“Defol! Gözüm görmesin seni! Pencereden at kendini! Ge…”
Sözünü tamamlamadı Hacı Babam. Ama tamamlamayı belki de ertelediği, belki de haciliğinden(!) değil de insanlığından dolayı tamamlayamadığı söz herhalde “Geber!” olsa gerekti, cümlenin gidişatına göre.
Yoksa “Geri gel! Geriye!” diye tamamlamazdı, kesin olarak biliyorum, muhafazakâr(7) kisvesi(1) altında sofuca(7), softaca(7), yobazca(7), katı, hatta batıl inançları(2) ve düşünceleri nedeniyle.
Ve bu benim için aramızdaki tüm köprülerin yıkılması, bağların, bağıntıların, baba-evlât ilişkilerinin son bulması gibi bir şeydi.
Kur’an’da; “Ana babana ‘üf’ bile demeyeceksin!” şeklinde bir ayet(3) vardı. Peki, amenna(1)! Evlâdına “Geber!” demenin izni var mıydı? Hem Allah gibi (Hâşâ(7)!) kul hakkında (evlâtsa ki hele) karar vermek, babası ya da herhangi bir kul için hak mıydı?
Mevlâna bile “Ne olursan ol, gel!(4)” diyecek kadar yücelik gösterirken, babamın azameti(1) neydi ki böylesine?
En iyisi babamı kendi halinde bırakıp defolmaktı!
Ceketimi aldım, defolmak için sokak kapısını açtım. Annem yetişti arkamdan, koynundan çıkardığı çıkını(1) cebime sokuşturmaya çalışırken;
“Hini hacette(5) lâzım olur, birkaç gün gözükme babana, siniri geçer, öyle dönersin eve!” dedi. Oysa ben o kapıdan, hem de çırılçıplak diyebileceğim bir şekilde çıkarken o eve yıkılan köprüleri tamir etmeyi aklımdan geçirmeksizin bir defa daha dönmemeyi kafama koymuştum bile.
Evet, anne-baba hakkı ödenmezdi, ama yılların birikimi bir kahır(1), seni tahammülünün son sınırına getirmişse, son damla bardağı böylesine taşırıyordu işte.
Sabit fikirli, beyni yıkanmış gibi bağnaz(7) biri idi babam. Evet, haddime değildi asla. Bir evlât, babası hakkında değil böylesi konuşmaya, beyninden geçirmeğe, yorum yapmağa bile kalkışsa “Allah onu taş ederdi maazallah!(7)” babamın (zamanın birinde) dediğine göre.
Babam kendince bir mürit(7) idi de, çok zaman bir yerlere gider, sararmış, kararmış, morarmış olarak geri döner, duş ya da banyo yapardı. Sonrasında ne namazları olduğunu bilemediğim, sonradan “İstihare(7), Şükür(7), Nafile(7), Kaza(7) Namazları” ve dilimin dönmediği başka başka şekil ve düzenlerde namazlar olduğunu öğrendiğim namazlarını kılardı.
Sonra yere serdiği döşeğe yüzünü kıbleye dönecek şekilde yatardı. Buna da “İstihareye yatmak(7)” denirmiş, gene başlangıçlarımda bilmediğim, sonralarımda öğrendiğime göre.
Bazen eve gelmem, ya da evde olmam yasaklanırdı. “Git, teyzende kal, git arkadaşlarında kal!” gibi sözler söylenerek. Ya annemle teyzeme giderdik, ya da bizi bilen, kocalarının da bizim eve doluştuğu komşularımıza. Bunu öncelikle ilkokul bitirdiğim senelerde yaşamaya başlamıştım.
Demek ki öncesinde böyle şeylere akıl erdiremediğim var sayılıyordu. O zamanlar ilkokullar vardı beş senelik, sonra ortaokullar üç senelik ve en sonrasında da üç yıllık (bir ara dört yıl da olmuştu) liseler…
Gittiğim, yani evden ayrıldığım günlerden birinde eve geri dönmek zorunda kalmıştım, gittiğimiz yerde kalan anneme haber vermeyi gerekli görmeyerek. Çünkü çalışmam gereken bir ders kitabımı yanıma almamıştım, almam gerekliydi.
Eve geldim.
Dışarıya ne ses, ne ışık sızıyordu; “Herhalde gene daha önceden gittikleri, oralardan bir yerlere gittiler!” diyerek kapıyı anahtarımla açıp odama yöneldim.
Odamdan çıkarken dikkatimi çekti, salonun kapısının anahtar deliğinden dışarıya doğru bir ışık huzmesi(1) sızıyor gibiydi. Üstelik içeriden de bir kısım sesler dışarıya çıkma gayretinde görünüyordu ve içeride bir salona sığması gerekenden daha fazla kişi var gibime gelmişti. Anahtar deliğinden içeriyi görmeğe çalıştım.
Gerçekten içeride bir sürü insan vardı. Kimi “Hu!” çekiyor, kimi ileri-geri sallanıyor, kimileri tespih gibi kocaman taneleri olan bir şeyi boydan boya, elden ele verir gibi çekiyor, kimi ağlıyor, sızlıyor, tepiniyordu ve iğrenç diyebileceğim bir koku o anahtar deliğinden bile haşmetlice(1) burnuma ulaşıyordu.
Ve anlamıştım dışarıya ses ve ışık sızmamasının nedenini. Çünkü babam zamanın birinde o toplandıkları odanın tavanını, tabanını, hem iç, hem de dış duvarlarını köpük gibi yalıtkan olmayan bir şeylerle kaplattırmış, hiç de gereği olmadığını düşündüğüm siyah perdeler alıp yığmıştı, odanın o köşesine.
Beynimi kurcalayınca, babamın evimize birkaç defa gelen polisler tarafından götürüldüğünü, bir-iki gün sonra döndüğünü ve bizlere de aynı polisler tarafından bir kısım “Ahret Sualleri(7)” sorulduğunu da hatırladım.
Bunlara verdiğimiz cevaplar, belki de hiçbir şey bilmediğimiz için, hiçbir işe yaramadığını düşündüğüm cevaplar idi.
Babamla yollarımızın ayrılması gibi bir oluşum, ilkokulu bitirdiğim sene başlar gibi olmuştu. O; ortaokula değil, kendi istediği okula gitmemi istiyordu.
“Hayır!” dedim, “Ben okuyup adam olacağım!”
Öyle bir bakmıştı ki bana; “Ben adam değil miyim? Biz adam değil miyiz?” anlamı da çıkabilirdi bundan, “Hadi canım be sen de!” anlamı da, küfür ekli olarak. Gerçekten de babam okuyup, bilip öğrenmeyle değil, kulaktan dolma hurafelerle(2), yalan-yanlış, aslı-astarı olmayan sabit diyebileceğim fikir ve bilgilerle donatmıştı beynini, bana göre.
Çünkü tahsilini biliyordum. Belagate Sandığında(5) İlkokul diplomasından başka bir öğrenim belgesi yoktu. Üstelik bana kalırsa Kur’an’ı da sadece ezbere biliyordu, anlamını bilmiyordu da diyebilirim. Belki yanlış bir iddia, ama durduk yerde, hiç gerekmediği halde öyle Arapça kelimeler söylerdi ki anlamazdım, hem de hiç.
Ama yıllarca yılmadı babam, ortaokulu bitirdiğimde de, liseyi bitirdiğimde de aynı dileklerini tekrarladı, durdu, bunlara belki bir bakıma emirdi de diyebilirim.
Ancak bu arada söylemeliyim ki; Kur’an Kursuna gittim, destekleriyle okumayı-yazmayı öğrendim hatmettim(7), Cumalara, teravihlere gittim ve Allah’ın affına sığınarak itiraf etmeliyim ki; “Dostlar alışverişte görsün!” daha doğrusu babam “şer etmesin(8)!” diye, namaz da kıldım.
Abdestsiz namaz olur mu? Bektaşi’nin dediği gibi; “Ben kıldım, oldu!” Hem böyle şeyler ebe-baba zoruyla olmazdı, olmamalıydı. Oysa okuduğum öğrendiğim kadarıyla dinimizde, İslâm’da zorlama yoktu.
Ve de ben abdestimi tutamıyordum zaten. Onu aklımda tutayım derken, aklımda tutmam gerekenleri unutuyordum. Hem Allah’ım inananlar için ne emretmişti? “Karşıma kul hakkıyla gelmeyin de, nasıl gelirseniz gelin(10)!”
Babamın iyi mi, kötü mü anlamamın imkânsız olduğu huylarından biri, hemen üç-beş adım ötedeki camide vakit namazlarını aksatmadan, hiç kaçırmadan kılması ve bazen, özellikle öğle namazlarından sonra vaaz(7) ve nasihat etmesiydi, cemaat kaç kişi olursa olsun. Bazı-bazen hocalar, müezzinler ricaya gelirlerdi ona, hutbe(7) için değil, vaaz için.
O da günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak dersine çalışırdı. Yaşlılar Haftası mı, Anneler Günü mü, Zafer Haftası, Mevlit mi, Kutlu Düğün Haftası mı, her neyse. İnancı gereği(!) bir kısım isimleri telâffuz etmezdi(8), handiyse(1) özen gösterirdi diyeceğim, ama karşımdaki babamdı.
Bizim okullarda öğrendiklerimiz neydi, onun bildikleri, hatta çoğu kendisi gibi bildiklerini zannedenlerin bildikleri neydi? Oysa bilinmesi gereken neydi? Bilerek batıl ile hakkı karıştırmamak ve hakkı gizlememek…(11) Yapılan, ya da söylenen bu muydu? Hayır?
Sanırım hazırlandığı halde, sinirlerine hâkim olamayıp kustuğu bir Kurban Bayramı Namazının öncesi idi. Vaaz ediyordu. Mikrofon önünden devrilmiş, kaldırıp yerine koyanlara aldırmadan gür sesi ile devam etmişti:
“Bre zındıklar(7)! Bre bayram namazından başka namazlara gelip de Allah’ı, Peygamberi, kitabı, namazı, niyazı hatırlamayan, bilmeyen, alnı secdeye değmeyen kâfirler(7)! Setri avreti(7) bilmez misiniz ki, çocuklarınızı kısa pantolonlarla camiye getirirsiniz?..
Allah bilir sizler kurban etiyle içki de içersiniz. Bilmiyor musunuz ki, içki bütün kötülüklerin anasıdır! Cehennemde yanacaksınız, Allah sizi cennete niye kabul etsin ki?”
Oysa bu konuda ki ayet kısaca ne diyordu: “Eğer kusurları başa kakmaz, kusurları örterseniz bilin ki Allah bağışlayandır!(12)” O halde baba hocam senin yaptığın ne olaydı ki?
Hızını alamamıştı babam, caminin yavaş yavaş boşaldığını, çocuklarının ellerinden tutarak insanların kapıya yöneldiklerini görmezcesine kusuyor da, kusuyordu.
Sonrasında bayram namazını 10–15 kişiyi geçmeyen bir cemaate kıldırmıştı cami hocası. Hoca, birkaç hacı-hoca, birkaç takkeli genç ve iki de babamla biz. Nasıl terk ederdim ki camiyi vacip (Vacip li-aynihi) namaz olsa da, yani bir kişi o namazı kılınca tüm evdekilerin hepsinin üstünden yükün kalktığı namaz olsa da…
Babamın fiziksel yapısından da bahsetmem gerek, biraz da olsa. Malûm sakallıydı, hem de kırçılı bile olmayan, simsiyah sakallı. Kaşlarında tek-tük de olsa beyazlar fark edilse bile sakalları simsiyahtı. Şakakları diyeceğim; yani gözaltıyla burunu arasında kalan yerler sıfır numaradan sıfır diyeceğim bir şekilde belki de ustura ile düzeltilmiş şekilde tıraşlı idi, hem de her daim.
Ve her Perşembe akşamı, ya da Cuma sabahı annem saçlarını sıfır numara ile tıraş ederdi. Eklemem gerekli ki, gerek vaazlarında ve gerekse hocanın olmadığı zamanlarda imam olarak kullandığı cüppe de siyahtı.
Gözleri de siyah, birbirine yakın ve kaşları çatıktı. Kim bilir Lombroso(13) zamanında yaşasaydı, o İtalyan ne cevherler yumurtlardı(8) babam hakkında?
Uzun boyluydu babam. Elleri ve ayakları büyük ve kocamandı. Elleri Osmanlı tokadı(5) için uygundu, desem?
Tanrım beni bağışlasın, babamın fahri(7) olarak da olsa imam gibi, hoca gibi hizmet verdiği hiçbir namazına ve vaizine katılmadığımı söylesem, yalan değildir.
Üniversitede çok yakınlık duyduğum, saklamadan söylemeliyim ki babası Türk, annesi Amerikalı Cybill isminde bir kız arkadaşım vardı. Sevdiğim, âşık olduğum, hatta ilerisini bile düşündüğüm.
Sevdiğim de olsa biri adına konuşmak bana yakışmaz, ama beraberliğimizin yarattığı şımarıklıktan esinlenerek söylemeliyim ki, onun da canı bendeydi (inancım, bu idi).
Babam bunu anlatmama bile tahammüllü değildi;
“Zinhar(1)! Külliyen memnu(7)! Elin neyini, neslini bilmediğim gâvuru(7) bu eşikten içeri adım atamaz, helâl etmem babalık hakkımı!”
Ne yapabilirdim? Evet, bu taraf yaşamımın evveli idi, hakkını ödeyemeyeceğim. Adını hatırlayamadığım o filozofun deyişi geçti aklımdan: “Anne ve babama şükran duyamam, yaratılmasaydım, neden yaratılmadım, diye bir düşüncem olmayacaktı ki?” gibi, ya da benzeri bir şey olsa gerekti.
Üstelik anne babamı, dinimi, rengimi seçmek gibi bir lüksüm de yoktu. Yaşamımın öncesi ve sonrası olarak ikilem içindeydim. Ve yaşamımın sonrasının ağır bastığına inanıyordum.
Cuma olduğunu aklımda tutamadığım bir gün Cybill’le kütüphaneye doğru yürürken önünden geçtiğimiz mescidin alelusul(1) tanzim edilmiş saç minaresinden yükselen salâ(7) sesi dikkatimi çekti. Ses, o kadar güzeldi ki, etkilenmiştim.
“Seni burada bıraksam gücenir misin? Cuma olduğunu hatırladım ve bu sesten çok etkilendim. Bu Cuma namazını bu mescitte kılayım istiyorum. Bağışlar mısın? Mescitten çıkınca telefonunu çaldırırım, kütüphaneye beraber gideriz yine. Ya da sen git, ben seni bulurum.”
“Tabii arkadaşım. Senin Allah’ınla benim Allah’ım aynı. Git görevini yap, ben kütüphanede olacağım.”
“İnananların tümünün Tanrısı tabiidir ki aynıdır.”
“Anlamadın galiba İbrahim, ben de senin Allah’ına inanıyorum!”
“Nasıl yani?”
“Elhamdülillâh Müslüman’ım!”
“Ama ismin?”
“Eee! Nüfus Kâğıdım yurtdışında çıkarılınca Sibel olan ismim olmuş Cybill. Yadırganacak bir şey yok yani!” dedikten sonra sözlerine bir şeyler eklemek arzusunu duydu, ama devam etmedi sustu.
Şimdi anlıyordum çok iyi Türkçesinin ve dinimi bilmesinin nedenini. Zere kandil günlerinde, “Günün mübarek olsun!” derdi, demek ki bu nedenleydi. Ezan sesini duyduğunda, dudaklarını hissedilmemesini ister şekilde kıpırdatmasının nedeni de buydu. Ne kadar cahilmişim ve onun hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum?
Tıpkı sabit fikirli babam gibi onu sevdiğim olarak öyle kabul etmiştim. Ve ilerisi için hiçbir düşünce geçmemişti aklımın ucundan bile. Sevgi, her engelin üstesinden gelirdi çünkü. Hem bu benim nikâhım altına girinceye kadar onun özeli idi, onun özeline, özellerine karışmak ne haddimeydi ki?
Babamın aksine, ak yüzlü, aksakallı, beyaz cüppeli bir hoca efendi vaaz ediyordu kürsü olmadığı için mihrabın(7) önünde. Ben abdest alıp, kenarlarda, köşelerde bir yerlere ilişirken, hani “Ağzından bal damlıyor!” denirdi ya, öylesine güzel bir akışı vardı sözlerinin.
Cemaatin yarısı iş-güç sahibi olsa gerekti ve ezana on dakika kadar kalmışken ve içeride yer kalmadığı belli olup cemaatin dışarılara taştığını bilmiş olsa gerek, sözlerini şöyle sonlandırma gayretinde oldu;
“Bakın, ne güzel arkadaşlar! Hepiniz işinizi-gücünüzü bırakıp gelmişsiniz, Cuma diye, Cuma vakti diye ve ezana on dakika kala, içeride yer kalmadı, cemaatin çoğunun dışarılara taştığını kesin olarak biliyorum. İşte biz din görevlilerinin beklediğimiz bu, görevimiz sizlere iyi, güzel, hoş bir şeyleri aktarabilmek…
Gelemeyenler inşallah gelecek Cumaya gelirler. Gelmek istemeyenlere ise söz söylemeye hakkımız yok. Her koyun kendi bacağından asılır, onlar da gereğini kendileri cevaplandırırlar. Benim, bizim diyeceğimiz Allah onları ıslah etsin, demenin ötesinde bir şey olamaz…
Allah huzurunda el ele, omuz omuza olmak ne güzel bir davranış. Vaktiniz müsait olursa, abdestiniz aklınızda kalmışsa, ya da tekrar abdest alacak imkânınız varsa ikindiye de gelmeye çalışın kardeşler. Hiçbir şey olmasa bile bir ikindi namazının sevabına erer, bir ikindi namazı borcunuzu ödemiş olursunuz, yükünüz sırtınızdan kalkar, kazaya bırakmadan…”
Belki ekleyeceği başka şeyler de vardı fazladan. Ezanın bitişi, onun da sözünü fazla uzatmadan “Fatiha” demesi ile bitti. Doğrusu ikindi namazına da katılmak için öylesine bir coşku hissettim ki içimde.
İşte kara ile ak arasındaki gri tonun yer almadığı kesin kararlı iki insan. İnsanın içinden hangisine inanmak uygun düşüyorsa, ona inanmalı diye düşünüyorum…
Babamın “Defol!” emrini verdiği gecenin gündüzünde, mezuniyet toplantımız ya da mezuniyet balomuz vardı, babamın gitmemem konusunda kösteklemek(9) için günlerce gayretli olduğu, ama başaramadığı. Üstelik onun istediği sözleri de verememiş, belki de bilerek, isteyerek vermemiştim. Babam her zamanki gibi tehdit etmişti;
“Sakın istemediğim şekilde gelme eve! Yoksa biliyorsun ha!”
Son “Ha!” hecesi öylesine uzundu ki, bunu birkaç kere daha işitmiştim, hatta annemden bile.
Buna rağmen o baloda, Sibel’in ikazlarına rağmen arkadaşlarımı kıramadığımdan dolayı bir bardak bira içmiştim. Onu da tamamlayıp tamamlamadığımı tam olarak hatırlamıyorum.
Tilkinin dönüp-dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıydı. Benimse tahammül yorgunluğumu yaşadığım “Hacı Efendinin Evi.” Yani babamın evi! Muteber(1) bir Hacı idi babam, herkes “Haci” dese de.
Eve daha girmeden, sokak kapısında bir yaylım ateşi ile karşılaştım;
“Bre zındık! Bire cehennemlik, kâfir, ayyaş(1)! Ne yüzle, nasıl gelirsin bu eve? Hakkım helâl değil sana!” dedi babam, bir ayağını altına alarak sedire otururken ve o sözü söyledi;
“Defol! Gözüm görmesin seni! Pencereden at kendini! Ge…”
Babam “Defol!” dediği için defoldum. Oysa abartılı bir şekilde defolmayı hak edecek bir hareketim yoktu bana göre. Sonradan tövbe etmeme kim engel olabilirdi ki, eğer Tanrı tövbemi kabul ederse? Babam tahammüllü değildi, hele ki Tanrı adına…
Defolmak, sünnet(7) ve vaciplikten(7) çıkmış, farz(7) olmuştu, dediğim gibi. İstenilmediğim yerde evlât dahi olsam durmamalıydım.
Kapıyı dışarıdan kapattım, ne ben arkama baktım, ne de “Annem-babam arkamdan bakıyorlar mı?” diye merak ettim. Hatta gerçekti ki, türlü şekil saplantıları olan babam bakmazdı da arkamdan. O varken cennet nasıl mekân olurdu ki bana, ben gibilere, bizlere? Onun indinde cehennem ateşi bizim gibiler için devam ediyordu yanmaya.
Tövbe Allah’ım, böylesi babalar, daha doğrusu babam zihniyetindeki insanlar, daha biz dünyadayken, göçmeden önce nasıl karar veriyorlardı ki, bizim adımıza; “Cennete-Cehenneme” diyerek, senin adına? Tövbe ki Allah’ım bir kere daha tövbe!
Hani bir şarkıda; “Bir kedim bile yok!(14)” deniyordu. Söyleyene itaat edip gülümsedim, bir hırkam, bir yeleğim, bir kazağım bile yoktu. Tığ-ı teber, şah-ı merden(5) olarak çıkmıştım evden. Kitaplarım, bilgisayarım, cep telefonumu bile odamda bırakmıştım.
Ama önemli değildi, dünya malı dünyada kalırdı, hem hepsini babam almıştı, onun olanı, onun olana bırakmam normaldi. Kaldı ki ben bira içmiştim, “Cehenneme kadar yolum vardı!” Oysa bilmez miydi ki; “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?(15)”
Serseri gibi yürüdüm caddelerde. Ucuz otellerden birine attım kendimi. Bilemezdim birilerinin beni merak edip cep telefonumdan arayabileceğini, benim yerime belki de annem tarafından verilen cevaptan dolayı inkisara(8) uğrayıp, telefon-telefon, kapı-kapı üstüne beni arayıp bulmaya çalışmak isteyeceğini…
Böyle biri varmış, hatta inanarak söyleyeyim ki, benim onu sevdiğimden beni daha çok seven biri, hayatımın tek ışığı Sibel yani. Bizi bilen Mehmet Ağabeyiyle çıkmışlardı beni aramaya. Sibel’in annesi o kadar muhterem bir insandı ki, anlattığına göre, kendilerine babaanne ve dedesinin isimlerini koymasına hiç sesini çıkarmamıştı kocasının.
Düşündüm, Cybill’in isminin Sibel olduğunu, Müslüman olduğunu babam bilseydi, acaba; “Gelinim!” demek gibi bir arzusu olabilir miydi içinden, benim bira içmeme rağmen?
Gecenin oldukça ilerleyen bir vaktinde bulunmuştum. Gece serinliğinde üşümüş, büzülmüşüm battaniyelerin altına.
Birden bir sıcaklık hissettim yüzümde, alnımda, dudaklarımda. Bu bir rüya olsa gerekti, rüyamı kucaklamak istedim. Sarıldım rüyama. Rüyam gerçekti, gözlerime inanamadığım, sarıldığımsa sevdiğimin bedeni…
Mutluydum, ama Sibel saklamadı sitemini;
“Neden aramadın ki beni?”
Benim lisanımda bile sitem etmek zor olmalıydı onun için. Bir Amerikalı İngilizceyi, bir Türk Türkçeyi ne kadar iyi biliyorsa o da o kadar vakıftı her ikisine de. Hatta ekleri de vardı diğer lisanlar üzerine.
Babası dış görevli biri olarak oradan oraya giderken mecburen konakladıkları yerlerden öğrenmişti öğrenmesi gerekeni, öğrenmesi gerektiği kadar.
Beyni zengindi Sibel’in lisan bakımından. Babasının görevi hakkında en ufak bir bilgi bile vermemişti Sibel. Ben de hiç merak etmemiştim (galiba). Sonrasında emekliliği gelmiş ve babası ve tüm aile temelli yurdumuza dönmüştü.
Sibel lisan bakımından zengindi, dedim ama gene de Türkçedeki bazı kelimeleri telâffuz ederken sıkılıyor, belki de çekiniyordu. Meselâ; “Allahaısmarladık!” kelimesi…
Bu nedenle de demesi gerekirken, onun yerine “Bay-Bay” deyip geçiştiriyordu vedasını, bir bakıma tamamlıyordu görevini.
Bazı bazen de anlamadıklarını soruyordu, biraz önce “Meselâ” dedim ya, o zaman “Örneğin” ne demek, diyordu, anlatamıyordum, kiminin Arapçadan, kiminin Farsçadan, kiminin Osmanlıcadan gelip dilimize yerleştiğini ve sonradan icat edilen öz Türkçe olduğu iddia edilen kelimeleri…
Örnek mi; işte içerik, anlak, anı… Örnekleri çoğaltmak mümkün, detaya girmeğe gerek yok.
Mehmet ve Sibel alıp götürdüler beni evlerine. Mehmet çamaşırlarından verdi, banyoyu gösterdi, duş yaptım, otel pasıyla-kiriyle temiz çarşaflara bürünecek değildim ya! Pijamalarından bir takımı da banyoda hazır edilmişti. Artık bunları Sibel mi yaptı, Mehmet mi yerine getirdi hatırlayamıyorum. Yatağım yayla gibiydi!
Sibel’in anne ve babasının gecenin o vaktinde kalkıp beni karşılayıp tezahürat yapmaları gereksizdi ve bekleyemezdim de. Gönül yorgunluğum, fiziksel yorgunluğum olarak da şekillenmişti…
Gecenin ilerleyen vakitlerinde otelde hissettiğim aynı sıcaklık vardı koynumda, ne zaman koynuma sokulduğunu anlayamadığım yahut da hissedemediğim. Üstelik kollarımla sardığımda, beni kollarıyla saran, yani Sibel’di o.
Sırtını kavanladım(9)! Bazen hâlâ köyümün geleneklerine uygun sözleri kullanıyordum, özellikle kendi kendimeyken, çok zaman farkında değildim, ama pişman da değildim, bize has kelimeleri kullanırken. Kavanlamak sözü; “Sıkı sıkı kaplamak, örtmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek” anlamlarındaydı.
Kim demişse, tersini düşünerek yanlış söylemiş olsa gerekti. İki gönül birbirini birbirinden vazgeçemeyecek kadar seviyor ve bedenleri onlar için ikinci plânda kalıyorsa; “Ateşle-barut da bir arada oluyor, ya da kalıyor!” demekti!
Kollarıyla bedenimi sıktı Sibel;
“Seni seviyorum, seni çok, hatta canımdan bile çok seviyorum!”
“Ben de seni. Canımsın, kanımsın, ruhumsun. İnşallah yanlış bir şey yapmamışımdır, yanıma geldiğinden beri!”
“Yoo! Olmadı bir şey! Ben seninim zaten ölüp ölesiye. Ama yaramazlık falan düşünme, olur mu? Nikâh kıyılmadan olmaması gerek bazı şeylerin. Haydi, artık nefesini hissettir ve uslu uslu uyut beni koynunda!”
“Hem ömrümce…”
“Hem ömrümüzce…”
Sabahlar tüm insanlar için yeni bir başlangıçtır; yeşeren birer umut, umut edilen bir düşünce ve düşünülen hayallerle. Eğer ki umut, düşünce ve hayallerimiz olmasa ne ve nasıl yaşardık ki? İnsan düşünen bir hayvanmış, denildiğine göre. Ben Sibel’i düşünmezsem, hele ki bir günden fazla ondan ayrı kalsam, yaşayamazdım. Neyle yaşardım ki, neye güvenerek yaşardım ki? Aşk her şey için yeterli olsaydı, sorun olmazdı yeryüzünde her hal…
Peki sonuç?
Sabahın oldukça erken bir vaktinde Sibel pijamaları ile geçmişti kendi odasına, dudaklarımda esirgemeden bıraktığı sıcaklıkla. Ben bir kukumav kuşu(44) gibi yatağıma tünemiş, kumru gibi düşünüyordum. Aslında kumru yerine bazısı uçan, ayakları perdeli bir kümes hayvanından da söz edebilirdim, hani kuşları çok sevdiğimden!
Cuma namazı için haber veren sesin aynısı sabah ezanı sesi olarak ilişti kulağıma. Demek ki Sibel’in evi o mescide yakındı. İçim coşkuyla doldu, ama sabahın kör vaktinde, ezan sesine yönelerek evden çıkmamın mahzurlu olacağını yaşadım, biraz siftindim(9) yatağımda.
Sonrasında kalkıp abdest aldım, yastığı muhtemel kıble yönüne çevirerek namaz kılmayı düşündüm. Evin ışıklarının neredeyse tümü yanıyordu. Sibel’in kaldığı odanın kapısı açık gibiydi, onu uyurken gözlemeyi istedim. Sibel namaz kılıyordu, hem de huşu(7) ile. Ayaklarımın ucuna basarak odama yöneldim ve Sibel’in durduğu yöne doğru koydum yastığımı.
Tam doğrulmak üzereydim ki, Sibel koşarak geldi, hissettim ayak seslerini ve gözlerimi ondan etkilenmemek için kapatmış olmama rağmen bir seccadeyi ayaklarımın ucuna doğru serdiğini…
Bana ne olmuştu, tüm baskı ve zorunluluklar yaşatılmasına rağmen sadece Cumadan Cumaya Allah’ı hatırlayan ben, bir sesle, bir duygusal bütünleşme ile sabah namazı kılmıştım, üstelik de kendimde değildim.
Hani o ruhani(7) liderin deyişi gibi: “Beni bende demen, bende değilim, bende bir ben var, bende benden içeri(16)” der gibi.
İnsan bazı şeyleri yaşamadan, yaşayacaklarına inanmıyor. Bana hayret eden Sibel’in paralelinde ben de ona ve yaşadıklarıma hayret ediyordum. Mehmet de, Sibel’in Müslüman olmayı kabul ettiğini söyleyen annesi de sabah namazına kalkmışlardı. Bir tek hiç görmediğim babadan habersizdim.
Biraz sonra kapının sesi duyuldu, sabah için sofra hazırlanmıştı o arada. Ben de giyinmiştim, tabiidir ki bana uyan Mehmet’in elbiselerinden birine sahiplenerek. Aile gibi, sofraya oturmadan gelecek olanı bekliyorduk.
Zoraki bir öksürük sesi; “Ben geldim!” dercesine ve ağır adımlarla çıkılan ahşap merdiven, üçüncü basamakta biraz gıcırdar gibi olan.
Aklım duracaktı. Bu insan, bu baba beni başlangıcında Cuma günü vaazında, bugün ise sabah ezanında sesine esir eden hoca idi. Sibel’in yüzüne baktım sorarcasına.
“Sormadın ki?” diye fısıldadı ve devam etti; “Cumaya gittiğinde söyleyecektim, ama kendin bil istedim!”
“Yani baban yurtdışındaki bir din görevlisi idi, öyle mi?”
“Dedim ya sormadın hiç, ben de söylemedim. Hatta hatırlıyor musun, benim Müslüman olduğuma bile inanmakta zorluk çekmiştin!”
Hacı amca merdivenleri tamamlamıştı, beni gördü;
“Hoş geldin oğlum!” dedi, içtenlikle kucaklama gayretini yaşadı. Ben daha başlangıçta böylesine sevgi ve şefkat gösteren bir insan tanımadım yaşantımda. Bu amca, yani Sibel’in babası bir insan değil, Allah’ın; “Kullarım insanlığı, dinini, yordamını öğrensin!” diye yeryüzüne sunduğu bir melek, ya da melek gibi bir şey olsa gerekti.
Kahvaltıya oturduk. Bir süre çıt bile çıkmadı. Belli ki saygın, ataerkil(1) bir aile idi.
Kahvaltı bitiminde Hoca Bey, emredercesine;
“Salonda toplanalım ailem, bulaşıkları yıkamayı erteleyin, sadece melekler ayakta beklemesin, sofrayı toplayın! Kaldıysa birer çay doldurun hepimize, masada sizleri bekliyorum!” dedi ve bana dönerek; “Seni de bu masa etrafında görmek istiyorum evlât!” diye ekledi.
Merak ediyordum, Mehmet’i ve eşini her iki yanına, Sibel’le beni de karşısına oturtturmasının nedenini. Boğazını kapıdan girerken ki gibi öksürürcesine temizledikten sonra konuşmaya başladı, hani “Gözlerini dikerek” denir ya işte öylesine, bana, bize doğru;
“Kızımın seni sevdiğini biliyorum delikanlı. Senin de onu… Üstelik hakkında duyup öğrendiklerimin hepsi de beni memnun edici şeyler. Yaşamımın hiçbir evresinde çocuklarıma baskı yapmadım, şu ya da bu şekilde. Onlar mümtaz(1) insanlar, ne yapacaklarına, nasıl yapacaklarına bizlerin ikazına gerek kalmadan akıllarınca karar verecek yetenekte çocuklar...
Bu nedenle Sibel’in kararına ailece uyuyoruz. Çünkü kızım yanlış yapmaz, enine-boyuna düşünmeden de karar vermez. Vaadiniz bir ömrü paylaşmak… Ancak sormam gerek…”
Durdu, durakladı düşünürcesine ve devam etti.
“Şu ana kadar hiçbir iletiye sahiplenemediğim düşünceniz ne? Yeni mezun oldunuz, işiniz yok, gücünüz yok. Üstelik vatan borcun var, ödemen gereken. İki çıplak bir hamama yakışır, derler, ama ben demeyeceğim…
Bu ev geniş, hepimizi alır, ancak ben biraz geri kafalıyım, el ele gezin, dolaşın, amenna(7), ama bu evde sittin sene(5) kalmana izin veremem, bu bana ters.”
Nefes alırcasına, soğumamakta direnen çayından bir yudum aldı;
“Evlendiremem sizi, gönlüm bunu istese de, hemen arzulasam da, etiniz ne, budunuz ne ki? Hal çaresi söyleyin bana! Üstelik İbrahim senin hacı-hoca oğlu olduğunu da, evini terk ettiğini, sırf kendin için otel odalarını bile mesken tutmak istediğini de biliyorum, düşüncen ne olursa olsun!”
Sibel elimi sıkıyordu, masanın altından, avucum terlemişti, alnımın terlediğinin de, yüzümün alev alev yanışının da farkındaydım. Sibel;
“Ben beklerim baba!” dedi.
“Ben bekleyemem kızım. Dünyaya kazık mı çaktım, yarına senedim mi var?”
“Peki demek istediğin ne baba?”
“İbrahim babasının elini öpüp ailece gelsin, düşünürüm!”
“Değerli baba! Babam hatta. Ben o evden anneme babama ‘Üf!’ bile demeden çıktım. Köprüleri babam yıktı, ilenerek(9). Hiçbir alışkanlığım olmadığı halde özel bir günde arkadaşlarımın hatırını kıramayarak bir bira içmem; ‘Geber!’ sözünü işitmeme neden oldu…
Bağışlarsanız, ben huzurunuzda çökeyim, ne isterseniz yapayım, ne isterseniz yapın bana, ama beni elsiz-ayaksız, kör-sağır bırakmayın lütfen, ne olur? Kapatın zindanlara beni, aç-susuz bırakın, suyum-ekmeğim olmasın, yüzünü göstermeyin isterseniz Sibel’in, ama günde yalnız bir kez, bir an sesini duyayım izninizle, razıyım…
Esirgemeyin bunu benden, fazladan bir şey istersem, namerdim(1). Sizin kızınız, evlâdınız Sibel, ama benim için can, ruh… Bunları size içtenlikle ve açık kalplilikle söylediğim için beni bağışlayın lütfen!”
“Peki, istediğin ne evlât?”
“Tanrı huzurunda nikâhımızı kıyacağınız güne kadar sadece el ele olacağımıza söz veriyorum. Beni sokağa atmayın, koltuğunuz, kanatlarınız altında kalayım, lütfen. Hatta resmen evlendirin bizi, aynı evde kalmamız sorun yaratmasın, ele-güne karşı. Askere gidip geleyim, işe yerleşeyim...
Sibel sabırlı ve anlayışlı olacağını vaat etti size, buna ben de inanıyorum ben de sabırlı ve anlayışlı olacağım. Sonrasında ebedi nikâhımızı da siz kıyarsınız. Bana, bize güç verin, sabır verin ki, dünyaya bir kere daha gelmek arzusu geçmesin içimden, içimizden.”
“Makul(1) bence! Sen ne dersin kızım, sizler ne dersiniz hatunum, Mehmet?”
Kimse sesini çıkarmadı, ben dâhil hepimizin başı eğikti, nefes bile alamıyorduk desek, yeriydi.
“Konu anlaşılmıştır, gel evlâdım kucaklayayım seni. Usulü erkânıyla(5) istemedin kızımı, ama usul ve erkânından daha iyi anlattın dileğini. Sibel senindir, dünyada da, ahrette de...”
Çocuklarına döndü baba;
“Sibel, Mehmet, İbrahim’e maddi ve manevi her konuda yardımcı olun. En kısa zamanda nikâhları olsun. İbrahim, sen de bu evin bir ferdisin artık. Ama gene de her şeye rağmen anandır-atandır, annenin ve babanın hayır dualarını alman gerek diye hatırlatayım, sana.”
“Felsefenize uymak için gayretli olacağım efendim!”
“Bugün itibariyle ‘Efendim!’ yerine, ‘Baba!’ demeye çalışsan daha iyi olmaz mı?”
“Haklısın baba!”
“Şimdi ilk işin, askerlik konusunu halletmeniz. Mehmet sen de İbrahim’le birlikte git ve askerlik kararını aldır. Bakarsın aynı yere kura çekersiniz, rahat edersiniz. Bu arada aklıma gelmişken sorayım Mehmet; yok mu senin gönül dünyanda biri?”
“Ah Baba! ‘Allah söyletiyor!’ diyeceğim, ama ben İbrahim gibi yakışıklı değilim ki. Kim benim gibisine gönül verir ki?”
“Gönül bu, nereye konacağı belli olmaz, yeter ki içinden gelsin, yeter ki arzula, iste. Haydi, şimdi hemen yola koyulun, zamana aykırı davranmak yakışmaz size. Hem aramızda, isim vermek gibi olmasın, ama zamanı körükleyenler var, tabiidir ki bizlerin de ana-baba olarak özençlerimiz! Anlayanlar, anlamışlardır artık!”
Bizler kapıdan çıkar çıkmaz, babamın, öz babamı arayacağı aklıma gelmezdi hiç. Sonramızda Sibel söyledi.
Önce benim evde bıraktığım cep telefonumu aramış, şarjı bitmiş olduğundan olsa gerek “Ulaşılamıyor!” yanıtını alınca, Sibel sağını-solunu kurcalamış, bulduğu telefon numarasıyla telefon ederek babamları davet etmiş. Babam ve annem yeni babamın ya da cici babamın yahut da kayınpeder özencimin evine ulaşmışlar.
Mehmet’le ben eve ulaştığımızda annem ve babam misafir odasında idiler ve oldukça samimi bir tavırları var gibiydi, sevdiğimin ailesi ile.
Beni görünce ayağa kalktı babam, kucaklamak arzusu gösterir gibi.
“Müslüman bir aile olduğunu söylememiştin oğlum. Kızın babası, hem hacı, hem de hocaymış, bak!”
İçimden babamı kucaklamak ve elini öpmek gelmemişti. Kolundan tutarak hafifçe bir kenara, daha doğrusu onu yan odaya çekerek, sesimi alçaltarak ve özellikle etraftan duyulmamasını istercesine kulağına yaklaşarak;
“Zinhar, demiştiniz, insana insan olarak değer vermek içinizden gelmemişti. İnsana sadece Müslüman olduğu için mi değer vermeli, dünyevi kriterlere göre mi değerlendirilmeli insanlar?”
Başını eğip dinliyordu babam, ben hızımı alamamışçasına, yıkılan köprülerin tamirinin zor olduğuna inanarak ve yeni ailemin hoşgörüsüne sığınarak devam etmek arzusunu hissediyordum;
“İnsan, insandır, okuyup da anlamadığınıza inandığım. Kur’an’da bu konuda birçok ayet var. Üstüne üstlük siz Mevlâna’dan daha yüce bir insan mısınız baba, yarım-yırtık, kulaktan dolma bilgilerle? Bana ‘Geber!’ demiştiniz!..
Farz edin ki geberdim, yokum! Üstelik gerçekten yokum! Enişte-kayın birkaç güne kadar askere gidiyoruz. Siz bana babalık hakkınızı helâl etmediniz, eğer evlât olarak hakkım varsa, ben de bazı şeyler için ahrette buluşalım, Tanrı huzurunda görüşelim, diyorum!”
Oradan çıkıp bana verilen odaya geçtim, yatağıma uzandım. Aradan ne kadar süre geçmişti, bilemiyorum. Cici babam geldi odama;
“Yanlış yaptın, yanlış yapmışsın oğlum! Baban, atan, bir kere daha düşün!”
“Baba, babacığım! Çeşitli ülkeler gezip gördünüz, çeşitli insanlarla karşılaştınız. Söyleyin bana, içlerinde hiç sabit fikirlerle bağlı olduğuna inandığı ve bilmesi gerektiği halde, bilmediği şeyler için oğluna ‘Geber!’ diyene rastladınız mı?”
“Sanmıyorum, hatta gerçekten hayır!”
“O halde hâlâ ‘Yanlış!’ demekte ısrarlı mısınız?”
“Düşünmem gerek!”
Babamlar gitmişlerdi.
Aradan geçen zamanın farkında değilim. Ne ben aradım babamları, ne aranıldım, ne de bir fikir serdedildi(9) hakkımda.
Ben sevdiğimden bir an bile ayrı kalmayı düşünmezken, şimdi önümde koskoca bir askerlik dönemim vardı. Ayrılacağımız geceye kadar koynumda kalmıştı Sibel. Ayrılacağımız gün cici babam;
“Abdest alın, giyinin oturun karşıma!” dedi. Ya bir şeyleri bilmişti, ya da bir şeyleri hissetmişti, ‘İmam Nikâhınızı kıyacağım! Sizleri Tanrı huzurunda karı-koca ilân edeceğim!’ Resmi nikâhınız ne zaman olursa olsun!” dedi.
Tek bir sual sordu, “Evet” sözlerinden sonra;
“Mehir(17) olarak ne diyorsun evlât?”
“Canımı, tüm mevcudiyetimi, neyim var, neyim yoksa hepsini!..”
Askere gittik kayınla beraber.
Bir gün “Nikâhınız var!” dedi cici babam, geldik, resmi nikâhım oldu ve döndük hemen kayın-enişte gibi değil, ağabey kardeş gibi.
Vaktimiz o kadardı o zaman, o kadar izinliydik bizi bekleyen göreve yeniden kavuşmak için…
“Gitme!” dedi karım. “İçimde anlayamadığım hisler var!” dedi, hatta yalvardı.
Görevimdi gittim…
… Ve “geber!” demişti babam…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Gerçekten ifade etmeliyim ki; Edirne’de bir bayram namazı vaazında İbrahim’in babası gibi bir hoca, caminin yarısından fazlasının boşalmasına neden olmuştu. Ankara’da bir mescitte ise; Sibel’in babası gibi bir hoca, ikindi namazında bile doldurmuştu mescidi.
(**) Haci; Genelde, belki de ülkemde, bilgisiz, bağnaz, at gözlüklü hacı, hocalar için alay amaçlı dillendirilen söz.
(1) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temelini soy erkekler tarafından belirlenir, hakimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.
Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.
Azamet; Büyüklük, ululuk, kurumlanma, onur, gurur, heybet.
Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Haşmetlice; Gösterili bir şekilde, gösterişli, heybetli bir biçimde.
Huzme; Işın demeti, demet.
Kahır; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülme.
Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.
Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.
Mümtaz; Seçkin. Ayrı bir yeri olan, üstün tutulan.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.
(2) Batıl İtikat (Batıl İnanç, Hurafe); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğ üstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan, çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye, söz veya deyimlerdir. Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Vs. vs.
(3) Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle. Kur’an’da ki bu ayet İsra Suresinin 23. Ayetidir. (Diyanet İşlerinin açıklaması)
Baba hakkında söylenen sözleri sıralamam uygun değil, ancak Hadisi Şerif olduğu söylenen şu sözü yazmam yeterli; “Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen onu terk et, dilersen muhafaza et!”
(4) Gel, Ne Olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.
(5) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade-Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
Hini Hacette Lâzım Olmak; Lüzumlu zamanda, ihtiyaç olduğu vakitte. (Hini hacette, hîn-i hacette şeklinde de söylenip yazılabilmektedir.)
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.
Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir (Hazreti Ali olarak tarif edilirse de). Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.
Usulü Erkan (Adabı Erkan); Ahlâk ve terbiye kuralları, kaideleri, edepleri.
(6) Allah taş eder; Çocukların yaramazlıklarıyla baş edemeyenlerin yanlış kullandıkları yanlış ve hatta tehlikeli söz dizisi.
(7) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak öyküde, belki de argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” olarak kullanılmıştır.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Fahri İmamlık; Kadrosu boş olan bir camiye Devlet Kadrolu bir imam atanıncaya kadar gönüllü olarak görev yapan kişiye denir. Bu kişi genelde ya eski imam, ya da müezzin olur ve gerekirse görevinin gereği olan ücret mahalle halkı ya da köylü tarafından ödenir.
Fahri Müezzinlik; Genelde mescitlerde, ufak camilerde, köylerde devletin görevlendirmesine gerek kalmaksızın o yöreden bilen insanların yüklendiği görev.
Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. Yöresel olarak yabancı, el.
Hâşâ; Dine aykırı bir ihtimalden söz edilirken kullanılan söz. Asla. Katiyen. Öyle değil. Allah korusun. Bir durum ya da davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan söz.
Hatim Etmek (Hatmetmek); Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
Hatip; Camide hutbeyi okuyan kimse.
Hutbe; Camide Cuma namazından önce ve dini bayramlarda namazlardan sonra minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.
Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, gönlü korku ve saygı dolu olma.
İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak” tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.) Ek Bilgi; İstiharede beyaz ve yeşil renk görmek hayır, siyah ya da kırmızı renk görmek şer işaretidir, derler.)
Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
Külliyen Memnu; Bütünüyle, tamamen, kesinlikle yasak.
Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” anlamındadır.
Mihrap; Cami ve mescitlerin içinde Kâbe yönünü belirten, yapının o yönündeki duvarında bulunan ve imama ayrılmış olan oyuk ya da girintili yer.
Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
Mürit (Mürid); Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş.
Namaz Çeşitleri; Farz (Beş vakit ve Cuma), Vacip (Vitir, Bayram) Sünnet (Beş vakit namazların önünde ve arkalarında kılınan namazlar) ve Nafile (Teravih, Teheccüd, Tahiyyatül-Mescit (Bir bakıma; Ziyaret), İsrak, Duha, Evvabin, İstihare, Tespih, Kaza, Şükür) namazlardır. Bu namazların her birinin kendilerine göre kural ve şekilleri vardır. İbrahim’in o günlerdeki bilgi kıtlığı ile sayamadığı namaz çeşitleri olsa gerek!
Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Namaz, dua.
Setri Avret; Özellikle namaz kılarken ayıp yerleri örtmek, erkekler için göbek-dizkapağı arası.
Softaca; Yaşadığı çağın gerisinde kalmışçasına, geri kafalı davranışlar içinde gibi. Bir görüşe, bir inanışa körü körüne bağlı olarak.
Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına uyan kimse.
Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.
Vaaz; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma.
Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.
Vaiz; Cami, mescit gibi yerlerde, genellikle öğüt niteliğinde konuşmayı yapan, aşırı derecede ayet, suret, hadisleri Arapça olarak tekrarlayan kişi.
Yobazca; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı davranan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyecek şekilde yönlenmiş kimse davranışı. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz davranma.
Zındık; Hacı-hoca takımının “Dinsiz-imansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile; “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.
(8) Cevher Yumurtlamak; Cevahir yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.
İnkisara Uğramak (Dalmak); Gücenmek, kırılmak. Gönül kırıklığı yaşamak.
Şer Etmek; ( Daha ziyade yöresel olarak kullanılan bir deyim) Kötülük, fenalık yapmak. Cezalandırmak, kınamak ve bunlara benzer hatta şiddete dayanan uygulamalar yapmak.
Telâffuz Etmek; Söyleyiş şekli, sesleniş tarzı gerçekleştirmek.
(9) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
Kavanlamak; Yöresel olarak, Sıkı sıkı kaplamak, örtmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, gözlemek, korumak, desteklemek, destek olmak.
Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).
Serdedilmek; İleri sürülmek. Başında, başlangıcında söz konusu edilmek.
Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
(10) Kul Hakkı Yemek; İnsanların başka insanlar üzerinde olan haklarını birbirine geçen haklarını, emeklerini umursamamak (Müjde? Bu gece, şu an günahlarda % 100 e varan indirimler, iyiliklerde 1000 kata varan ekstra puanlar sizleri bekliyor? NOT: Kul hakkı kampanya dışıdır?) Kur’an, Bakara Suresi. 188. Ayet; “Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Bile bile, günaha saparak, insanların mallarından bir kısmını yemeniz için onun bir parçasını yetkililere aktarmayın. Kur’an, Nisa Suresi 10. Ayet; “Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” Kur’an Şuara Suresi 181. Ayet; “Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın.”, 182. Ayet; “Doğru terazi ile tartın. “ 183. Ayet; İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın, bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.”
(11) Hakkı batıl ile örtmeyin, hakkı gizlemeyin. Kur’an’ı Kerim Bakara Suresi, 42. Ayet.
(12) Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Kur’an’da Tegabün Suresi, 14. Ayet.
(13) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijit bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.
(14) Bir kedim bile yok; Sezen AKSU Şarkısı.
(15) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan!.. Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.
(16) Severim ben seni candan içeri / Yolum vardır bu erkândan içeri / Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende benden içeri. Yunus EMRE
(17) Mehr, ya da Mehir; İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği para, mal, mülk gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır. Bir bakıma başlık parası diyebileceğimiz ancak kadına verilmek üzere takdir edilmiş bir bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).