Karışık kuruşuk(1) rüyalar görmek, biçimsiz hayallere dalmak ve gerçekleşmesi mümkünsüz düşüncelere inanmak garip bir huy olsa gerek. Ya da kendim için, tam anlamıyla; “Garip huylarımdan biri!” demeliyim.

Bir fabrikada Güvenlik Görevlisiydim, hani ayıp olmayan adıyla bekçi, hatta ayakçı(2). Patronun, hanımının, hatta çocuklarının tüm arzu, dilek, istek ve emirlerini yerine getirmeye mecbur olan bir görevli…

O gün hanımefendi, fabrikada oturdukları lojmanın üst taraflarından bir yerlerinden başını uzatarak seslenmişti;

“Kâzım, Kâzım Efendi!”

Kâzım’a ne lâzım? “Efendim!” demek lâzım!

“Buyur Abla!”

“Hâlâ ‘Abla’ diyor yağ! Yağ ‘Efendim!’ yağ da ‘Hanımefendi!’ desene be adam!”

“Peki, buyurun, emredin hanımefendi!”

“Hah şöyle! Minnoş’un canı sıkıldı, şöyle bir dolaştır da getir!”

Hanımefendinin Minnoş dediği bir it! Sokak köpeklerinden farklı olarak üstü-başı-giyimi-kuşamı ve bunlarla beraber masrafı en az benim kadar olan süslü bir salon köpeği…

Ve; “Emir demiri keserdi!” Boğaz tokluğuna gibi bir iş bulmuşsun, sıkıysa o iti dolaştırma da, al boyunun ölçüsünü!

Bir şair; “Teşbihte hata olmaz(3)” demiş ya, bir diğer şair de; ciğercinin kedisi ile sokak kedisini kıyaslamış ya(4). Benim aklıma gelen de o tertip. Hani sosyete çocukları vardır bizim patronun oğlu İlkem’e denk. İlkem’in bir ismi de “Vahit” idi.

Sanırım iki kızdan sonra dünyaya geldiği için ve ailenin ilkesi olup oldukça şımartılmış bir zattı kendileri! Öyle ya bütün mal-mülk eloğluna gidecek iki kıza kalacak değildi ya!

İlkem’in etrafında bodyguard’lar(5), “Evet! Tabii! Hayhay!” diyen efendimciler, “Arkadaşlarım” dediği menfaatçiler, menfaatperestler, menfaat yıldızı yalakalar(6) ve lüks denecek arabası, ya da cipleri olanlar…

Kaşınırlar böyleleri, tam anlamıyla sataşırlar, çullanmak(7) isterler bir gariban(8) ya da korumasız birini görürlerse. Hele ki kenarlarda, köşelerde, tenhalarda…

Tam hesap görülmeğe başlanacakken, o gariban omzundaki ceketi bir omuz hareketi ile atıp bıçağını ya da silâhını belinden çıkarmaz mı?

Onların bir sokak köpeği gibi kuyruklarını apış aralarına sıkıştırmaktan başka çareleri kalmaz, “Çil yavrusu gibi dağılmak” sözü onlar için azdır ve ilmen ispat edilmiştir ki(!); “Yiğitliğin % 99’u kaçmak, kalanı ise hiç görünmemektir.”

Bu Minnoş da öyleydi işte. Sokağa çıkar çıkmaz “Deli dana(9)” gibi seğirtirdi(10) dört bir tarafa, gelene hırlar, geçene ciyaklar, haddini bilmezdi, şımarıkça. İyi ki tasması, uzayan bir kayışı vardı.

Birileri üstüne doğru “Höt!” diyerek gidince yani korkunca da bir sokak köpeği olmasa da “Kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırmak” hareketi belliydi Minnoş’un yiğitlik konusunda!

Fabrikanın tüm bekçileri, koruma ve güvenlik görevlileri ile iyi geçinen, yaratılış itibariyle huysuz ve canavar tipli olmakla beraber uysal olmaya gayretli Kangal isimli bir kangal köpeğimiz vardı, patronun onu bebekliğinden, daha süt emerken alıp fabrikaya yerleştirdiği.

Kangal gece boyu serbest kalırdı, işçilerin gece vardiyası olsa da, o bilirdi. Gece bitip de günün ilk ışıkları göründü mü, bağlanılmayı beklerdi, öylesine akıllıydı (yani).

Herkes severdi Kangal’ı. Bir tek Minnoş sevmezdi onu. Her sokağa çıkışında, haddini bilircesine, fazla yaklaşmadan, ama dayılığı da ayaktan bırakmaksızın hırlar, cıyaklar dururdu Kangal’a karşı. Kangal’ın “Ya sabır!” çektiğine inanırdım, “Höt!” diyemezdi ki garibim!

Bir gün, yani o gün cesareti aşırıya mı ne kaçtı Minnoş’un, yoksa Kangal mı onun hareketlerine çok sinirlendi? Bir çırpıda silkindi Kangal, bağlı olduğu zincirle kulübesini sürükleyerek Minnoş’la kucaklaştı!

Olayın başlayıp bitişi, Minnoş’un mevta(11) oluşu yarım dakika bile sürmemiş, onları ayırmayı düşünmek için bile vaktim olmamıştı. Kangal yerine çömelmiş, belki de çökmüş, akıbetini bekliyor gibiydi, keza ben de…

Âlâyı vâlâ(12) ile ağlayarak sızlayarak, bağırarak çağırarak geldi hanımefendi, uzaklarda okuyan, yani yüksek tahsile devam eden ilk olan Esma İlkim isimli kerime hariç, evdeki Hüsna İklim adlı kerime(13), mahdum(13) Vahit İlkem ve patron...

Öncesinde ben tekmelendim, tokatlandım. Bana neler söyledikleri, nasıl, niye ve ne şekilde bağırıp çağırdıkları aklımda kalmamış, hatırlayamıyorum.

Onlar Minnoş’un cesedini aldılar, patron silâhına bir mermi sürdü, gururundan ödün vermezcesine başını dik tutan Kangal’a bir el ateş etti. Mağrurca ve sesini çıkartmadan uzandı Kangal olduğu yere.

Minnoş gibi mezarı fabrika bahçesinde olmadı. Uzaklarda bir yerde, bir toprak altı oldu mekânı. Bu mekânı hazırlayan da belli idi...

Ama öncesini söylemem gerek. Patron kararsızlıkla elindeki silâhı başka bir gerekliliği yerine getiremiyor olmasının öfkesiyle;

“Git, muhasebeye uğra!” dedi kısaca, fazla söze gerek duymadan…

Neden sonra sigara molası veren bir genç vasıtasıyla kendime geldim, Güvenlik Kulübesinde. İnsan gözleri açık da uyuyabiliyormuş demek ki! Hâlâ fabrikada Güvenlik Görevlisiydim. Kangal kapı önünde benim gibi gece nöbetine hazır olmak istercesine uyukluyor, ara sıra da esniyordu.

Bu demekti ki, Minnoş için onu gezdirirken, hava aldırırken(!) çok ama çok, olağandan da çok dikkatli olmalıydım. Yoksa ekmeğimi yitirmem bir mermi kadar yakındı bana!

Görevime devam ediyordum. Allaha şükür, bir rüya, ya da hayal sorun olmaksızın aç kalmaktan kurtulmuştum. Gene fabrikanın angarya(14) işleri omzumdaydı. Bir bakıma Güvenlik Görevlisi değil, ayakçılık yanında Şamar Oğlanıydım(15).

“Gel Kâzım, git Kâzım, şu lâzım Kâzım, bunu getir Kâzım!”

İnsana biraz da tahammül lâzım! O da bende vardı işte. Soğukkanlılık, aldırmazlık, adamsendecilik(16), vurdumduymazlık(16) mı? Yok, sadece ekmeği yitirme korkusu…

Oysaki patron muhasebecisine değil, bana güvenirdi sanki. Çuvalla, çantayla Türk paralarını, yabancı paraları bana teslim ederdi; “Git! Şu-şu bankalara yatır! Şuralara-buralara ödemeleri yap!” diye ve bıkmadan-usanmadan her seferinde aynı sözü söylerdi;

“Silâhın yanında mı, ağzına mermi sürülü, emniyeti açık değil mi?”

Eğer gittiğim yerlerde araç park etmek sorun olacaksa benim gibi angarya işleri için koşuşturan fabrikanın şoförlerinden biri ile giderdim bankalara, ya da şuraya buraya, çek-senet gibi bankaya yatırılmamış bir şeyleri ödemek için.

Lâf aramızda paraları elden ödemek hoş olurdu, hoşuma giderdi, çünkü eli açık olanlar bahşişsiz geri çevirmezlerdi beni ve genelde sözleri; “Bir çay içersin, ya da öğle yemeğin benden!” gibisinden olurdu.

Bankalarda da işim kolaydı, ya da rast giderdi! Çünkü sıra harici davranışım, bir bakıma önceliğim vardı, bankadaki aynı memurlar “Buyur!” ederlerdi ve işlem bitinceye kadar mutlaka çaylarını, ya da her ne varsa onu içerdim, yaz-kış farklılığı ile!

Patron olmasam da muteber(17) bir müşteriydim, çünkü! Bu nedenledir ki gittiğim her bankada en az bir bayan bana âşıktı(!) hatta içlerinden bir-ikisinin bana göz süzdüğünü de fark ediyordum.

Pardon! Anlamadım! Şimdi bu “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş!” sözü de nereden çıktı? Ne demek olaydı ki bu ya! Ya da patronun hanımının bana söylediği gibi söylememde mahsur yok; “Yağ!”

Böyle günlerden biriydi, bankalardaki, kurum ve kuruluşlardaki görevlerimi bitirmiş, işlettiğim banka defterleri ve makbuzlarla fabrikaya geri dönüyordum. Sürat yapmama gerek yoktu, acelem yoktu ki!

Hani altımdaki iyi bir araba olmasına rağmen ehlen ve sehlen(18) tenezzüh vapuru(19) gibi gidiyordum da, denilebilirdi. Bir yokuşu çıkmıştım, inerken karşıma, daha doğrusu önüme aynı yönde giden iki güzel kız çıktı, karşıdan da bir traktör geliyordu.

Kornaya hafifçe dokundum, o kızların bankete(20) inmeleri için. Sanki ben onları o şekilde ikaz etmemişim gibi, üçüncü bir güzel kız daha çıkmaz mı arkalarından sol tarafa doğru caddeye?

Fren yapamazdım, savrulma ihtimalim vardı, üstelik bu kızlardan birinin ikisinin telef olmasına(21) da neden olabilirdi.

Traktörün üstüne doğru gitmem gerekirdi ya da bankete doğru. Traktöre yönelişim benim telef olmamdı, bankete doğru gidersem devrilebilirdim. Bu da güzel kızların birinin-ikisinin, belki de hepsinin hırpalanmalarını, yaralanmalarını, zarar görmelerini, hatta ölmelerini engelleyemezdi.

Korktum, erkekçe söylemem gerek, yani yalan mı söyleseydim? Ha! Kızların güzel olduklarını nereden mi biliyordum, ya da anlamıştım. Zehir Hafiye olmasam bile Güvenlik görevlisiydim ya, gözümden hiçbir şey kaçmazdı!

Kızlar, yani o güzel bedenler baktılar ki, çaresizlikler, imkânsızlıklar içindeyim, şarampole(22) attılar kendilerini. Ben yanlarından geçerken ağızlarını açıp kapattıklarını görüyordum. Herhalde bir kazadan kurtuldukları için şükrediyor, dua ediyor olmalıydılar, ilenecek(23) değildiler ya! Ancak arkamdan savurdukları taşların anlamını çözememiştim!

Centilmendim(24)! Hiç olmazsa özür dileyip gönüllerini almalıydım. Hani; “Sana taş atana, sen ekmek at!” örneği! 

Yol boştu, geri vitese takıp yanlarına geldim, hayret dolu bakışlarına aldırmadan. Gerçekten üçü de güzel kızlardı. Hatta patronun küçük kızından bile. Büyük kızı zaten hiç görmemiştim desem, yalan değil, hatırlamıyorum çünkü.

Kızların unutmağa çalıştıkları korku, endişe ve çekinikliklerinin üzerinden sanki yıllar geçmiş gibiydi. Saçlarını tam olarak görüp hissetmesem bile, sarışın olanı, nedenini, niçinini bilmediğim şekilde sarılıp öptü beni. Eee! Cevapsız mı bırakacaktım ki onu!..

“Yastığını öpmeyi bırak oğlum, kahvaltını et çabuk, yoksa işe geç kalacaksın!”

Bu; annemin sesiydi!

Bir gün, böyle olmayan günlerden bir gün, hanımefendi bağırdı pencereden;

“Kâzım!”

“Buyurun efendim, emredin, bir şey mi lâzım?”

Koşarak çıktım merdivenleri, kapılarının önünde durdum;

“Kızım Hüsna bugün arabasını kullanmak istemiyor, kötü bir rüya görmüş de. Sen onu nereye isterse oraya götür. Sapasağlam da geri dönün ha!” dedi annesi azarlar gibi.

Tuhaf değil mi, o; patronun hanımıydı ve ben onun ismini bilmiyordum, belki de öğrenmek zahmetine katlanamamıştım, tavır ve edaları dolaysıyla olsa gerek?

Ukalalık(25), ya da kendini bilmezlik(25) olmasın, üç bebeyi yeterli görmüş olmalıydı patron(lar). Öyle değil mi ya? Patron, patron ise, hanımı patroniçe, kızlar patroniçecikler, oğlu da patroncuk olmalıydı, herhalde!

Oysa küçük patroniçecik, patroniçecik değil gibiydi. Ne zaman karşılaşsak, “Ne oldum delisi(26) gibi gururla değil, sevgiyle “Merhaba!” derdi, hem sadece bana, birimize değil, hepimize.

Bazen hal-hatır, bazen çoluk-çocuğumuzu, çok zaman da anne-babamızı, hem de isimlerimizle, isimleriyle sorardı. Sonrasında ise o yosun yeşili gözlerini diker, hep o can alıcı sözleri söylerdi, bana;

“Kâzım Ağabey, yok mu ufuklarda bir şeyler? Benim büyümemi bekliyorsan avucunu yalarsın! Ben evlenmeyi hiç mi, hiç düşünmüyorum çünkü!” der, sonrasında “Kırk dereden su getirmek” istercesine, özür dilerdi.

“Yanlış anlamamalıymışım, benim kendisinde gözüm olmadığını biliyormuşmuş, konumlarımızın hiç önemi yokmuş, aşk önemliymiş, sevgi kelebeği ota da konabilirmiş!”

Sonrasında o gün bu sözlere üstünde durmam gereken bir söz ekledi;

“Sana zahmet olmayayım Kâzım!”

Aslında Hüsna’nın kendisini savunması gerekli değildi. Ben haddini bilen ve bilmesi gereken biriydim. “Armut bile dibine düşerdi”, “Davul bile dengi dengine çalardı”, “İnsanın hayal ettiği müddetçe yaşadığını(27)” da bilen biriydim. Ama hayaller de makul(28), mantıklı(28) olmalıydı, sıra dışı olmamalıydı!

Gene de insan; “Armut piş, ağzıma düş!” demekten sakınabilir miydi kendini? Sakınmalıydım ama çünkü patronun kızı kimdi, ben kim? Gerçekten ikimiz bir terazinin iki kefesine bile oturamazdık. O, o kefeye sığmaz, bense asılı kalırdım o terazinin kefesinin tepesinde.

Bunlar da nereden çıktı; “Sana zahmet olmayayım Kâzım!” derken? Kâzım?.. Bana yakışmayan bir isim olarak kabul ettiğim; Kâzım Bey değil, Kâzım Efendi hiç değil, başlangıçlardaki gibi Kâzım Ağabey de değil, sadece Kâzım…

“Emredin hanımefendi” dedim, genç kıza, anasına dediğim gibi, farksız…

“Estağfurullah(29)! Çok kötü rüyalar gördüm, canım sıkkın, okula da gitmek istemiyorum, sen bir yön çiz, istediğin yerlere götür beni, yeter ki buralardan uzaklaşalım, başımı dinleyeyim!”

“Emredersiniz efendim!”

“Emir değil, ufak bir rica…”

“Peki efendim!..”

Emir beklerken, servis aracının direksiyonu başında gözü açık olarak uyumak da ne olaydı ki? Bu kere yük boşaltmak için perona yanaşma gayretinde olan kamyonun şoförü beni tenkit edercesine tıklatmıştı penceremi;

“Abi, bu ne dalgınlık? Korna çaldım, duyuramadım, arabayı biraz ileri alırsan, ben perona rahatça yanaşırım.”

“Ne? Ha? Hık! Mık!”

Ne oluyordu bana? Hayallerime esir mi oluyordum(30)? Dikkatli olacaktım bundan sonra. Hayal? Hep hayal ve rüya? Doktorluk muydum yoksa ben? Hani o kelimeyi sarf etmek hiç içimden gelmiyor; “Deli” gibi.

Bir gün bir dert açacaktım başıma. En iyisi saçmalamayı bırakıp, “deli” de desem kendime, bu illetten(31) kurtulmak için bir doktora gitmeliydim. Ancak gene de kendime toz kondurmamak için soruyordum; “Hangi cins bir doktora?”

Deli Doktoru? Olmazdı, hem olmamalıydı da…

Hükümet Doktoru, Poliklinik Doktoru, Aile Doktoru?…

Yoksa eczaneye gidip “Şey ilâcı var mı?” diye mi soraydım ki? Hepsinde başarısız olacağımı kesinkes biliyor gibiydim.

En iyisi öncelikle haftada bir yasa gereği fabrikaya gelen, ketum(32) bir insan olduğuna, ser verip sır vermeyeceğine inandığım doktora soracaktım.

Fabrika Doktorunun futbol hastalığı vardı. Oynamak üstüne değil, gençliğinde bir ara amatör kümelerde hakemlik yaptığından, hakem olarak özlemini gidermek için. Patron onu kıramazdı, eskilerden kalan bir dostlukları olsa gerekti. Hatta patron da ara sıra maçlarımıza katılır, her nedense hep onun tarafındaki takım kazanırdı maçları!

Patron, eğer kendisi oynamayacaksa, beşerden on kişiye izin verir, halı saha olmasa da beton saha olarak, bir bakıma futsal denilen salon futbolu gibi bir şey desem, yanlış olmayacak bir maç yapardık.

Genelde beyaz takımın kalecisi ve kaptanı olmak mecburiyetimdi, kırmızı takımın karşısında olarak. Söylemek gereksiz, lojman penceresinden seyreden gençler oldu mu çok başarılı olurdum, sebebini bilmiyorum! Patron ayrıca, işe-güce bakmaz, moral eğitimi diyerek işlere engel olmayacak şekilde seyircilere de izin verirdi.

Kaybeden bir tepsi baklavayı sayemde(!) hemen alıp getirirdi. Genelde kaybetsem bile mızıkçılık yapıp, çamura yatıp, para ödemeye katılmamak en büyük zevklerimden biri (gibi) idi!

Akıl erdiremediğim şey ise; doktorla kapıştığım konu idi. Doktor başlama vuruşundan önce; “Her iki takıma da başarılar dilerim!” derdi ve anında kapışırdım doktorla, bitmez-tükenmez gibi:

“Doktor, ya bize başarı dile, ya da karşıya. Olmuyor böyle, ben kendim ve takımım adına karşı tarafa başarılar dilemiyorum!”

“Kendine gel oğlum! Ne başarısı? Kime, neden, nerede, ne zaman?” diyen doktorun sesiyle geldim kendime.

İyi mi? Doktora kendimi anlatma gayretinde, sorma isteğindeyken, onun “Yat!” demesiyle birlikte sedyeye uzanır uzanmaz bu kere de doktorun o süre zarfında nelerle meşgul olduğunu, ya da benim neler anlattığımın farkında olmaksızın anlattığını şekillendirmiştim zihnimde.

Benim unutamadığım (yaşadığımı sandığım) oldukça fazla bir sürü olaydan bir kaçını şöyle sıralayabilirim ahenkli-ahenkli anlatmak yerine;

Bir tarihte, yani o ölmeden çok çok önceki tarihlerden önce Elizabeth Taylor’la, bana âşık olduğunu söylediği için ısrarlarına dayanamayarak evlendim, hatta biri ikiz olmak üzere üç de çocuğumuz oldu!

Mahatma Gandhi ile yaptığımız satranç maçlarında onu üst üste beş defa mat edince(33) benimle bir daha satranç oynamamaya yemin etti. Tarihi tam olarak hatırlamıyorum, ama bildiğim onun büyük bir adam olduğuydu!

Bir gün uçakla bir yerlere gidiyorduk, hanımın biri beklenmedik bir doğum sancısına başlamaz mı? Eh! Görev benim başıma kalmış, doğumu başarı ile gerçekleştirmiştim. Hostesler bebeğin adının “Gökhan” olmasını istemişlerdi, ben de fedakârlık edip kendi ismimden vazgeçmiş ve “Peki!” demiştim.

Bir gün, bir defasında da bir savaşa katıldım. Önemli değil, bir köprüyü uçuracaktık! Arkadaşlarla tüm hazırlıklarımızı yapmıştık. Ancak nasıl olduysa olmuş, arkadaşlarım uzaklaştıktan sonra, bombalara ayar yapmak yerine, yanlışlıkla hepsini patlatmıştım.

Şehit oldum tabii! Ama sonrasında hayata nasıl geri döndüğümü pek hatırlamıyorum. Sanırım o köprü; Kwai Köprüsü idi!

Bir yaz günüydü. Galiba arkadaşlarımdan, ya da tanıdıklarımdan birinin nikâhına katılacaktım, bir deniz ülkesinde. Bindiğim vapurdan bir kız çocuğu denize düşmez mi? Kim dinler, düşünür, takım elbiseyi, nikâhı falan? Hülyam icabı(!) atladım vapurdan, yüzdüm ve kurtardım o genç kızı.

O kızın adı eğer yanlış aklımda tutmadıysam Annabel Lee idi. Sonrasında o nikâha katılıp katılmadığım aklımda kalmamış. O geminin adı dün gibi hatırımda; Titanik’ti. Ve Annabel Lee söz verdi bana, doğacak ilk erkek çocuğunun adını “Kâzım” koyacaktı!

Bir dere ya da nehir kenarında pikniğe gitmiştik arkadaşlarla. O kötü kalpli cadı, beni gözüne kestirmişti, beni kurbağaya çevirmesin mi? Ne Pamuk Prenses merak etti beni, ne de Kırmızı Şapkalı Kız geçti yanımdan. Pinokyo ve Keloğlan kendi havalarındaydılar zaten. Ama şehit olup canlanışım gibi, insan haline nasıl dönüştüğüm hatıralarımda yer almamış!

Bir tarihte Vatikan’a yolum düşmüş, papayı bir suikasttan kurtarmıştım. İşin yanlış tarafı hiçbir gazete bahsetmedi benden. Keza Susurluk’taki kazadan önce de o kamyona “Dur! Çıkma!” deyişim gazetelerde yer almadı.

Askerdeyken S-3 dediğimiz Harekât Subayı “Gel bir ihtilâl yapalım!” dedi. Uymadım ona. Yoksa Allah muhafaza bugün Ergenekon’dan mutlaka içerideydim.

Gene de garantim yok, tabii. Delil kalmıştır belki, ya da delil bulmak (daha doğrusu yaratmak, meydana çıkarmak) çok mu zordur ki?

Daha başka hangi birini anlatayım, hangi birini söyleyeyim, hangi birini şekillendireyim ki, rüyalarımın, hayallerimin, beynimde şekillendirdiklerimin? Hani yazsaydım derdimi(34) değil, ama hayal ya da rüya olarak zihnimden geçirdiklerimi yazsaydım gerçekten bir ciltten fazla olurdu…

Günlerden bir gün Hüsna’yı rüyamda gördüm yeniden ve sordum “Hava nasıl?” diye. Eee! Adı İklim olduğuna göre havayı ondan iyi bilecek biri var mıydı ki? Dediğim gibi bu onu rüyamda ilk görüşüm değildi, saymadım kaç kez olduğunu. Babam kaç sabah; ısrarla sarsarak uyandırmıştı beni;

“Gene uykunda gevrek gevrek sırıtıyorsun. Gene o kızı görüyorsun di mi rüyanda? Oğlum, kendine gel, o kız kim, sen kim? Bir kul, bir mabuda(35) kavuşabilir mi, rüyalarda, hülyalarda da olsa? Aklını başına devşir(36), sükûtu hayale(37) uğrama, hüznün bizi de üzer!”

Sözler bir kulağımdan girip, diğer kulağımdan çıkıyordu ve Hüsna her gün üstüme-üstüme geliyordu sanki. “Seni seviyorum, öp beni, tut ellerimi, sensiz yaşamayı düşünemiyorum hiç!” diyordu, ama ben görevim nedeniyle aykırı duruyor, onu bir yerlere götürürken aynadan bile bakmıyordum ona.

O da bana bakmıyordu, utanıyor olmalıydı zahir(38). Bu; hüsnü kuruntum(39) da, süslü kuruntum da olamazdı. Bir gün mutlaka sakladığı duygularını açıklayacaktı bana. Zaman nelere kadir değildi ki? Bekleyecektim.

Malûm ”Bekleyen derviş, murada erermiş!” Galiba Ebem de göbek adımı “Derviş(40)” diye koymuştu, öyle hatırlıyorum, doğar doğmaz nasıl aklımda tuttuysam?

Hani o ismini bilmesem de patronun hanımıyla benim aramda gizli bir şifre vardı; “Kâzım!” diye seslenişlerinde. Bir defa “Kâzım!” demesinin anlamı, “Bak!” demekti.

Duyuramadığına inanırsa, ya da duyuramamışsa, ya da ben duymazdan gelmişsem bir defa daha tekrar tek olarak seslenirdi; “Kâzım!” İki defa derse, bu; “Kapıya gel!” demekti. Üç defa bağırması ise “Bekle!” demekti ki, bu angaryalarla boğuşacağım anlamına gelirdi. Oraya git, buraya git, paket taşı, kuaförde bekle, aklınıza ne gelirse.

Bazen canı kebap ya da herhangi bir şey çekerdi. Otururdu! A be ablam! Pardon; A be hanımefendi, desen ki; “Bir kenara çöreklen, sen de zıkkımlan(41), hesap benden, ya da cebinden öde!” diye, hayır mı derdim ki sana, yani size anlamında.

Yok, “Ya” yerine “Yağ” diyenden ne bekleyebilirdim ki zaten? O tıkınır, ben dışarıda, yağmur-kış varsa yüksek izinleriyle arabanın içini soğutmadan ve kokutmadan ki (bu özel talimatı idi) işinin(!) bitmesini beklerdim.

O gün iki defa söyledi adımı; sıkıysa duymazlıktan gel, hayta-hayta(42), aylak-aylak(42) dolaştığımı görmüştü herhalde. Aslında bana haytalık yakışmazdı, mutlaka verilen bir görev, ya da üstümde olan bir görev gereği idi dolaşmam.

Koşarak yükseldim merdivenlerde;

“Büyük kızım Esma gelecek! Terminale karşılamaya gideceğiz, bekle!” dedi.

O sırada Hüsna geldi yanına;

“Anne sana zahmet olmasın, ben giderim ablamı karşılamaya, sen de biz gelinceye kadar onun sevdiği yemeklerden, tatlılardan yaparsın, ya da yaptırırsın aşağıdaki garson-aşçı kızlardan birine veyahut da yedek şoförle pastaneden aldırırsın kızlardan birine.”

“Olur valla kızım! Bana da giyinip-kuşanmak zor gibi geliyordu zaten!”

“Ben hemen giyinip geliyorum Kâzım!” dedi, bir süre durduktan sonra “Ağabey!” diye ekledi. Bu nüans(43) annesinin kulağını gıcırdatmış(44) mıydı, bilemiyorum?

Ama ben bir kere daha etki alanına girdiğimi hissediyordum onun. Bu, bacak kadar kız (bakmayın öyle bacak kadar deyişime, ablası benden büyüktü, kendisi ise benden en fazla bir yaş küçük), kedinin fare ile oynadığı gibi benimle oynamaktan hınzırca(45) bir zevk alıyordu galiba.

Ama ben ne şeytana, ne de ona uymayacaktım, içimdeki kıpırtılar bana kalmalıydı, babamın dediği gibi haddimi bilmeliydim. Ama gönüldü bu, ferman dinlemiyordu(46). Arka kanepeyi bırakıp yanıma oturuşundan, kokusundan haz alıyordum, saklamamam gerek.

Acele etmiştik galiba, terminale gelmekte. Annesinin verdiği saate göre otobüsün gelmesine daha bir saat kadar vakit vardı;

“Ne yapayım efendim?” dedim.

“Parka çek, park et de iki lâfı uç uca eklemeye çalışalım. Ben sana ‘Kâzım!’ diyorum, sen bana hep ‘Efendim!’ Nedir bu resmiyet önce onu anlat, ismimi söylemek çok mu zor geliyor sana!”

“Sen!”

“Kâzım!”

“Siz” yerine. Tuhaf şeydi!

“Ne münasebet efendim? İsminiz çok güzel, isminizi söyleyerek isminize saygısızlık etmek istemem, hem haddimi bilirim efendim, güzelsiniz, dünyada sizden daha güzeli olduğunu da düşünmüyorum.”

“Yani şahin, serçe misali gibi mi?”

“Hayır efendim! Karga-kartal örneği(47). Malûm kartallar cengâverdir(48), ulaşılmazdırlar, cesur ve kuvvetlidirler ve bunun için tek başlarına uçarlar, korkusuz, yüreği pek ve güçlü, tıpkı sizin gibi. Ama benim gibi kargalar sürüyle uçarlar, sürüsüne berekettirler, çirkin, bet sesli(49) ve artık başka neler gibiyse onu da siz bilin!”

“Yanlışlarını fark edebiliyor musun?”

“Ne gibi efendim?”

“Hepimiz insanız ve insanların birbirlerinden insan olarak hiçbir farkı yoktur. Üstelik gönül kimi severse kartal da, güzel de, şahin de odur. Ve ben sana kaç zamandır ‘Kâzım!’ diyorum, hâlâ bir şeyleri anlamamakta tehirin varsa, onu sen düşün. Ben mi adım atmalıyım? Ben mi sana bir şeyleri söylemeliyim?”

Zaman geçiyormuş, farkında değilim!

Hüsna baktı ki bende hareket-bereket yok, ensemden tuttuğu gibi kendine çekti, öptü beni. Tam bu sırada arabanın camı tıklatıldı;

“Oh be gene rüyaymış!” dememe gerek kalmadı.

Arka kapıyı açan Hüsna’nın ablası Esma;

“Çevreme verdiğim rahatsızlık için özür dilerim!” diyerek oturdu arka koltuğa.

“Ablacığım hoş geldin! Kusurumuzu bağışla, konuşmaya dalmışız da!”

“Konuşmaya mı sadece? Zaten sır değildi, Hüsna’yı biliyordum, konuşmalarımızdan. Böylece Kâzım’ı da öğrenmiş oldum. Dediğin gibi bir çocukmuş şoförün Hüsna. Darısı inşallah benim başıma da. Haydi, annemizi bekletmeyelim. Hem bu haberi ona ben vermek istiyorum, kişisel kanı, kanıt ve kanaatlerimle.”

Ben rüya ve hayallerimle beraber olduğumu sanırken gerçekle yüz yüze kaldığımı nereden bilebilirdim ki…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bilindiği gibi Esma-i Hüsna “En güzel isimler” demek olup Allah’a yakıştırılır. Vahit ise (aslında El Vâhit olması gereken, benzeri, ortağı olmayan, tek olan anlamında) Allah’ın sıfatlarından biridir. Patron ve hanımı belki bu düşünceyle çocuklarına bu isimleri vermiş olabilirler! İlkim ve İklim ile İlkem ise uyakları, harf uyumları ile ilk çocuk, meteorolojik olay, idealim anlamlarında benim yakıştırdığım isimler.

(1) Karışık-Kuruşuk; Aynı nitelikli şeylerden oluşmuş, düzensiz şeyler, kargaşa halinde, açık-seçik olma durumunu yitirmiş, düzensiz, intizamsızlık, dağınıklık konusunda üst düzeyde olma.

(2) Ayakçı; Belirli bir iş süresince tutulan ve belirli ayak işlerine bakan işçi, hizmetli kişi.

(3) Teşbihte hata olmaz ya / Hani /  Nesir kamyonsa / Şiir de taksi! M. Said ÇEKMEGİL

(4) Uyuşamayız seninle yollarımız ayrı / Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi… Orhan Veli KANIK “KUYRUKLU ŞİİR”

(5) Bodyguard  (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

(6) Yalaka; Yağcı, dalkavuk. Öven. Pohpohlayan. Bir insanın gözüne girmek, yaranmak için yapılan her türlü abartılı hareketlerde ve övgüde bulunan.

(7) Çullanmak; Alta almak için birinin üstüne atılmak, saldırmak. Birini bezdirecek, bıktıracak derecede tedirgin etmek, birini sözle üstüne gitmek, sözle saldırmak.

(8) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(9) Deli Danalar Gibi; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden şaşkınca davranma (Hayvanlar gibi demek daha doğru).

(10) Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

(11) Mevta; Ölü, ölmüş kimse.

(12) Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

(13) Kerime; Kız evlât (cömert, eli açık anlamlarını da taşır). Eski deyiş.

Mahdum; Erkek evlât (bir büyüğün oğlu) anlamında kullanılan eski deyiş.

Öyküde (belki de) küçümseme anlamında kullanılmış olabilir!

(14) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).

(15) Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

(16) Adam Sendeci; Önemsemeyen, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.

Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.

(17) Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.

(18) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

 (19) Tenezzüh Vapuru;  Asıl anlamı; “Eğlenmek için vapurla gezip dolaşmak” olmakla beraber, eskiden İstanbul’da bir o yakaya, bir bu yakaya giderek yolcu taşıyan, servis yapan vapurlar vardı, bunlara “Tenezzüh Vapuru” denirdi. Bunun benzeri karada, çok yavaş hareket ederek, dinlene dinlene gitmek, yürümek, bir bakıma dolmuş ya da halk otobüsü şoförlerinin müşteri toplamak için iki tarafa bakınarak gitmesi şeklinde “Dilenci Arabası, Sütçü Beygiri, Pazarcı Kamyoneti, Marşandiz” gibi sözlerdir!

(20) Banket; Yaya ayrılmamış karayolunda, taşıt kenarı yolu ile şev başı veya hendek üst kenarı arasında kalan ve olağan olarak yayaların ve hayvanların kullanacağı, zorunlu hallerde araçların da faydalanabileceği kısım.

(21) Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.

(22) Şarampol; Karayollarının her iki kenarındaki, yol düzeyinin aşağısında kalan bölüm.

(23) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

(24) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).

(25) Ukalalık; Kendini akıllı ve bilgili sanma, bilgiçlik taslama.

Kendini Bilmezlik; Ne yaptığını bilememe, haddini aşma.

(26) Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

(27) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.

(28) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.

(29) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

(30) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(31) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

(32) Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

(33) Mat Etmek; Satranç oyununda karşısındaki oyuncuyu mat durumuna düşürmek, yenmek. Bir tartışmada karşısındaki kişiyi yanıt veremez duruma düşürmek.

(34) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(35) Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.

(36) Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

(37) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(38) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli, parlak. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.

(39) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

(40) Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.

(41) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(42) Hayta Hayta Dolaşmak; Külhanbeyi, kabadayı, serseri gibi dolaşmak.

Aylak Aylak Yatmak (Gezmek, Dolaşmak, Oturmak); Tembelce, tembel bir biçimde yatmak. Avarece gezmek, dolaşmak, işsiz, boş gezmek, oturmak.

(43) Nüans: Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayrıntı, ince fark.

(44) Gıcırdatmak; Gıcırtı çıkarmasına yol açmak. Yaylı bir çalgıyı bilmeksizin çalmaya çalışmak.

Gıcırtı; Sert nesnelerin sürtünme sonucu çıkardıkları ses. Gıcırdama sesi. Yaylı çalgıların bilinçsiz çıkardığı ses.

(45) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(46) Ferman Dinlememek; Genelde Gönül ferman dinlemez!” şeklinde kullanılır, padişahtan gelse bile emir, buyruk dinlememek.

(47) Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar. Güneş yıldız da olsa etrafa ışık saçar. Üzülme doğruların kaderidir yalnızlık. Kargalar sürüyle  kartallar yalnız  uçar. Ömer HAYYAM

(48) Cengâver; Savaşta kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, savaşkan, silahşor.

(49)  Bet Sesli (Sesi Bet Olmak); Özellikle şarkı söylemeye uygun olmayan ses sahibi.