“Peki efendim! Günde kaç sigara içiyorsunuz?”
“Lâtife(1) mi ediyorsunuz Doktor Bey? Sigarayı hayatta ağzıma sürmüş durumum yok. Üniversitede, askerlikte bunaldığım zamanlar oldu, ama yine de teselliyi sigarada aramadım hiç. Hatta içkide de…”
Düşünmesi gereksizdi, durakladıktan sonra devam etti;
“Bir-iki düğünde-dernekte ısrar üzerine, öğürerek de olsa, tadı hiç hoşuma gitmemiş olsa da en fazla yarım bardak bira içmişliğim vardır, o kadar…”
“Peki, etli, yoğun yağlı, yumurtalı, ekşili-turşulu, biberli, ağır baharatlı bir şeyler?”
Sorulara bu kez kesik kesik cevap vermek zorunda kaldı genç adam. Yanlış yapmamak gerekliliği yanında merak da ettiğinden;
“Eski toprak da olsa, ömrünün oldukça büyük bir bölümünü köyde, hep doğal, organik gıdalarla beslenerek toprakta harcayan babamı yarım saat içinde kalp krizi ile kaybettik. Bilgisizliğimizden, gecikmemizden, belki de Tanrının vasiyeti olan; yaşlılığından…
Annem doktordan aldığı Perhiz Listesini ikimiz için de uygulamaya başladı. Bol sebze, bol yeşillik, bakliyat, balık ve bir sürü zencefil-zerdeçaldan başka adını-sanını bilmediğim baharatlar…
Yumurta, süt, un, şeker, tuz, margarin ya da tereyağı, her türlü sakatat ve meze çeşitleri, kırmızı, ya da beyaz et hak getire…
Etlerin balık haricindeki cinsleri ayda bir kere, o da belki. Çünkü annem bir hadisi şeriften esinlenerek derdi ki; ‘İki nimet vardır ki, insanların çoğu onlar hakkında aldanıp kıymetini bilmemiştir. Onlar; sıhhat ve boş vakittir…’
Bu anlattıklarıma göre Hacı Annemin de, benim de sağlıklarına dikkat eden kişiler olduğumuzu anlamışsınızdır herhalde…”
Genç adam her sözünün sonunda karşısındaki doktorun suallerini, kendisine uygun yorum, ya da düşüncelerini anlatmasını bekler gibiydi.
Doktor, görmüş-geçirmiş, konusunda uzman, yaşının ve uzmanlığının gereği yurt dışlarında bile bulunmuş biri idi ve tavrı sanki genç adamın sözlerine inanmak istiyorsa da inanamıyor gibiydi.
Düşünce, ya da bulgularında yanılmış olmayı dilemekle birlikte, bugüne kadarki tecrübelerini bulgularla birleştirdiğinde teşhisinin doğru olduğu inancını taşıyor, yanılmış olmak sanki her şeye rağmen işine geliyor gibiydi.
“Babanızın yarım saat içinde kalp krizinden öldüğünü, annenizin de babanızınkine benzer rahatsızlıklarının olduğunu söylediniz. Demek ki konumuz; henüz otuz yaşında olmanıza rağmen birçok bakımdan irsiyetle de ilgili diyebilirim. Çünkü gerek eforlu test(2), sintigrafi(2) ve gerekse anjiyo(2) ile elde ettiğim sonuçlar hiç de iç açıcı değil…”
Mesleğinin gereğine rağmen bazı şeyleri hemen söylememek gereğini yaşamak istese de hastanın bilgilenmesinin en doğal hakkı olduğuna inanarak gerçeğe ait cümleleri sıralama gayretini yaşadı;
“Kalbinizdeki damarlardan biri yüzde doksan oranında, diğerleri yüzde yetmiş ve yüzde altmış oranlarında kapalı. İki tanesinde de şüpheli daralma var ve üzülerek söylemeliyim ki; balon patlatma(3) ve stentlerle(3) çözüm mümkün değil. Zaten böyle bir olasılık olsa anjiyonun yapılması esnasında gerçekleştirilirdi. Üzgünüm, bulgular sizin bir By-Pass olmanız gerekliliğinin işareti…”
Doktor sözlerini söylemiş ve öncesinde verilen CD’yi bir kere daha bilgisayarında izledikten sonra, getirilen dosyayı da bir kere daha incelemeye başlamıştı, kafasını usul usul sallayarak, her ikisinin durgunluğunda.
Doktor bulgularının yoğunluğunda, belki de kaşlarının altından karşısındakinin tepkisini ölçmek istiyordu, oysa genç adamda belirgin bir tepki yoktu, başını önüne eğmiş, düşünür gibiydi.
“Size bir şey daha söylemem gerek dosyadaki bulgulardan anladığıma göre. Daha önce kalp krizi geçirdiğinizi biliyor musunuz?”
Genç adam hayretten açılmış gözleriyle sesini bile çıkaramadan “Hayır!” anlamında kafasını salladı.
“İsterseniz bu konuda, uzmanlıkta beni de geçmiş değerli bir uzman olan bir sınıf arkadaşıma göndereyim sizi, dosya ve CD’nizle beraber, bir de o görsün ve bir de kanaatlerini o söylesin, benim kararımla ilgili düşüncelerini bir de ondan duyun isterseniz.”
“O hoca, beni sizden iyi mi bilecek ki be hocam? Baştan beri derdimle ve benimle ilgilenen sizsiniz! Ve ben sadece sizin komutunuzla yönlendirilmeyi dilerim.”
“O halde konu anlaşılmıştır. Uygun olacak gün için gereğini rica edeceğim Hastane Sekreterliğine. Ameliyatınız için verilecek bilgilere ve güne göre durumunuzu ayarlar, netleştiririz. Hastanemiz, gereği için ne lâzımsa, maddi ya da manevi olarak üstesinden gelecek yeterlilikte biliyorsunuz. SGK’ ya(4) tabi olduğunuz yazılı dosyanızda…
Özel oda ve diğer başka aklıma gelmeyen örneğin refakatçi(5) gibi özellikler isterseniz bir kısım farklı ödentileri karşılamanız gerektiğini başlangıçta söylemem gerek!”
“Önemli değil hocam! Bundan sonrasında sağlıklı yaşamam için neler gerekliyse maddiyat helâl-hoş olsun. Çünkü ekonomik durumum düzgün ve hâlâ bakmam, ilgilenmem gereken birinin bana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar bana bir şey olursa devletimin onu, yani benim olmama sebep olan annemi aç-açıkta-ortada bırakmayacağına inancım olsa da…”
“Dur bakalım genç adam. Daha henüz otuzlarındasın. Öyle şeyleri düşünmek, söylemek için biraz erken değil mi?”
Bu; doktorun son sözüydü genç adamın ameliyatından evvel, onu yolcu ederken…
Gerekli olan gereklilikler yapıldıktan, hazırlandıktan ve uygulandıktan sonra By-Pass ameliyatı olmuştu, hem de “Genç yaşımda!” dediği bir zamanda genç adam. Kalbi yenilenmiş olsa da kendini yarım bir adam olarak düşünüyordu.
Öyle ya vücudunun bir yerindeki doktorlarca gereksiz olarak düşünülen bir damar, kalbindeki damarlara köprü olarak kullanılmış, yani By-Pass yapılarak ömrü uzatılmıştı, sanki.
Oysa Tanrının hikmetinden(6) sual olunmazdı, o insan vücudu için ne yapmışsa gerekli olduğu için yapmıştı ve gereksiz denilen damar mutlaka gerekliydi ve alınan yerindeki o damarın eksikliğini hisseder gibiydi genç adam.
“Ömrüm uzatılmıştı!” derken de düşünüyordu genç adam. Bilinirdi ki; insanı topraktan yaratan Allah’ın, yaşamda sadece onun gereklerinden bahsedilebilirdi. Onun dedikleri, onun yazdıkları yaşanırdı. Ne bir saniye gecikirdi onun buyrukları, ne de bir saniye erken gerçekleşirdi.
Doktorların yaptıkları sadece Tanrının emrini, emirlerini uygulamaktı.(7) Yoksa Tanrı yazmışsa, dilerse ve akıbeti gerçekleştirmekte de kararlıysa, sonuç kesindi, ameliyat masasında, sonrasında, ya da öncesinde gereği tecelli ederdi(8).
Sebep mi? O kadar çok sebep söylenebilirdi ki doktorlar tarafından;
“Narkoza dayanamadı, tansiyonu yükseldi birden, kan basıncı yetmedi, enfeksiyon kaptı(9), iltihaplanma oldu(9), solunum yetersizliği…” falan gibi. Tıpta hem çareler, hem de mazeretler tükenmezdi (galiba), en sonuncusu da halk dilinde pelesenk(10) olan bir deyişti: “Allah verdi, Allah aldı…”
Evet! By-Pass olmuştu genç adam. Aradan geçen günlere rağmen iyi olmamış, iyi olamamıştı. Kalbinin yenilenmesi, kalbini rahatlatmıştı ama bedenen rahat değildi, rahat olamıyordu. Aldığı istirahat süreleri içinde kendine gelememişti bir türlü.
Görevine başlamıştı yeniden. Bir gün Halk Otobüsünden inmekte zorlanan yaşlıca ve şişman değilse bile ama topluca(!) bir teyzeye yardım etmek isterken teyze üstüne yığılmış, derin bir sızı hissetmesinin ardından teyze “Affedersiniz!” diyerek silkelenmiş ve kendisini olduğu gibi bırakıp kendi yoluna devam etmişti, “Affedersiniz!” dışında teşekkür etmeden.
Ve bu olayın sonrasında bu kere bir başka dert, By-Pass’ın ardından sancılarla kendini rahatsız eder olmuştu. Bu da vücudunun inkâr edemediği bir rahatsızlık idi. Öncesinde de olduğu gibi rahatlayamıyordu, hem kesinlikle. Mesanesi, idrar torbası, ya da her ne deniyorsa orası boşalamıyordu yeterince.
Tuvalete gidiyor, tam “Rahatladım” diye doğrulmak isterken tekrar çöküyor, çömeliyordu. Rahatsız olmadan önce de pisuarlara, klozetlere, alafranga tuvaletlere gitmezdi, “İnancım gereği” diyerek.
Ve utanıyordu derdini söylemeye, tıpta ayıp olmadığı kendisine defalarca iletilmiş olmasına ve okumasına rağmen. Taksitli alışveriş yapan insanlar gibi, o da tuvalete her gittiğinde taksitle rahatlayabiliyordu ancak! Namazı, niyazı bırakmıştı. Abdest alamıyordu ki namaz kılabilsin.
Üstelik kasıklarında da, hem de iki tarafında birdenbire şişlikler hâsıl olmuştu, yumurta büyüklüğünde, internetten onların da fıtık olduğunu öğrenmişti, diğer öğrendikleri gibi, “Dur bakalım ne deniyordu?” diye düşündü; “İnguinal Herni(11), yani kasık fıtığı, cerrahi müdahale ile geçtiğini ve Mersinel(11) denilen sentetik plâklar kullanılarak tedavinin gerçekleştiğini öğrenmişti.
Fıtık önemli değildi o kadar. Daha henüz otuzlarında iken okuduklarına göre fıtık kontrolü sırasında yapılması gerektiğini öğrendiği prostat(11) için parmakla Rekteral(11) kontrol ürkütüyordu kendini.
Durum-vaziyetine(!) göre, yani prostatının büyüklüğü ve kalitesi, kıvamı, şekli için Transrekteral denen ultrasonografi(11) olayı da çıldırtıyordu düşüncelerinde kendini.
“Kime söylesem, kime dert yansam?” diye söyleniyordu genç adam kendi kendine. Kalp gibi saklanmadan söylenilecek bir konu değildi ki bu. Hem kalp üzerine uzman olan bir doktor ne anlardı ki bu rahatsızlıktan? Olsa olsa bildiği, tanıdığı uzmanlardan birinin adresini verebilirdi o kadar.
O da dert değildi kendi için. Ya bir de kanser şüphesi olup da iğne ile ya da herhangi bir cerrahi müdahale ile biyopsi(11) yapılır ve de o menhus(12) hastalık için CA, yani kanser komutu verilirse idi?
“Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkün(13)” denmişti. O halde uzaklığa bakmadan mesafeyi yakınlaştırmak gerekti, hem her bakımdan.
Sık sık ve özellikle geceleri idrara çıkıyordu genç adam. Tuvalete gittiğinde işini yaparken de zorlanıyordu, çok zaman bu işlemler sırasında hem orasında burasında, hem de sırt, kalça ve belinde acılar ve ağrılar duyuyordu, hem dayanmasını güçleştiren ağrılar, bazı-bazen saklamaya gücünün yetmediği şekilde kan gördüğü de oluyordu idrarında.
Kendince iyiye alamet değildi bunlar. Mutlaka çözüm için danışmalıydı. Ama kime, nasıl, ne zaman? Çünkü bazı gerçeklere alışmakta zorlanıyordu.
Genç adamın çamaşır dolabında belki de yirmi-otuz tane külotu vardı. Gün geliyor üç, gün geliyor beş defa değiştiriyordu çamaşırını. Çamaşırını annesine bırakmıyor, kendi yıkıyordu, biriktirerek makinede.
Bir ara; “Acaba büyüklerin hazır kâğıt bezlerinden mi kullansam ki?” diye düşünüp kullanmaya kalkışmış, ancak sıkıntı çekip başarılı olamamıştı kendince ve vazgeçmişti, kısa süre içinde.
Hükümet Doktoruna, ya da Aile Doktoru muydu neydi, ona gitti önce. Yalan söyledi, yemin etmeden. Birisi “Yersiz yeminlere kendini alıştırma, en iyisi yemin gerektirmeyecek kadar konuş!(14)” demişti. Yemin etmeden konuşmaya gayret etti;
“Bir arkadaşımın şöyle bir rahatsızlığı vardı da, utanıyordu da, onun yerine sormak için ben geldim de!” dedi. Anlattıklarını dinleyen doktor;
“Peki, arkadaşınızın, titremesi, halsizliği, ateşi var mı?” dedi.
Boş bulundu genç adam, kendi hezeyanlarını(15) söyledi bir çırpıda;
“Ara sıra, bazı bazı, ama sıklıkla değil!”
Doktor uyanıktı, yılların tecrübesi vardı, çünkü doçent-profesör falan olmasa da.
“Arkadaşınıza söyleyin, gecikmeden hemen bir uzman doktora, mütehassısa gitsin, görünsün, muayene olsun, utanmadan. Biz Hipokrat Yemini(16) etmiş doktorlar bu nedenlerle varız. Benim bilgimin yeterli olacağına inansaydım, arkadaşınızın bana gelmesini de söyleyebilirdim, ama bu konu bir ihtisas konusu…”
Yalanını yüzüne vurup vurmamakta düşündü doktor. Herhalde vaz geçti, devam etti;
“Sizden yardım isteyen, bu konuşmamıza konu olan arkadaşınızı görmedim, ama sararması, gözlerinin kızarması, dermansızlığı önemli olabilir, hatta ameliyat olması bile gerekebilir!” demişti, belki de genç adamda gördüklerine, izlediklerine göre.
Doktorun, “Arkadaşım!” diyerek kendini tarif ettiğinde, sözüm ona arkadaşını görmediği halde çözüm önerisinde bulunması garibine gitmişti genç adamın. Oysa hayret edilecek bir şey yoktu, doktora tarif ettiği kendisi idi.
Eee! Altı yıl eğitim görüp, bilmem ne kadar süre hizmet edişten sonra bir doktorun kendisini saklayan bir hasta karşısında aptal(17) olmasını beklemek safdillik(18) olurdu, değil mi? Aptallık görünümünü doktor yerine genç adam yüklenmişti.
Doktor, biliyordu ki; “Güler yüz ve tatlılıkla insanların kalbi (her zaman) kazanılırdı(19).”
“Aşk söyletir, dert dinletirdi(20)” Yoksa aslı; dert inletir miydi? Doktorun yönlendirdiği uzmana gitti ve utanarak soyundu genç adam tekrar. Doktorun kendisini dinledikten sonra eline eldiveni eline geçirip de gliserin gibi bir şeyi parmağına sürdüğünde başına gelecekleri anlamıştı, lâmı-cimi, kurtuluşu yoktu(21);
“Ceviz büyüklüğünde olması gerekirdi en fazla. Ama sanırım yumurta büyüklüğüne ulaşmış. Biz buna BPH(22) diyoruz. Yani; Prostat Büyümesi. PSA(22) değerine bakmak gerekli. Bunun için bir miktar kan almamız gerekecek. Ayrıca belki de ‘Prostatektomi(22)” denen operasyon gerekecek.”
Doktor tüm söyleyeceklerini söylemiş, yapacaklarını da yapmış gibi durakladı. Oysa genç adamın aklında sadece onun münasip yerine girip çıktığı halde, ona ulaşan parmağı bedeninden temelli çıkartmak dışında hiç bir düşüncesi yoktu.
İnanması belki güç gelecek, ama o parmağı bir hafta-on gün, belki de daha uzun süre çıkaramadı gibi bir duygu içindeydi girdiği yerden, ıkınmasına, sıkınmasına, gayret etmesine rağmen. Ve fakat sağlığı için gerekliydi ise;
“Ne yapalım, o parmağı yiyecek ve hiçbir şey olmamış gibi davranacaktım!” diye düşündü.
Genç adam gerekli bakım ve temizliklerini yaparak, temiz çamaşırlar giyerek hastaneye gitti doktorun önerisine göre. Önce intörnler(23), sonra asistanlar, daha sonrasında da öğrencileriyle doktorlar gelip yokladılar onun orasını-burasını.
Kendisini kadavra(24) gibi hissediyor, özellikle genç bayan öğrencilerden ve “Yalan söyleme! Doğru söyle, ne zaman oldu bu şişkinlik?” diye sorgulayan ve saklamaması gerekir ki kendisini gerçekten etkileyen o genç doktordan utanıyordu.
Sonraları, öğrencilerini bırakıp yanına gelen, yakasındaki Tanıtma Kartında adı Emel Ay olarak gözüken doktor, eline aldığı dosya ile konuşma gayretinde oldu genç adamla;
“Bakın genç arkadaşım!” dedi, yaşlı olmayan, hemen hemen genç adama akran olan genç doktor, nasihat eder gibi;
“By-Pass olmanız ve bunun gereği bir kısım ilâçları kullanıyor olmanız dolaysıyla kardiyolog arkadaşımın ve benim, sizi bir süre izlememiz ve gözlememiz gerek. Şu anda özellikle aspirini, yanı coraspin’i ve diğer bir kısım ilâçlarınızı kullanmayı bırakmanız gerek...
Kardiyolog arkadaşımla birlikte gerekli inceleme ve tetkiklerden sonra neler kullanacağınızı size biz söyleyeceğiz, sadece hemşirelerin size verdiği ilâçları, size önerilen vakitlerde kullanacaksınız. Kendiliğinizden eklenti ve çıkarma yapmamanızı sağlığınıza kavuşmanızın gerekliliği nedeniyle hassaten(25) rica ediyorum.”
Bir süre durakladı genç doktor, ya nefes almak için, ya da hastanın iyiliği için sıraya koymağa çalıştığı dilekleri için;
“Bu süre içinde size herhangi bir katı ya da sulu gıda vermeyeceğiz, ihtiyacınız serumla giderilecek. Eğer tedaviye ‘Hayır!’ derseniz, imzanızı atarsınız ve sizi taburcu ederiz. Ama beni dinlerseniz ki; ‘Dinleyin!’ derim, tedavinizin devamını isteyin. Ne dersiniz?”
“Peki, benim kazancım ne olacak?”
“Sağlığınıza kavuşmanız ve sıkıntılarınızın sona ermesi tabii ki! Başka ne olabilir ki?”
“Umut ve aydınlık…”
“Anlamadım!”
“Beni hep siz izleyecekseniz, önemsiz! Ayağa kalktığımda da izniniz ve vaktiniz uygun olursa düşündüklerimi anlatmaya gayret ederim. Gerçi fıtık ameliyatında öleni duymadım, ama bana bir şey olursa bilin ki size medyunum(26) ve her şey için peşinen teşekkür ederim. Eğer mümkünse, ameliyatım için gün belli mi, diye sorabilir miyim?”
Genç doktor, öncesinde söylenenleri duymamışçasına, sadece sorusuna cevap vermeği yeğledi:
“Hele bir izlememiz uygun sonuç versin, haberi ilk önce siz öğreneceksiniz!”
“Rahatladım. Çünkü merakta kalan annemi bilgilendirmem gerekiyordu.”
“Siz üzülmeyin, gerilmemeniz, sakin olmanız gerek. İster telefonunuzu verin, ister ev adresinizi. Ben teyze ile oluru ile konuşurum. Arabam var, isterseniz annenizi size getirebilirim de, bu bana asla zahmet olmaz!”
“Tüm hastalarınız için bunu yapar mısınız?”
“Genelde evet! Ama özelde bazen örneğin sizinki gibi By-Pass olmuş hastalarımızın özelliklerine göre vakit ayırmamız gereken hastalarımıza her zaman yardımcı oluruz. Bu; Hipokrat’ın da gereği zaten! Nice hastalarımız vardır ki, bomboş gelirler, gönülleri dolu olarak giderler, ‘Allah razı olsun!’ dilekleriyle!”
“Ben de onlardan biriyim galiba?”
“Henüz değil, hele operasyon başarılı sonuçlansın, hele iyileşip ayağa kalkın, o zaman kabul ederim; ‘Allah razı olsun!’ dileklerinizi. Şimdilik hastalarımın gereklilikleri için ayrılıyorum, ama gene geleceğim.”
“Vallahi çekinmeden söyleyeyim ki memnun olurum. Teşekkür ederim, sağ olun Doktor Hanım!”
“Neden?”
“Bana ayırdığınız vakit için!”
Genç doktor nasıl haber vermesi gerekiyorsa, “Geçiyorken uğrayıp(!)” bilgilendirmişti genç adamın yaşlı annesini, hatta bununla da yetinmeyip ertesi gün görevine gelirken genç adamın annesini de getirmiş, başucuna bırakıvermişti, oğlunun dileğince.
İzleme sürecinde bazı-bazen tek başına geldi genç hastasının başına doktor, kasıklarını, orasını-burasını kurcalayıp; “Hı? Hım?” gibi soru cümleleriyle.
Bazen pehlivan yapılı, asık suratlı, soran, imtihan eden bakışlarıyla, gözlüklü bir amcanın arkasında, diğerleriyle beraber geldi. Genç adam öğrendi ki o pehlivan, profesör ve bölüm başkanıymış, zaten başka bir şey olmadığı da azametinden(27) belli idi.
Büyük dağlar onun eseriydi, küçük dağlar genç adamın ve o profesörün ardındaki doktorların kendilerine kalacaktı zaten.
Çok kere değişik öğrencilerle gelip kasıklarını açıp, orasını-burasını öğrencilere gösterip “İnguinal Herni” diye başlayıp, “Şöyle olur, böyle olur, tedavisi şöyledir, böyledir!” diyerek anlattı öğrencilerinin bilmesi gerekenleri Doktor Hanım.
Bir keresinde Doktor Hanımı ikaz etmek zorunda kaldı genç adam;
“İnsanın üstüne şişman bir teyze abanırsa da kişi fıtık olabilir!” diye.
Genç doktor boğazını öksürerek temizler gibi yaptıktan sonra;
“Evet çocuklar! İnsanın üstüne taşıyamayacağı kadar yumuşak bir doku aniden yüklenirse, o kişinin kalp hastası olmasına bakmaksızın bu olay da o kişiyi fıtık edebilir!”
Kinayeli(28), imalı(28), istihzalı(28) “Fazla konuşma!” tehdidi gizli bir deyişti bu.
İçinden kükredi genç adam;
“E be güzel doktorum! Her gelişinde oramı-buramı kurcalayıp öğrencilerine de test ettirdiğinde ben bir şey diyor muyum? Ne olurdu ki, hiddetle-şiddetle değil de sakince anlatsaydın öğrencilerine beni? Hatta ‘Bu genç adama ilgi duyuyorum!’ da diyebilirdin, benim için…
Ben sır saklamasını bilirim, gücenmez, memnun bile olurdum. Baksana ‘Doktorum’ dedim, ben senden önce sahiplendim seni, farkında değil misin? Senin de beni sahiplenmen o kadar mı zor?”
Üç gün yattı öylece genç adam, doktor kontrolünde, bir şey yiyip, içmeden açlık hissetmeden. Pardon, hemşirelerin getirdiği ilâçları, bir parça su eşliğinde yutarak. Açılan damar yolundan bittikçe, daha doğrusu bitmesine yakın değiştirilen serum şişeleriyle ve onlara dışarıdan enjektör ile eklenen bir kısım ilâçlarla.
Ve tabiidir ki serum askısıyla ikide-bir lâvaboya giderek…
Genç adamın zıddına giden iki-üç şeyden birincisi; serum takılmayan, yani diğer kolundan 12 saatte bir kan alınması, nöbetini değiştiren hemşire ve doktorların başına asılı dosyaya göre diğer hemşire ve doktorlara kendisini tarifleri, müsait durumda olanların orasını-burasını istekle ve merakla(!) kurcalamaları idi.
Bir de; “Küçük tuvalete kaç defa çıktın, büyük tuvalete çıktın mı, gaz çıkardın mı?” soruları yok muydu hemşirelerin, deme-gitsin! “Ne bileyim yahu, çetele mi tutuyorum?” diyemiyordu genç adam.
İkincisi, yanındaki ikinci yatağa gelen-giden hastaların ya da akrabalarının “Memleket nire hemşerim?” diyerek söze başlamaları...
Bir diğeri, gelen hastaların dertlerini bıkmaksızın ve yorulmaksızın anlatmaları, ekşili-turşulu yiyeceklerle ve çocuklarla ziyaretler, o vatandaşların horlamaları, tıslamaları, balgamlı öksürmeleri, televizyon kumandası ile devamlı oynamaları, sevmediklerine, sevdikleri nedeniyle tahammüllü olmasının gerekliliği idi.
Özel tek kişilik oda yoktu yahut da genç adam yaşadığı sızılar, acılar, ağrılar ve şikâyetleri nedeni ile akıl edememişti tek oda isteğini.
Tüm bunlara ek olarak, tam 24 saat o genç doktoru görememesi de ıstırap olmuştu genç adama.
Ne güzel insandı o. Güler yüzlü, nîlî gözlü(29), hilâl şeklinde kaşları, çukur gamzeli, saçlarında tek-tük de olsa mesleğinin yorgunluğunu özetleyen beyaz saç telleri gözüken, topuklu pabuç giymesini gerektirmeyecek kadar, hatta kendisine göre bile uzun boylu, esmer güzeli genç doktor.
Genç adamın özendiği, hayalinde yarattığı gibi biri idi o. Tüm güzellikleri uyumluydu genç adama göre ve kendisine göre de giyimi-kuşamı dâhil tüm özellikleri yakışıyordu genç doktora. Kısaca tarifi pekiştirmek gerekirse; gözleri hariç “Mona Lisa(30) hık demiş burnundan düşmüştü.”
Genç adamın kendisi de Eşref KOLÇAK, Tony CURTIS, Anthony PERKINS değilse de eh biraz da olsa benzer yakışıklılığı inkâr edilemezdi. Hem zaten herkesin bir güzellik kavramı vardı beyninde. En özlü deyiş de; herhalde; “Gönül kimi severse güzel de, yakışıklı da odur!” idi. Üstelik; “Güzele” değil, “Güzel bakmak sevaptı!”
Bu düşüncelerle Doktor Hanımı sordu görevlilerden birine ve cevabını aldı;
“Ameliyatlar ertesi, dinleniyor evinde!” dediler.
Genç adam zihninden geçirdiklerini dilinin ucuna yerleştirme gayretini zorlukla engelledi.
“Ben ona çözüm önerirdim dinlenmesi için. Yan tarafımdaki hastayı gönderirdik bir yerlere, yanımdaki yatakta istirahat ederdi o. Ben o rahatsız olmasın, güzelce dinlensin diye, nefes bile almaz, gıkımı bile çıkarmazdım(31)!”
Hayallerin kısıtlanması için biçilmiş ya da öngörülmüş bir yasa ve yasak olmasa gerekti.
Genç adamı kızdıran, kızdırmak kelimesi biraz ağır kaçtı galiba, öyleyse şöyle düzeltilmesi iyi olacak.
Genç adamı huysuzlaştıran olaylardan biri de, saat başı, başına dikilen hemşirelerin fıs-fıs tansiyon ölçmeleri, kulaktan ateş almaları, damarsız olan sol kolu yerine sağ kolundan saatlerine bakarak nabzını tekrar ölçmeleri ve ara sıra sağlığı gereği işaretlenmiş ilâçları kontenjandan(32) takdim etmeleri idi!
Eğer bu işleri o genç Doktor Hanım yapsaydı, ya da yapılırken başında dursaydı genç adamın zihninden geçen şu idi;
“Nabzımı bırak, inleyen kalbime bak!(33)”
Ve sözlerinin sonunu şöyle bağlamayı düşünmüştü genç doktorun yokluğunda;
“Hasta kalbim, seni andım da derinden!(34)”
Düşünülmeyince zaman çabuk geçermiş, 24 saat dolmuş, o genç doktor yani Doktor Emel Ay Hanım yine kapısında görünmüştü;
“Yarın ameliyata alacağız sizi!”
“Umarım daha önceden geldiğiniz dünyada kasap olmamışsınızdır!”
“Reenkarnasyon?(35)”
“Gibi!”
“Sanmıyorum, ama çok iyi dikiş diker, oya yaparım. Bu; doktorluğum yanında benden önceki yaşantımdan kalan bir iz olsa gerek, aslında inanmadığım!”
“O halde ameliyatımda da bulunacaksınız herhalde?”
“Tabiidir ki, bu benim görevim.”
“Oramı-buramı öğrencilere gösterip, anlatıp tarif etmeniz yetmiyormuş gibi, bir de beni anadan üryan(36) göreceksiniz, öyle mi?”
“Merak etmeyin, bedeninizin meraklısı değilim. Ayrıca fizik ve sima olarak da tipim değilsiniz. Hem tıpta ayıp yoktur, Hipokrat’a göre ne yapmamız gerekiyorsa onu yaparız, sağlığınız için. Çekinmeyin, her iki kasığınızın biraz üstlerinde benler olduğunu da kimselere söylemem, aramızda kalır!”
“Kasıklarımın üstünde benler mi var?”
“Bilmiyor muydunuz?”
“Öğrendim, sayenizde!”
“Merak etmeyin, kesip-biçerken onlara asla dokunmayacağız.”
“Kesip-biçerken?”
“Ameliyat ederken yani, narkozu(37) alınca hissetmeyeceksiniz zaten!”
“Umarım!”
“İnşallah! Gereken her konuda da size yardımcı olmaya çalışacağım, ameliyat öncesinde annenizi, o tonton teyzeyi yarın yanınıza getirmek dâhil. Anneniz yatağınızın başında olacak. Özel oda talebinizin olacağını da düşündüm, Annenizin refakatinin kolaylığı için. Ne de olsa “Ana gibi yâr olmaz!” demişler sizin her şeyinizle ilgilenecek en yakın kişi o. Yoğun bakım gerekli değil, ameliyat sonranız için, doğrudan doğruya özel odanıza alacağız sizi...
Öncelikle ve hassasiyetle enfeksiyondan sakının, dinlenin. Umarım istediğinizde, dilediğiniz gibi sağlıklı olarak taburcu olursunuz!”
“İnşallah Doktor Hanım! Ama sonrasında sizi göremez miyim?”
“Neden? Bir buket çiçek, bir kutu çikolata ile teşekkür etmek için mi?”
“Hayır, kendim için. Gönlünüzü almak için…”
“Bu bir hastanın hezeyanları, bir hastanın doktoruna sempatisi! Çok âşık olup özür dileyen oldu. Hatta evli-barklı, çoluk-çocuklu, çocuk denecekler, hatta ve hatta yaşlı-başlı amcalar… Dolaysıyla sizi anlıyorum. Düşüncenize hem saygı duyarım, hem de teşekkür ederim.”
“Ben ciddiyim!”
“Ben de ciddiyim. Haydi, sinirlerinizi germeyin. Söyleyeyim size bir sakinleştirici versin hemşireler, güzelce istirahat edin, dinlenin. Sizi fazla germemek için ameliyata ilk alınacak kişinin siz olacağını söylemek isterdim…
Ama her şeyin bir kuralı-sırası var. İstisnası(38); acil durumların önceliği! Bu nedenle size ameliyat olacağınız vakti söylemem mümkün değil, ama yarın mutlaka ameliyat olacaksınız. İyi geceler, Allah rahatlık versin!”
“Size de Doktor Hanım!”
Genç adamın kanaatine göre öteki yataktaki hasta önce onlara bön-bön bakmış(39), konuşmalardan bir şey anlamayınca televizyon kumandası ile oynamaya devam etmişti.
Genç adamın ve doktorunun birbirleriyle konuşup anlaşmaları da televizyonun sesi nedeniyle zor olmuştu. Ama bu; umurunda bile olmamıştı hanzonun(40) (Affedersiniz!).
O gece kontrolünde masumane(41) bir şekilde uyuyan Tarık Güneş’in duruşuna dayanamadı Emel Ay Doktor, onu alnından öptü. Tarık Güneş hazırlıklıydı galiba bu öpüşe, gözlerini açtı. Yanındaki hastayı umursamaksızın;
“Beni öpmeyi de denemek istemez misin?” dedi.
Yanındaki hastayı umursamamak bir bakıma tevil(42) götürebilirdi. Çünkü o hasta gecenin bir vaktinde ağrı ve sızıları ile bağırıp-çağırmaya başlamış, hemşire ve hastabakıcılar onu karga-tulumba(43) yoğun bakım ünitesine götürmüşlerdi, genç adamın aklından çıkmış olmalıydı bu olay (herhalde).
“Şımarmayın hemen, masumiyetiniz etkiledi beni! Öpecek kadar tanışmadık ki hem!”
“Siz öpün, sonrasında tanışırız da!”
“Galiba deliliğinizi de tedavi etmek gerekecek!”
“Doktorum siz olduktan sonra her türlü tedaviye varım!”
“Dünyanın lâfını geveliyorsunuz(44), ben gidiyorum artık!”
“Gitme sana muhtacım(45). Söz, nefesini duyayım biraz daha, ağzımı açıp tek kelime bile söylemeyeceğim.”
“Ne kadar daha?”
“Nefesini duymaksa; bugünden ömrümün sonuna kadar!”
“Gerçekten ameliyatınız için verilen ilâçlar etkilemiş sizi, ne dediğinizi bilmiyorsunuz. Sadece bir dakika daha, bu bir dakika yeter de artar bile size.”
“Yetmez, ama Hipokrat’a söz verdiğiniz kutsal bir göreviniz var, diğer hastalarınıza da vakit ayırmanız için saygı duymam gerek!...”
Ameliyat olup taburcu oldu genç adam sonunda. Genç doktor öncelikle ve hemen kullanacağı birkaç ilâcı bir poşet halinde verdi. İlâçların üstünde; “Doktor numunesidir, satılmaz!” etiketi vardı.
“Devletimize zarar olmasın, şimdilik bitinceye kadar bunları kullanın. Bitince reçete yazarız, zaten raporunuz da olacak. O zaman yenilerini alırsınız, eğer almanıza gerek olduğu kanaatine varırsak…”
Sonrasında da genç doktor onu ve annesini hastaneden alıp evlerine kadar götürdü,
“Size zahmet olmasın kızım!” dileklerini göz ardı ederek. Eve gelince yaşlı kadın sordu;
“Bir yorgunluk kahvesi Doktor Hanım?”
“Memnun olurum Teyze Hanım. Ama size zahmet olmazsa kahve, cezve ve fincanların yerlerini gösterin, ben yapayım!”
“Olur, kızım!”
“Nasıl olsun!”
“Hepsini şekerli yap, ağzımızın tadı bozulmasın!”
Doktor Hanım kahveleri yapıp getirdi, sessizce içilip bitirildikten sonra, Tarık Güneş’in annesinin ayaklarının önüne diz çöktü Emel Ay:
“Allah’ın emri, Peygamberimizin kavliyle oğlunuz Tarık Güneş’i kendime istiyorum, iyice kendine gelince tabii!” dedi.
Yattığı yerden başını uzatan Tarık Güneş;
“Verdim gitti de, anneciğim, bakarsın tekrarlamaz, morarır kalırım yatağımda…”
Yaşlı kadın “Peki!” deyip de hayretini gizlemeksizin fincanları mutfağa götürdüğünde Emel Ay yerinden kalkıp öptü Tarık Güneş’i ve;
“Canın yerine geldi mi?” diye sordu.
“İşte şimdi yaşamım renklendi, şimdi yaşamaya başladığımı anladım, ameliyatla sağlığımı, öpüşünle ömrümü bağışladın bana…”
Günler geçti, biraz kısaca, biraz uzun. Ameliyat sonrası oluşan AF(46) denilen rahatsızlık biraz boynunu büktü Tarık Güneş’in. Ancak Emel Ay’ın konu uzmanı kardiyolog arkadaşları sayesinde Tarık Güneş bu rahatsızlığının da üstesinden geldi bir kısım ilâç takviyeleri ile.
Tarık Güneş’in daha önce söylediği prostat büyümesi ve ameliyatı mı? Hele bir ilk çocuğu doğsun, ondan sonrası Allah Kerim’di.
Güneş’in Ay’ı kazandığı ve yıldızlarını bekledikleri, mutlu oldukları söylenmemiş miydi yoksa öncelerde?...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Gerçek hayatta bir hemşire olan Emel yaşamaktadır, eşi Tarık rahmetli olmuştur. İsimlerini soy isimlerini belirtmeden öyküye ben yakıştırdım. Gerçek hayatta bu isimlerde yaşayanlar varsa (ki GOOGLE’dan yaptığım araştırmada bu isimleri ad ve soy ad olarak kullananlar olduğunu öğrendim, oysa benim öykümde bu isimler sadece isim olarak kullanılmıştır) gene de özür dilemek borcumdur.
(**) Doktor değilim. Duyumlarım, sorgulamalarım, meraklarım, aklımda yanlış olarak kalanlar nedeniyle bir kısım bilgileri Google’dan derledim. Diğer bir kısım bilgileri, kalp ameliyatı, kasık fıtığı ameliyatlarım ile kendi yaşantımdan, prostat gibi rahatsızlıkları ise yaşayıp ameliyat olan arkadaşlarımın anlattıklarıyla ilgili birikimlerimden derledim.
(1) Lâtife; Güldürmek, eğlendirmek için söylenen söz, güzel şaka.
(2) Eforlu Test; Aslı Efor Testi. (Eforlu EKG=Koşu Bandı Efor Testi).Koroner Arter (Kalp Damarları) hastalığının ve yaygınlığının belirlenmesi, hastalığın şiddeti, ciddiyeti, tedavi koşullarının belirlenmesi için koşu bandında fonksiyonel kapasitesinin belirlenmesi işlemi. Zihince, bedence bir kısım bulguların tespiti için yapılan test, çaba, emek.
Sintigrafi; Gama ışınları yayan radyoaktif bir izotopun organizma içindeki yolunu izlemek temeline dayanan teşhis yöntemi. Tarama. Radyoizotop görüntüleme.
Anjiyo (Anjio); Anjiyokardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
(3) Balon Patlatma (Balon Stent, Balon ile Genişletme İşlemi); Kalp damarlarında görülen darlık ve tıkanıklığın açılması ve dolaysıyla kalbin ihtiyacı olan kan akımının rahatça sağlanması amacıyla darlık alanının mekanik olarak balonun şişirilip indirilmesi şeklinde) genişletilmesi işlemi
Stent; Tıkanmak üzere olan damarın içine konan araç. Kafes.
By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.
(4) SGK; Sosyal Güvenlik Kurumu (Emekli Sandığı + Sosyal Sigortalar falan).
(5) Refakatçı; Hastanelerde, ya da herhangi bir iş ya da işlemde hastanın, yanında olması gerekenin yanında kalan, yanındakine, hastaya yardımcı olan kimse.
(6) Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden.
(7) Her nefis ölümü tadacaktır. (Kur’an; Al-i İmran Suresi, 185. Ayet.)
Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır. (Kur’an; Ali İmran Suresi, 145. Ayet.)
Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; (Kur’an; Araf Suresi, 34. Ayeti) “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.”
Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp buluşacaktır. (Kur’an; Cuma Suresi, 8. Ayeti)
Öyküdeki cümleler, bu ayetler dikkate alınarak şekillendirilmeye çalışılmıştır.
(8) Tecelli Etmek; Kendini göstermek, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek.
(9) Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
(10) Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.
(11) Baş kısımda da belirttiğim gibi ve tekrarlamam gerekli ki duyumlara göre yazılan öyküdeki yanlışlıklar; bu bölümde internetten alınan bilgilerle düzeltilmiştir.
Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır.
İnguinal Henri; Kasık Fıtığı. Karın duvarına ait zar yapılarının zayıflığı ve yırtılması. Yumuşak doku şişliği şeklinde kendini gösterir. Öksürme, ıkınma, ağır kaldırma belirginleşmesinin nedenidir.
Mersinel; Titanyum veya yumuşak malzemelerden üretilen kendiliğinden yapışan progrip de denilen yamalar…
Rekteral (Rektal Tuşe) Muayene (Kontrol); Parmakla makattan muayene demektir. Doktor kayganlı ve eldivenli işaret parmağını makatta içeri sokar. Rektumun son kısmı, anüs ile prostat bezini muayene eder.
Transrektal Prostat Ultrasonu; Prostat iltihabı ve kısırlığa neden olacak yapılan inceleme
Kolonoskopi; İçi boşluklu bir organ olan kalın bağırsağın kolonoskop denilen bükülebilir bir aletle incelenmesidir. İki amacı vardır. Teşhis amacıyla kalın bağırsakta tümör şüphesinin olup olmadığı, kanama nedeniyle kanser oluşumu şüphesini yok etme amaçlıdır.
Endoskopi (Gastroskopi); İçi boşluklu organların (mide, midenin çıkış kısmı, on iki parmak bağırsağı) bir aletle incelenmesidir. Günümüz teknolojisi ile bağırsak sistemini en iyi değerlendiren yöntemdir.
Rektoskopi; Basit bir inceleme olup bu işleme özgü bir alet olan rektoskopla (proktoskopla) uygulanmaktadır. Alet, 1-2 cm çapında sert bir tüp, bir ışık kaynağı ve gözle inceleme olanağı veren optik bir bölümden oluşur. Rektoskop, makattan düz bağırsak boşluğuna sokulur ve düz bağırsak duvarları doğrudan incelenir.
Biyopsi; Yapısını mikroskopla incelemek üzere camlıdan bir doku parçası alma.
(12) Menhus; Kötü, uğursuz.
(13) Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkün… İmam GAZALİ
(14) Yersiz yeminlere kendini alıştırma, en iyisi yemin gerektirmeyecek kadar konuş… Dale CARNEIGE
(15) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
(16) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)
(17) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
(18) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(19) Güler yüz ve tatlılıkla insanların kalbi (her zaman) kazanılırdı. Nasır- Hüsrev
(20) Dert ağlatır, aşk söyletir (ATASÖZÜ); Karşılık görmeyen aşk âşığı ağlatır, dertli kimse ise herkese derdini dökmek istediği için konuşup durur.
(21) Lâmı-Cimi Yok (Kalmamış); Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz.” Değişmez. Kesin, başka yolu yok.
(22) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek (BPH) idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
BPH (İyi Huylu Prostat Büyümesi); Prostat bezinin yavaşça büyümesi nedeniyle meydana gelen basıncın ifadesi.
Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.
PSA Değeri; Prostat Spesific Antigene kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur. Epitelyum hücreleri tarafından üretilen protein yapısında bir enzim olup prostat hastalığının göstergesi olarak kabul edilmektedir.
(23) Intern diye yazılıp “İntörn” diye okunan bir kelime olup altıncı sınıf öğrencilerinin kendi aralarında “Asistanların kölesiyiz!” anlamında konuştukları bir sözdür ki, bu hastaların da diline dolanmıştır!
(24) Kadavra; Tıp öğreniminde görerek, uygulayarak öğrenim amacıyla üzerinde çalışmalar yapılmak üzere hazırlanılmış, ölü insan, ya da hayvan vücudu.
(25) Hassaten; Hususi olarak, özellikle.
(26) Medyun; Verecekli, borçlu.
(27) Azamet; Büyüklük, ululuk, kurumlanma, onur, gurur, heybet.
(28) Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
İma; Dolaylı olarak anlatma. Üstü kapalı bildirim, ihsas. Açıkça belirtmeme, işaret etme, işaretle anlatma.
İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(29) Nîlî ; Çivit mavisi gibi renk, ayrıca gece karanlığı anlamındadır.
(30) Mona Lisa; Rönesans sanatçısı Leonardo da VINCI’nin en dokunaklı eserlerinden birisidir.
(31) Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
(32) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.
(33) Kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak / Gülen gözüme değil, ağlayan gönlüme bak… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şaheste Hanım’a, Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır. Genç adamın söylemek istediği bu şarkı olsa gerekti.
(34) Hasta olan genç adamın yanlış kelimelerle de olsa müzik bilgisini tenkit etmek uygun değil! Bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yahya Kemal BEYATLI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır ve şöyledir: “Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden!”
(35) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden Ete Girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, yeniden diriliş de denebilir.
(36) Anadan Üryan; Çırılçıplak.
(37) Narkoz; Uyuşturucu özelliği olan bir ilâçla sağlanan ve vücutta bir ya da birkaç işlevin azalmasına yol açan uyku durumu.
(38) İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
(39) Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.
(40) Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
(41) Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz, saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.
(42) Tevil; Söylediği bir sözü ya da yaptığı bir davranışı, görünür anlamından çekinip, başka bir anlamdaymış gibi göstermeye çalışma.
(43) Kargatulumba; Bir kimseyi birkaç kişi kollarından ve bacaklarından tutup havaya kaldırma.
(44) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.
(45) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi makamındadır.
(46) AF; Atrial Fibrilasyon denilen en sık gözlenen kalp ile ilgili önemli bir ritim bozukluğudur. Özellikle nabız sayısı dakikada 150 nin altında kalmakla beraber bazen yükselip endişe verici sıkıntılara neden olabilmektedir.