde kaldı Bahar, ailesiyle. Bahar sonrasında belki de ailesinden ve mutlaka benim gerçekleştirmeye çalışacağım ihtimali olan hareketlerimden çekindiği için olsa gerek, hep uzak durdu benden.
Biz onları evimize yerleştirip dayımlara giderken pencereden el salladığını görmem, hayal ettiğim bir şey olmasa gerekti.
Ertesi gün sabahtan çıkmak istediler yola. Hatta bana; “Seni de götürelim, boşuna zaman yitirmemiş olursun!” dedi Doktor Abla, para sözü etmeden. Babam ve özellikle annem Doktor Ablayı desteklediler.
“Geldin, mutlu ettin ya bizi, Allah razı olsun. İmkân varken değerlendir vaktini oğul, hem arkadaşlık edersin, hem derslerine vaktinde yetişirsin, hem de dönüş biletin tekrar gelmen, senin bizi, bizim seni görmemiz için vesile olur!”
Aile meclisinin ve Doktor Ablanın kurallarına uymam gerekliliğini hissettim. Doktor Abla ne yapmasının gerektiğini biliyordu. Beni ön koltuğa Erdem Babanın yanına oturtturdu, kendisi kızıyla arka koltuğa geçti.
Ne olurdu sanki gelirken olduğu gibi, arka koltuğa el ele Bahar’la beraber otursaydık ya!
Yolun aşağı-yukarı yarısına kadar olan süre soru-cevap, evet-hayır kelimeleri ile geçti. Erdem Baba mola verdiği yerde;
“Düğünde çok yemişim herhalde, uykum gelir gibi oldu, yoruldum belki de, birer çay içelim, arabayı biraz da sen kullan hatunum, yorulduğunu hissettiğinde ben tekrar geçerim direksiyona. Gençler de birbirinden ayrıldıktan sonraki yaşamlarını anlatsınlar birbirlerine.” dedi.
İçimden alkışlamak geçti Erdem Babayı. Ne muhterem bir insandı o…
Benim anlatacak hiç bir şeyim yoktu Bahar’a. “Ham-hum, şaralop, velâddâlin, âmin(40)!” anlamında. İstiyordum ki Bahar anlatsın, sesi ile doyayım, dünden-bugünlere yoksulluğumu unutayım, hatta ve hatta gizlice, saklıca elini tutayım, sıcaklığını avuçlarımla tüm bedenime, tüm gönlüme yayayım.
“Babamın görevi, doğal olarak bizim de görevimizdi. Sıkıntıyı genelde öncelikle annem, biraz da babam çekti, bir-üç-beş ay birbirinden uzak kalarak. Eh! Biraz da ben sıkıntı çektim. Ama benimkisi devede kulak gibiydi…
Öğretmen-okul değiştirmek sorun değildi. Bir-iki not aşağı, bir-iki not yukarı, öğretmenler bana, ben öğretmenlere alışıncaya kadardı sıkıntım. Sonrası; sen sağ, ben selâmet…”
Yoldan geçen arabalar ara sıra da olsa duymamı engelliyor gibiydi, fark edip tekrarlıyordu sözlerini Bahar.
“İyi ki Ankara’da Tıp Fakültesini kazandım. Babam emeline, annem gayesine ulaştı, uzman ve iyi bir araştırmacı olarak. Öyküm bu kadar işte, senden ayrılalı beri!” dedikten sonra fısıldadı;
“… Ve sensiz!”
Sonrasında uzun bir sessizlik, bir başka mola yerinde anne ve babanın direksiyon, benimle Gülay Ablanın adreslerimizi, yani yerlerimizi değiştirmemiz…
Daha, daha sonrasında da menzile ulaşmamız…
Önce evlerine uğrayıp eşini ve kızını bıraktı Erdem Baba.
“Görüşmek dileğiyle, muayene için bekliyorum!” dilekleriyle indi, Gülay Abla. Bahar suskunluğa gömülmüş gibiydi.
“Komutan Baba, sen zahmet etme, ben şuradan bir dolmuş, ya da otobüse biner giderim öğrenci yurduna!” dememi duymazlıktan geldi o büyük insan.
“Gel hele! Yanıma otur evlât!” diyerek, yanındaki koltuğu gösterip arabaya binmemi istedi, çünkü ana-kızın bavullarını ve diğer eşyalarını yukarıya, evlerine çıkaracak kadar centilmendim ya!
Bizim köyde âdettir, bilirim ki Türkiye’min tüm köylerinde aynı âdet yaşanır. Annem misafirlerimizin bagajına bir kutu dolusu taze meyve-sebze, bir küçük kutu dolusu da köy yapımı bulgur, tarhana, erişte, bal-tereyağı-yumurta-yoğurt doldurmuştu.
Benim bu gibi şeylerle uğraşamayacağımı adı gibi bilirdi annem. “Ağrısız, ya da acısız aşım, kaygısız başım!” dermişim gibi.
Ben geldiğim gibi aynı çantamla, notlarımla ve boş, müsvedde(41) kâğıtlarımla geri dönmüştüm. Çünkü Bahar nedeniyle ders çalışma imkânı bulamamıştım ki hiç. Zaten bu nedenle Erdem Babaya;
“Ben yurduma kendi başıma giderim!” demiş ve bu sözü sarf etmekte beis görmemiştim(42) ya!
Sonuç; “Men dakka-dukka keenlem yekûn!(43)”
Artık ne anlama geliyorduysa…
Doktor Ablanın tereddüt ve meraklarını yok etmek için cep telefonumdan kendisine haber verip hastaneye gittim.
“Çeşitli muayene, kan-idrar-gaita testleri sonucunda ve Bahar’ın kulak misafiri olduğu bir birliktelikte Doktor Abla iyi olabilecek haberi fısıldadı;
“Allah’a şükür, ilk bulgulara göre habis(44) bir şey değil, ufak bir cerrahi müdahale ve sonrasında patolojik bir incelemeyle(45) ki bu konuda garanti vermem de mümkün, eski sağlığına devam edeceksin yakışıklı delikanlı!”
Düşündüğü, plânladığı, kızıyla konuştuğu bir şeyler mi vardı zihninde, yoksa bana mı öyle gelmişti;
“Allah razı olsun!” dedim kısaca Bahar’la hastaneden çıkışa yönelirken.
Bahar elimden tuttu;
“Bir şey diyecek misin bana, hani köyde söylemek istediğin gibi? Ben seni dinlemek için hazırım!”
Aklım başıma geldi;
“Aşk sarhoşu değilim, neyime güvenip sana bir şeyler söyleyeyim ki?”
“Bana sevgine, sana sevgime inanıp içinden ne geçiyorsa, ne geliyorsa?”
“Seni seviyorum!” dedim.
Dalında iki ibibik ötüyordu, yerlerinde-yurtlarında olmasalar bile, altından geçtiğimiz ağacın üstünde.
Bu; “İbibikler öter ötmez… (46)!” anlamında bir çağrışımın ilk notası gibiydi…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Sürgit; Sonsuza değin, sonsuz olarak.
(2) Irgatlık; Rençberlik, tarım ya da yapı işçiliği.
(3) Bilecik İlinin Merkez ilçesine bağlı gerçekten aralarında fazla bir mesafe bulunmayan Bekdemir (Benim köyüm) ve Abbaslık isimli iki köyü vardır ve bugün rahmetli olan Ahmet ve Mübeccel Öğretmenlerim ve Hoca Kemal Amca gerçekten yaşamışlardır.
Köyümle ilgili yerel mevkilerin, âdetlerin ve sözlerin hepsini izah etmeyi uygun görmedim. Sözlerin çoğu yerel görünmekle beraber, türküler, deyimler olarak diğer köy ve hatta şehirlerde bile kullanılmaktadır.
(4) Sosyetik; Yüksek sınıfın yaşam biçimine özenen, sosyete ile ilgilenen.
(5) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.
Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(6) Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan; Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı… diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI” isimli şiirinin bir-iki dizesi olup, “Bende bir resmi var yarısı yırtık” “Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklindedir. Şiir ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği şeklinde bestelenmiştir de.
(7) Âdeti Veçhile (Arzusu Veçhile); Âdet olmuş şekil, yol, tarz ve arzu şeklinde.
(8) Heybetli; Görünüşü korku ve saygı uyandıran, büyük, ulu, azametli.
(9) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir.
(10) Şeftren; Bir trenin yönetiminden sorumlu görevli.
Kondüktör; Yolcu trenlerinde biletleri denetlemek ve vagon işlerine bakmakla görevli kimse.
(11) Dispne; Nefes darlığı, soluk almada güçlük, soluma güçlüğü, zorluğu da denilen ve bir hekimden yardım alınmasını gerektiren rahatsızlık.
(12) Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
(13) Dur Durak Bilmemek; Çok hareketli olmak. Hiç durmadan çalışmak.
(14) İstihare ya da İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır.
(15) Cazip; Elverişli. Cazibeli. Alımlı. Çekici. İlgi uyandırıcı. Albenili.
(16) Diyarı Gurbet; Gurbet diyarı, yabancı bir şehir, ülke.
(17) Çeç; Yöreden yöreye anlamı değişmekle beraber, tahıl elenen kalburlara, buğday-arpa gibi tahıl yığınlarına ve pancarın yeşil saplarına verilen bir ad olup, Orta Anadolu yöresine ait “Arpa da buğday çeç olur!” diye başlayan bir türkü vardır.
(18) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
(19) Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
(20) Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.
(21) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural. Alışkı; Bir kimsenin yapmaya alıştığı, bir kural gibi uyduğu şey.
(22) Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik. Kişinin sadece kendisine ait olan, başkalarıyla paylaşmamaya özen gösterdiği bir husus olması yanında, aynı zamanda sınırları Allah tarafından belirlenmiş bir alandır.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.
(23) Yarı Beline Kadar Sarkmak; Bir yerden aşağıya doğru uzanmak.
(24) Sağdıç; Düğünlerde gelin ya da damada kılavuzluk eden, onları bilgilendiren, görmüş-geçirmiş kimse. Daha çok güveye bilgi veren, güveyin sağ kolu anlamında kullanılan bir kelime ya da deyim.
(25) Mehr, ya da Mehir; İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği (hatta şart olan) para, mal, mülk, altın, menfaat gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır. Ancak mehir (ile hiç ilgisi olmayan şeriate göre haram olan “Başlık Parası” ile karıştırılmaması gereken) kadına verilmek üzere takdir edilmiş bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).
(26) Tıngıldamak; Yöresel bir deyim olarak tıngırdamaktan ( metal nesneler ile kuru bir ses çıkarmak) farklıdır. Masanın bir ayağı herhangi bir nedenle tam olarak oturmamışsa, yer sofrasının ayağı sofra bezine takılmışsa, konulan tencerenin altında ekmek, kaşık vs. varsa masanın, ya da tencerenin oynar hali tıngıldamaktır.
(27) Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz, küçük çocuk.
Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.
(28) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır
(29) Hobi; Kişinin işi, meslek çalışması, asıl uğraşı dışında, dinlendirici bir iş olarak yaptığı, oyalayıcı şey.
(30) Vakıf Olmak; Öğrenmek, bilmek, anlamak.
(31) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
(32) Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.
(33) Gazap; Kızgınlık, öfke.
(34) Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.
(35) Üveyik Bakışlı; Üveyik korularda yaşayan, masum bakışları olan bir kuş olup, yöresel olarak renkli gözleri olan, masum bakışlı kız çocuklarına yakıştırılan bir deyim.
Mantı (Hokka) Burunlu; Ufak, hokka gibi tarifine uygun burnu olan.
Kalem Kaşlı; İnce ve düzgün kaşlı.
(36) Aksesuar; Asıl olana, ana durumdakine eşlik eden, onunla birlikte bulunan ve kullanılan, onu herhangi bir yönden bütünleyen, ama ayrıntı sayılabilecek şey. Bir sahne içinde, konunun gerektirdiği ölçüde yer alan ya da oyuncunun dekor gereği kullandığı her türlü taşınabilir eşya.
(37) Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak., dikkatsizce, umursamaksızın.
(38) Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız! Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AYRILANLAR İÇİN” isimli şiirindeki ilk mısralar. Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.
(39) Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.
Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.
Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.
(40) Ham Hum Şaralop; Düzenle, ya da el çabukluğuyla yapılan, kimsenin akıl erdiremediği iş.
Velâddalin (Âmin); Duaların sonunda, âmin’lerin arifesinde söylenen Arapça bir kelime. Türkçemizde “Nihayet, Sonunda” gibi sonucuna ulaşılan iş ya da eylemler sonunda söylenmektedir.
(41) Müsvedde; Bir şeyin kötü bir benzeri. Yazı taslağı, karalama.
(42) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
(43) Men Dakka-Dukka, Keenlem Yekûn; Aslında “Eden bulur!” anlamında bir söz olmakla beraber, elden bir şey gelmediği, yapacak bir şey kalmadığı anlamında da söylenmektedir.
(44) Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.
(45) Patolojik; Patoloji ile ilgili.
Patoloji; Vücut organlarında meydana gelen bozuklukları inceleyen tıp kolu. Hatalıklar Bilimi.
Patolog; Patoloji ile uğraşan doktor.
(46) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamlarında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.