Regl(1) sonrası duşunu yapan genç kız, saçlarını makine ile kurutmaya çalışırken bir taraftan da aynaya bakıp kendi kendine söyleniyordu;
“Allah’ım! İşinin-gücünün çok olduğu bir zamana mı rastladım ki, beni böyle alelusul(1), bir çırpıda özenmeden yarattın?”
Elindeki makine boşa çalışırken bir süre sallanırcasına durduktan sonra devam etmeğe karar verdi;
“Vardır bir hikmetin(1). Hikmetinden sual olunmaz Allah’ım. Sen ne yapmışsan doğru yapmışsındır. Bu kapkara surat, simsiyah saçlar, kaşlar, gözler, bu üstünde kocaman bir et beni sırıtan kallavi(1) burun ve yamyam iştahlı dudaklar…
Bak dişlerim için bir sözüm var mı? İnci gibiler maşallah. Eh! O kadarı da olsun, değil mi?”
Tekrar durakladı, bu sırada bornozunun bağı gevşeyip bedeni açıldı:
“Sana, ‘Sen’ deme cesaretini gösterdim, samimiyetimi bağışla Tanrım!” dedikten sonra bornozunu üstünden çıkartıp bedenini ilk defa görüyormuş gibi incelemeye başladı, aşağıdan yukarıya doğru, Tanrıya sitemini bitirmemişçesine.
“Bu ayaklar benim, tam 40 numara, bir kıza yakışmayan. Tırnaklar eğri-büğrü, oje tutmaz, pedikür gerektirmez, topuklu pabuca hiç ihtiyaç duymaz, dün de, bugün de…
Bu tombul görünümlü bacaklar da benim, denize bile girince denizi taşıracakmış gibi. Kim bilir yaşlandığımda nasıl olacak; selüloitli(1), sarkık, varisli(1), kramplı, romatizmalı?”
Söylenmesine nokta koyacak gibi değildi genç kız. Tenkitleri, tenkitlerinin üzerine acımasızca biniyordu, kendiyle ilgili, kendi kendine. Haksız da değildi bir bakıma.
Kız-kıza kendi aralarında, ya da özel günlerde, okul kıyafeti ile ya da geniş eteklikli olduğunda bacakları güzel olan arkadaşları fırdöndü(1), ya da fırdolayı(1) yaparak bacaklarının güzelliği ile övünürlerdi, kız-kıza yani.
Oysa kendisi hep sakınırdı, bırak o hareketleri yapmayı, bacak-bacak üstüne atmaktan bile çekinirdi, sadece kız arkadaşlarıyla beraberken değil, karma olan okulundaki erkek öğrenci arkadaşları yanında da.
Elleri dizlerinde, yaşlı-özürlü birinin, sandalyede oturarak namaz kıldığında, tehiyyat(2) için teşehhüt(2) ya da ka’de(2) denilen uygunlukta durduğu gibi sabit bir şekilde, sabit gözlerle, hiç kıpırdamadan dururdu yerli yerinde.
Özel günlerde, katıldığı şuradaki-buradaki eğlentilerde bile yün çuvalı, ya da asker bavulu gibi kalırdı oturduğu yerde, meğerki biri damsız kalsın, sevap işlemek için gönüllü olsun!
Dansa kalktığında şöyle içtenlikle sarılarak dans eden olmazdı hiç. Oğlanlar sol ellerinin başparmağını kemiklerini acıtacak şekilde sırtına dayar, sağ elini kardeş gibi bile tutmazlardı, eli o oğlanların elinde serbestçe dururdu.
Zaten iki kez dön, üçüncüye fırsat kalmadan, yerine geçer, pamuk çuvalı gibi kalışına devam ederdi genç kız. Çünkü lise son sınıfta herkesin bir sahibi vardı, kendisi hariç.
En çok gücüne giden de, aynı sınıfta, ders notları ile rekabette olduğu Nesim idi. Nesim, okul futbol takımında ve amatör kümede top oynayan ve lisenin bu son sınıfına gelindiği sene gol kralı olan, sınıftaki bütün genç kızların gönlünde olan yakışıklı bir delikanlıydı.
Gol kıralı olduğu için ona madalya şeklinde bir şey verilmişti. O şilt(1) midir nedir onu hep boynunda, ya da yanında taşıyor ve etrafına gösterip övünüyordu. Özellikle de ismi Sinem olan genç kıza değer vermiyor gibiydi, belki de not rekabetindeki kıskançlığından.
Artık buna caka satmak(3) mı denirdi, yoksa Sinem’e pas atmamak(3) mı? Belki de Nesim’in kendisi steril(1), karşısındaki Sinem mikropluydu.
Allah var, genç kızın kendisine bile itiraf ettiği şeyler vardı. Bir kere beğeniyordu o da hemcinsleri gibi onu. İçinden onu kendisine âşık etmek ve sonrasında da “Başının çaresine bak!” dercesine bir çöp kutusuna atmak, bir mazgala süpürmek geçiyordu, ama nasıl?
Bu güne kadar bırakalım el ele, yan yana olmayı, göz göze bile gelmemişlerdi, özellikle son sınıfta.
Genç kız, yani kendini üst boyutlarda tenkit etmekten çekinmeyen Sinem, fiziksel negatiflikleri yanında, oldukçanın ötesinde, hatta sınıfın bir numarası olarak zeki, akıllı ve çalışkandı.
Öğretmenlerinin gözünde bir numara olmasına rağmen Nesim’in indinde 40 kişilik o ve kendi hariç tüm sınıfta 38. bile olamamıştı, kendince. Nesim’e karşı birikmiş gazabı(1), önleyemediği kini, üstesinden gelemediği hüznü(1) bunun için birikmiş olabilirdi içinde…
Genç kız aynaya bakarken bu sefer de ebesine sitemi sıraya koymak mecburiyetini hissetmişti;
“Böyle fırlak(1) bir göbek bağı kesimi olabilir miydi? Nerede ve kimde görülmüştü ki böyle fırlak bir göbek? Bu kadar zor muydu, bir göbeği kesip bağlamak?”
Bu utancı nedeniyle -neden utanması gerekiyorduysa- kız arkadaşlarıyla birlikte bile ne havuza, ne de denize gitmiyordu, gitmek içinden gelmiyordu, gitmeye çekiniyordu.
Gitse bile denize girmiyor, güneşleniyordu sadece, gerekiyormuşçasına. Bikini giyemezdi, klâsik normal mayo ise göbeğini gizlese de, gizleyemezdi ki bacaklarının tombulluğunu…
Bakışlarını yükseltti, göğsüne, memelerine gelmişti sıra. Memelerini elleri ile altlarından destekleyerek dik tutma gayretindeyken gülümsedi, aklına bir fıkra gelmişti çünkü.
Karısına özel bir gün için sürpriz hediye olarak sutyen almaya giden amcaya, tezgâhtar karısının memelerinin ölçüsünü sormak gereğini hisseder ki, yaşlı amcanın dileğini ona göre karşılasın ve hediye paketini ona göre hazırlasın.
Bu nedenle yaşlı adama meyve isimleri ile sormaya çalışır, sırasıyla: “Karpuz, kavun, ayva, portakal, limon…”
Yaşlı adam tüm meyve isimlerinde “Hayır” anlamında başını sallar. Satıcı cevizden önceki şeyi son bir umutla sorar; “Yumurta gibi mi?” Yaşlı adamın gözleri parlar: “Evet! Evet! Sahanda pişmiş bir çift yumurta gibi!”
Kendi göğüsleri ayva kadar değilse de, bir portakal görünümünde sayılabilirdi. Gülümsemesi durgunlaşmadı, ama durgunlaşma emaresi gösterir gibiydi.
“Acaba şöyle meme uçlarını belirten, aşağıdan destekli yeni bir sutyen alsam, kaza(!) ile de gömleğimin üst düğmelerini açık unutarak yanına gitsem Nesim ilgilenir mi benimle!” diye düşündü ve fakat anında düşüncesinden vazgeçti.
“O beni yatmak için değil, tapmak için istemeli, arzulamalı. Bedenimi değil, beni istemeli, zevkini değil, heyecanını düşlemeli, geçmişi değil, geleceği bilmeli, fiziği değil, gerçeği görmeli!” dedi kendi kendine.
Ama nasıl?
Sözlerinin gerçeği itirafının farkında değil gibiydi Sinem, öğrenci arkadaşlarının kendine “Çirkin Kız” dedikleri öğrenci.
Çirkin Kız mı? Evet! Arkadaşları ona çok zaman değilse de bazı bazen “Esmeralda(4)” derlerdi, esmerliğinden çağrışım yaptırarak ve Esmeralda’nın güzelliğinin zıt görüntüsüyle. Esmeralda’ya gönül veren kimdi? Çirkin kambur Quasimodo(4).
Benzetilenin kim olduğu anlaşılmış olmuyor muydu?
Gerçekten çirkin miydi genç kız? Kendince gerçekti ve liseyi bitirip üniversiteye girse bile bu, yaşamının tümünü yalnız geçireceğinin belgesi gibiydi. Çünkü Nesim’den başkasını düşünemiyordu, çirkinliğinin etkisinde olsa bile, bırak âşık edip, bir kenara koymak.
Kendisi kenara konulmuştu, hem de apaçık bir şekilde. Gerçekleri anlamak çok zor olmasa gerekti.
Okulun Mezuniyet Töreninde Çirkin Kız hiç ummadığı bir şeyi yaşadı. Müdüre Hanım törende okul birincisini ve ikincisini takdim etti;
“Okul birincisi Sinem, ikincisi Nesim! Umarız, üniversitede de böyle başarılı olurlar. Dileğimiz bu. Şimdi açılış dansı için pisti bu iki başarılı öğrencimize bırakmanızı rica ediyorum. Sonrasında hep beraber pistte olup bu günü beraberce kutlayacağız…
Başarılı olamayan öğrencilerimizin sınıfta kalmayacaklarına inancımı da söylemek isterim. Başta ben olmak üzere tüm öğretmen arkadaşlarım tümünüzün başarısı için gayretli olacağız. Yeter ki siz üniversite başarılarınızın sonucunu bize ulaştırın.”
Müdüre Hanım sözü uzattığının farkında idi. Elinde çubuğu ile bekleyen Müzik Öğretmenine dönüp şaka yollu;
“Maestro(1)! Görev sende!” dedi.
Müzik Öğretmeni, her öğrencinin ayrı ayrı yeteneğinin olduğu birbiriyle hiç ilintisi olmayan çeşitli enstrümanlardan kurulu orkestrayı yönetmeye başladı.
Nesim, diğer arkadaşlarının yapmadığını yapmak gayretindeydi. Sinem’in beline sıkı sıkıya sarılmış, parmaklarını iğreti olarak tutmak bir yana, avucunda sıkı sıkıya hapsetmişti sanki.
Ve fısıldadı;
“Neden yıllarca ve özellikle bu son yılımızda benden uzak durmak gayretinde oldun ki güzel kız?”
“Bana mı söylüyorsun?” diyen Sinem şaşırmışçasına iki tarafına bakındıktan sonra;
“Ben mi? Sen hep güzel kız arkadaşlarınla beraber olma gayretinde oldun. Bir kere bile bakmadın ki yüzüme. Üstelik bu güzel günde ‘Güzel Kız’ diye alay ederek beni şaşırtmak yanında üzmek gayretindesin de!” dedi.
“Bildiğin şey, öğretmenlerimizin hepimize öğrettiği üzere; ‘Gönül kimi severse, güzel odur!’ Fiziksel özellikler asla önemli değildir. Hem seni gözlemediğim kanaatine nasıl varıyorsun ki? Bir tebessümüne bile muhtaç beklerken, benden uzak durma gayretin benim suçum mu?”
“Suç, ya da değil, ben oldukça yoruldum! İzninle yerime geçeyim, sana ilerin için başarılı bir yaşam dilerim.”
“Yaşamımın içinde sen olmadıktan sonra!”
“Bir sürü genç, güzel, hatta varlıklı, yıllar yılı beraber olduğun arkadaşların var. Bulursun birini, mutlu olursun, yakışıklı, akıllı çocuklarınız olur!”
Sinem, Nesim’in cevap vermesine fırsat bırakmaksızın ondan ayrılıp yerine geçerken, içinde hınzırca(17) bir gülümseme vardı. Hiç gayret etmeden, çalışmadan, çabalamadan, hiç zahmete girmeden, hiç etkilemeğe çalışmadan Nesim kendisi eğilmişti, kuzu-kuzu ayaklarının dibine.
Bir kedi yavrusunun, annesinin yakaladığı, yarı canlı yahut da can çekişmekte olan fare yavrusuyla oynamasının zevkini yaşıyor gibiydi. Başka türlü ifade edemiyordu zevkini, sevinç ve mutluluğunu…
Birden durgunlaştı Sinem.
“Acaba gerçekten ızdırap çekiyor muydu Nesim?” Kıyamazdı ona, sadist değildi, ama şu kadar yıl beraber okuyup da, başarı konusunda rekabetleri olup da sadece mezuniyette Nesim’in kendisine el uzatmasına akıl erdiremiyordu.
Notları konusundaki kıskançlık asla geçmiyordu aklından. Konu; sadece kendi boy aynasında kastedip garantilediği çirkinliği ve onun kendisi dışındaki sınıftaki tüm genç kızları yakışıklılığı ile peşinden sürüklediği idi.
Sinem biliyordu ki, Nesim Mezuniyet Töreninde ilgisini göstererek mutlu etmek istemiş olabilirdi kendisini. Yoksa bu kadar yakışıklı, başarılı biri neden ilgilensindi ki kendisiyle? Hınzırca gülümsemesinin yerini hüzünlü bir hıçkırık almıştı.
Hissettirmeden yerinden kalktı, okul birincisi olmak dışında hiçbir özelliği olmayan ve özellikle çirkin birinin ortadan çekilmesi kimsenin umurunda olmayacak gibi geliyordu kendisine.
Okul koridorunda sessizce ilerlerken duyduğu ayak seslerinden etkilendi, geriye döndü, bir el omzundan tutup kendine çekip, onu öptükten sonra diz çöktü, bu; o idi;
“Gitme, sana muhtacım!(5)” dedi musikisiyle.
“Öpüşün mutlu etti beni, ama yerlerde sürünmeye değil, havalarda uçmaya lâyıksın sen, yerine git ve benim olmadığım dünyanı, senin dünyanda olanlarla paylaş!”
“Gitme, ne olur gitme! Beni buralarda, ben başıma bırakma lütfen! Bugün yeni bir gün, bırak doyasıya yaşayayım!”
Elinden tutarak Nesim’i yerinden kaldıran Sinem, kararlı bir şekilde;
“Gittim bile!” deyip sırtını döndü.
Ulaşmak istediğinin, ulaşılamayacak kadar uzak olduğuna karar vermiş, bu inancını yaşamaya başlamıştı Sinem.
Yaşamının bugünün ertesini, hislerini, heyecanını ve en önemlisi hüznünü, sonrasında hicranını(1) sadece kendisi kendi ile paylaşacaktı. İnsan düşünce ve umutlarına sınır koymasını bilmeliydi, bilecekti de…
Ve Üniversite sınav sonuçları açıklandı. Sinem meraklı olduğu Edebiyat Öğretmenliği bölümünü kazanmıştı.
Tesadüfler, “Keşke(6)” sözleri ile Sinem Nesim’le karşılaşmak zorunda kalmıştı yine Üniversitede. Çünkü Mezuniyet Töreninden sonra her kapısına ulaştığında, her telefonunu reddedildiğinde kendisinden vazgeçmeyen Nesim de aynı bölümde idi.
Sinem’den vazgeçmeyeceğinin kanıtı olarak Nesim de sormuş, soruşturmuş üniversite sınavında aynı tercihleri işaretlemiş ve aynı bölümü kazanmıştı Sinem ile.
Bundan sonrası?
Bundan sonrası, evet Allah’a mı kalmıştı, yoksa ömrünün devamının tek sebebi olduğuna inanan Nesim’in, Sinem karşısındaki başarısına mı?
Zamana asla ihtiyacı yoktu Nesim’in. Önünde, Sinem’i kendisinin edecek, beraberce okuyacakları uzun bir zaman vardı.
Hapırsa da, köpürse de(7)…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Nesim, Nesimi, Nesime; Hoşa giden, hafif ve lâtif esen yel (rüzgâr), yumuşak bir esinti. Yumuşak huylu, kalender, mülâyim insan.
Sinem; Gönlüm, yüreğim, çok sevdiğim.
(1) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Fırdolayı; Öyküde yöresel olarak fırdöndü anlamında kullanılmak istenmiştir. Çevresini tümüyle çevirecek biçimde, çepeçevre.
Fırdöndü; Öyküdeki anlamı, yerel olarak eteklikli kızların hızlı dönüşlerinde eteklerinin bir huni şeklinde açılmasının tasviridir. Biri döndüğünde ötekinin de dönmesini önlemek için uç uca getirilerek bağlanmış halkalar. Topaç gibi çevrilerek oynanan bir kumar oyunu. Bir Lunapark salıncak türü. Görüş ve düşünce konusunda kısır kimse.
Fırlak; Dışa doğru fırlamış durumda olan, çıkmış, çıkık (Genelde diş ve göbek bağları için kullanılan bir deyim).
Gazap; Kızgınlık, öfke.
Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden (Hikmetinden Sual Olunmaz; Nedeni sorulamaz).
Hüzün; Duygulanma. İçe kapanıklık. Üzüntü. Gönül üzgünlüğü.
Kallavi; Aslı, Vezir ve Sadrazamların giydikleri bir çeşit kavuk olmakla birlikte, mecazi manada çok iri, kocaman demek.
Maestro; Orkestracı, Orkestra Şefi.
Regl; Kadınlarda gerçekleşen rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması. Eğer döllenme olmazsa döllenmeyi mümkün kılan bu tabaka vücutta dışarı atılır. Yaklaşık 21-28 gün süren zaman sonunda atılan bu artığa Mens, ya da Menstürasyon, Menstürasyon Kanaması, ya da âdet, âdet kanı, âdet kanaması, aybaşı gibi adlar verilmektedir. Özel durumlarda kadınların bu olay için seslenişi; “Hastayım!” şeklinde olmaktadır.
Selüloitli; Deri altı yağlarını etkileyen bir cilt enfeksiyonuna sahip olan.
Steril; Mikroptan arınmış. Kısır, verimsiz.
Şilt; Üzerine genellikle bir kurum veya kuruluşun adı, işareti kazılmış olan ve armağan olarak bir kimse ya da takıma verilen levha.
Varisli; Özellikle bacaklarda oluşan görülebilir toplardamar rahatsızlığına sahip olan.
(2) Tahiyyâta Oturmak; Namazların ikinci ve son rekâtlarından sonra tahiyyât duasını okuyacak kadar bir süre oturmak, anlamındadır. Namazda bu oturuşlara teşehhüt veya ka’de de denilmektedir.
Teşehhüt (Okumak); Tüm namazların ikinci ve dördüncü rekâtlarında oturulduğunda “ettehiyatü, tahiyyat) okunması.”
Ka’de (Kade-i Âhire); Bir bakıma teşehhüt gibidir. Ayrılığı son secdeden sonra okuduğu için ayrılmasıdır.
(3) Caka Satmak; Gösteriş yapmak.
Pas Atmamak (Vermemek); Birinin biriyle ilgilenmediğinin tepkisi, umursamaz hareketi. Kimi top oyunlarında bir oyuncunun diğer bir oyuncuya topu aktarmaması. Kendisinin yapmakta olduğu eylemi, başkasının sürdürmesinin yolunu engellemek.
(4) Victor HUGO’nun eseri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır.
(5) “Gitme, sana muhtacım” diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi makamındadır.
(6) Keşke; Özlem ya da pişmanlık gibi dilek anlatan tümcelerin başına gelen bir söz. Dilerdim ki, ne olurdu gibi.
Eğer bir gün “Keşke” demek istemiyorsanız üç şeyi doğru seçin; Eşinizi, işinizi, arkadaşınızı. Hazreti ALİ
Aynı nehirden iki kez geçemezsiniz!” HERAKLETOS (“Keşke” kelimesi için söylediği söz).
Ölüme Yaklaşan İnsanların Düşünceleri; Hemşire Bronnie WORE; bu konuda insanların düşüncelerini beş madde halinde sıralamış kitabında; “a) Keşke başkalarının benden beklediği hayat yerine düşlerimi gerçekleştirseydim. b) Keşke bu kadar çok çalışmasaydım. c) Keşke duygularımı dile getirseydim. d) Keşke arkadaşlarımdan kopmasaydım. e) Keşke daha çok mutlu olsaydım.”
(7) Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.