“Torunumu…

Bu baş belâsı(1), şıllık(1) ve şirret(1)…”

Çok ağır bir söz olmuştu bu galiba…

Hakkında hiçbir şey bilmediği bir genç kız için nasıl böyle bir söz edebilirdi ki abdestinde namazında, yaşlı bir dede olarak, gıybet(1) olarak?

Her ne kadar egosu(1), torununa kendinden başkasının sahiplenmemesi duygularını yaşatıyor olsa da!

Sözünü biraz gevşetmeliydi, teneşire(1) birkaç adımının kaldığının farkında olan, aksakallı, torunu Mert’in “Efendibaba” diye seslendiği Mektûbât Efendi olarak tanınan yaşlı adam. Sözünü bu kez yumuşattığını sanarak devam etti:

“Torunumu bu cadı(1), cadaloz(1)…”

Gene ipin ucunu kaçırmıştı(2). Nereden biliyordu ki cadı, cadaloz olduğunu? Masalların içine mi girip çıkmıştı ki? Torunu Mert’in hep iyi arkadaşları olmasını istiyordu, ama bu genç kızı gözü hiç mi hiç tutmamıştı(2).

“Aşk mı? Hah! Hah! Hah! Güleyim bari! Ne aşkı yahu? O meşhur sözü bilmiyordu, ya da bilmek işine gelmiyordu galiba Mektûbât Efendi; ‘Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür.(4)

Oğlan yakışıklı, varlıklı, iyi bir aileden geliyor, üstüne üstlük iyi de bir istikbal vaat ediyor? Kim sahiplenmek istemezdi ki böylesine müstesna(1) bir delikanlıyı? Biraz sabredeceklerdi, sadece...”

Mert okulunu bitirecekti. Eğer ertelemeyi arzularsa biraz da askerliği için bekleyeceklerdi, onu sahiplenmek isteyenler, işte o kadar. Yoksa “Şıpınişi(1)” hemen başının bağlanması? Yoo! Bu kadarına izni olmazdı yaşlı adamın!

Anası-babası boğaz külfeti nedeniyle tayin olup gurbet ellere giderlerken kendilerine emanet etmişlerdi oğullarını. Onlar da köyde döveni-tırpanı, tarlayı-iradı, bahçeyi-evlerini bırakıp, davarı-malı satıp-savıp(2) bu yaban ellere, bu kiralık konuta gelmişlerdi, Mert için.

Sırf evin direği, nesebin(1), soy isimlerinin, sülâlenin devamı olan biricik torunları için.

O halde tedbirli olup sözünü şöyle tamamlaması gerekti o genç kız için, düşünüp yapacaklarını devam ettirmek için, genç kızın adı da hatırında idi; Mefhâret;

“Bu fettan(1), çaçaron(1) kızdan nasıl uzaklaştırabilecekti torununu?”

Torununun o genç kıza, yani ki Mert’in Mefhâret’e ilgisini biliyordu, onunla yaşamakta sabırsızlığını görüyordu. Mektûbât Efendibaba torununun rüyalarına giriyor, girmek konusunda ısrarlı oluyordu sanki o kızı daha iyi tanımak için!

Geceleri başucunda bekliyordu Mert’in; “Sayıklamalarından nem kapabilir miyim?” diye.

O kız için gün-günden eriyip gidip bitiyordu, farkında değildi torunu Mert.

Allah var, günahına girmemeliydi, o genç kız da onun için ölüp bitiyordu fark ettiği kadarıyla. Ama zamansızlığın hükmünü döşüyordu beynine yaşlı adam;

“Daha okuyorlar! Daha etleri-butları ne ki? Üstelik bu fettan kız, mademki bu kadar güzelse mutlaka ve mutlaka evvelinde vukuatları olmuş olabilirdi!”

Gerçekten söylemesi gerekliydi ki Allah’ın özenerek yarattığı bir genç kızdı o. Kaş-göz, gerisi söz tipinde.

Eh! Torunu kadar yakışıklı değilse de güzelliğini inkâr etmek haksızlık olurdu.

Gene de araştıracaktı onu. Varsa var, öğrenip, anlayıp, anlatıp, söyleyip gereğini bekleyecekti torunundan, genç kızın herhangi bir vukuatı yoksa o zaman da elinden bir şey gelmeyecekti.

Gerekirse genç kızın memleketine bile gidip-gelecekti, onu sorup-soruşturmak için.

Oysa buna gerek yoktu. O; yaşadıkları kentin bir ferdiydi, hem doğma-büyüme. Ataları nereden, nerelerden gelmiş olursa olsunlar.

Uzaktan gördüğü, kendisini göstermediği kadarıyla güzel bir kızdı, ama ısınamamıştı bu kıza nedense bir türlü,  bir dede olarak. Bunda egoizminin(1) de yer ettiğini kendisine bile itiraftan çekiniyordu yaşlı adam. Çünkü o genç kız torununu ellerinden alacak, gönülleri boşalacak ve köylerine, köylerindeki boşluklara geri dönmek zorunda kalacaklardı.

Niçin? Kalan ömürlerini tüketmek ve emanetlerini teslim etme vakitleri gelince de emanetlerini teslim etmek için. Buna her an hazırdılar, karı-koca olarak. Ama hasretlik, ama uzaklık ve uzaklaşmak torunlarından, onun nefesini duymadan kalan ömürlerini tüketmeğe çalışmak ve sonrasında ömürlerini bitirmek tahammüllerinin ötesinde bir şey olacaktı.

Egoizm, bencillik(1), yalnızca kendini, kendilerini düşünmek?

Lâmı-cimi yoktu(4). Bu genç ve güzel, hatta iyi kızı torununun hayatından çıkarmalıydı Mektûbât Efendibaba. Kendileri göçtükten sonra torunları nasıl olsa ne yapar, ne eder, gönlünün sultanını bulurdu. Ama nasıl?

Dünyaya kazık çakmayacaklardı elbet! Hem yarına çıkmaya bile senetleri yoktu ki!

Gerçek şuydu ki, torunları bir servetti hem kendileri, hem vatanı, hatta dünya için: Genç, yakışıklı, enine-boyuna, edepli-terbiyeli, iyi bir anne-babaya, eh biraz da sevgisini noksan etmeyen efendibaba ve anneanneye sahip ve eline altın bileziğini almak ya da takmak üzere olan.

İş-güç-askerlik neresi olursa olsun, dede-nine olarak karısı Mefkûre ile onun yanında olurlardı, istemese de. Ama bu güzel, iyi, terbiyeli olduğunu inkâr edemeyecekleri fettan kız onu avucuna ve nikâhına alırsa avuçlarını yalamalarının göstergesi olacaktı bu, ahir ömürlerinde(4).

Yaşlı adam bir şeyler yapmalıydı, ama ne ve nasıl? Sırf kendileri istediği için değil, onlar da birbirinden soğumalı, birbirini istememeli, varsa gönüllerinde bir şeyler -ki yaşamış bir insan olarak kesin olarak biliyordu, iki gencin birbirine karşı olan duygularını- vazgeçmeliydi biri diğerinden, diğeri birinden. Özetle torunları ayrılmalıydı o kızdan, haydi-haydi kız da ayrılmalıydı torunlarından!

Hem bu öyle olmalıydı ki; “Artık birbirimize iki yabancıyız!(5)” demeliydiler. “Sen yoluna, ben yoluma, Allahaısmarladık, Bye-bye!” diyerek değil, “Kapı açık, arkanı dön de git!(6) “Defol! Çık git hayatımdan, gözüm görmesin seni bir daha!” ya da benzeri sözleri söyleyerek ayrılmalıydılar ki, “Bir dahası” olmasın.

Sözlerin söylenmesi mi? İster oğlan kıza, ister kız oğlana söylesin, önemsizdi.

Plânlar yaptı yaşlı adam. Çok zaman doluya koydu, almadı, bazı-bazen boşa koydu, dolmadı. Her plânda bir eksiklik, ya da fazlalık çarptı gözüne, vazgeçti.

Oysa bilirdi ki en geliştirilmiş plânlarda bile mutlaka bir eksiklik, fark edilecek bir yanlışlık olurdu ve konuyla ilgili kişiler “Zehir hafiye(4)” olmasalar bile, bu boşluğu mutlaka yakalarlardı.

Yaşlı adam sabit fikirliydi(4). Menfaati, ilgisi, ya da torununa aşırı sevgisi yönünden yanlışlık yaptığının farkında değil gibiydi, hatim etmesine(2), bilmesine rağmen kutsal kitabı. Ne diyordu Kur’an;

“Her kim zerre kadar bir iyilik işlerse karşılığının aynısını görecektir. Her kim de zerre kadar bir kötülük, şer işlerse, karşılığının aynısını görecektir.(7)

Bunun bir de sonu vardı, Kur’an’da;

“Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter!(8)

 Sonuçta yaptıklarının hesabını verecekti.

Yaşlı adam umursamadı belki, hem yılmadı da. Gene de kendince bir kısım plânları yapmak ve uygulamaya koymak gayretini yaşadı.

Başlangıç olarak kendisine hiç yakışmasa da hanımı, torunu, camiden arkadaşları tenkit etseler(2) de saçlarını, bıyıklarını ve sakallarını uzattı, hiçbir düzeltme, değişiklik yapmadan, olduğu gibi. Kısaca bakımsız gibi dense daha doğru olacaktı.

Maşallahı vardı, yaşına ve emsallerine göre saçları bembeyaz gibi olmasına rağmen yerindeydi, buna da “Tarak özrü” yoktu demenin doğru olduğu düşüncesindeydi, yaşlı adam.

Bir ilkokul defteri aldı eline çizgisiz. Odasında eşine ve torununa hissettirmemeğe çalışarak, hissettirmeden gizli-gizli, enine-boyuna, puntosuna bakmadan kelimeler, harfler keserek defterin her sayfasına ayrı-ayrı bir şeyler yazdı, bu harf ve kelimeleri yapıştırarak.

Gazetelerden kopardığı harf ve kelimelerle cümleler kurmak “İğne ile kuyu kazmak(17) gibi bir dertti, ama üstünde durmadı yaşlı adam.

Paçavra(1) haline getirdiği gazete parçalarını hissettirmeden çöpe attı, bir-iki harf faydalandıklarını da geri dönüşüm için özel poşetine saklama gayretini yaşadı.

Mıntıka kontrolü yaptı, kızın evinin adresini torununun notlarından öğrenerek.

“Dur bakalım adresi nasıldı: Mustafa Kemal Paşa Mahallesi, İsmet Paşa Sokak, Mareşal Fevzi Çakmak Apartmanı, Numara: 38(9)

Bu adres kendisi için yeterli olmuştu. Çevreyi, evin oturanlarını, kapı zillerinden isimlerini, apartmana giren bir öğrenciden, alt katlarda birinin kiralık, diğerinin sahibinin yurt dışında olduğunu, 3 ve 4 numaralı dairelerdeki amca ve teyzelerin birer nedenle evlerinde olmadıklarını öğrendi.

Oysaki hırpani(1) kılığına bakıp bu bilgileri vermemesi gerekirdi kız çocuğu öğrencinin. Dünyayı tanımamıştı ki bu çocuk, fesatlığa(1) akıl erdirsin, oğlunun ilgi duyduğu genç kız gibi! Tövbe(1)! Tövbe!

Yolları, sokakları, gizlilikleri, saklılık, açıklık ne varsa not etti beynine, kameraları, baz istasyonlarını(4) ezberledi. Cep telefonunu kapatıp evinde bıraktı. Kararlıydı, her şeyi ile torununa yakışsa da bu genç kızı torunundan ya uzaklaştıracak, ya da uzaklaştıracaktı!!!

Sürat felâketti, ama hızlı olması gerekti. Bu işleri yapmak için torunundan arabasını istemek sakıncalıydı. Kamera kayıtları vardı, plâka tespiti vardı, paçayı kaptırması ihtimali vardı ve torununa rezil olup da karakollara, hapislere düşmek olasılığı vardı.

Kısaca; şöyle ya da böyle, mutlaka batardı. Vazgeçti araba düşüncesinden, arabayı “Rahat etsin!” diye torununa kendisi almasına rağmen.

Oysa bu kadar düşünmenin yanında öldükten sonrasında yaşayacaklarına da göz atmayı akıl etseydi ya.

Bencillik işte böyle bir şeydi…

Bir bisiklet aldı. “Artık sağlığı için parkın etrafında tur atmak, o acayip aletlerde kolunu, ayağını, şurasını-burasını bükmek, çok zaman bir yerlerini incitmek yerine bisikletle yapacaktı, sağlık yürüyüşlerini.” Ne güzel sebep uydurmuştu ama?

Öylesine anlatınca hanımı Mefkûre de, torunu Mert de; “He! Tamam!” demişlerdi.

Yaşlı adam bu sağlık yürüyüşlerinde hanımının gecikmesine, çok arkalarda kalmasına oldukça kızar, ağzına ve diline yakışmadığını bile-bile hanımına bazen;

“Hadi hatun, vitesi yükselt biraz, hımbıllaşma(10), sümsükleşme!(10)” gibi sözler ederdi. Sözlerinin ne anlama geldiğini belki kendisi de bilmezdi. Duymuşluğu vardı bazı şeyleri; sağdan-soldan, hepsi o kadar işte…

Bisikleti alması yaşlı adamın plânının bir parçasıydı. Takipte, fırsat kollamada ve tabiidir ki işi bittiğinde olay yerinden gereğine uygun olarak kaçmasında, gizlenmesinde ve de dahi berbere yetişmesinde…

Mektûbât Efendi plânının gereği olan alışverişlerini umulmadık yerlerden yaptı. Bir hastane önündeki eczaneden aldı ameliyat eldivenlerini, hem de bir-iki tane değil, kutusu ile birlikte; “Evde de lâzım olur belki!” diyerek. Düşünce ve maksadı, hiçbir şekilde parmak izi bırakmamak üzerine kuruluydu.

Eteri varoşlara yakın bir yerlerden aldı, pamuk ve sargı bezleri ile. Genç kızın direnmemesi, sağını-solunu, orasını-burasını incitmemesi için. Ayrıca beyaz sakalını, siyah ya da siyaha yakın boyamak için bir kutu siyah boya aldı, maksat tanınmamak değil miydi? Hem mazereti de hazırdı.

Torunlar (meselâ) istediler, “Gönülleri hoş olsun bakam!” diye almış olacaktı boyayı.

Oysaki aşırı düşkünlüğünü inkâr edemeyeceği evdeki Mert’ten başka hiç torunu yoktu ki başka!

Eee! Bu kadar malzeme yanına dolgu maddesi olarak, şüphelenilmeyecek şeyler de almalıydı. Bir kutu yara ve nasır bandı ile aklında kaldığı kadarıyla bir şişe oksijen ve tentürdiyot da alıp bisikletinin arkasındaki kutu seleye özenle yerleştirdi onları. Neden ve nerede gerekeceğini bilmeksizin!

Urgan ip yerine, pamuk dokumalı ip aldı. Ne de olsa karşısındaki insan, genç bir kız olacaktı, incitmemeliydi, hırpalamamalıydı, hoyratça(1), yani kaba bir biçimde.

Hemen onun yanındaki(!), daha doğrusu 300-500 metre ötedeki elektrikçiden el feneri aldı, pillerini taktı, yanıp yanmadığını kontrol edip başını memnuniyetle salladı.

Daha ilerideki bir gözlükçüden gözlerinin tanınmasını imkânsız kılacak, hatta yüzünün belirli bir bölümünü kaplayacak siyah gözlükleri aldığında işi bitmiş gibiydi, eğer gözlükçünün yanındaki berber;

“Buyur beybaba(1)!” dememiş olsaydı! Aklından çıkmış gibiydi yapması gereken bir başka işlem. Temiz bir delikanlıydı berber. Ona “Beybabalığı” uygun görmüş olmalıydı, pasaklı saç ve sakallarına bakarak “Amca” ya da “Dayı” demek yerine.

Ama bu söz göz ardı ettiği eksiğini tamamlaması için yeterli olmuştu.

“Sonra!” dedi berbere göz kırparak.

“Sonra…

Hem tümünden temelli, ama öncesinde torunlarımın(!) isteğine göre saç ve sakallarımı siyahlaştırayım da, ondan sonra…”

 Kimi kandırma gayretindeydi ki kendisinden başka. Belki işlem sonunda hemen, belki bir-iki gün içinde…

Berberin ellerini ovuşturduğunu hissetti sanki. Çocukları, yani torunlarını bu kadar seven birinin bahşişte(1) de gönlü zengin olurdu her hal…

Tüm çalışmaları bitmişti yaşlı adamın, cebinde alması gerekenler, başında şapkası, gözünde gözlükleri ve montu yerli-yerlerinde, bisikleti parkın hemen köşesinde bir yerde idi. Bisiklet çalınsa da umurunda değildi, şikâyetçi olmazdı, kendini belli etmemek için. Ama çalınmasa daha iyi olur, diye düşündü.

“Kapı-duvar(4) ” sessiz kalarak genç kızın evinin önünde sotaya yattı(*2). Genç kızın evine geliş vaktini biliyordu. Günlerden Çarşamba idi ve o gün dersleri erken bittiğinden erken dönüyordu evine.

Bir yerlere takılmadan evine gelmesi de iyi bir puandı genç kız için, ama Efendibaba aklına koymuştu bir kere yapmak istediklerini.

Genç kız geldi, anahtarı ile tam kapıyı açmak üzereyken, yanına yaklaştı yaşlı adam;

“Affedersini,z Mebrûre ve Meftûne ablamları ziyarete gelmiştim. Zillerini çaldım, ama sesleri çıkmadı, iyilerdir inşallah!”

“Bildiğim kadarıyla bir yakınlarının cenazesine gitmişlerdi, birkaç gün evvel!”

“Eyvah, o zaman desenize karşı dairedeki Mestan amca da onlarla beraber gitmiştir. Bir miras meselesi için uğramıştım. Ölenin akrabasıyım, ama memlekete biraz uzağım da…”

Ne kadar çabuk uydurmuştu yalanını yaşlı adam? Kendisine “Bravo!” dedi. Genç kız onun sözleri üzerine anahtar kapı üzerinde olmasına rağmen durakladı bir süre.

Bu dede kapı zilleri üzerindeki “Meb-Mef” yazılarına, Mestan Dedenin zil panosu üstünde ismi yazılı olmamasına rağmen isimlerini ve üçünün kardeş olduklarını böylesine bilemezdi, bilmesine de imkân yoktu.

Genç kız gene de hayretini gizleme çabasını yaşadı. Genç, güzel olması yanında akıllı ve zeki olduğu da anlaşılıyordu gözlerinden ve tavrından. Siyah gözlüklü, çapaçul(1), hırpani kıyafetli, pabuçları boyasız bu dedeye güven duyamaz gibiydi, ama ya güvenememek konusunda hata yapıyorduysa?

Bekleyiş yaşlı adamı da tedirgin(2) etmişti. Düşündüklerini uygulamaktan vaz mı geçecekti yoksa? Dönüşü olmayacak bir plânın eşiğinden dönmek zor ve yanlış olacaktı kendisi için, daha doğrusu torunu Mert için.

“Bağışla kızım!” dedi. “Yokluk, perişanlık, umutsuzluk…

Bu haldeyim işte. Hemen geri dönmeliyim, eğer memlekete erken ulaşırsam, ablalar ve ağabeyle görüşebilirim. Ancak çok susadım, bir bardak su verirsen, içer, hemen geri dönmeye çalışırım!”

Ne çabuk bir buluş yapmıştı? Bu buluşundan memnun kalmış, aklına hayran kalmıştı yaşlı adam. Bu suretle hem genç kızın yumuşamasını ve güvenini kazanmış, hem de kapıdan içeri girme imkânına kavuşmuştu.

O ana kadar ameliyat eldivenlerini taktığı elini hiç çıkartmama gayretinde olmuştu cebinden. Kapının açılmasıyla birlikte, genç kızın değişik bir hareket yapmasına imkân bırakmadan cebinden usulca eterlediği pamuğu eline alıp burnuna dayamıştı genç kızın.

Genç kızın değil mücadele etmesi, kıpırdaması, ya da hareket etmesi bile imkânsızdı.

Her şey yaşlı adamın istediği gibi devam ediyordu, başlangıç olarak. Da…

Peki, sonrası?

Yaşlı adam genç kızı bacaklarından tutup omzuna aldı, alt kattaki kömürlük ya da depoların yahut da merkezi sistem kalorifer düzeni olan, mevsim dolaysıyla yakılmadığı için kapalı olan kalorifer dairesinin orada yere bıraktı.

Koynunda gizleyerek getirdiği gazetelerden üstü kirlenmesin, rahat otursun diye yer hazırladı.

Falso Bir: O yeni tarihli ve belli isimli gazetelerin kendisini ele verecek bir ipucu olacağının farkında değildi yaşlı Efendibaba. Bu; genç kızı hafife almasının birinci cezası, birinci bedeli olacaktı kendisi için, göz önüne almamıştı.

El fenerini yaktı. Otomatı kullanması, bir kürdan ya da kibrit çöpü ile otomat düğmesini sabitleyip devamlı yanmasını temin etmesi dikkati çekebilirdi. En iyisi el feneri idi. Kibrit bile cebindeki eter nedeniyle arızalara neden olabilirdi.

Kendisi neyse ne de, genç bir kızı ateşle harap etmesi, bilmeden de olsa kendisine hak değildi, o genç kızı sevmese, sevemese ve torunundan uzaklaştırmak istese dahi.

Eteri, yoksa kloroform muydu aldığı, şöylece koklatmıştı genç kıza. Alışkın olmadığından, belki de böylesi bir durumu aklına getiremediğinden ve hissetmediğinden bayılmıştı genç kız.

Ağzını bantladı, el ve ayaklarını ön taraflarında görünecek şekilde önce sargı bezi ile sarıp sonra pamuklu iple alelusul(1), üstünkörü(1) bağladı, ilmiksiz(1), kurdele şeklinde.

Genç kızın çantasından cep telefonunu alıp her ihtimale karşı kapattı.

Artık beklemeliydi. Cebinden gazete harfleri ile donatılmış defteri çıkarttı. Dişlerini çıkartarak konuşması dışında sesinin alışkanlık yapmasını, sesinin yakalanmasına neden olmasını istemiyordu. Zaten bunun için ilk karşılaşmalarında “ş” harflerini “j” gibi, “ç” harflerini “z” gibi söylememiş miydi?

Genç kızın gözleri açıldı hayretle, epeyi bir bekleyiş sonunda, el fenerinin ışığında. Ancak korkusu yok gibiydi.

Yaşlı adam elindeki defterin ilk iki sayfasını açtı;

“Ben kötü biri değilim. Para-pul hiçbir şey isteğim ve dileğim yok. Sana kötülük yapmak da asla aklımdan geçmez. Eğer dürüst olup, bağırıp çağırmayacağına, imdat istemeyeceğine söz verirsin ki dürüst bir insan olduğunu biliyorum, sana inanırım, ağzındaki bandı açayım!”

Genç kız; “Evet!” ya da “Peki!” anlamında başını eğdi. Yaşlı adam genç kızın ağzındaki bandı onu incitmeme gayretiyle yavaş-yavaş çekerek ağzını açtı defterdeki üçüncü sayfayı gösterdi;

“Kimsin?”

“Öğrenci Mefhâret. Üniversite son sınıftayım. Siz kimsiniz ve neden?”

Yaşlı adam feneri genç kızın yüzüne tutup gözlerini kamaştırmak arzusundayken, bir an için de olsa fenerin ışığı yüzünü aydınlattı kendisinin. Bu; genç kızın daha önce dikkatini çekmeyen iki ayrı ayrıntıyı zihnine nakşetmesine(10) neden oldu:

Falso İki: Yaşlı adamın başındaki şapkada “N” harfi hafifçe kirliydi. “Y” harfi açıkça belli olan şapkanın siperliğinin bir kenarı ezilmiş, ya da hafifçe kıvrık idi. İkincisi, yaşlı adamın üstündeki deri montun sol üst cep kısmında ufak da olsa, fark edilmeyecek gibi de olsa “L” harfi şeklinde bir çivi izi vardı.

Yaşlı adam falsolarının farkında değildi. Defter sayfalarını çevirmeye devam etti, ameliyat eldiveni taktığı eliyle.

“Kaç sevgilin var, ya da yakın arkadaşın?”

İşaret parmağıyla “Bir” olarak gösterdi genç kız.

“Öncesinde? 4-3-2-1?”

“Oldu! Ama ben sadece sonuncusunu seviyorum. O benim tüm dünyam!”

“Onlarla yakınlığın? El-ele, göz-göze, diz-dize, dudak-dudağa?”

“Canımı almayacaksınız nasıl olsa! Evet, hepsi oldu, ama neden bu sorularınız?”

“Son arkadaşınız biliyor mu?”

“Belki evet, belki hayır, bilmiyorum!”

“Son arkadaşının da hayatından çık git, o zaman!”

Falso Üç: Bu yaşlı adam genç kızın son arkadaşını nereden biliyordun ki, “Çık git, hayatından!” diyebiliyordun ki?

Genç kız falsoları, aklına, beynine işaretliyordu. Yaşlı adam, egoizmi, belki de yaşlılığının ve karşısındakini incitmek istemeyişinin belirtisi olarak farkında değildi falsolarının.

Genç kız, bağlı ellerini kaldırıp gözleriyle işaret ederek saatini gösterdikten sonra;

“Bir dakika! Siz ne derseniz deyin, ben Mert’i canımdan çok seviyorum. O; ‘Seni istemiyorum!’ derse ben boynumu büküp ayrılırım ondan, ama yoksa ucunda ölüm bile olsa beni ondan ayıracak hiçbir güç göremiyorum. Üstelik eve gecikmemin de sizin için sorun yaratacağından şüphenizin olmaması gerektiğini hatırlatmak isterim”

Yaşlı adam başını eğdi. El ve ayaklarındaki bağları nasıl kolaylıkla çözebileceğini gösterdi. Sonrasında genç kızın telefonunu avucuna bırakarak mağlup olarak meydandan çekilen bir kumandan gibi genç kızı selâmlayıp merdivenlere yöneldi, el fenerini de genç kızın yanında bırakarak.

Genç kız yaşlı adam ayağa kalktığında ve sonrasında arkasından bakarken bir falsosunu daha yakalamış olmanın memnuniyeti, hatta mutluluğu içinde gibiydi sanki.

Falso Dört: Yaşlı adamın ayakkabılarından birinin üstünde “V” harfi ya da Romen Rakamıyla V (beş) işareti vardı. Bu belki de gövdesi olmayan A harfi, ya da Grek lisanındaki Lamda (Λ) harfi olabilirdi. Öteki ayakkabısında ise “Z” ya da “N” harfi vardı. Demek ki bu “Z” ya da “N” harflerinden birinin bir kenarı kopmuş olabilirdi.

Genç kız, yani Mefhâret, eğer bu yaşlı adamla bir kere daha karşılaşırsa elindeki verilere, ipuçlarına ya da falsolara göre, artık ne denirse densin onu mutlaka tanıyacağından emindi, kendisini ne kadar saklama gayretinde olursa olsun.

Üstelik peltek-peltek(2) konuşması da onu nasıl olsa ele verecek unsurlardan biri idi. Hele ki o simsiyah sakalları ve şapkasından taşan çapaçul saçlarıyla.

İşte düşüncelerinin burasında durmalıydı genç kız. Çünkü yaşlı adam, o ellerini, ayaklarını çözünceye, telefonunu açıncaya kadar çoktan sırra kadem basmıştı(2). Hatta o kapının dışına çıktığında, yaşlı adam bisikletini görünmesi zor olan bir elektrik direğine yaslayarak berberin koltuğuna oturmuştu bile.

Allah’tan olsa gerek berberin müşterisi yoktu, o sıra. Şansı olsa gerekti (galiba) bu.

Evine sıfır numara saç, sinekkaydı sakal tıraşı olmuş bir şekilde döndü yaşlı adam. Hanımına ve torununa;

“Papaz gibi dolaşmaktan sıkılıp sıfırladım başı-kabağı. Tekrar pamuk sakallarım olacak inşallah birkaç ay içinde!” dedi. Kendince konuyu bağlamıştı, bağlamış sayılırsa idi eğer…

Genç kız düşünceler içindeydi yaşlı adamın uzaklaşmasından itibaren. Yaşlı adamın kendine ne kötülük yapma niyeti, ne hırsızlık yapma gibi gayreti yoktu. Üstelik hazırlıklıydı, plânlıydı, kelimelerle düzenlenmiş defter hazırladığına göre.

Her acemi hırsız, katil adayı gibi falsoları vardı yaşlı adamın, ancak kendisinin farkında olmadığı.

Genç kız kendi yorumuna göre haz edilmediğini(2) ve yaşlı adamın birini kendinden koruma gayretinde olduğunu anlamıştı. Sorulara göre korunmak istenen kişi sevdiği, saydığı, hatta tapındığı Mert’ten başkası olamazdı.

O halde bunu yapacak kişi de; Mert’in, babası, dedesi, çok yakın bir akrabası, ya da sevdiği insanın kendi damadı olmasını isteyen birisi olması ihtimali vardı.

Ama hangisi? Mert’i üzmeden, ona hissettirmeden nasıl öğrenebilirdi Mefhâret, kendini uzaklaştırmak isteyenin kim olduğunu?

Ve sonuç olarak nasıl ders verebilirdi kendisine yapılanların karşılığı olarak, hem incitmeden? Çünkü o kişi kendini incitmemeğe azami gayret etmişti, kendisi de onu incitmemeliydi.

Tanrı, eğer hatayı kişinin ayaklarını birbirine dolaştırarak açıklanmasına neden oluyorsa, ya da falsoları işaretliyorsa, o zaman olayı araştırana da gerekli kolaylığı sağlamalıydı, değil mi?

O günü takip eden günlerden birinde hem de hiç hesapta yokken Mert, Mefhâret’i evlerine davet etti;

“Efendibabamla, anneannemle tanışmanı istiyorum!” diyerek.

Daha henüz bir kere bile “Seni seviyorum!” demeden, büyükleriyle tanıştırmak istemesinin nedenini anlayamamıştı Mefhâret. Ama gene de canından çok sevdiği insan için “Peki!” demek gereğini hissetti.

Beraberce girdiler Mert’in anahtarıyla açtığı kapıdan içeri. Hani derler ya; “Aklı tavan yaptı!(33)” diye.

Mefhâret daha çizmelerini çıkarırken portmantodaki ayakkabılar çarptı gözüne, hani bir kuyruğu eksik “V” harfi şeklinde eklentisi olan, diğerinde bariz bir şekilde “N” harfi gözlenebilen.

Sonrasında gözlerini gezdirdi etrafta genç kız. Portmantonun sekisinde tam olarak görmese de, tek tük gazete sayfalarının kesilmiş olarak poşetlenmiş olduğunu fark etti. Ayrıca portmantoda asılı N harfi hafifçe kirli, siperliğinde eziklik olan şapka ile deri mont üzerindeki çivi izi de çekti dikkatini.

Mefhâret, Mert’e sordu pabuçları işaretleyerek;

“Senin mi?”

“Hayır, Efendibabamın!” cevabını alınca diğerlerini sormaya gerek görmedi.

Mert’in “Efendibaba” dediği siyah sakallı ihtiyar, bir de “ş” harfini “j” gibi söylüyorsa kendisini depolara indiren “Suçlu-sorumluyu” elleriyle koymuş gibi bulmuş, yakalamış olacaktı, üstelik inkâr etmesine bile fırsat bırakmadan.

Efendibabanın hiçbir irkilme göstermeden okuduğu gazeteden başını kaldırıp gülümsediğinde dedenin henüz uzamağa başlamış bembeyaz sakallarını gördüğünde gözlerine inanamıyor gibiydi. Takkesinin altında usturaya vurulmuşçasına tıraş edilmiş kafa derisinin parlaklığı fark edilir gibiydi.

Üstelik “Hoş geldin kızım!” derken tüm kelimeleri olağan ötesinde düzgünce telâffuz etmişti(2). Keza anneanne de…

Bir ara Mert ayağa kalkınca Mefhâret de ayaklandı.

“Bana odanı, çalışma yaptığın, yattığın odanı gösterecektin!” dedi sorarcasına.

Oysa böyle bir vaadi yoktu Mert’in. “Peki!” dedi doğal olarak.

Odadan içeri girince Mefhâret Mert’e sarıldı, defalarca, defalarca öptü onu, hem bıkmaksızın, sakınmaksızın, nedenini sormasına fırsat bırakmaksızın.

“Seni canımdan çok seviyorum, her ne olursa olsun, canım pahasına da olsa senden vazgeçmeyeceğim. Ama beni sevmiyorsan; ‘Git!’ de, hemen giderim!”

Bu kere Mert cesaretlenip öptü genç kızı, defalarca, defalarca bıkmadan, hem doymazcasına.

“Beni cesaretlendirdin. Yutkunup duruyor, içimdekileri söylemekten utanıyor, ya benim olmayı istemezsen diye korkuyordum, çekiniyordum, ölürüm sensizlikte diye düşünüyordum.”

Mert’in somyasına oturdular. Konuşmuyorlardı. Konuşan sadece gözleri ve elleri idi. Sonrasında dili çözüldü Mefhâret’in.

“Efendibabanın saçı-sakalı hep böyle kısa ve beyaz mıydı?”

“Bir ara uzattı saçını sakalını, sonra bir gün kestirmiş olarak geldi eve.”

“Siyah sakallıydı o zamanlar herhalde?”

“Yoo! İrsiyetten midir, nedir, Efendibabamın saçları ve sakalları bildim-bileli beyazdır!”

“Boyatmadı yani hiç siyaha?”

“Sanmam! Ama senin söylemek istediğin bir şey mi var, yoksa?”

“Yoo! Efendibaban tonton bir dede! Kendi dedemle kıyaslamak(10) gafletinde(1) bulundum. Benim dedemin saçları da, sakalları da gençliğindeki gibi siyah, bir-iki kırçıllığı göz ardı edersek. Bir de dedemin “ş” ve “ç” harflerini çatlatmak gibi bir huyu var, hani derler ya; ayınları, gayınları çatlatmak(2) diye, onun gibi bir şey işte.”

Kendi yalanına neredeyse kendi de inanır gibiydi Mefhâret.

“Tıpkı Efendibabam gibi! O da takma dişlerini çıkarttığında, dişleri olmadığında “ş” harflerini “j” gibi söyler.”

Genç kız, değerlendirmesi gereken tüm falsoları değerlendirmişti, sadece siyah sakallar haricinde. Onun da çözümü basitti oysa aklının erdiği kadarıyla. Siyah boyalar ne güne duruyordu ki?

“Efendibaban ve anneannen yanlış bir şeyler düşünmesinler, ben önce gideyim, sen sonra arkamdan gelirsin!” dedi Mefhâret ve salona doğru yöneldi.

Efendibaba gazete okumasına devam ediyor gibiydi. Gazetenin, bayıltıldığında altına serilen gazetenin aynısı olduğunun hâlâ farkında değil gibiydi, sanki. Ancak tedirginliği hissediliyordu, gözlerini kaçırmak istemesinden.

Nitekim insan belirlediği kişiyi sonrasında tanıyamaz mıydı? Tanıyamamak belki işine gelirdi o insanı yahut da unutmak…

Dede yalnız oturuyordu salon kanepesinde, hanımı herhalde mutfaklarda falan olsa gerekti. Dedenin yanına oturup, hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, tane-tane fısıldamaya çalıştı söylemek istediklerini;

“Beni sorguya çekip torunu Mert’ten uzaklaştırmaya çalışan Efendibaba! Sizi, tüm falsolarınızı uç uca ekleyince tanıdım, yakaladım. Bana vakit ayırın!” derken, muhtemelen devam etme arzusundaydı, ancak Mert de odaya girince susmak zorunda kaldı Mefhâret.

Yaşlı adam başını eğmek zorunda kaldı. İçinde fırtınalar kopuyor, kasırgalar, tufanlar oluşuyor, duyamadığı gök gürültüleri beyninde, şimşekler, yıldırımlar gönlünde şavkıyordu(10).

Şu anda “Ölmek kaderde var!(11)” demeyi istiyordu yaşlı adam.

O kadar saklanmasına rağmen yakalanmış olmanın hüznünü yaşıyor gibiydi. Üstüne üstelik başarılı olamamış, belki de gençlerin sevgilerini pekiştirmişti, karşılıklı olarak. O halde her şeye hazırlıklı olmalıydı, şu andan itibaren.

Yeter ki torunu duymasın, üzülmesin, karakollara, nezarethanelere, hapishanelere bile rızası vardı yaşlı adamın. Sadece yaptığı ayıp, yaşattığı gerilim, affedicilik olmasa bile gizli kalsın isteğindeydi. Torunu Mert’in cep telefonundan genç kızın cep telefonu numarasını öğrenmesi zor olmayacaktı.

Genç kız Mert ile beraber evden ayrılırken hiçbir şey fark ettirmemek amacında gibiydi, “Allahaısmarladık!” diyerek el öperken, “El öpenlerin çok olsun!” dileklerini kabul ederken.

Gene de dalgın gibiydi genç kız. Ne, nasıl, ne şekilde, neyi yapması gerektiğini bilemez gibiydi.

Öyle “Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” ikilemi yoktu düşüncelerinde, içinden geçen. Ama gerçekti ki istenmiyordu, onu istemeyen Efendibaba tarafından.

Vazgeçmek? Aklının ucundan bile geçmiyordu. Ölürdü de ki, şimdi sevdiğinin sevdiğinden de emindi, adımı asla geriye dönmezdi. Peki, ne?

Genç kızı uğurlamak için sokağa çıktıklarında Mert, Mefhâret’in dalgınlığına ayak uydurmuş, birlikte caddenin ortasına ulaşmışlardı, kendilerine doğru hızla ulaşma gayretinde olan aracı fark etmemişçesine.

Efendibaba ve anneanne arkalarından bakıyorlardı pencereden, el sallamak, “Güle güle!” demek arzusuyla.

Gelen aracı son anda fark etti Mefhâret. Var gücüyle cadde dışına itme gayretinde oldu dalgın sevdiğini. Kendi de aynı gayreti yaşamak isterken ve araç fren yapmasına rağmen kendini kurtaramadı. Aracın tamponunu baldırlarında hissetti ve kıvrılıp yığılıverdi kaldırımın kenarına.

Mert kucakladı onu. Efendibaba ve anneanne olayı yavaşlatılmış film gibi saniye-saniye görüntülemişlerdi beyinlerine.

Önde yaşlı adam, arkasında yaşlı kadın koşuştular. Aracın şoförü elini alnına koymuş, düşünceliydi.

Yaşlı adam da aynı tavırla elini alnına koydu;

“Demek ki; ‘Canımdan çok seviyorum!’ derken doğruyu söylemiş!” diye geçirdi içinden, elini uzattı;

“Sana bir şey olmasın kızım, ben yaşayamam, ölürüm yoksa!” dedi.

Genç kız sevdiğinin dizlerinde gözlerini araladı, sır ya da falsolar sadece ikisi arasında ve gizliydi, öptü yaşlı adamın elini ve;

“Efendibaba!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

(**) Efendibaba; Yöresel olarak, anne dedeler için kullanılan bir söz olup, ben de, sülalemdeki herkes de rahmetli anne dedemize “Efendibaba” derdik, rahmetli anneannem de “Efendi” derdi kısaca.

Mebrûre; Hayırlı, beğenilmiş, makbul, ibra edilmiş.

Mefhâret; Övünme, iftihar etme (Aslı Mefharet şeklinde yazılmalıdır)

Mefkûre; Ülkü, ideal, gaye.

Meftûne; Gönül vermiş tutkun, hayran olmuş, şaşırmış, şaşkın (kökü: Meftun olmak).

Mektûbât; Din büyüklerinin yakınlarına ve sevdiklerine gönderdiği nasihat mektuplarından meydana gelmiş kitap.

Mert; Yiğit. Verdiği sözü yerine getiren, sözünün eri, güvenilir.

Mestan; Savruk kimse, sarhoş, cüretli.

(1) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

Bahşiş; Yöresel olarak çocuklara bayramlar dâhil, çeşitli zamanlarda verilen harçlık. Teşekkür etmek amacıyla lokanta, otel, hamam, berber gibi yerlerde iş yapanlara hesaptan ayrı olarak fazladan verilen para. Üzülerek ifade etmek isterim ki, bugünün Türkiye’sinde yozlaştırılmış, hesaplara zorunlu olarak eklenir, hatta neredeyse sille-tokat kabilinden tahsil edilir olmuştur.

Baş Belâsı; İnsanın yakasını bir türlü bırakmayan, insana üzüntü, sıkıntı veren her şey.

Bencillik; Egoistlik. Yalnız kendini düşünme, kendi çıkarını herkesinkinden üstün tutma.

Beybaba; Yaşlı erkekler için kullanılan bir hitap sözü. Baba.

Cadaloz; Çenesi düşük, huysuz, şirret, yaşlı ve çalçene (Genelde kadın).

Cadı; Geceleri dolaşarak rastladığı insanlara kötülük yaptığına inanılan hortlak. Masallarda geçen kötülük simgesi, büyücü, koca karı.

Çaçaron; “Karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.

Çapaçul; Kılığının ve eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, pasaklı.

Ego; Ben, benlik.

Egoizm; Bireyin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi.  İfade edilmek istenen egoizm; Etiksel (Ahlâki), Psikolojik ve Rasyonel egoizm olarak çeşitlendirilebilir.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama, hile durumu.

Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Hırpani; Perişan kılıklı, derbeder.

Hoyratça; Kabaca, kırıcı, hırpalayıcı ve kaba bir biçimde.

İlmik; Kolay çözülebilecek biçimde yapılmış, bir ucundan çekilince çözülen, eğreti atılmış düğüm.

İlmiksiz; Kolay çözülemeyecek gibi atılmış düğüm.

Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.

Paçavra; Eskimiş, atılacak durumda bez ya da kumaş parçası. Beş para etmez kimse, ya da iğrenç, değersiz şey.

Şıllık; Aşırı ölçüde boyanıp, süslenmiş, bayağı kadın. Sürtük. Orospu.

Şıpınişi; Kolayca ve çabukça yapılan.

Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı (Genelde kadın).

Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan, hatadan, kötülükten farkına varıp pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya iradeli bir şekilde karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.

Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

(2)

Aklı Tavan Yapmak; Aslı; Argo olarak “Aklı durmak, kıçı tavana vurmak” şeklinde kullanılan bir söz olup, düşünemez duruma gelmek, şaşırmak, aptallaşmak, hayret etmek, garipsemek gibi anlamları içerir.

Ayınları Çatlatmak-Gayınları (Kafları) Patlatmak; Böyle bir söz dizisi Türkçemizde yok. Üstüne basa-basa bir şeyleri söylemek anlamındadır. (Bilindiği üzere ayn(ayın), gayn(gayın), kaf, kef Arap alfabesi harfleridir.) Ancak genelde yöresel yahut da ülke genelinde olarak Kur’an’ı tecvidi ve makamıyla okuyamamak, bazen yanlış okumak anlamında kullanılan bir söz olup, “Aynaları çatlatmak, yayınları patlatmak veyahut “afyonu, zulayı patlatmak” gibi sözlerle hiçbir ilgisi ve ilintisi yoktur.

Gözü Tutmamak; Güvenmemek, beğenmemek. İtimadı olmamak.

Hatim Etmek (Hatmetmek); Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.

Haz Edilmemek; Hoşlanılmamak, tat ve zevk alınmamak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duymamaya zorlanmak.

İğne İle Kuyu Kazmak; Yetersiz araçlarla, bir işi geç ve güç de olsa başarmaya çalışmak, sürekli ve sabırlı çalışmalarla bir işi başarma gayreti Benzeri sözcük; “Çay kenarında kuyu kazmak” da denilebilir.

İpin Ucunu Kaçırmak; Bir yeri yönetmede, işte veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hâkim olmamak, çıkmaza girmek. İşi düzgün bir biçimde, yolu-yordamıyla, gereğince yürütme imkânlarını yitirip artık duruma egemen olamamak.

Peltek-Peltek Konuşmak; Dilini dişlerinin arasına alır gibi konuşan bu sebeple bazı harfleri kusurlu söyleyen,  tutuk, ya da titrek bir şekilde konuşan kimse.

Satıp Savmak; Parasız, güç durumda kalmak, ya da herhangi bir iş için peşinat, ya da başlangıç olarak gereken parayı sağlamak, teminat, kaparo, sermaye için, nesi var nesi yoksa yok pahasına satmak.

Sırra Kadem Basmak; Ortadan yok olmak, ortalıklarda görünmemek.

Sotaya Yatmak; Argoda; “Kendini gizlemek, gizlenmek, saklanmak” anlamında kullanılan bir söz.

Tedirgin Etmek; Rahatını, huzurunu kaçırmak, bizar etmek.

Telâffuz Etmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzını gerçekleştirmek.

Tenkit Etmek; Muaheze etmek.  Birini kınamak, ayıplamak, azarlamak, eleştirmek.

(3) Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Oscar WILDE

(4) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Baz İstasyonu; Cep telefonu haberleşmesi için elektromanyetik sinyalleri yayınlayan ya da alan, bir radyo alıcısı vericisi.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Lâmı-Cimi Yok (Kalmamış); Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz.” Değişmez. Kesin, başka yolu yok.

Sabit Fikirli; Ön yargılı. Saplantılı.

Zehir Hafiye; Göz açtırmayan, sert yaradılışlı kimse. Olayları en ince veya gizli noktalarına kadar bilen, inceleyen kimse.

(5) Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız!  Ümit Yaşar OĞUZCAN “AYRILANLAR İÇİN” Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.

(6) İngilizcesi “I will survive” olan şarkının Türkçe düzenlemesi şöyledir: “Kapı açık, arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık!”

(7) Her kim zerre kadar bir iyilik işlerse karşılığının aynısını görecektir. Her kim de zerre kadar bir kötülük, şer işlerse, karşılığının aynısını görecektir.  (Kur’an; Zülal Suresi, 7. Ayeti.)

(8) Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter!  ( Kur’an; İsra Suresi 14. Ayet.)

(9) Bu adresin tarafımdan uydurulduğunu belirtmeme gerek yok (sanırım) 38 rakamının, başına 19 getirilirse o büyük insan, Mustafa Kemal Atatürk’ümüz için sonsuzluğun simgesi olduğu da anlaşılır herhalde.

(10) Hımbıllaşmak; Uyuşukluk yaşamak, tembellik etmek.

Sümsükleşmek; Yöresel olarak uyuşuk davranmak. Miskinlik, aptallık,  pısırıklık.

Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.

Kıyaslamak; Karşılaştırmak, örnek almak, bir tutmak, saymak.

Şavkımak: Işık saçmak, parlamak.

(11) Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor! Yahya Kemal BEYATLI,  “EYLÜL SONU”