İşim ya da mesleğim gereği her gün aynı yoldan gider-gelirdim işyerime. Eğer mimlenmiş(1) büyük bir adam olaydım ki; Allah’a şükür değilim (sanıyorum) yolumun kesilmesi, paketlenmem(!) ya da canıma kastedilmesi her zaman mümkündü.

Tabii, meselâ ayıngacı(2) olsam, ya da sadece kaçakçı, katil, hırsız… polisin beni şıpınişi(3) bulup yakalaması, kodese(4) tıkması gayet kolaydı.

Evden-işe, işten-eve gidip gelmekle yaşamımda yolun yarısını(5) geçmeme rağmen, mesleğimde ilerleme hırsım, ihtirasım(6) nedeniyle yuva kuramamış, bir baltaya sahip olamamıştım, genel anlamda.

Aslında malım-mülküm, evim-arabam vardı, sadece belirli günlerde gelip ev işlerimi, yemeklerimi yapıp ayarlayan, evimin anahtarının birini verdiğim gerçekten güvendiğim, inandığım bir hizmetlim de vardı. Bu nedenle düşünmek değil, hayalimden bile geçirmiyordum ev-bark sahibi olmayı, yani çoluk-çocuk edinmek anlamında. Yalnızlığım bana yetiyordu…

Ben kim miyim, kısaca bir doktorum desem, öyle “Ben Doktor Falanca” diyecek şekilde övünür gibi, değil. Birazcık mürekkep yalamıştım, yurt dışında da bir süre kalmıştım, değerli hocaların bilgilerinden yararlanmak, nasiplenmek için.

İnsanı hangi konuda olursa olsun bağlayacak bir şey olmayınca, düzenini ona göre kuruyor, ona göre yaşamında ilerliyor, ya da yaşamını sürdürüyordu. Yanlış anlaşılmasın, bu yalnız bir insanın hezeyanları(7) değil!

Uzmanlık mı? Kim yitirmişti ki ben bulmuş olaydım? Ama gerçeği söylemeliyim ki uzmanlığı yitirmiş birileri olmalıydı ki, o da benim kartvizitime eklenmişti tesadüfen, ya da yanlışlıkla. Kulak-Burun-Boğaz konusunda…

Aslında başlangıç olarak söylemem gerekti ki; şehirde olmamıza rağmen, bir köy çocuğu idim. “Aslını inkâr eden zaten haramzadedir.” Annemi ben ilkokul üçüncü ya da dördüncü sınıftayken yitirmiştik, belki de üzüntülerinden dolayı.

O günlerden, yani köy hayatımdan hatırımda kalanları yazmaya, ya da söylemeğe kalksam, herhalde bir kitap olur, ama ben kısaca anlatmağa çalışayım:

Annem-babam-ablam ve ben köyümüzde, kendi evimizde, ahenkle beraber yaşıyorduk zamanında. Köyümüzün örfü, geleneği, âdetiydi akşamları, daha doğrusu ikindi ile akşam arası her türlü düğün derneklerinin de yapıldığı köy meydanında (daha doğrusu köyümüze has, köy hamamı önünde) bir kısım oyunları oynamak.

Yaşlılar ve bebekliler, hamile ve loğusalar seyretmek için kerevetlere(1) otururlar ve kalanlar daha çoğu gençler olmak üzere genç-yaşlı ayrımı yapılmadan çelme top(9), moga tırlatmak(9), ebegümeci(9) gibi oyunlar oynardık, ek olarak şehir çocuklarının oynadığı oyunları da tabii. Ablamla benim en çok zevk aldığımız saatlerdi o saatler…

Annem öldükten sonra bir süre daha katılmakla-katılmamak arası tereddütler yaşadığımız, genelde katılmadığımız günlerdi o günlerin sonrası, köyden ayrıldığımız ana kadar.

Köy Hamamının ayrı bir özelliği vardı. İster sünnet, ister gelin-güvey düğünü olsun ve daha da önemlisi köyden askere, ya da gurbete(10) gidecek olanlar olsun, köy hamamı fayrapla(11) kavileştirilir(12), kınalar; türküler, çalgılar, hiç olmazsa hamam taslarıyla tempo tutulurdu. Hamam önce kadınlar için, sonrasında erkekler için tüttürülürdü...

Bu arada oyunlar dışında bu meydan haremlik-selâmlık gibi yorumlanmaması gerek ki, köy düğünleri için kadınlar için ayrılmış olan bir yerdi. Çarşaf vesaire ile etrafı kapatılan yerde kızlar, kadınlar oynarlardı aralarında. Ancak gönlü olan köy delikanlıları ağaçların üstünden, çarşafların kenarlarından köşelerinden sevdiklerini gözlerlerdi.

Sevdikleri genç kızlar da herhangi bir şekilde sözleştilerse eğer sık sık onların bulunduğu yerlere dönerek oynarlardı, yüreklerini hoplatmak için! Adamların yeri ise Muhtarlığın önü idi!

Başlangıçta, yani babam annemle evlendiğinde annemi her şeyden kıskanırmış. Bu nedenle o oyunlara annemi göndermezmiş; “Ne işi varmışmış, evli-barklı kadınmış!” Ama dedem; “Ben karımı da gönderiyorum, benden izinli o oyunlar için!” deyip hafif yollu ikaz edince(!), dedemden fırçayı yiyen babam, annemi “Paşa-Paşa” göndermiş o oyunlara.

Rahmetli annemin çilesini anlatmam mümkün değil, daha biz doğmadan başlamış olan.

Babam, annemin vefatının sonralarında belki de üzüntüsünden, kahrından, bunalımından kurtulmak için koca şehirde iş bulmuş ve bizler de bir bakıma köy hayatından öylesine kurtulmuş ve inmiştik koca şehre, daha doğrusu koca şehre çıkmıştık demem gerek!

Aslında benim okumam mucize sayılabilirdi. Ama ablam sağ olsun, yaşamı pahasına da olsa bana ilgisini eksik etmemiş, hem babama, hem de bana bakmıştı, bir ev kadınının yerine getirmesi gereken tüm gereklilikleri yerine getirerek, o genç, hatta çocukluk yaşlarında.

Sonra bir gün kısmeti çıktı onun, karşı evlerden bir yerlerden, birinden. Babam direndi, ama ablamın da damat adayında gönlü olsa gerekti ki, kısaca yuva kuruldu…

Kapı bir komşu gibiydik. Ablam her şeye rağmen bizden ilgisini eksik etmiyor, muhtemelen kocasının izniyle hem kendi evine, hem de evimize bakıyor, aşımızı yapıyor, ortalığı sil-süpür ediyor, çamaşırlarımızı yıkıyor, ütü-temizlik gibi akla gelecek tüm işlerin üstesinden geliyordu. Sanırım evini de ihmal etmiyordu, demem gerek.

Ve onun bedensel gücüne hayret etmemek mümkün değildi. Ama babama göre bunların hepsi normaldi!

Babam bu rahatlık içinde kötü bir huya, alışkanlığa sahip olmuştu. Gece nöbetleri olmadığı zamanlar, özellikle de tatil günleri, akşam ezanını duymayı çok isterdi, namazda-niyazda gözü ve kalbi olmamasına rağmen. Çünkü bu onun bir köşe ötedeki meyhanede kendisi gibi olan arkadaşları ile buluşup demlenmeye başlama vaktiydi.

Öyle ya benim zararım da, yararım da yoktu kendisine, ben derslerimle ilgileniyordum, ablam da ne gerekiyorsa onu yapıyordu, onun için.

Babamın görevi ise para kazanıp eve getirmek ve sonrasında yalnızlığını içki ile tedavi etmekti! Ancak, ablamın yaptığı yaprak sarmalarının, kızartmaların, hatta yemeklerin bir kısmını “Şu kidicik!(13)” ya da “şuncağız kader!(13)” deyip meyhaneye götürmez miydi, ablam da, ben de illet olurduk(14). Bu birinci nedenimdi, babama teessüf etmem(15) için.

İkincisi ise; meyhanede içtiklerinin (zıkkımlandıklarının(16) demeye terbiyem müsait değil!) yeterli olmaması ve eve “Sülâle Boyu(7)” diyebileceğim şekilde şarap şişesiyle gelip evde de içmeye devam etmesiydi.

Söylemeye gerek var mı bilmem, ablam olmadığından derslerimi bir kenara koyup onunla ilgilenmek benim görevimdi, dediğim gibi evde yalnız ikimiz vardık çünkü.

Söylemesi belki ayıp olacak, ama babamın ne türlü olursa olsun ciğer yemesini hiç mi hiç istemezdim. Çünkü normallere göre o günkü kusması zift gibi olur, yapışırdı yerlere ve gece boyu temizlemeğe çalışmama rağmen gelemezdim temizliğinin üstesinden.

Sabahına ablam gelirdi, sonra döner evine bir kısım şişe ve ilâçlarla yeniden gelirdi, gereği için!

Bilinmesi gereken önemli konulardan biri de; o zamanlarda, bu günkü teknoloji yoktu, televizyon, cep telefonu gibi…

Eğer o gün tatilse, babam akşam ezanına kadarki vaktini değerlendirmek(!) için, arkadaşlarıyla eline dizdiği sarı pirinçten taşlarla oynayarak geçirirdi akşama kadar olan zamanını. Sanırım şimdi aklıma yaklaşan bu oyunun adı “Domino” olsa gerekti.

Bu hep böyle devam edemezdi, ama nasıl duru olurdu ki yaşam kendi kendine, karşılıklı çabalarımız olmaksızın?

Bir gün salâ verilmiş komşu amca vefat etmişti. Karısı Münire Teyze dul kalmıştı yani. Yalnız kalmıştı kadıncağız. Bebeleri gurbette, gurbet ellerdeydi, yani Türkiye sınırları içinde değillerdi.

O sırada eniştemin de tayini çıkmıştı yâd ellerindeki bir başka beldeye. Karısını hatır için, ya da bizim gerekliliklerimiz için bırakıp yanında götürmeyecek değildi ya! Hem bebeleri de olacaktı. Bebesiz yaşayamazlardı ne ablam, ne de eniştem.

Ablamın da, eniştemin de -belki babam, belki de benim tahsilim nedeniyle- gecikmelerine rağmen en büyük dilekleri çocuklarının olması idi ve nihayet buna karar vermişlerdi(!), belki de eniştem havadaki tayin rüzgârlarını, kokusunu ve sıranın kendisine geldiğini hissetmiş olmalıydı.

Aradan geçen zaman içinde babamı idare etme gayretinde oldum. Gerek Münire Teyze, ara sıra komşulardan biri, ya da birileri evimizin işleri için bize uğruyorlardı. Ama bu nereye ve ne zamana kadar sürecekti ki?

Üstelik babam ablamın gidişinden sonra birazcık da olsa uslanmak yerine iyice azıtmış(18), bir bakıma gemi azıya almış(19) gibiydi. Tatil ya da dinlenme günlerinde akşam ezanını da bekleyemez olmuştu, gündüzden başlıyordu zaman itibariyle sülâle boyundan “aile boyu(17)” şişelerin stokladıklarından birine.

Benim derslerim ağırdı, mezun olmam gerekti, başarılı olmak, üniversite sınavlarını kazanmak dileğimdi…

Komşular araya girdi; “İki taraf da yalnız!” dediler, yaşlı dul kadıncağızın, yani Münire Teyzenin gönlünü yaptılar, düğünsüz-derneksiz bir nikâhla geldi analığım, yani üvey annem evimize!

Ben, annemin vefatından beri böylesine bir şefkat ve ilgi görmemiştim kimseden. Sorunlarımızı sanki bire bir yaşayan bir insandı Münire Anne, kendi kişisel ve ailevi sorunlarını yaşayan ablam da dâhil olmak üzere.

Evimize kadın eli değdiği belli idi. Üstelik analığım abdestinde-namazında, dini bütün bir kadındı, babamla hiç de uygun eş olmadığını söylemem gerekli mi? Yalnızlık, herhalde “Davulun dengi-dengine çalmasını” önlemiş olmalıydı.

Analığımın benim için sıralamam mümkün olmayacak fedakârlıklarını ve iyiliklerini unutmam mümkün değil.

“Derslerine çalış, oku, adam ol! Ben, sen ne istersen yaparım oğlum!” demişti.

Analığım, bu konuda anlatılan tüm kötü öykülerin hilâfına(20) mükemmel bir insandı. Tabiidir ki annemin yerini tutması mümkün değildi, ama bu konuda kamuoyu(21) oluşmuşken(!) “O (o dediğim mümtaz insan Münire Anne idi) babamın karısı olur, ama annem olamaz!” dememin utancını yaşıyordum.

Gerçekten annelik yapmıştı bana, okumam, bu günlere ulaşmam konusunda katkıları öylesine çoktu ki, hamurum kendinden olmasa bile ben Münire Annemin eseriydim. Bunu gerçeklikle itiraf etmem gerek.

Ancak babamın “şu kidicik!” çalıntıları bitip tükenmiyordu. Üstelik de bunu, ya da bunları her zaman analığımın namaza durduğu zamanlara rastlatıyordu, zevkine, inadına, ya da çekinikliğine nazaran.

Analığımın “Allahüekber! Allahüekber!” sedalarına boş vererek meyhaneye götürdüğü yiyecekler analığımı üzmüş, babam, annemden sonra (bir bakıma) analığımı da katletmişti(22).

“Kader böyleymiş! Ne söylesem boştu!(23)” Münire Annemin sabrının tükendiği ana kadarki zaman içinde üniversiteyi bitirmiştim, askerliğimin de rahatlığını sürüyordum, diplomamın, tıbbın yarattığı ve yaşattığı imkânlarla.

Bu nedenledir ki, Münire Annemin cenazesine yetişip görevlerimi yerine getirmiştim.

Ben, ben de bu kadar emeği olup da analık yapana gözyaşları dökerken, babamda “Tık yoktu!(24)” Münire Annenin çocukları, bebeleri maalesef iş-güç, çoluk-çocuk sorunları ile yetişememişlerdi annelerinin cenazesine!

Ben şunu hatırladım o zaman, bir mezar taşında okumuştum: “Dün ben de senin gibiydim, yarın sen de benim gibi olacaksın!” Gerçekten etme-bulma dünyasında annelerine reva gördüklerini(25), onlar da yaşarlar mıydı acaba? Gün doğmadan neler doğar, bekleyip görmeğe çalışmak gereksiz.

Münire Annemi defnettiğimiz gece, babamın onun seccadesine kapanıp gecenin oldukça ilerleyen vakitlerine kadar sessizce ağladığına gece kalktığımda şahit oldum.

Babam da ondan sonra fazla yaşamadı zaten. Konu-komşu tüm rica, dilek ve ısrarlarımıza karşın bırakamadığı alkol ve sigara ciğerlerini iflâs ettirmişti. Buna benim askerde olmam nedeniyle bakımsızlığını yahut da kendisinin kendisine bakamamasının da etkisi olduğunu itiraf etmem gerek.

Münire Annemin mezarı köyde annemin yanındaydı. Babam ikisinin arasını seçmişti, mezar yeri olarak, Münire Anneyi defnederken ve “Vasiyetimdir!” demişti.

Vasiyeti yerine geldi babamın. Beni artık ne köye, ne de bulunduğum şehre bağlayan bir şey kalmamıştı, askerden dönüşümde, babamın ölümü nedeniyle. Üstelik gelecek endişem de yoktu. Yaşamımı tüm iyiliklere vakfedip(26) refah içinde olmakla(27) beraber ve malım-mülküm için aniden ölmem halinde vasiyetim, Noterde ve Belagate Sandığımda(28) hazırdı.

Arzum; Yunus Emre’nin; “Bir garip ölmüş diyeler! (29) sözü gereği gibi göçmek idi. Unutulmaması gerekir ki; hayatta bir tek ablam ve onun sayısını hemen-hemen unuttuğum, doğurganlığının sembolü dört mü, beş mi bebesi vardı.

Nereden nereye? Ne söyleyecektim, neler anlattım? Farz edin ki bunlar dolgudur, beni anlatmamdır…

Böyle günlerden birinde, birkaç gün içinde üst üste görünce tanıdım Deniz’i. Veyahut tam adıyla Deniz Sabriye’yi. Bildiğimden değil, yazışa-yazışa.

Akordeon çalıyordu Deniz, üzerini arşınladığım(30) üst geçidin ortalarında bir yerde, taburesine oturup. Yanında da sanki içine birkaç kuruş atılmış gibi akordeonun kutusu duruyordu. Karagözlüklerle gözlerini kapatmıştı ve o gözlükler bir miktar çarpık gibi duran burnu üzerinde iğreti(31) gibi duruyordu.

Bu kıza yardım edebilirdim, tüm masraflarını yüklenerek. Mademki burun konularımdan biriydi, değil mi?

Seslendim;

“Ne kadar güzel çaldığını biliyor musun?”

Hiçbir tepki alamadım önce. Sonrasında Deniz belki de nefesimden etkilenmiş olsa gerek ki çalmasına ara verdi, iğreti duran gözlüğünü alnına kaldırdı ve yanındaki bloknot ve kalemi alarak bir iki satır karaladı, sağ gözüne iyice yaklaştırarak;

“Bir şey mi dediniz?”

Bu yazıdan sonra konuşmalarımız hep yazışmalarla, benim yazıp ona vermem, onun yazıp bana vermesi ve onun bloknotu sağ gözüne yaklaştırıp okumasıyla geçti, gelip-geçenlerin merak dolu bakışları altında.

İtiraf etmeliyim ki bu sözleri yazarken de, çizerken de, hiçbir noktalama işaretimiz yoktu yazdıklarımızda. O işaretleri ben kendi kafama göre yerleştirdim öyküme, anlatmağa çalışırken!!!

“Affedersiniz, dilsiz misiniz?”

“Hayır, bir trafik kazası sonucu, sağırlık ve konuşamamak!”

“Ama gözleriniz ve burnunuz …”

“Onlar da…

Kulağım ancak bağırışları duyabiliyor, yüzde on gibi, sol gözüm neredeyse yok gibi, sağ gözümse yüzde otuzlar civarında doktor amcaların o günlerde söylediklerine göre...”

“Yani doğuştan değil, sonradan? Peki, ne kadar zaman önce geçirdin o kazayı?”

“Evet sonradan! Fakat neden ilgilendiniz ki benimle? İşiniz mi yok sizin? Gene de söyleyeyim galiba beş yıldır, göremiyor, duyamıyorum ve konuşmayı da unuttum galiba!”

“Ben kulak-burun-boğaz doktoruyum. Kör olduğunuzu düşünüp, üç-beş kuruş yardım etmektense gözlerinizle ilgili olarak bir arkadaşıma sorup danışayım, size yardımcı olayım anlamında çömelmiştim, yanınıza!”

“Herkes için böyle mi düşünürsünüz?”

“Evet, genelde herkes için! Kimim-kimsem yok! Üstelik ‘İyi ki seninle ilgilenmişim’ diye düşünüyorum. Garantili olarak söz veremem, ama burnun ve kulakların benim konum, seni iyileştirmek için ne kadar çaba göstermem gerekirse, o kadar gayretli olurum. Yeter ki, izin ver, ya da ailen izin versin! Çünkü sessizliğinin ve burnunun tedavisini, gelişen en son teknolojilerle başaracağıma inanıyorum.”

Bir şeyler karalamasına izin vermeksizin aklıma gelmişçesine defterini eline vermeyip tekrar iki satır karalama gayretinde oldum;

“Duyamadığın halde nasıl bu kadar duygulu, güzel, iyi ve ahenkli çalıyorsun ki?”

“Ludwig Van Beethoven’i hatırlıyor musunuz?”

“İşitemediği halde o muhteşem eserleri yaratan…”

“Yaratmak Tanrıya mahsus! ‘O eserleri meydana getiren!’ diyelim. Biraz önce çalmaya çalıştığım onun eserlerinden biri idi; Ay Işığı Sonatı. Ondan önce de birkaç senfonisini dillendirmeğe çalışmıştım, ama anlayana, anlayabilenlere tabii! Benim Beethoven olmam mümkün değil, ama ona benzemem, ya da benzemek istemem akordeonla da olsa engellenebilir mi?”

“Hayır! Gündüzleri seni buraya bir getiren olmalı, akşamları da götüren. Peki, hiç mi acıkmazsın, hiç mi sıkışmazsın akşama kadar?”

“Yemem, içmem, sıkışmam!”

“Peki, kaçta dönersin evine?”

“Babam işten çıkınca, altı-altı buçuk gibi…”

“Peki, o vakitte babanı bekleyebilir miyim, konuşmak için?”

“Olur, ama son karar benimdir!”

“Peki küçük abla!”

“Doktor, adam olabilirsin, ama ben küçük abla değilim, yaşım yirmiyi bile geçti!”

“Peki hanımefendi!”

“Hanımefendi de değilim, ben Deniz’im, Deniz Sabriye!”

“Peki adaşım Deniz, defterin bitmek üzere, sana bir bloknot alıp geleyim mi?”

“Gerek yok, gelirken getirirsin, eğer istersen!”

“Peki!”

Onu kısmen de olsa tanımıştım ama ben kendimi adaş ve doktor olmam dışında tanıtmamıştım ki! Ben kimdim?

O gözlüklerini burnunun üstüne indirip, akordeonu ile Beethoven’in Senfonilerinden birini çalmağa başladığında, çeşitli düşünceler içinde ayrıldım yanından. Açsaydım kulaklarını şöyle ya da böyle. Burnunu düzeltseydim, aynı şekilde, rahat nefes almasını sağlasaydım.

Hem göz doktoru sınıf arkadaşlarımdan birinin katkısıyla dünyaya açsaydı kendisini, görebilseydi bu genç kız, fena mı olurdu ki? Hem zaten çirkin sayılmazdı ki, gönül gözüyle görenler için o. Örneğin, annesi babası gibi…

Göz doktoru arkadaşlarımdan birinin telefonunu tuşladım, daha sonra belirteceğim bir gün için “Prof.” dediğimiz profesör hocasından randevu alması için. Çünkü Deniz’in kararının ne zaman gerçekleşebileceğini bilmiyordum. Sonra konumda uzman Prof. hocalarımdan birinin telefonunu çevirdim. Allah insanlara “Hayırlar” için mutlaka yardımcı idi.

Akşamüzeri görmediğine inandığım sol tarafından yaklaştım Deniz’in kendisine, elimde onun bloknotu ve tedaviler için daima yanımda bulundurduğum, sağlık çantamla, dizüstü bilgisayarımla ve yanında ayakta durdum.

Hissetmişti, çalmasını bıraktı, bloknotun işaretlediği sayfasının ertesini çevirip yazdı ve neredeyse dörtte bir oranında dönerek ve tereddüt göstermeksizin gözlüğünü çıkarmadan bana uzattı;

“Sen misin Doktor Abi?”

“Gözlerin görmüyor, kulakların duymuyor, yanına gelen benim de, sen nasıl tanıdın ki beni?”

“Doktorsun, bilirsin, Tanrı bazı eksik bıraktığı, ya da körleşmiş duygular yerine diğerlerini geliştirir uçukça. Siz hissedemezsiniz, ama ben ve benim gibiler hissederiz, ayak seslerinizden, korku ve endişelerinizi, çekiniklik ya da ürkekliğinizi, tanışıklığınızı, üzüntülerinizi, hatta kokunuzu. Yanımdan geçen diğer insanlara göre farklılığınızdır bu sizin ve siz de farklıydınız benim için!”

“Beni yakın mı buldun yani?”

Oysa farkında değildim, o bana yakınlaşmadan ben yakınlaşmaya başlamıştım ona, belki de bu farkında olmadığım bir duygu olsa gerekti, yardım etme arzumun ötesinde.

Bloknotu bitmişti. Onu ataçla katlayıp akordeonun özel gözüne koyduktan sonra, benim verdiğim bloknotun ilk sayfasına yazmaya devam etti;

“Uzak olamazsın! Yüzüne dokunabilir miyim?”

“Tabii” demem gereksizdi, nefesimi hissediyordu, yaklaştım yanına. Elleriyle yüzümü en ince ayrıntılarına kadar yokladıktan sonra yazdı;

“Sakalın gelmiş. Bıyıkların olmamış, gene de yakışıklı bir abisin diyebilirim!”

“Değil be güzel kız! Gönül gözün açık herhalde senin, benim yakışıklılığım hakkındaki düşüncen hüsnü kuruntundur(32) demeliyim!”

“Yoo! O sizin iyiliğiniz Abi. Hem benim adım Deniz! Sizi, bana gösterdiğin ilgiden dolayı öpebilir miyim?”

Ya cümleleri karıştırıyor, ya da özellikle yapıyordu bunu, bazen “Siz” bazen “Sen” gibi.

“Sakalın var, dedin ya! Ben seni öpeyim!”

“Gerek kalmadı, bak babam da geldi!”

Gelen adamın giyimi eski olmasına rağmen, temizdi. Belki de vaktinden önce yaşlanmış, omuzları çökmüş biri idi, ben farkında değilken Deniz hissetmişti onu ayak seslerinden olsa gerek!

Bir şeyler yazma gayretinde gibiydi Deniz Sabriye. Elimle dudaklarına dokundum, sanki ses verecekmiş gibisine. Onu ayağa kaldırırken babasına;

“Deniz’le yazıştık biraz. Eğer beni evinize davet ederseniz, anne ve baba olarak sizlerle etraflıca konuşmak isterim” dedim.

“Nasıl buyur derim ki size, beyim?”

“Ezilip büzülmenize hiç gerek yok efendim. Evde hanımızdan başka kimse var mı?”

“Yok!”

“O halde hiçbir şeyi dert etmeyin!”

Telefonu tuşladım;

“Basri Ağabey! Benim kim olduğumu biliyorsun. Dört İskender paket, acele, yanında ayran ve ne gerekiyorsa? Bir de yandaki pastaneden şöyle özel çikolatalı, ağır bir pasta paketletiver lütfen! On dakika sonra oradayım!”

Karşımdan “Yetiştiremeyiz hemşerim!” gibi ağlamaklı seslere aldırmadım.

“Sen bilirsin, hemşerin olan devamlı bir müşteriyi kaybetmeyi göze alıyorsan amenna(33), dön sana sadece geçerken uğrayanlara!”

Konuşmadan toparlandık. Deniz’in, babasının koluna girmiş olmasına rağmen elinde beyaz bastonu vardı. Akordeonu babası sırtlanmıştı. Benimse elimde ağırlıklarım diyeceğim çantalarım vardı. Onlarla öyle otobüse binilebilir miydi? Bir taksi çevirdim. Kebapçı Bekdemir’li Manav Basri’nin dükkânının önünde iki dakika durup ısmarladıklarımı, bedelini ödeyip aldıktan sonra Deniz’in babasının tarifi üzerine evlerine geldik.

Evleri çerden-çöpten bir baraka değil, beklediğimin ötesinde bir apartman dairesi idi. Üstelik dayalı-döşeli ve tüm köşeler, tüm sivri yerler pamuklarla desteklenmişti. Peki, o halde Deniz’in akordeon çalmasının, daha doğrusu para toplamak gibi davranışının sebebi ne olabilirdi ki?

Deniz eve geldiğimizi hissedince, daha doğrusu annesi oldukça gürleyen bir sesle kulağına; “Hoş geldin kızım!” diye bağırınca hemen bloknotuna davranmıştı, ayaküstü de olsa.

“Ben dilenmek, evimize maddi bakımdan katkıda bulunmak için değil, benim gibi birinin sanatına değer verilmesi için, çalıyordum. Ve bunu para atmadan değerlendiren ilk ve tek kişi siz oldunuz Doktor Abi, teşekkür ederim, hem her şey için!”

“Umarım uzun zaman da sürse öncelikle sana, sonrasında annene ve babana iyi haberlerim olsun isteğindeyim. Ama önce soğutmadan yemeklerimizi yiyelim mi?”

“Sağ ol! Yapılacak, ya da yapılması gereken şeylerin bedeli?”

            “Doktorum demiştim ya, artık o kadar avantajım olsun değil mi? Hem bir öpme hakkım kalmış aklımda, annenin-babanın izniyle.”

“O kadarcık” dediğimde babamın “şu kidicik!” deyişi çağrışım yapmıştı beynimde, onu alnından öperken, arzusunca!

Gözlüklerini ne zaman çıkarmıştı, aklımda değil. Onu öptükten sonra alnını ovuşturdu;

“Bir yerini mi acıttım, bir yerini mi incittim güzel kız?”

“Bıyıkların… Hem gerçekten güzel miyim, tüm çarpıklıklarıma rağmen? Güzel değilim, biliyorum. Annem-babam dışında kimse bana ‘Güzelsin!’ demedi de bugüne kadar…”

Yazıları gayet düzgündü ve güzel bir Türkçesi vardı Deniz’in.

“Umut, ama vaat değil güzel kız. Burnunu düzeltirim. Kulağını duyar hale getiririm, olmazsa duyu aletleriyle. Ama gözlerin için mutlaka hocalarımdan iyi haberler beklemek zorundayız. Çünkü benim konum değil! Haydi, dediğim gibi önce karnımızı doyuralım. Çünkü aç olunca kafam çalışmaz benim! Hani ‘Aç ayı oynamaz’, derler ya o tertip işte!”

Gerçekten acıkmışım. Bayağı yedim. Oysa alet çantam bana bakıyordu, ben alet çantama.

“Yedik içtik afiyet olsun, sofrayı Deniz kaldırsın!” dedim sağ kulağına eğilerek ve annesi gibi bağırarak, tekerleme ile yıllar öncesinden, belleğimde ablamdan kalan. Çünkü rahmetli babam, sofradan kalkarken öyle bir tekerlemeyi söylerdi, gülüşürken. Gene de ablama yardım ederdim, onu yalnız bırakmazdım, o anlarda.

O elini “Peki!” anlamında göğsüne bastırırken annesi atıldı;

“Ben bırakır mıyım hiç bir şeyleri kızıma? Hem siz muayenelerinizi yapın, güzel, iyi, doğru dürüst şeyler söyleyin bizlere umutlanacağımız. Sonrasında sakın kalkıp gideceğinizi de sanmayın. Beni, bu kızın ölümünü görün böyle bir şeye kalkışırsanız. Şeref verdiniz, kızımız için yapabileceklerinizi anlattınız. Hiçbir şey olmasa da, başarılı olmasanız da verdiğiniz umut yeter bize. Bir gececik misafirimiz olmuşsunuz çok mu?”

“Öyle yanlış sözler hiç ağzınıza yakışmıyor teyze. Ağzınızdan yel alsın! Ben ellerimi yıkayayım ve Deniz’i baştan aşağı bir kontrolden geçireyim, olur mu?”

Ellerime eldivenlerimi takıp Deniz’in kulağına eğildim, bağırmakla seslenmek arası;

“Şimdi Deniz, kendini tamamen bana bırak! Bir yerini acıtırsam, hemen kolumu tut, işaret ver. Benim şu anda yapacaklarım, bir ön inceleme. Ne zamanki ‘Hastaneye yatarım!’ dersin, o zaman çok, daha çok muayene ve gereğine uygun tedavilerin olacaktır…

İlk muayenene kulağından başlıyorum. Önce yavaş sesle, sonra gittikçe arttırarak konuşacağım. Sesim kulağına ufacık da olsa ulaştığında koluma dokunarak işaret ver. Önce sol kulağına bakıyorum.”

Sesimi yükseltip alçaltmama rağmen hiçbir tepkisi olmadı genç kızın. otoskopla(34) kontrol ederken herhalde dokunmamı hissetmişti ki, irkildi(35) sadece. Bu, bu kulak konusunda çok uğraşmamız gerektiğinin belirtisi gibiydi. Bir bakıma umut var değildim, desem yeriydi.

Sağ kulağına aynı muayeneyi yaptım, sesimi gittikçe yükselterek. Bir noktada kolumu tutup sıktı. Mutlu gibiydim. Bana göre anında yapmam gereken bir şeyler olmalıydı. Otoskopun ışığını derinleştirdim, rahatlamış gibiydim. Hemen çantamdaki cımbızla müdahale etmeğe çalıştım;

“Biraz canın acıyacak, ama sabret ve bana güven, tamam mı?”

Kafasını salladı “Peki!” anlamında.

Gayretli çocuktu. Kulağındaki, top şeklindeki siyah kütleyi çıkardığımda, rahatlamış gibiydi.

Dalgınlıkla ve sesimi aynı tonla çınlatarak sordum;

“Kazayı geçirdiğin sırada bir şeyler yiyor, ya da atıştırıyor muydun?”

“Abi o kadar bağırmana gerek yok, duyuyorum…” Durdu, durakladı, inanamamışçasına;

“Anne bak bu kulağım duyuyor, duyuyorum!” derken oynar gibi, annesine ve babasına sarılıyordu. Sonrasında durdu, durakladı ne yapması gerekliliğinin şaşkınlığıyla. Sonra hareketlendi, birden elimi tutup, öpüp alnına koydu;

“Estağfurullah Deniz, bir daha yapma böyle şeyler ve sorduğuma cevap ver lütfen; kazayı geçirdiğinde bir şeyler yiyor muydun?”

“Evet, ama neden soruyorsun ki?”

“Ne idi?”

“Sakız leblebisi…”

“Peki, kazadan sonra, ‘Duyamıyorum!’ demedin mi, kontrol etmediler mi hiç kulaklarını?”

“Yok Abi, ‘Kazanın etkisi, iyileşirsin inşallah, maşallah!’ deyip salıverdiler. Zaten yüzümde doğru-düzgün bir yerim kalmamıştı ki?”

Artık bağıra-çağıra konuşmama gerek kalmamıştı;

“Kulağından çıkardığım, maalesef belki de bu konuda uzman olmayan meslektaşımın gözünden kaçan o sakız leblebisi parçasıydı. Bu; bana cesaret verdi. Umarım gözün konusunda da faydalı şeyler yapabileceğimizi söylemek isterim. Şimdi biraz acı ya da sıkıntın olacak, burnundan burun endeskopisi(36) denilen bir aletle gireceğim. Burnunun içini görmem, bilmem lâzım. Hazır mısın?”

“Hazırım Abi!” derken yeri göğü inletiyordu sanki sesi.

Her iki burun deliğine burun endeskopisini burnuna soktuğumda sesini çıkarmadan bir iki defa elimi tutmağa çalışmasına rağmen tahammüllü oldu.

“Biraz canın acıyacak, ama burnundaki çarpıklık da önemli değil. Çarpma ile burun kemiğin bir tarafa kaykılmış, öbür taraf da polip(37) yapmış. Kolayca düzelteceğim. Ha bu arada estetik cerrahi(38) de istersen çekinme söyle, kime, hangi sanatkâra, ya da artiste benzemek istiyorsan hallederim ben, hem de tek başıma!”

Yolunu yordamını bildiği dolaplardan birinden bir albüm çıkartıp getirdi;

“Buradaki resimlerime bak, kazadan önceki ve sadece ben olayım, başka bir dileğim yok, olamaz da zaten, hem olmamalı da…”

Annesi-babası dikkatle bizi izliyorlardı, bir ses, bütün dünyalarını aydınlatmıştı, belki de mucize gibi. Beklentileri olmalıydı diğer şeyler için de (galiba).

Deniz’in burun kanatlarından sağdakini sağa, soldakini sola çekerek nefes almasını rica ettim;

“Nefes al, ver, böyle nefes alıp verirken rahat mısın kızım?”

“Adım Deniz, demiştim. Unuttun mu yoksa! Evet, çok rahat nefes alıp verebiliyorum!”

“O halde ben de sana ve ailene müjdeliyorum, hem rahat nefes alacaksın, hem de burnun çocukluğunun aynısı olacak, söz!”

“Sağ ol Abi! Hakkını nasıl ödeyeceğiz ki?”

“Teşekkür ederek tabii! Ama mutlaka ileride kazanacağım diyorsan, gönlünün istediği bir hayır kurumuna, istediğin kadar yardım edebilirsin. Bu; seni yaratanın da hoşuna gider. Şimdi uzmanlık alanım olmamasına rağmen bir de gözlerine bakayım, hocalarıma ön bulguları söylemek için.”

Sol gözüne baktım önce.

“Işığı hissedebiliyor musun küçük kız!”

Kızdırmaktan mı hoşlanıyordum, yoksa sadist(39) olmak gibi bir eylemim vardı, ya da ‘Ben Deniz’im!” sözünü tekrarlamasını mı bekliyordum, bilemiyorum. Ama sesi benim onu tedavi etmemden, beni daha çok tedavi edici gibiydi;

“Ben Deniz’im. Mahsus(40) mu yapıyorsun Abi? Gözümde hiç bir şey hissetmiyorum.”

“Peki Deniz. Şimdi ışığı öteki gözüne tutacağım. Işığın kuvvetini dilinin döndüğü kadar anlatmağa çalış bana!”

“Hafif… Gittikçe kuvvetleniyor, neredeyse gözümü karartıyor, kelebekler uçuyor gibi, gözümün önünde!”

“Tamamdır! Tek mesele kaldı şimdi. Önceliği kulaklarının temizlenmesine, burnuna mı verelim, gözlerine mi?”

“Seni daha iyi duyabilmek, sana güzel görünmek ve kokunu daha iyi hissetmek için ‘Senin uzmanlığına öncelik verelim’ demek isterim. Gönül gözüm dediğin gözümle görüyorum seni zaten Abi. Seni hissetmesem, duymasam, koklamasam görmemin önemi olur mu ki? Önceliğim senin beni onarman Abi!”

Anlayamadığım bir şeyler vardı, hem onun sözlerinde, hem de itiraf etmekte zorlansam da benim duygularımda.

Olacak şey değildi ki? Ben neredeyse kırklara merdiven dayamış, elini ayağını dünyanın tüm güzelliklerinden çekmiş, sadece mesleğini yapma ve insanlara yardımcı olma gayretinde olan bir insan, o henüz yirmilerinde cıvıl-cıvıl yaşama dönmesi gereken bir melek.

Ya ben hiç sopa yememiştim, ya da sayı saymasını bilmeyen yaşı gereği olmasa da bir bunak(41) olmalıydım. Bu ne heyecan, bu ne vakitsiz ve beceriksiz bir umuttu, bana hiç yakışmayan ve yakışmayacak olan!

Deniz’in sol kulağı ile sol gözünden pek umut var değildim, ama insanların şanslarını denemelerine de kim engel olabilirdi ki? Örneğin sol gözüne, belki retina(42) takviyesi, kulağına ise işitme cihazı yerleştirilebilirdi, tabii ki çocuk isterse! Kendi kendime söylenirken bile onu kızdırmaya çalışmamın anlamsızlığını yaşıyordum beynimde.

O gece evlerinde kaldım. Gecenin bir vaktinde ılık bir nefes hissettim yanağımda;

“Abi, umutsuzken bana dünya bağışladın, hemen bu gün sözlerinle, davranışlarınla. Medyunum(43) sana. Seni sevdim, seni çok seviyorum, seni duyuyorum, bulanık da olsa seni görüyorum ve seni çok seviyorum, ölünceye kadar da seveceğim!”

“Güzel kız! Haydi uyu! Güzel rüyalar gör ve yaptığımın sadece Hipokrat’ın(44) eseri olduğunu bil!”

“Güzel rüyalar göreceğim elbet, içinde sen olan, eksilmeyen, eksilmeyecek olan…”

“Saçmalama Deniz. Şükran ile minneti, sevgiyi birbirine karıştırma. Hayalindekini canlandır rüyalarında ve ona kavuşmayı dile!”

“Aynen dediğini yapacağım, merak etme!”

Nasıl merak etmezdim ki, dakikalarca konuşan, öncesinde “Abi” diyen Deniz bu kere bu sözü esirger, söylemekten çekinir gibiydi…

Sabah oldu, yüzümü yıkayıp evime gitmem, tıraş olup giyinmem çok kısa sürdü.

Gerekliliklerin tümünü hazırladım gereğince, Deniz ve ailesi hastaneye gelmeden önce. Anlatışım sonucunda Prof. hocam, kısaca;

“Hallederiz hocam!” dedi.

Bir şeyler mi sezinlemişti(45) ki, benim ona “Hocam!” demem gerektiği halde Deniz’in yanında bana ismimle değil de, “Hocam” diye hitap etmesinde.

Deniz’in kulakları sağlamlaştı öncelikle. Sol kulağına odyolog(46) arkadaşlarım odyometri(46) kontrolleri yaptıktan sonra kulak arkası cihaz takması gerektiğini söylediler, çeşitli muayeneler, tetkikler, incelemeler sonucunda.

Takılması gereken en uygun kulak arkası işitme cihazının marka-model ve adresini belirttiler.

Tavsiyeleri içinde avantajlı olduğu belirtilen diğer modellerin -belki de şimdilik kaydıyla- uygun olmadığını belirttiler. Kulak kalıbının alınması sonucunda aleti hemen alıp getirdim, uzmanlar gereklilikleri söylediler. Mahcubiyetle(47) de olsa iki kulağının da duyduğunu söyledi Deniz.

Uzmanların söyledikleri gereklilikler; kullanma, pil takma, açma-kapama, ayar, özellikle telefon konuşmaları için yapılması gerekenler, alışma süreci ve aletin bakımı hakkında idi.

Bir diğer husus ise muhtemel arızalar ve çözümleri konusunda idi ki, bu bilgilerin de çoğu aletle verilen prospektüs(48) ya da bilgilendirme, tanıtma formunda aynen yer alıyordu.

İkinci aşama; burnunun rahat nefes almasını ve düzelmesini sağlamaktı ki övünmek gibi olmasın, tüm ıstıraplara tahammüllü olmasıyla onu da ben gerçekleştirmiştim, hocalarımın ve arkadaşlarımın olağanüstü diyebileceğim gayretleriyle.

Söylemem gerekli ki, benim bilemeyip hissedemediğim konularda, sanırım çevremin aşırı bir titizliği olsa gerekti. Çünkü gösterilen ve gösterilmekte olan tüm çabalar beklentimin çok ötesinde idi Deniz için. Burnunun tedavisi daha uzun sürdü, hissedemediğim.

En son tedavi gözleri için yapıldı.

Bakmayın böyle kısa kısa geçtiğime. Geçen zamanı her gün gidip-gelen annesine, bulduğu en ufak vakitlerde bile torpilimle(49)(!) vakitli-vakitsiz kızını ziyaret eden babasına sormalı.

Ameliyatlar, rehabilitasyon(50) ve terapilerle(50) geçen süreleri de işin içine koyarsak yaklaşık bir-bir buçuk yıldan fazla süre tahammül ederek hastane odalarında kalmıştı Deniz. Ameliyatlar arası verilen dinlenme süreçleri, gereklilikler için ev izinlerini hariç tutsak bile.

Zamanın nasıl geçtiğinin farkında değilim, farkında olmam da gerekmiyordu zaten. Bir insan, bir genç kız yaşamına geri dönecekti, bundan sonrası benim ilgi alanım dışında idi. Belki sonrasında bir-iki teşekkür ziyareti olur, kalanı zamana bırakılırdı.

Benim zaten hiçbir beklentim yoktu. Atalarımız; “İyilik yap, denize at, balık bilmese bile, Halik bilir!” dememişler miydi? Benim yetinmem gereken de buydu. “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!” gibi. Hem beklentim ne olabilirdi ki? Ne beklemeliydim hem?

Hani bir söz vardı; “Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluk(51)” muş. Ben hangi grup içindeydim ki?

Son ziyaretim olacaktı, Deniz’e; “Geçmiş olsun, önün açık olsun!” deyip yollarımızı ayıracağımız.

Gözlerindeki bantlar açılmış, sol gözü gene de bantlı bırakılmıştı. Alışkanlıklarının kendine verdiği hassayı yitirmemişti. Ayak seslerimi, belki de dediği gibi kokumu hissetmiş olmalıydı odasına yaklaştığımda.

Sarıldı, çevremizi umursamadan, yanağım, burnum, dudaklarım, saçlarım neresi olursa öpmeğe başladı.

“Dur kızım, ne yapıyorsun?” diyebildim ancak.

“Ben kızın değil, Deniz’im, senin Deniz’in, senin eserin!”

“Peki, anladım da bu tezahürat(52) niye? Nihayeti Tanrının senden almak istediklerini, onun izniyle sana iade etmek dışında ne yaptım ki ben?”

“Her şeyi. Bunun için kalbimi verdim sana!”

“Deli misin? Bu söz uluorta(5)3 söylenecek bir söz mü şimdi? Sen yolun başındasın, bense yarıyı geçip tüketmeye devam ediyorum. Git, gönlüne göre birine yer ver, kalbinde.”

“Madem senin olmayacaktım, neden onardın, neden güzelleştirdin ki beni? Her şeye rağmen beni güzel bulmuyor olabilirsin. Ama neden kulaklarıma ses, gözlerime renk, gönlüme sevda, bedenime ruh olarak yerleştin ki? Ben ne yaptım sana? Karanlık ve sessiz dünyamda kendi başıma idim. Gel! Sen bana ses ol, ışık ol!’ mu dedim sana?..

Akordeonum ve ben bütünleşmiş bir dünyadaydık, kimseye zararımız, kötülüğümüz yoktu, iyiliğimiz olmasa da. Yaşantımdan beklentim yalnız bana aitti. Yaşın-başın ne olursa olsun, beklentim sen oldun!”

“Biraz abartmıyor musun?”

“Okumam yok diye mi düşünmüyorsun beni? Bıraktığım yerden başlarım liseye yeniden. Ne kadar dersen o kadar okurum, yalnız senin için. Asla kendim için değil. Sen varsan tahsile ihtiyacım mı var ki? Tutarsın elimden…”

“Bugüne değin, eğitimle ilgili tek bir söz çıktı mı ağzımdan ki? Hem niye böyle ayaktasın? Niye koşuştururcasına nefes bile almadan söz düellosu(54) yapıyorsun ki? Haydi gir yatağına, dinlenirken söylemeye çalış, ne söylemeyi istiyorsan!”

“Olur!” dedi suskunca Deniz. Yatağına girdi, sabredemedi, elimden tuttu, sesinin odasında değil, hastanenin koridorlarında bile çınladığının farkında değildi sanki. Annesi-babası yanında olsalar ikaz edebilirlerdi belki onu, ama ben o gereği hissetmedim, düşünmedim bile. Ama o devam etti;

“Neredeyse ömrünün iki yıllık bölümünü yemek-içmek-uyumak dâhil boş vererek benim için tükettin. Karşılığı değil, ama ben kalan ömrümün tümünü sana adamak, senin için harcamak istiyorum. Ama bir tek şeyi sormam gerek; hâlâ özürlüyüm, diye kabul etmiyorsan beni, anlarım. O zaman ben kimin için güzelleşmeye çalıştım ki?”

“Peki, buna sen kendin inanıyor musun?”

“Hayır, tabii ki! Ama demek istediğin, diz çök, yalvar, yakar demek mi? Onu da yaparım, yeter ki sen beni al, karın olmamı kabul et, çocuklarımızı doğurmama izin ver!”

“İlâçların etkisi herhalde, zırvalıyorsun(55)! Ben gideyim, ilâçların etkisi geçsin, tekrar gelirim Deniz!”

“Bana sırtını dönersen, bir daha göremezsin beni, karar ver çabuk!”

“Ne gibi?”

“Seni görmemişsem, duymamışsam senin için güzel olmamışsam, kısaca tüm bu eziyetleri boşu boşuna çekmişsem, yaşamamın ne anlamı olur ki?”

“Yani?”

“Sen sırtını dönersin, ben de veda ederim, veda etmem gereken her şey için!”

“Deli olma!”

“Denemek ister misin, benim hayatım bahasına(56)?”

“Yoo! Yapamazsın!”

“Yaparım!”

“Yapma!”

“Sev beni o zaman, iste beni, al sar beni, izin ver çocuklarımızı beraber büyütelim yaşadığımızca, ne olur?”

“İmkânsız be, çocuk!”

“Peki, benden günah gitti, elveda!”

Pencereye yöneldi koşar adımlarla, açma gayreti içindeyken yetişip tuttum kolundan;

“Gel deli kız! Sana ilk defa ‘Küçük Abla!’ deyişimde yakınlaştığımı anlamayan güzel insan. Kendi kuruntularımla(57) kendimden vazgeçmiştim...

Ve vazgeçmemem gerektiğini sözlerinle anladım bu kulunu affet ilâhem(58). Ben de seni senden vazgeçmeyecek kadar seviyorum. Ama sormam gerek;  Sana bugüne kadar ‘Deli’ diyen oldu mu hiç?”

“İlk defa şimdi!”

“Gerçekten delisin!”

“Sebebi belli değil mi?”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Ne doktorum, ne de kulak-burun-boğaz üzerine ihtisasım var. Çocukluğumda, gençliğimde yaşadıklarım (örneğin kulak kıllarımın kesildikçe kulak içinde bir toparlak oluşturması ve doktorun otuz saniyede sıkıntımı gidermesi güzel bir anıdır bende. Burnumun çarpıklığı için belki 5-6 defa doktora gittiğimi, ancak “korku dağları beklediğinden” ve özellikle yeğenimin ameliyatına ve ameliyat sonrasına ve bir diğer yeğenimin kulak tedavileri ve işitme cihazı edinme çabalarına şahit olduğumdan) ve internetten edindiğim bilgilerle konuyu toparlamağa çalıştığımı ifade etmem gerektiği düşüncesindeyim. Tabiidir ki eksikliklerim vardır ve ben bunun için konunun uzmanlarından özür dilemem gerekliliğini peşinen kabul ediyorum.

(1)  Mimlenmek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir hareketinden, davranışından, düşüncesinden ötürü bellenmek, kötü tanınmak, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına konmak, damgalanmak.

(2) Ayıngacı; Genel olarak, “Tütün Kaçakçısı” anlamında kullanılan bir deyim.

(3) Şıpınişi; Kolayca ve çabukça yapılan eylem.

(4) Kodes; Argoda “Tutukevi, hapishane, karakol” anlamlarındadır.

(5) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(6) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.

(7) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

(6) Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri. 

(7) Çelme Top; Bugünkü “Yakan Top” oyunun benzeri.

Moga Tırlatmak; Tenekeye taş atarak oynanan bir oyun, bugünkü dokuz kiremit denebilecek topla oynanan oyunun benzeri.

Ebegümeci; Neredeyse bugünkü “Yağ satarım, bal satarım!” oyununun aynısı olan bir oyun.

Hepsindeki ortak özellik çocukların değil, evli barklı olsalar da genç kız ve kadınların kendi başlarına, yalnız kendi seyircileri önünde, erkeklerin olmadığı bir mekânda oynamaları idi. Zaten erkekler de o mekâna yaklaşmazlardı. Belki sevdiklerini gözüne kestiren gençler dışında. Eğer bir, ya da birkaç kız devamlı olarak aynı yöne bakıp kıkırdıyorsa, bu anlaşılırdı zaten. (Yöresel olduğu akıldan çıkarılmamalı!)

(10) Gurbet; İnsanın doğup büyüdüğü, aile ocağından uzak, yabancı bir yer. Doğup büyüdüğü aile ocağının bulunduğu yerden ayrı olma.

(11) Fayrap; Bir istim kazanının, istim oluşturacak şekilde yanması durumu (Argoda; Herhangi bir şeyi, ya da işi hızlandırma anlamında da kullanılmaktadır). Öyküde; “Ateşin yoğunlaştırılması” anlamında kullanılmıştır.

(12) Kavileştirmek; Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak,  dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

(13) Şu Kidicik ya da Şu Gidicik; yöresel olarak “şu kadar, şu kadarcık” anlamında bir deyiş. “Şuncağız Kader” ise, avuç gösterilerek “şu kadar” anlamında olayın çok küçük boyutta gerçekleştiğinin işareti gibidir.

(14) İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

(15) Teessüf Etmek; Esef (acınma, üzülme, yazıklanma) ettiğini belirtmek.

(16) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(17) Sülâle Boyu; Herhangi bir şeyin çok, büyük, fazla uç miktarda olduğunun ifadesi.

Aile Boyu; Herhangi bir şeyin normale göre biraz fazla, büyük, çok olduğunun ifadesi.

(18) Azıtmak; Çığırından çıkmak, azmak. Azmasına yol açmak, azgın duruma getirmek.

(19) Gemi Azıya Almak; Aslı, atın gemi azı dişleri arasına alarak gemi etkisiz bırakarak, süvarisinin yönetiminden çıkıp, kendi başına hareket etmek anlamında olmakla birlikte söz dinlemez anlamında ikinci bir anlamı daha vardır, öyküde bu husus anlatılmak istenmiştir.

(20) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.

(21) Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

(22) Katletmek; Zarar vermek. Zor duruma sokmak. Aşırı derecede rahatsız etmek. İnsan öldürmek.

(23) Kader böyle imiş… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Coşkun ERDEM’e ait olup eser Rast Makamındadır.

(24) Tık Yok (Daha çok cinsel içerikli bir söz olmakla beraber, öyküdeki anlamı); Hiçbir hareket, tepkime, ses sada çıkarma yok, durgun bir hal.

(25) Reva Görmek; Bir davranışı, bir olayı bir kimse için uygun görmek (veya uygun görmemek).

(26) Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.

(27) Refah İçinde Olmak; Bolluk, varlık ve rahatlık içinde yaşamak.

(28) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.

(29) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef  “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE

(30) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

(31) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan,  geçici, muvakkat, takma.  Yerini bulamamış,  uyumsuz, belli belirsiz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış.  İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.

(32) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

(33) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

(34) Otoskop; İçinde ışık kaynağı ve mercek sistemi olan bir kulak muayene aleti.

(35) İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.

(36) Burun Endoskopisi; Tanı, teşhis ve tedavi amacıyla gözle görülemeyen arızaların rigit adı verilen ucunda kamera ve ışık olan bir aletle burunla ilgili tüm gerekli bilgilerin incelenerek elde edinilmesi ve tedavi şeklinin belirlenmesi işlemi.

(37) Polip; Vücutta mukozayla kaplı boşlular içinde gelişen, yumuşak etli, genellikle saplı ve armut biçiminde ur.

(38) Estetik Cerrahı; Hekimliğin kusurlu organları cerrahi yöntemlerle düzeltmeyi konu alan dalı.

(39) Sadist; Elezer. Başkalarına acı çektirerek cinsel doyum sağlayan, acı çektirmekten zevk duyan.

(40) Mahsus; Gayri resmi, bile bile, gizlice, şaka, şakadan, duyulduğu, anlaşıldığı, bilindiği gibi hissedilen.

(41) Bunak; Genelde 65-70 yaşlarından sonra gözlemlenen, beynin normal fonksiyonlarının azalmasıyla ortaya çıkan unutkanlık, şaşkınlık, gerçek dünyayla bağların kopması.

(42) Retina; Göz küresinin arka duvarını kaplayan ve görme hücrelerinden oluşan ağ tabaka.

(43) Medyun; Verecekli, borçlu.

(44) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)

(45) Sezinlemek; Sezer gibi olmak.

(46) Odyolog; Odyoloji (İşitme Bozuklukları ve Denge Kaybı eğitimi almış) meslek elemanı. İnsanların işitme bozukluğunun derecesini çeşitli testler yardımı saptayan ve hastanın durumuna göre işitme cihazı ihtiyacını belirleyen ve uygulayan hatta gereken durumlarda konuşma tedavisi veren kişi. Ayrıca bu ünitedeki odyometri stajyerlerinin eğitimlerinde görev alan uzman kişi.

Odyometri; Üniversitedeki işitme bölümü.

(47) Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.

(48) Prospektüs; Tanıtmalık. Tarife. Bilgi veren belge.

(49) Torpil; İltimas. Kurallara uymaksızın kayırmacılık, arka çıkma. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.

(50) Rehabilitasyon; Bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağlık, bakım ve eğitim işi. Kaybedilmiş hareket kabiliyetinin kazandırılmasına yönelik tedavi denebilir.

Terapi; İnsanların duygusal olarak rahatlamalarını sağlayan tedavi şekli olup çeşitleri vardır.

(51) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE

(52) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.

(53) Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

(54) Söz Düellosu; İki kişi arasında sözle yapılan, konuşma becerisine dayanan tartışma. Bir bakıma söz yarışı.

(55) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(56) Baha; Paha, kıymet, eder, değer, bedel. Güzellik, zarafet, alışma.

(57) Kuruntu; Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.

(58) İlâhe; Tanrıça.