Senfoni orkestrasında(1) görevli, keman konusunda iyi adımlar attığına inanan genç adamın, yani Çınar’ın tek kusuru solak olmasıydı. Orkestrada üflemeli çalgılar dışında her enstrüman(2) için joker(3) gibiydi.
En çok da vurmalı çalgılardan; arka sıralarda kendi halinde uğraştığı bateri(2), timbal(2), davul, çan, zil ve ön tarafta tabiidir ki piyano ve kendi çapında akordeon konusunda da uzman değilse bile yeterli sayılırdı.
Asıl görevi keman çalmaktı. Ancak telli-yaylı çalgılardan da keman dışında, viyola(2), viyolonsel(2) (ya da çello), kontrbas(12), hatta kemençe bile üstesinden geldiği çalgı aletleri idi.
Harp(2) çalan hanım kız eğer öğretme gayretinde olsa ona da el atardı belki, ama ne kendisinin öğrenme arzusu, zamanı, ne de o hanım kızın kendisine öğretme arzusu ve zamanı var gibiydi.
Telli-yaylı çalgılar kısmen de olsa dertti kendisi için. Birinci neden; herkes do-re-mi derken sanki kendisine mi-re-do diyormuş gibi gelirdi, çalgı aletini diğerlerine göre ters tuttuğu için.
Bu nedenle esas yeri de olmasına rağmen çalgı aletini sol eliyle kullanması nedeniyle sıranın en sağında, dış tarafta yer alırdı ki bu onun için ikinci neden olarak zorunluluk gibi bir şeydi.
Üçüncüsü; joker olması nedeniyle, mazereti olan herhangi bir kişi provaya ya da konsere gelemeyecek durumda olursa onun yerine eline alacağı enstrümanın solaklığına göre tellerinin yerlerini değiştirmesinin gerekliliği, dolaysıyla da akort(4) yaparken göbeğinin çatlamasıydı.
Kendisinin en çok sıkıntı çektiği konulardan biri de keman çalmak için hazırlığını yaptığı kemanın yastığı idi. Bir yerlerde okumuştu, diğer bazı ülkelerde büyük beden giyeceklerin satıldığı yerler olduğu gibi, solaklar için de solakların kullanışlarına uygun alet-edevat, örneğin makas gibi şeylerin satıldığını duymuştu. Acaba enstrüman, özellikle de keman satılan böyle bir yer var mıydı?
Solaklarla ilgili anlatılan bir fıkra ya da espri gelmişti Çınar’ın aklına, gülümsedi;
Solaklar için satış yapılan mağazaya giren yaşlıca bir kadın solaklar için fincan ister. Tezgâhtar tesadüfen fincanları sağ elle tutulacakmış gibi dizer, tezgâh üstüne. Yaşlı kadın itiraz eder; “Bunlar sağ elle kullananlar için!” diyerek.
Tezgâhtar uyanık! “Pardon!” der. Raftan aldığı diğer fincanların kulplarını bu kere sola gelecek şekilde dizer. Yaşlı kadın memnundur, ihtiyacı karşılandığı için. Patron memnundur, bir müşterisinin ihtiyacı arzusuna uygun karşılandığı için ve tezgâhtar memnundur, buluşundan ötürü ödüllendirildiği için.
Maestro(5) provalarda ve özellikle konserler öncesinde, herkesin partisyonuna(6) ayrı ayrı bakar, kendi partisyonunu inceden inceye inceleyerek didik-didik eder, sonrasında en ufak falsoda(7) sol elinin işaret parmağını uzatırdı, “Dikkatli ol, falso yapma, armoniyi(8) bozma!” gibisinden. Bu ikaz, genelde tabiidir ki kemanda ve telli-yaylı sazlarda olurdu genelde. Ve direktifleri(9) bitip-tükenmezdi;
“Müzik ruhun gıdasıdır! İnsanın gıdasız yaşaması mümkün değil! Gıdanızı iyi alacaksınız ki, sağlıklı olun!” der, sadece kendisine değil, aksaklığı yapan her kim olursa olsun, her ne müzik aletini çalarsa çalsın, “Babamın oğlu bile olsa ayırt etmem!” diyerek aynı sert ses tonu ve aynı müzik terimleriyle tenkitlerini sıralardı;
“Kırk defa söyledim şu ametriği(10) gözden kaçırmayın diye, bazı arkadaşlar hâlâ kendi havalarında! Tabii böyle olunca ne oluyor? Kakofoni(10)! Öyle değil mi arkadaşlar? Pizzikato’yu(10) ne zaman gereğince öğreneceksiniz, merak ediyorum. Sizler eğer benim işaretlerime gereğince dikkat etmezsiniz; enterval(10), diminendo(10), forte(10) gibi gereklilikleri unutalım, nüans(10) farkı(!) olmadan monoton(10) bir düzeyde, gelenleri bıktırıp, onları fuayede(10) kaderleri ile baş başa bırakalım, gitsin…”
Orkestra şefi herkese “Oğlum, kızım, kuzum, bir tanem, güzelim” tavırları ile seslenen babacan tavırlı biri olduğundan sözleri hiç kimseyi incitmez, gücendirmezdi. Herkes alması gereken dersi, ya da dersleri alırdı. Bu nedenle de maestro daima, ama her daim başarılı idi.
Orkestradaki tüm elemanlar öylesine düşünülerdi ki; “Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem, Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem…”sözünü Mehmet Akif ERSOY, sanki sadece onun için söylemişti.
Genç adamın tüm bu sayılanlar içinde tek-tük, o da her zaman değil, kemanda falsosu olurdu, diğer çalgı aletlerinde olağanın üstünde dikkatli olması gerektiğinden pek hatası, günahı olmazdı, dense yeriydi.
Zaten bu nedenledir ki; hani dışarıdan fark edilmesin, özel olarak düğün-derneklerde hatır kıramayarak(!) yorgun değilse (çok zaman anlamında) otel gibi, nezih(1) gece kulüpleri gibi mekânlarda da assolistin arkasında yer alırdı. Asla ve asla bar-pavyon gibi yerlerde değil.
Kazancı cebine amatörce gibi(!) idi; “İstemem, yan cebime koy!” örneği. Yoksa bu yaşlarında ev, araba sahibi olması mümkün müydü, sadece aldığı maaşla?
Assolistin arkasında denilmesine bakılmamalı, solistlerin de, uvertürlerin(1) de, saz eserlerinin de yanlarında yer alırdı, çoğunlukla. Saz, cura(2), ut, cümbüş(2), hatta kanun, darbuka bile eline mahkûm olurdu, yakışırdı çok zaman.
Malûm kaz gelecek yerden hizmet eksik olmamalıydı! Gerçi her şey para demek değildi, ama bazı-bazen yemesi, içmesi dışında harçlığının olması(!) da gerekli, hatta çok zaman şart gibiydi.
Ekonomik zenginliğine karşın, gönlü fakir mi fakir, hem bomboştu…
Güneş hiç doğmuyordu ufkunda, geceler zift gibiydi; aysız-yıldızsız. Uçaklar bile gecelerin o kâbus dolu zirvelerinde sanki tüm ışıklarını söndürerek geçiyorlardı, sadece sesleri ile iz bile bırakmadan. Belki de o izleri perdelenmiş gözleri ile görmesi mümkün değildi.
Mevlâna’ya söz kondurmak aklının ucundan bile geçmezdi, değerliydi çünkü o. Sözleri asırlar evvelinden, felsefe farklı gibi de olsa tam ruh halini dindirir, ya da dindirmek ister gibiydi, içindeki aşk özlemi için;
“Aşk, nasip işidir, hesap işi değil. Aşk, adayıştır, arayış değil. Sen adanmış ve yanmışsan bu uğurda, aşk sana uzak değil!
Aşk, bir uçurumdan düşmek gibi bir şey, işte bu yüzden sevgiliye “Yâr” denir.
Rüyalar olmasa, hayaller gerçekleşmezdi.
Gözyaşının bile bir görevi varmış, ardından gelecek gülümseme için temizlik yaparmış.
Aşk, her şeydedir, ama hiçbir şeyde görünmez!”
sözleri aklında kalan birkaç deyişti sadece.
Dikkatinden kaçmayan, daha doğru bir deyişle, tıpkı kendisi gibi uzun denetimlerden sonra orkestraya katılan, gene solak, üstelik sağ elini sadece yemek yerken çatal tutmak için, sağ ayağını sadece yürümek için kullanan keman çalan bir genç kız daha, yani Pınar katılmıştı orkestraya, sonralarda bir vakitte.
O genç solak kız o mükemmel kemanını solaklar için satış yapılan bir yerden satın almış, ya da getirttirmiş olsa gerekti. Aslında yastığın vidalarıyla oynayarak yastığı ayarlamak çok kolay bir işti, ama aynı akordu tutturmak maharet(13) istiyordu.
Pınar’ın orkestraya katılması; Çınar için de, Pınar için de handikaptı(14), çünkü eğer kendisi de o gün keman çalmak, ya da telli bir saz çalmak zorundaysa, âdet dışında ikisinin de sağ taraflarda yer almaları zorunluluğu oluşuyordu, arkalı-önlü.
Pınar, Çınar’ın önündeyse hareketlerinden, saçlarından, bedeninin kokusundan, arkasındaysa nefesinden haz alıyordu Çınar.
Sapıkça değil ama. Belki değil, mutlaka içinden gelen, engelleyemediği, engellemek istemediği, belki de engellemekte sıkıntı çektiği bir his dünyasının şekli, ya da bir sevginin dürtüsüydü bu.
Aralarındaki benzerlik, farklılık, ya da aykırılık her ne ya da nasıl denirse, maestronun sol işaret parmağının gösterimindeydi. İşaret hangisine olursa olsun, ikisi de kendisine yapılmadığının hükmündeydi, üstlerine alınmazlardı.
Oysa müzik kulağı olan birinin, falsoyu hissetmemesi mümkün müydü? Bal gibi fark ediyorlardı farkı, her ikisi de, ama sonrasında daha dikkatli olmak için azami gayreti gösteriyorlardı, hani cansiperane(15) demek gerekirse, öylesine işte!
“Davul bile dengi dengine çalar!” sözü havada askı halinde kalmak zorunda gibiydi, artık kimlerin gözüne çarpıyorduysa hareketleri, davranışları, bakışları, kısaca söylemek gerekirse eylemleri…
Gerçekten, gerçeklerden sakınan Çınar, gerçeği bilendi. Gerçeği kucaklamak isteyen ise Pınar’dı bir bakıma.
Kim, kimin hayallerini yok eder, yok etmeğe çalışırdı ki? Aşk, ya da sevginin yaşanmasında geçerli bir yasa mı vardı ki? Ya da bir kolaylık yahut da bir engel?
Aşk kendiliğinden doğar ve yaşar, asla ve kat’a(16) ölmezdi, ne empati(17) isterdi, ne de sempati(17)!
Genç sayılacak Çınar isimli adamı üzen meselelerden en önemlisi genç kızın sol elindeki yüzüktü(9). Kendince, vücut yapısına, giyim-kuşamına göre onun evli olmadığı düşüncesindeydi Çınar.
Acaba nişanlı hükmündeki kurallara göre, sağ elinde olması gereken yüzüğü sol eline takmış olabilir miydi solak olduğu için? Yoksa yaşam kurallarına, örf ve âdetlere göre gerçekten evli miydi, kendisini gerçekten ne kadar ilgilendiriyorduysa?
Evet ilgilendiriyordu. Çünkü “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç ne olur?(18)” şeklindeki bakışları görmemeli, o bakışları(19) gözlerinin ardından azat etmeliydi(20) aksi takdirde. Çünkü bir başkasının eşi, malı kendisi için ahretlik(21) ve haramdı. Bir genç kızın başkasının nişanlısı, karısı olması, onun kendisi için “Dünya-ahret(21) bacısının olması gerekliliği” idi.
Bilmesi gerekeni bilmemesi üzüntüsü idi, bildiği tek şey gibi(22). Kulislerde(10), fuayede, provalarda, konserlerde ve kendileri için ayrılan bölümlerde beraber oluyorlardı ki; iki solak müzisyenin birbiriyle yakınlaşmasından daha doğal ne olabilirdi ki?
Herkes, yani diğer sanatkârlar için de olağandı birliktelikleri, nihayetinde genç kızın elinde yüzük vardı, ilişkileri ağabey-kız kardeş boyutundaydı…
Oysa genç kızın gönlünde fırtına vardı, sadece kendisinin bildiği. Çınar’ın ise gönlündeki bilmediği fırtına, zapt edilemez boyuttaydı. Genç kızın parmağındaki yüzük nedeniyle; tabu(23), mekruh(23), günah gibi düşüncelerinin üstesinden gelemiyor gibiydi.
Günler olağana yakın geçiyordu, eğer olağan sayılırsa, her ikisine göre de. Genç kız, farkı fark etmeden açılmasını bekliyordu karşısındakinin, Çınar açılamamanın ızdırabı içindeydi, sahibinin olduğuna inandığı genç kıza.
“Ey Tanrım! Çok muydu günahım, dünyamda beni böyle cezalandırıyorsun? Ne olurdu ki boş dünyamda, boşluğumla yaşasam, sana karşı kulluk vazifelerimi yapmasam, yapamıyor olsam, yapmak istemesem bile, beni niye dünyadaki azap(24) ile yaşatıyorsun ki? Ahretteki azabından etkilensem olmaz mıydı? Benim olması mümkünsüz birine neden kul-köle-hasta-çaresiz bırakıyorsun ki beni?” diyordu peş peşe içinden Çınar.
Bunun nedeni o günkü provada Maestro’nun kendini sözlü olarak da uyarması, üstüne basa-basa ikaz etmesi idi falsosunda, “Dikkat!” deyip, diskur(25) çekercesine. Ve orkestra yeniden çalışmaya, daha doğrusu çalmaya başlarken arkasına döndüğünde, genç kızın gözlerinde hüznü görmüştü sanki.
Kendisi için hüzün? Bunu en son annesinin sekerât(26) halindeyken görmüştü gözlerinde, dudakları o hüznü ifade etmek için kıpırdamak gayretinde iken.
Sonrası?
Sonrası olmamıştı ki, şu andakinden evvel…
İlk defa normal olmayan ilgisi dışında enine-boyuna bakmıştı genç kıza Çınar.
Öncesinde güzeldi, oysa şimdisinde mahvedecek, kendisini boş bir kabre atacak kadar güzeldi. Sarı saçlarında tek ton sarılık vardı, sanki annesinden doğduğu günkü gibi. Hüznü anlatan gözlerinin mavisini ne Everest’in tepesi(27) bulutları ile ne de Abis’in derinliği(27) ile anlatmak mümkün değildi. O kadarın üstünde yüksek, o kadarın altında derin idi.
Burnu…
Evet, burnu nefes almasına yetecek kadar ufak ve minyondu(28).
Ve o dudaklar…(29)
Tıpkı o şarkıdaki gibi bülbülleşiyordu, mevsim fark etmeksizin, hem gözlerindeki hüznü kapatmak, silmek istercesine…
Korkunun dağları beklediği bir deyişin ötesinde, öncelikle sevgi, sonrasında aşk, hevesini yoğunlaştırmak için pusuda bekleyişte gibiydi genç kız, genç ötesi adam, yani Çınar için. Çınar’ınsa keşke boynu bükük olmasa idi, o yüzükten önce yaşamında olabilseydi o genç kızın.
Oysa genç adamın yaşamda en çok kızdığı sözlerden biri idi, “Keşke” sözü! “Aynı nehirden iki kez geçemezsiniz!(30)” sözü herhalde doğru olsa gerekti. Ya, ya da gibi ikilemin(31) hükmünün olmadığı…
Bir dağ eteğindeki koskoca çınar, kökleriyle tutunduğu, gölgesini esirgemediği, aynı dağın eteğini paylaştığı pınardan nasıl bu kadar çekinirdi ki? Pınar olmasa çınarın yaşamı, çınar olmasa o pınarın serinliği olur muydu? Çınar da, pınar da insanlar içindi, gölgeleri ve serinliği ile. Pınar ve Çınar insanlar içindiler ses, musiki ve ahenk için enstrümanları ile.
Peki, Çınar’ın yapması gereken ne idi? Hani o sözdeki gibi; “atsan-atamazsın, satsan-satamazsın”, üstelik Orhan Veli’ye nazire edercesine “Beni bu havalar mahvetti!” yerine, “Beni bu kız mahvetti!” demek gibi haksızlıktı, kendisi için.
Eğer sen mahvolmak, yanmak, kendini yitirmek arzusundaysan (boynu bükük) seni kim engeller, ya da engelleyebilirdi ki? Üstelik bu bir hüsnü kuruntu(32), gerçekleşmesi zamana bağlı bir hayal değil, ulaşılması mümkün olamayacak bir gerçeğin ta kendisi idi.
Hâlbuki şair ne demişti: “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar!(33) ” Hadi canım değerli şairim! İnsan hayal ettikçe mahvolur, boğulur, yok olur, cismen, bedenen değilse de ruhen! Ruhsuz bir beden ne olaydı ki?
Düşünmekten, düşünerek yaşamaya çalışmaktan yorulmuştu, hatta tükenmek üzere olduğunu hisseder gibiydi Çınar.
Ve en büyük sıkıntısı tek kelime, ufacık bir cümle bile söyleyememesi idi. Bir şeyleri sormak, öğrenmeyi istemek ne haddineydi ki?
“Günaydın! İyi çalışmalar! İyi akşamlar!” demek dışında ne geliyordu ki elinden?
Gençliğini yitirme aşamasındaki solak kemancı, yani Çınar kendi mizansenleri(34) ile boğuşurken, solak kemancı genç kız yani Pınar, ne ya da neler düşünüyordu, acaba?
İlk karşılaştıklarında etkilenmişti ondan; “Kemancı, başımın tacı!(35)” demek istercesine. Elindeki yüzüğün etki alanı yaratıp, çevresini ve onun ilgisini daralttığının, ilgiyi kösteklediğinin(36) farkında değil gibiydi.
Oysa karşısındakini cesaretlendirmek için ne adımlar atmıştı ileriye doğru, bir çift sözüne karşılık vermek için?
“Size de!” “Teşekkür ederim!” ya da “Sağ ol!” gibi kısa cümleler yerine uzun cümlelerle yakınlaşmasını dilemesine rağmen o hep uzak kalmış, uzak kalmakta direnmişti (sanki). Anlaması gerekeni anlamasının gerektiğinin farkında değildi Pınar, eh biraz sonrasında da Çınar. Çünkü Pınar, kaderin cilvesinin(37) eseri “Hayatının sebebini” bulduğu inancındaydı ve akıl erdiremediği şey; karşısındakinin ona uzanan elini fark etmemesi, uzak, aykırı, çekinik hatta ve hatta yabani bir yabancı gibi durması idi.
Adımını biraz daha mı ileriye atsaydı ki? “Sev beni! İste beni!” dercesine. Yoo! Buna bir kadın olarak gururu izin vermezdi. Peki, o halde gökten zembille(38) biri ya da birileri inse de yönlendirse miydi bu çınar gibi Çınar denilen adamı? Neredeydi o talih, nasıl bir talihse?
Genç kız; birazcık, ufacıcık, hani “bi gıdım(39) , bi tike(39)” de olsa güvenmeliydi talihine! Söz geçirme umudu olmalıydı talihine.
Ve eğer Tanrı talihi için yol gösterme arzusunu taşıyorsa mutlaka şekillendirmesi gerekeni şekillendirecekti. Çünkü inancı tamdı Tanrısına, hem güveniyordu da ona!
Bir gün, bir prova öncesinde, her nedense ellerini yıkadıktan sonra yüzüğünü parmağına takmayı unutmuş, lâvaboda unutmuştu genç kız.
Prova için yerine ve onun hemen önüne geldiğinde, Çınar her zamanki gibi ellerine bakmış ve elindeki eksikliği hemen fark etmiş ve ilk defa cesaretini toplayarak adıyla seslenmişti ona;
“Pınar Hanım! Yüzüğünüzü takmamışsınız?”
İçinden gelen bir hisle, o yüzüğün nişan, ya da nikâh yüzüğü olmaması umuduyla da belki…
Sözü bir sorudan ziyade, dilek ya da temenni gibiydi, dudaklarından dökülen ve belki de yüzüğün parmağında olmamasının sevinç gösterisi…
“Hi! Rahmetli annemden kalan hatıra, hemen koşup alayım!”
“Kemanınızı ben tutarım! Acele etmeyin! Lütfen!”
Çınar’ın yüzünde geniş boyutlu bir gülümseme vardı, sebepli. Kimseye fark ettirmeyi istemeden genç kızın kemanının yastığını sevgiyle…
Yok! Yok! Şefkatle, istekle, tüm duygularını gizlice de olsa o yastığa anlatmak, sergilemek istercesine öptü.
Dönüşü için aceleci olan Pınar bunu fark etmiş, Çınar neyin fark edildiğini fark etmemişçesine uzatmıştı kemanını Pınar’a. Pınar;
“Yaşamımda babamdan ve değer verdiğim kemanımdan, yani ekmek param olan bu aletten daha değerli bir şeyim yok!” diyerek Çınar’a cesaretli olmasını tembih eder gibi, o da kemanını öpmüştü, yastığından.
İnsanlar bazen ilkleri, ya da enteresanlıkları aniden yaşamaya başlıyorlardı. Çünkü o günkü provada iki solakların, hiç mi hiç falsoları olmamış, maestro parmak ucuyla onları işaretlemediği gibi, önündeki partisyon sehpasına çubuğu ile (Maestro toolbar) de vurarak kimseyi ikaz etmemişti. Prova; baştan-sona ahenkli, düzgün, uygun ve iyi gitmişti.
Çınar, muradına erişmesinin, daha doğrusu şöyle söylemek daha uygun olacak; “Genç kızın parmağındaki yüzüğün annesinin hatırası olmasına” aşırı derecede memnun olmuş, cesaretlenmek için kendisinde güç bulmuş, daha doğrusu güçlenmiş, kuvvetlenmişti.
İlk adımlarını atacaktı, hem de kısa süre içinde, yani hemen!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Solaklık hakkında her türlü bilginin internetten öğrenilmesi mümkündür. Ancak kısaca bir tarif vermem gerekirse, solaklık her türlü hareketlerde vücudun sol tarafının kullanılması eylemidir. Kişilerin ellerini, ayaklarını kullanırken sol tarafı tercih etmeleri, sol gözlerini kırpmaları, telefon için sol kulaklarını kullanmaları gibi. Ve solaklık erkeklerde kadınlara göre daha fazla görülmektedir. Solaklığın oluşumu ile ilgili çeşitli fikirler bulunmaktadır, ancak kesin olan bir şey varsa hastalık olmadığıdır, dolaysıyla tedavi gerekliliği yoktur. Buna mukabil solakların sağak, ya da sağlaklardan daha başarılı olduğunu söylemek mümkün. Örnek: Leonardo Da Vinci, Picasso, Beethoven, Büyük İskender, Sezar, Napolyon, Einstein …
(**) Evli Olmadığı Halde Yüzük Takma Geleneği; Gerçekten, bir yakınımın sol parmağında iki yüzük vardı, üst üste. Rahmetli karısına; “Ömür boyu sadakat yeminli” olduğundan eşi çok genç yaşta ölünce, onun yüzüğünü de aynı parmağına takmış, tekrar evlenmeyi aklına bile getirmemişti, kendisi yaşlı olmamakla beraber. Ve yitirdiğimiz bu insanı rahmetle anıyorum, yüzükler şimdi oğlunda.
Diğer bir dost ise, rahmetli anne ve babasının yüzüklerini sağ elinin yüzük ve serçe parmaklarına, evlilik (ya da nişan) yüzüklerini de üst üste sol yüzük parmağına takmıştı.
(1) Senfoni Orkestrası; Her çalgının birden çok sayıda yer aldığı üflemeli, telli, yaylı ve vurma çalgılardan oluşan senfoni çalacak biçimde düzenlenmiş büyük orkestra.
(2) Enstrüman; Müzik aleti, çalgı, araç.
(3) Joker; Her şeyin yerini tutabilen. Şakacı. Ahbap. Kimi kâğıt oyunlarında istenen kâğıdın yanına konabilen kâğıt.
(4) Akort Etmek; Çalgı perdelerinin belirli bir oran içinde düzenlenmesi, seslere uygun hale getirilmesi işlemi.
(5) Maestro: Orkestracı, Orkestra Şefi.
(6) Partisyon; Bir müzik yapıtının partilerinin belirtildiği nota yazısı, tüm çalgıların aynı hizada yazılmış biçimini içeren büyük boyutlu defter.
Şef Partisyonu; Orkestra Şefinin (Maestronun) kullandığı, bütün partilerin yazılı olduğu defter.
(7) Falso: Bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. İtalyancadan gelen bu söz için kısaca yanlış ses demek daha doğrudur.
(8) Armoni (ya da Fransızca bilim dalı olarak Harmonie); Müzikte iki ya da daha fazla sesin aynı anda tınlaması, ahenk, uyum, seslerin eş zamanlı olarak birleşmesi. Buna bir bakıma seslerin akor olarak birleşmesi demek de mümkündür. (Akor; İki ya da daha çok sesin armoni oluşturacak şekilde aynı anda uygun ve düzenli olarak çalınması şeklinde tarif edilebilir.)
(9) Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
(10) Ametrik; Fransızcadan (ametric) alınmış; ölçüye bağlı kalmayan, ya da ölçünün kaçırılması.
Kakofoni; Fransızcadan (cacophonie) alınmış, uyumsuz ses birleşimi.
Pizzikato; İtalyancadan (pizzicato) alınmış, yaylı çalgılarda yayla değil, eşik yanından telleri parmakla çalma biçimi.
Enterval; İngilizceden (interval) alınmış, iki ses arasındaki yükseklik farkı, aralık.
Diminendo; İtalyancadan (diminuendo) alınmış, gittikçe hafifleyen ses.
Forte; İtalyancadan alınmış, güçlü gürlükte çalınması gereken.
Nüans; Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayırtı, ince fark.
Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak.
Fuaye; Sahne sanatları mekânının giriş alanı, dinlenme, bekleme salonları.
Kulis; Tiyatroda, izleyicilerin oturduğu yerler dışında kalan, sahnenin gerisinde ve yanlarında bulunan bölüm. Bir işin bilinmeyen içyüzü.
Derleyebildiklerim bu kadarla sınırlı değil, geniş bilgiyi okuyanların nerelerde bulabilecekleri belli. Ancak; konu itibariyle bilinmesi gereken diğer notları şöyle özetleyebilirim;
Arajman (Fransızca; arrangement); Uyarlama, düzenleme, bir yapıtı, özgün ortamını değiştirerek bir başka ortam için yeniden yazmak.
Deşifre (Fransızca; déchiffrage); Önceden çalışmadan notayı ilk görüşte okumak.
Metronom; Zaman sayacı.
Nakarat; Bir şarkıda her kıtadan sonra yinelenen bölüm.
Rezonans; Titreşim, tınlayış, akustik oluşum.
(11) Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.
(12) Uvertür; Başlangıç, açıklık. Poker oyununda açılış, operada perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parça.
(13) Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.
(14) Handikap; İngilizce engel anlamındaki “Handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
(15) Cansiperane; Canını verircesine, özveriyle.
(16) Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman.
(17) Empati; Eşduyum. Zıt anlamı, antipatidir. Bir başkasının duygularını aynen hissetmek, yaşamak. Kendi duygularını başka nesnelere yönlendirmek.
Sempati; İki kişinin birbirine karşı duyduğu içgüdüsel, doğal eğilim ve yakınlık duygusu, muhabbet. Bir kimsenin başka bir kimseye duyumsadığı, beslediği sıcak, içten sevgi.
(18) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(19) O tebessüm, o tavırlar, o levendâne hiram… olarak başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Bedri Ziyâ AKTUNA’ya, Bestesi; İsmail Bahâ SÜRELSAN’a ait olup eser Acemâşiran Makamındadır. Son kelime daha çok “Hiram” şeklinde kullanılan bir erkek ismidir, Farsça olan bu kelime salınmak, salınarak edalı yürümek anlamında kullanılmaktadır. Levendane; yakışıklı, gösterişli bir biçimde, levent gibi anlamındadır. Yazanın; “Otebessüm” yerine şarkıyı; “O bakışlar” şeklinde söylemesi hata tabii. Öncelikle sanatkârlardan, sonra da öyküyü okuyanlardan özür dilerim.
(20) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.
(21) Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(22) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Ve Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOCRATES
(23) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.
(24) Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.
(25) Diskur Çekmek (ya da Geçmek); Nutuk verir gibi konuşmak, (argoda; küfretmek).
(26) Sekerât; Ölüme yaklaşma anı.
(27) Everest’in zirvesi yaklaşık 8848 metre, Abis genelde 10.000 metre üstündeki su derinliği, Marianna denilen Abis Çukuru ise 11.030 metredir.
(28) Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli.
(29) O dudaklar yine, yaz geldi de Bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi, Vecdi BİNGÖL’e, (Bazı kaynaklarca Mustafa Nafiz IRMAK’a ait olduğu belirtilmekte) Bestesi, Sadettin Kaynak’a ait olup Rast Makamındadır.
(30) Aynı nehirden iki kez geçemezsiniz!” HERAKLETOS (“Keşke” kelimesi için söylediği söz).
(31) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(32) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(33) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… Yahya Kemal BEYATLI “DENİZİN TÜRKÜSÜ” (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(34) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
(35) Unutulmaz bu acı, dertli, dertli çal kemancı… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ramazan GÖKALP’a, Bestesi Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Gerdaniye Makamındadır.
(36) Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).
(37) Kaderin Cilvesi; Talihin beklenmedik bir zamanda ortaya koyduğu durum.
(38) Gökten Zembille İnmek (zembille mi indi?); “Niçin ona özel imkânlar tanınıyor?” manasında kullanılan bir söz dizisi olup, ayrıcalık özelliği anlatılmak istenmektedir.
(39) Bi Gıdım; Bir fırt, azıcık, minnacık gibi anlamları vardır. Bir tike ise; genelde yiyecekler için kullanılan bir sözcük olup, aşağı-yukarı az, azıcık gibi aynı anlamı içeriyor gibi gözükse de daha ziyade bir lokma, bir parça anlamındadır.